Porto, Portekiz seyahatimizin belki de en sinematik, en hisli ve karakter sahibi durağı oldu. Douro Nehri’nin iki yakasına kurulu bu şehir, dik yokuşları, paslı ama asil demir köprüleri, martı sesleri, o seslere karışan ihtişamlı günbatımı sessizlikleri ve okyanus kokan rüzgarıyla bizim için bir başyapıta dönüştü.
Havalimanından şehir merkezine metro hattının E treniyle Aliados’a geldik. Yeni bir şehri keşfetmenin en pratik yolu yürümek; Aliados’tan São Bento’ya doğru yola çıktık. Pastel de Nata deneyimimizi bu şehrin ustası Manteigaria’ya saklamıştık — iyi ki saklamışız. Saat yaklaşık 23’te on beş dakikalık bir kuyruk bekleyişinin ardından natamıza kavuştuk. Yanında bica, yani klasik espresso, iyi gidermiş; gitti. Görevlinin uyarısıyla fırından yeni çıkmış nataların biraz soğumasını bekleyip gereğini yaptık: dışı çıtır milföy, içi akışkan, nefis yumurtalı krema. Saat kaç olursa olsun yenir. Camlı bölmede ustalar durmadan üretiyor, iki kişi fırından çıkanları satışa sunuyor, kapı önündeki kuyruk aynı kıvamıyla beklemeye devam ediyor. Natalarına kavuşanlar mutlu mesut, bekleyenler o ılık sarı lezzet için hazırlık modunda. Çevrede dondurma, waffle ve başka tatlılar satan dükkanlar da kendi kalabalığını oluşturmuş — bu sokakta ortak payda tatlı.
Rua dos Clérigos’u (rua: sokak) hafif aşağı yürüyerek São Bento’ya ulaştık. Gecenin koyu karanlığında sokaklar, binalar ve dükkanlar turuncu ışığın sıcaklığına bürünmüş. Haritada düz görünen her yol bu şehirde ya iniyor ya çıkıyor. Tarihin izlerini taşıyan caddeler tertemiz, sakin ama hareketli — rahatsız edici hiçbir şey yok.
Ribeira’yı üstten gören Dom Luís I Köprüsü’ne erişince Douro’nun şehre armağanı olan huzur, ışıltı ve sükûnet zirve yapıyor. Bu demir köprü Porto’nun iki yakasını birbirine bağlamakla kalmıyor; adeta zarif bir fiyonkla tüm bölgeyi bir hediye paketine dönüştürüyor. İki katlı yapısı ayrıca söze değer: nehir seviyesinin hemen üstündeki alt kat motorlu araçları ve yayaları taşırken, üst kat metro trenleri, yayalar ve bisikletliler tarafından ortaklaşa kullanılıyor. Douro ile Ribeira-Gaia arasındaki yükseklik farkı bu iki katlı çözümü mümkün kılmış. Köprünün kemerli tasarımı ise Gustave Eiffel’in ortağı ve öğrencisi Théophile Seyrig’e ait — çeliğe sanat aşılamakla ünlü bir isim.
Metro da bu köprüyü kullanıyor; köprüye girmeden önce yer altındaki São Bento durağından binip köprü bitimindeki Jardim do Morro durağında inince Gaia semtine geçmiş oluyorsunuz.
Köprü üzerinde — diğer yürüyenler gibi — epeyce uzun zaman geçiriyoruz. Altta nazenin süzülen Douro, Ribeira tarafındaki tarihi yapılar, sokak araları, küçük evlerin bahçelerinde geceyi yaşayanlar ve ılık bir Mayıs gecesi. Üst katta tramvay yanınızdan geçerken demirin demire vurmasından doğan sesle aşağıya baktığınızda hissedilen yükseklik sarhoşluğu bambaşka bir deneyim. Buna bir de tatlı okyanus esintisini ekleyin — Douro birkaç kilometre ötede okyanusa bağlandığından esinti buraya kadar kolayca ulaşıyor. İşte size Porto ruhu.
Gaia’ya geçince teleferik, Jardim do Morro’nun geniş yamaç parkı ve solda kalan görkemli yuvarlak kilisesiyle 1500’lerden bu yana orada duran Mosteiro Santo Agostinho da Serra do Pilar karşılıyor. Bu kez Porto’ya, Ribeira’ya karşıdan bakış. Gerçekten çok etkileyici.
Nehir kenarındaki Ribeira sokakları ise bambaşka bir renk ve doku: rengarenk, hafifçe yıpranmış, çamaşırlar sarkan tarihi evler; nehir kıyısında eserlerini sunan sokak sanatçıları ve kafelerde içeceğini yudumlarken sohbete dalanların canlı enerjisi.
Aveiro’daki gar binasında büyülendiğimiz azulejo sanatının en görkemli hallerini Porto’da buluyoruz. Sabah erkenden São Bento Tren İstasyonu’na gidip içeride Portekiz tarihini, savaşlarını ve ulaşım geçmişini anlatan 20.000 mavi-beyaz seramik karoyu dakikalarca izleyip fotoğraflıyoruz — dünyanın en güzel tren istasyonlarından biri olarak anılması boşuna değil. Azulejolarıyla öne çıkan bir diğer yapı Igreja do Carmo kilisesi: yapının yan cephesini baştan aşağı kaplayan devasa seramik duvar, önünde fotoğraf çektirmeden geçilmiyor. Gitme fırsatı bulamadığımız ama notlarımıza düştüğümüz bir başka adres Capela das Almas — maviye gark olmuş bu küçük şapeli siz ziyaret edebilirsiniz.
Porto’da edebiyat ve kitap tutkunlarını bekleyen bir fenomen var: Livraria Lello. Dünyanın en güzel kitapçılarından biri olarak kabul edilen bu tarihi mekâna giriş için önceden rezervasyon ve bilet şart. Ödenen giriş ücretine kesinlikle değiyor. İçeri girince sizi karşılayan kıvrımlı ikonik kırmızı merdivenler ve tavandaki vitraylar gerçekten nefes kesiyor. Guimarães’teki pelerinler gibi bu merdivenler de Harry Potter’a ilham kaynağı olmuş: J.K. Rowling’in Porto’da İngilizce öğretmenliği yaptığı dönemde bu kitapçıda çok vakit geçirdiği ve Hogwarts’ın hareket eden merdivenlerini buradan ilhamla tasarladığı söyleniyor. Küçük ama sevindirici bir detay: kitap satın alırsanız giriş ücreti alışveriş tutarından düşülüyor. On iki avroluk bileti aynı değerde bir kitaba saydığınızda kasaya ek bir şey ödemiyorsunuz. Biz bu hakkı Pessoa ve Saramago eserleri için kullandık.
Porto’nun ikonik sandviçi Francesinha tam bir kalori bombası: sığır eti, salam, sosis gibi çeşitli etler, üzeri eritilmiş kaşar peyniri, sahanda yumurta ve bira-domates bazlı hafif acılı gizli bir sos. Mesafeli durmayı tercih ettik.
Daha önce de yazdığım gibi, imkân bulduğumda bir şehirde en güzel günbatımının izlendiği yerde geceyi karşılamayı seviyorum. Güneşin kucaklayıcı ışığına bir saygı olarak, ama aynı zamanda insanları birbirine bağlayan bir ritüel olarak. Bu his Porto’da zirveye çıkıyor: Avrupalılar günbatımını saatlerce öncesinden hazırlık yaparak, bir tören gibi karşılıyor.
Porto’da günbatımının en güzel izlendiği yerlerden biri Jardim do Morro parkı. Çimenlere serilen her yaştan insanla birlikte bu ritüeli biz de yaşadık. Güneş Douro’nun üzerine inip kaybolduğunda büyük bir alkış koptu. O ana kadar müzik yapan sokak müzisyenleri bahşişlerini toplayıp bir kenara çekildi. Ardından kalabalığın büyük bölümü Dom Luís I Köprüsü’ne yürüdü. Köprü girişinde 80’ler ve 90’lar müziği çalan bir müzisyen herkesin ezberindeki şarkıları sıralamaya başlayınca her milletten insan hep birlikte dans etmeye koyuldu. Müziğin insanları ne kadar güzel birleştirebildiğinin canlı kanıtıydı o an.
Geceyi Porto’nun en büyüleyici bölgesinde tamamlayıp otelimize döndük. Uykuya dalmadan önce gözlerimin Porto’ya dair gördükleri, daha önce okuduğum şu cümleyle buluştu: “Kadim, Çok Soylu, Her Zaman Sadık ve Yenilmez Şehir” — Invicta.
Levent Şık – 05.06.2026