Sabah erkenden otelden ayrılıp havalimanına gitmek üzere otobüse biniyoruz. Bilet yoksa şoför nakit karşılığında veriyor — bozuk para bulundurmak şart. Akşam havalimanında dikkatimi çekmişti: hem yolcular hem çalışanlar büyük oranda Afrika ya da Güney Amerika kökenli; sabahki otobüs şoförümüz de.
Önceden rezerve ettiğim aracı teslim almak için havalimanının giriş katındaki araç kiralama koridoruna giriyoruz. Epey kalabalık. Budget’taki işlemimiz yaklaşık kırk dakikalık beklemenin ardından tamamlanıyor. Sözleşmeyi imzalayıp anahtarı alıyor, görevlinin tarif ettiği otoparktan aracı teslim alıyoruz. Hareket etmeden önce video kaydı almamız gerektiği söylenmişti; yapıyoruz. Sonra kuzeye doğru yola çıkıyoruz.
Otoyol kullanacağımız için ödeme yöntemi önemli: Portekiz’deki bazı otoyollarda nakit ya da kredi kartıyla ödeme yapılamıyor, geçişler yalnızca elektronik ödeme sistemiyle gerçekleşiyor. Giriş ve çıkışlarda doğru kulvarı seçmek gerekiyor. Trafikte göze çarpan bir şey var: en sağ şerit kamyon ve otobüslere ait, ortalama 80 km/sa ile ilerliyorlar ne yarış ne telaş. Ortadaki şerit 120 km/sa için, soldaki yalnızca geçiş amaçlı kullanılıyor, geçen araç hemen yerine dönüyor. Rahatsız edici bir durum yok.
İlk durağımız Óbidos. A8 otoyoluyla 80 km, yaklaşık bir saat.
Óbidos
Óbidos bir Ortaçağ kasabası; Portekiz tarihinde Vila das Rainhas, yani Kraliçelerin Kasabası olarak biliniyor. Kral Denis, 1282’de kasabayı eşi Kraliçe Isabel’e düğün hediyesi olarak sunmuş. O dönem evliliklerinin, özellikle üst tabakada, birer siyasi yatırım olduğu bilinen bir şey — bizdeki mehire benzer simgesel bir armağan. Bu manevi miras sayesinde kasaba bugüne kadar özenle korunmuş.
Dipdiri surlarla çevrili kasabanın içinde binalar, dini yapılar ve dükkanlar sıkışık ama düzenli. Surların dışındaki yollar ve tarlalar bakımlı, canlı. Hemen dışında geniş otoparklar var; aracı bırakıp kalabalığın içine dalıyoruz.
Kalın sur duvarlarındaki giriş kapısından geçiyoruz — holde göz alan mavi çiniler, azulejos, hemen dikkati çekiyor. Sokaklar Portekiz Kaldırımı’yla (Calçada Portuguesa) döşeli; küçük, özel kesilmiş taşlar elle ve itina ile tek tek yerleştirilmiş, bunu sezebiliyorsunuz. Bu konuya ileride döneceğim.
Giriş kapısının hemen solundan surların üzerine çıkıp yerleşimi yukarıdan izlemeye başlıyoruz. Tam bir tur mümkün, ama güvenlik korkuluğu yok — dikkatli olmak şart. Ayakkabı seçimi de önemli: hem sokaklarda hem surlar üzerinde tabanı düz, kavrayışlı bir ayakkabı işi kolaylaştırıyor. Yukarıdan kırmızı kiremitli çatılar göz alıcı. Zaman zaman yükselen, zaman zaman düzleşen sur üzerinde fotoğraf çeke çeke, gözlem yapa yapa kırk-kırk beş dakika yürüyoruz. Kale burçlarından avlunun dışına bakıyoruz: tarlalarda yer yer sararmalar başlamış, muhtemelen buğday ya da hardal, düzenli sınırlarıyla bakımlı.
Bir burcun dibindeki merdivenlerden kalenin zeminine iniyoruz. Dini yapılar, balık konservesi satan kitaplık görünümlü dükkanlar, bacalhau dükkânları — hepsi kırmızı tonlarda. Konserve dükânındaki kutular ilginç: üzerlerinde yıl yazıyor, altında o yıl dünyada yaşanan önemli bir olayın notu. Tarih ile lezzeti aynı rafta buluşturan yaratıcı bir düzenleme.
Óbidos 2015’ten bu yana UNESCO Edebiyat Şehri unvanını taşıyor. Kasabada özgün kitapçılar var; eski bir kilise, Igreja de Santiago, büyük bir kitabevine dönüştürülmüş.
Bir de Ginjinha var — Ginja da deniyor. Vişneden yapılan bu yerel likör çikolatadan yapılmış minik kadehlerde servis ediliyor. Önce likörü içiyorsunuz, sonra kadehi yiyorsunuz.
Nazaré
Óbidos’un çiçekli sakin sokaklarından ayrılıp Nazaré’ye yöneliyoruz. A8 üzerinden yaklaşık 45 dakika. Óbidos ne kadar içe dönük ve romantikse Nazaré o kadar enerjik, dramatik ve doğayla iç içe. Atlantik’in hırçın dalgalarıyla yoğrulan bu şehrin iki farklı yüzü var: Aşağı Şehir (Praia), balıkçı tekneleri, restoranlar ve geniş kumsalıyla klasik bir sahil kasabası; Yukarı Şehir (Sítio) ise Atlantik’e hâkim devasa bir uçurumun tepesine kurulmuş, kasabanın en eski ve manzaralı bölgesi. İkisi karayoluyla bağlı, ama tarihi füniküler (Funicular da Nazaré) başlı başına bir deneyim.
Arabayı sahil tarafına park edip önce kıyıda vakit geçiriyoruz. Dev dalgalar geniş sahili usulca yalarken serin suya temas iyi geliyor — ama okyanusun şakası olmadığını unutmamak gerekiyor. Nazaré’yi dünyaya tanıtan da bu: kışın gökdelen boylarına ulaşan dalgalar. Yazılardan buranın sörfçüler için bir hac yeri olduğunu öğrenince o dev oyukların neden ve nasıl oluştuğunu merak etmek kaçınılmaz oluyor.
Portekiz’in en köklü balıkçılık gelenekleri burada hâlâ yaşıyor. Sahilde kat kat, renkli etekli kadınlar dikkat çekiyor — bu giysi Yedi Etek (As Sete Saias). Efsaneye göre haftanın yedi gününü, denize açılan kocalarını bekleyen kadınların uğurunu ya da dalgaların katmanlarını simgeliyor. Kurutulmuş Balık Pazarı da bir o kadar canlı: ahşap tezgahlarda güneşte kuruyan uskumru ve ahtapotlar, geleneği sürdüren satıcılar — hem görmek hem fotoğraflamak ayrı bir keyif.
Sítio bölgesi, Mayıs ortasında bile rüzgarlıydı. Hava sıcak ama fünikülerden indikten sonra São Miguel Arcanjo Kalesi’ne uzanan 15-20 dakikalık yürüyüşte üşütücüydü. Kale deniz korsanlarına karşı inşa edilmiş; Atlantik’e hâkim bir noktada duruyor, ucunda ikonik kırmızı bir fener var. Kalenin kendisi 1500’lerin sonundan, fener ise 1903’ten kalma.
Kaleye giriş ücretli — ve değer. İçeride, dünyanın dört bir yanından gelerek Nazaré’nin canavar dalgalarını (Praia do Norte) fetheden sörfçülerin kaleye bağışladığı orijinal sörf tahtaları sergileniyor. Sörfün öncüleri sayılan isimlerin tahtaları kalenin duvarlarına mistik bir düzenle yerleştirilmiş. Bazılarında dev dalgaların bıraktığı hasarlar görünüyor — her çatlak bir hikâye.
Fenerin balkonundan ve kalenin surlarından Atlantik’in uçsuz maviliğine ve hemen aşağıda köpüren dalgalara bakınca büyülenmiş gibi hissediyorsunuz; ama içinde bir ürperti de eksik olmuyor. Sítio’nun seyir terasından aşağıdaki sahil şeridini ve şehri izlemek ise sakin, keyifli bir kapanış.
Bu balıkçı şehrinde bir öğün yemek de nasip oldu, elbette — okyanusun nimetleri masada.
Coimbra
Nazaré bizi planladığımızdan geç bıraktı. Yemek ve dondurma molasından sonra A8 ve A1 otoyollarını kullanarak Coimbra’ya sakin bir yolculukla ulaştık.
Coimbra, Portekiz’in entelektüel ve hüzünlü kalbi olarak anılıyor — ve şehre girer girmez bu nitelendirmenin neden yerinde olduğunu hissediyorsunuz. Burası Lizbon’dan önceki başkent. Mondego Nehri şehri ikiye bölüyor ama her iki yakaya da şiirsel bir ruh katmış. Nehir yatağından yukarıya bakınca ihtişamlı binalarıyla Coimbra Üniversitesi kentin karakterini hemen ele veriyor. Burası belli ki bir gençlik şehri — köklü geleneklerin gölgesinde, neşeli öğrencilerin elinde canlı kalan özel bir yer.
Daha önce okuduğum o meşhur Portekiz deyişini burada gerçek anlamıyla hissettim: “Coimbra okur, Lizbon eğlenir, Porto çalışır, Braga dua eder.” Diğer şehirleri henüz yeterince tanımadım, ama Coimbra cümledeki yerini ilk adımda buldu kafamda.
Şirin otelimize yerleştikten sonra sokaklara çıkınca izlenimler pekişti. Üniversite bölgesine yaklaştıkça o okumuşluk, o neşe, o entelektüel kimlik çevreyi sardı. Üstelik şanslıydık: her yaş ve kademeden öğrencinin mezuniyet törenlerine denk gelmiştik. Kıyafetlerinde, tavırlarında hiçbir aşırılık olmayan gençler sokaklarda kutluyordu — fotoğraflar, gülüşmeler, sevinç. Hepsinin ya üstünde ya kolunda siyah pelerin vardı. Bu pelerinlerin (Traje Académico) Harry Potter’daki Hogwarts üniformasına ilham verdiği söyleniyor — bakınca inanılır. Altlar siyah, üstler beyaz, ayakkabılar siyah rugan — istisnasız. Kafelerin önünde biriken yaşça büyüklerin daha coşkulu olduğu dikkat çekiciydi; onlar Coimbra mezunuydu.
Tarihi çarşıda ellerinde okul flaması ya da maskotla yürüyen gruplar vardı — bir yöneticileri yoktu ama aidiyetleri güçlüydü. Bir kurumu, bir kimliği, bir geleneği taşıyorlardı ve hepsi tek tip gibiydi — ama zoraki değil, içten.
Nehire kadar indik. Bu şehirde en tepeye, üniversiteye çıkmak da mümkün — hem de hiçbir duvar ya da tel örgü olmadan. Tüm binalar şehrin ortasında, herkese açık. Yapılar “buradayız” diyor, şehrin tam kalbinde.
Coimbra aynı zamanda fadonun da kalbi. Lizbon’da fado kadınlar tarafından söylenirken, Coimbra fadosunu geleneksel olarak yalnızca üniversite öğrencileri ya da mezunları — erkekler — söylüyor. Tarihi kafelerde, sevgilinin penceresine söylenen serenat gibi; daha entelektüel, daha hüzünlü, hasret dolu. Bunu yaşayamadık. Ama bu şehir yeniden görülmeyi hak ediyor.
Görülmesi gereken başlıca yapı, üniversite kompleksindeki Joanina Kütüphanesi. Barok mimarisi, altın varaklı ahşap işçiliği, abanoz ve gül ağacından yapılmış devasa raflar, tavan freskleri — okuduklarım muazzam bir yer olduğunu söylüyordu. Planımıza göre ertesi gün ziyaret edecektik. Rezervasyonsuz kesinlikle girilemiyor; web sitesinden (visit.uc.pt) kontrol edince yarın kapalı olduğunu öğrenmek hayal kırıklığı oldu. Tekrar gelmek için bir neden, belki.
Üzüntüyü biraz hafifleten bir bilgi de bu arada öğrenildi: kütüphanede küçük bir yarasa kolonisi yaşıyor. Geceleri serbest bırakılan yarasalar, paha biçilmez eski kitaplara zarar verebilecek böcekleri yiyor. Peki dışkı? O da düşünülmüş — her akşam tarihi mobilyalar deri örtülerle kapatılıyor.
Aveiro
Coimbra’nın ağırbaşlı, pelerinli atmosferinden ayrılıp kanalların, rengarenk kayıkların ve Atlas Okyanusu esintisinin şehri Aveiro’ya yöneliyoruz. Geceyi geçirdiğimiz Hotel Residencial Alentejana büyük otel zincirlerinden çok farklıydı. Yaklaşık bir asırlık bu konağın yüksek tavanları, ahşap döşemesi ve mistik ruhu onu bir ev gibi hissettiriyordu. Samimi bir misafirperverlikle ağırlandık.
Coimbra, Aveiro arası yaklaşık elli dakika (60 km). Şehir, Ria de Aveiro adı verilen devasa bir sığ lagünün kenarına kurulmuş. Hayat tamamen su kanallarının etrafında şekillenmiş. Günlerden pazar olduğu için pek çok Avrupa kentinde olduğu gibi burada da ikinci el ve antika eşya pazarı var.
Aveiro Tren Garı adeta bir açık hava seramik müzesi. Modern peronların hemen yanında asil bir anıt gibi duran tarihi bina (Estação Ferroviária de Aveiro), Portekiz’in azulejo sanatının zirve noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Binanın dış cephesi 1916’dan kalma, ikonik mavi-beyaz devasa seramik panolarla kaplı. Bu panolar yalnızca süsleme değil; Aveiro’nun ve bölgenin o dönemdeki ruhunu anlatan görsel birer belge gibi. O yüzden şunu önermek isterim: Aveiro’ya trenle geldiyseniz perondan çıkar çıkmaz şehre karışmayın. Hemen sağınızda kalacak olan bu mavi-beyaz inciye bir süre ayırın. Dakikalarca inceleyeceğinizi, onlarca fotoğraf çekmiş olsanız bile geri dönüp bir tane daha çekeceğinizi şimdiden söyleyeyim.
Aveiro, gezi yazılarında sıkça “Portekiz’in Venedik’i” olarak anılır — ama bu şehrin kendine özgü bir kimliği var. Buradaki tekneler Venedik gondollarından çok farklı: Moliceirolar daha geniş, motorlu ve inanılmaz parlak renklerle boyanmış. Üstelik bu tekneler özünde turistik değil. Lagünün dibinden molço, yani tarımsal gübre olarak kullanılan bir tür deniz yosunu toplamak için tasarlanmışlar. Baş ve kıç kısımlarındaki el yapımı resimler ayrıca dikkat çekici.
Aveiro merkezinde yürürken binaların mimarisi de şaşırtıyor. Bunun 20. yüzyılın başında zenginleşerek yurda dönen göçmenlerin şehre taşıdığı Art Nouveau’nun en güzel örnekleri olduğunu öğreniyorum. Portekiz yoğun göç alan bir ülke — büyük şehirlerde dolaşırken bunu hemen fark ediyorsunuz. Farklı renk, dil ve kültürden insanlar son derece kozmopolit bir doku oluşturmuş. Konuştuğumuz bir Uber sürücüsü bu göç dalgasının büyük bölümünün Brezilya ve Kuzey Afrika kökenli olduğunu söyledi. Tarihi bağlamda düşününce bu şaşırtıcı değil: Portekiz’in denize, keşiflere ve sömürgeciliğe olan o köklü yönelimi zamanla anakaraya doğru bir geri akış yaratmış — tıpkı İngiltere ya da Fransa’da olduğu gibi. Ama burada asıl dikkat çekici olan şu: gelenler, geldikleri yeri buraya benzetmeye çalışmak yerine bir sanat anlayışı armağan etmişler. Dövme demir balkonlar, kavisli pencere hatları, pastel renkler ve seramik sanatının incelikleri — hepsi bakanı bir kez daha geri çeviren bir zarafet taşıyor. Kanal kıyısındaki Museu Arte Nova bu inceliğin en değerli adreslerinden biri.
Bizim içi boş ya da beze dediğimiz, yumurta akından yapılan tatlıyı burada farklı bir anlatımla buluyorsunuz. Ovos Moles — Yumuşak Yumurtalar — yumurta sarısından yapılıyor. Manastır mutfağından çıkma bu tarif şöyle doğmuş: rahibeler kıyafetlerini kolalamak için yumurta akı kullanıyor, kalan sarıları şekerle birleştirerek bu tatlıyı icat ediyorlar. Şekil ve doku bakımından bizimkinden oldukça farklı: dışı incecik, çıtır bir gofret; içi akışkan ve yoğun bir yumurta sarısı kreması. Deniz kabuğu, balık ya da fıçı biçiminde yapılıyorlar — Aveiro’nun denizci kimliğine nazik bir gönderme.
Costa Nova ve Çizgili Evler (Palheiros)
Costa Nova, Aveiro merkezine on-on beş dakika uzaklıkta küçük bir sahil kasabası. Kıyı boyunca yan yana dizilen evler dikey ya da yatay renkli çizgilerle boyanmış — neşeli, sürpriz dolu bir görüntü. Günümüzde yazlık olarak kullanılan bu yapılar eskiden balıkçıların ağlarını ve malzemelerini depoladıkları ahşap ambarlarmış; Palheiros deniyor bunlara. Kasabayı bir kat daha cazip kılan şey ise kıyısındaki ipeksi kumsal — Atlantik’in tüm sertliğine karşın son derece davetkar.
Guimarães
Costa Nova’nın renkli evlerini ve altın sarısı kumsallarını hatıra defterimize alıp kuzeye doğru yola çıkıyoruz. A1 otoyoluyla yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuğun ardından Portekiz’e dair her şeyin başladığı şehre, Guimarães’e ulaşıyoruz. Burası ülkenin “Doğum Yeri” — buram buram Ortaçağ ruhu hissedilen bir şehir.
Portekiz’in ilk kralı Afonso Henriques burada doğmuş ve ülkeyi buradan yönetmeye başlamış. Bu yüzden Guimarães, Portekiz kimliğinin beşiği ve ulusal gururun simgesi olarak kabul görüyor.
Yemyeşil yamaçları tırmanarak şehre girişimizde ilk durağımız Guimarães Kalesi (Castelo de Guimarães). Yedi kulesiyle şehrin siluetini belirleyen bu yapı yakından çok daha heybetli görünüyor. Kale ile hemen gerisindeki Bragança Dükleri Sarayı (Paço dos Duques de Bragança) aynı biletle geziliyor — ancak kombine bilet yalnızca sarayın içindeki gişeden alınabiliyor, online satışta bu seçenek yok. Önce sarayı geziyoruz. Alışılmadık dikey bacaları ve ağır taş mimarisiyle Avrupa’daki pek çok saraydan ayrılan bu yapı içeride de şaşırtıyor: devasa duvar halıları, antik silah koleksiyonu ve göz alıcı ahşap tavan işçiliği. Ardından kaleye geçip surlar üzerinde yürüyerek bu yeşile boyanmış şehre tepeden bakıyoruz.
Kent merkezi, UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş kaldırımlı sokaklarıyla başlı başına bir deneyim. Şehrin kalbi olan Largo da Oliveira ve Praça de Santiago meydanları büyüleyici; burada bir yeme-içme molası kaçınılmaz oluyor. Bu iki meydanı birbirine bağlayan ara sokaklar ise tarihin içinden o hâlleriyle fırlayıp gelmiş gibiler.
Largo da República do Brasil’e gelince, meydanın ve bahçenin kendisi de kilise kadar etkileyici. Düzgün kesilmiş ağaçlar, rengarenk çiçek tarhları ve tam ortadan uzanan yürüyüş yolu, geride yükselen ikiz kuleli kiliseye doğru mükemmel bir simetri oluşturuyor. [“Largo da República do Brasil” ifadesi paragraf başında iki kez tekrar ediyordu, birini çıkardım.]
Şansımıza, tam bu meydana ulaştığımız sırada kilisenin hemen arkasında görkemli bir gökkuşağı belirdi. Boşuna değildi: gerideki yükseltinin tepesi kapkara bulutlarla kaplıydı, yağış oradan aşağıya iniyordu. Beş-altı dakika içinde güneşli havada iri taneli bir dolu başladı. Yakınımızdaki bir mekânın çadır tentesi bizi ve benzer şaşkınlıktaki diğer gezginleri epeyce korudu — ta ki yağış uzayıp oturmak kaçınılmaz hâle gelene dek. Ama tam o sırada tatlı bir serinliğin ardından her şey durdu. Yağmurla yıkanmış, mis kokulu sokaklarda yürümek bambaşka bir lezzet oldu.
Şehirden ayrılışımız akşamın hüznüyle örtüştü. Porto’ya vardığımızda hava hâlâ aydınlıktı. Otele yerleşmek ve havalimanına gidip aracı iade etmek yaklaşık bir saatimizi aldı — hayatımın en hızlı araç iade süreciydi. Otopark kaygısından kurtulmuş olmanın hafifliğiyle Porto gecesine karıştık.
Portekiz yazılarının bundan sonraki bölümleri Porto ve Lizbon’a ayrılacak. Tejo ile özdeşleşen Lizbon’dan Douro’nun şehri Porto’ya uzanan bu yolculuk böylece tamamlanmış oldu.
Levent Şık – 04.06.2026