Kelimelerin gölgesine yaslanmış derin bir hikaye

Fırtınanın dindiği ama denizin henüz durulmadığı o kıyıdan bakıyorum uçsuz bucaksızlığa. Hem çok derin hem de çok sessizliğin içinde hüzünle meydan okuma arasında gidip geliyor gördüğüm gözler.

Cesur hamlesi eksik olmayan bir tablo gibiliği seyrediyorum. İçlerine sinmiş hafif buğu, az önce dökülmüş ya da dökülmekten son anda vazgeçilmiş yaşların izini taşıyor o gözler. Bir teslimiyetin bakışından ziyade yaşanan her neyse onu sindirmiş, cebine koymuş ve yoluna devam etmek için hazır birinin vakur duruşuna dair onlardaki mana.

Sonra susuyorum, o simaya nakşolmuş sözcükler sıralanıyor ardı sıra.

“Dudaklarımda asılı duran, belli belirsiz tebessüm ne kadar anlatsam ne kadar çok derinden taşsam da anlaşılamamakla ünlü kalbimin sesinin sana ulaşmayacağına dairdir sevgili. Bazı anlar vardır ya ne söylense o anın büyüsünü bozmaktan başka hiçbir işe yaramaz, tam o anın bakışıyla sana sunuyorum içimdeki sessizliğin mevsimini. Koruyamadığım duygularım çırılçıplak bırakmasın bari tümden beni, şimdi susuyorum.”

Bakmaya devam ediyorum şahaneliğe, daha neler diyor da kulak kabarta, göz süze taşınıyorum, tenden ruha, bakıştan cana. Bir burukluk var baktığım yerde, bakışlar kaçmıyor evet, tam tersine izleyeni içeri davet ediyor büyük bir özgüvenle. Ama bir o kadar da sınırları ruhuna işlemiş bir bakış bu, kamçı olamaz benim diyene. Doğrudan ve net bir bakışla “buradayım” diyor, onu derken kırılganlığını -görebilenden- gizlemiyor. “Tam halimle ayaktayım, tam da baktığın yerdeyim” diyen bir ruhun imzasıyla sahneyi dolduruyor.

Belki de sözcüklerimin güçsüz kalma hali, bakışların sahibinin kendi duygusuyla kurduğu o samimi ve derin bağın devasa sesi gibi söyleyeceklerimi gölgeliyor. Belki de en güçlü insani hikayeler az sözcükle anlatılıyor.

Yorum bırakın