Mavinin koynundaki sızı

Son kaya

Arkamda duran kayadan az önce okuduğum sözcükler, Portekiz edebiyatının en büyük şairi sayılan Luís Vaz de Camões’in dizeleri aklımda. Karşımda masmavi bir orman. Gözlerim onun rengine boyalı. Bacaklarım “son” kayada. Camões de yüzyıllar önce tam burada durmuş olmalı gemileri uğurlarken. O meşhur cümlesini de burada kurmuş olmalı: “Burası Avrupa’nın bittiği, okyanusun başladığı yerdir.”

Cabo da Roca’nın kayalıklarının üzerinde, devleşen okyanus dalgalarının beyaz köpüklerle çarpıp geri döndüğü o mavilikleri izlerken içimdeki özgürlük tanımı kendine yeni yerleşimler arıyor. Uçsuz bucaksız maviliklerin sonsuz olmadığını biliyorum bugün ama buradan yüzyıllar önce bakmış olanların hangi hislerle teknelerini denize indirdiklerini anlayabilmek ne kadar da zor. Karalara özgü yaşamların sıkışmışlık hissi anbean küçülüyor içimde; el yordamıyla çizdiğim haritadaki en yakın kara parçasının ne kadar uzakta olduğunu bilsem de.

Okyanus beklemiyor. Ne soruyor ne tartıyor. Sadece alıyor. İlk kez bir şeyin benden büyük olmasına izin veriyorum. Ve tuhaf olan şu ki küçülmüyorum, aksine büyüyorum. Sessizlik, rüzgarın uğultusu, kayaları döven iri iri dalgalar…

Tam bu sınırda, Fernando Pessoa fısıldıyor kulağıma: “Geçmişim, olamadığım her şeydir.”

Saudade

İşte tam olarak bu yüzden derin, özlem dolu ve burkuk bir hasrettir Saudade… Öyle bir his ki bu, dokunduğu her şeyin artık var olmadığını ya da o an ulaşılmaz olduğunu fısıldayan, kederi asil bir Portekizce sözcük. Başka hiçbir dilin tam olarak saramadığı, sınırlarını çizemediği, melankoliyle yıkanmış çok derin bir iç dünya anlatısı…

Saudade, sıradan bir özlemin sığ kıyılarında gezinmez; geçmişe öykünen o bildik nostaljilerden çok başkadır. Onun kalbi tatlı bir acıyla atar: Hem ayrılığın o amansız hüznünü taşır bağrında, hem de o güzel anının bir zamanlar yaşanmış olmasından doğan saklı bir mutluluğu… Tam da bu yüzden, can yakıcı bir sızının koynuna gizli bir keyif iliştiriverir. Geri dönmeyecektir o giden; bu, kalbin en dürüst, en çıplak gerçeğidir artık. Ölen bir yakın, biten bir aşk, avuçlarımızdan kayıp giden çocukluk ya da çok sevilen uzak bir şehir…

Ama sadece geçmişi de yakmaz bu ateş; henüz yaşanmamış, belki de hiç yaşanmayacak olan ama hayaliyle içimizi titreten o güzel şeyleri de sarıp sarmalar. Geleceğe dönük, doğmamış hasretlerimize tercüman olur. Saudade, Portekiz halkının o yanık ezgilerinde, fado şarkılarının her bir notasında nefes alır. Derin hasret kokan o seslerin ruhunu, o boyun eğen, kabullenen iç çekişleri tek bir kelimeyle anlatıverir dünyaya.

Geçmişin çıkmaz sokaklarında takılıp kalan bir kalbin, oradaki yitik güzellikleri hüzünlü ve mağrur bir gülümsemeyle selamlamasıdır bu duygu. Tek bir kelimeyle koca bir ulusun ruhunu sırtlayan, Portekiz halkına mal olmuş bir sızı… Çok uzak geçmişten yakın zamana kadar akan tarih sahnesinde “göç, keşif, hasret, hüzün” sarmalını iliklerine kadar yaşamış, yaşamakta ve yaşayacak olan bir ülkenin özeti.

Taşa bürünen hasret

Cabo da Roca’nın hırçın kayalıklarından ayrılıp Lizbon’un Belém sahiline indiğimde, Tejo Nehri’nin Atlas Okyanusu’na açıldığı noktada mağrur bir gemi yükseldiğini görüyorum. Bu devasa Keşifler Anıtı, gemilerin yüzyıllar önce bilinmeyen yönlere sefere çıkışına öykünürken, aslında kalbin en derin köşesindeki o saudade hissiyle kopmaz bir bağ kuruyor.

Anıt, Portekiz’in o Altın Çağ’ına, denizcilik tarihindeki kudretine bir saygı duruşu. Denize doğru yelken açmaya hazırlanan bir karavel şeklinde tasarlanan yapının en önünde, elinde küçük bir gemi maketiyle Denizci Henrique yer alıyor. Onun arkasında ise coğrafyacılar, haritacılar, krallar ve az önce kayalıklarda dizelerini aklımda gezdirdiğim o büyük şair Camões dizilmiş. Anıt, insanın bilinmeyene karşı duyduğu tutkuyu, sınırları aşma arzusunu simgeliyor.

İlk bakışta zafer, fetih ve güç gibi “mağrur” kavramları çağrıştırıyor bu taş kütlesi. Ancak görünenin arkasında, okyanusun yuttuğu hayatlar nefes alıyor. Saudade kavramının bu topraklara kök salışı, tam da gidip de dönmeyenlerin doğurduğu o ilk sızıya dayanıyor. O dönemde binlerce denizci, ne zaman döneceklerini, hatta dönüp dönmeyeceklerini bilmeden bu limandan sonsuzluğa yelken açtı.

Sahilde kalan anneler, eşler ve sevgililer, gözlerini o sonsuz ufuk çizgisine dikip aylarca, bazen yıllarca sevdiklerinin yolunu gözledi. İşte bu yüzden Keşifler Anıtı, sadece giden denizcilerin değil; onların arkasından denize bakarak o ulaşılmaz sevdiklerine duyulan buruk hasreti büyütenlerin de anıtı.

Bugün bir Portekizli bu anıta baktığında sadece taştan bir yapı görmüyor; bir daha asla geri gelmeyecek olan o küresel ihtişamını hatırlıyor. Anıt, o şanlı geçmişin artık var olmadığının en somut, en devasa, taşa bürünmüş hali; kolektif bir melankolinin resmi.

Üzerindeki figürlerin neredeyse hepsinin gözleri nehre ve ilerideki sonsuz okyanus ufkuna dikilmiş. Bu bakışlarda sadece geçmişin hüznü değil, bilinmeyene duyulan, henüz yaşanmamış olana karşı beslenen o tuhaf hasret gizli. Denizcilerin o ufka bakan gözleri, keşfedilmeyi bekleyen doğmamış hayallerin ve geleceğe dönük saudade’nin ta kendisi.

Kelimelerin gölgesine yaslanmış derin bir hikaye

Fırtınanın dindiği ama denizin henüz durulmadığı o kıyıdan bakıyorum uçsuz bucaksızlığa. Hem çok derin hem de çok sessizliğin içinde hüzünle meydan okuma arasında gidip geliyor gördüğüm gözler.

Cesur hamlesi eksik olmayan bir tablo gibiliği seyrediyorum. İçlerine sinmiş hafif buğu, az önce dökülmüş ya da dökülmekten son anda vazgeçilmiş yaşların izini taşıyor o gözler. Bir teslimiyetin bakışından ziyade yaşanan her neyse onu sindirmiş, cebine koymuş ve yoluna devam etmek için hazır birinin vakur duruşuna dair onlardaki mana.

Sonra susuyorum, o simaya nakşolmuş sözcükler sıralanıyor ardı sıra.

“Dudaklarımda asılı duran, belli belirsiz tebessüm ne kadar anlatsam ne kadar çok derinden taşsam da anlaşılamamakla ünlü kalbimin sesinin sana ulaşmayacağına dairdir sevgili. Bazı anlar vardır ya ne söylense o anın büyüsünü bozmaktan başka hiçbir işe yaramaz, tam o anın bakışıyla sana sunuyorum içimdeki sessizliğin mevsimini. Koruyamadığım duygularım çırılçıplak bırakmasın bari tümden beni, şimdi susuyorum.”

Bakmaya devam ediyorum şahaneliğe, daha neler diyor da kulak kabarta, göz süze taşınıyorum, tenden ruha, bakıştan cana. Bir burukluk var baktığım yerde, bakışlar kaçmıyor evet, tam tersine izleyeni içeri davet ediyor büyük bir özgüvenle. Ama bir o kadar da sınırları ruhuna işlemiş bir bakış bu, kamçı olamaz benim diyene. Doğrudan ve net bir bakışla “buradayım” diyor, onu derken kırılganlığını -görebilenden- gizlemiyor. “Tam halimle ayaktayım, tam da baktığın yerdeyim” diyen bir ruhun imzasıyla sahneyi dolduruyor.

Belki de sözcüklerimin güçsüz kalma hali, bakışların sahibinin kendi duygusuyla kurduğu o samimi ve derin bağın devasa sesi gibi söyleyeceklerimi gölgeliyor. Belki de en güçlü insani hikayeler az sözcükle anlatılıyor.

Bir öyküye giriş denemesi, iki

… her zamanki gibi daha fazla uyuyacak uykusu kalmadığını fark edince yatağından kalktı. Yüzünü yıkamak için girdiği banyodaki aynada kendini gördü. Keşke herkes gibi bu tatil gününü biraz daha uykuda geçirebilseydim diye içinden geçirdi. İki elini birleştirerek oluşturabildiği küçük havuza bir avuç su doldurdu, yüzüne vurdu… serinlik iyi gelmişti. Bir kez daha aynaya baktı. Gözlerini, biraz da kirpiklerine yapışan su damlalarının inadından buğulu görüyordu. Hoş o damlalar olmasa da buğu onun gözlerinin daimi misafiriydi. Farklı renkte bakardı dünyaya. O minik avuç bir kez daha bir kez daha suyla doldu boşaldı. Sağ eli askıdaki havluyla buluştuğunda zarif çenesinin aldında biriken damlalar bu defa lavaboya damlıyordu. İyice kuruladı yüzünü. Gözlerinin altlarına ve kenarlarına baktı. Zaman oralarda birikmiş gibiydi. Ama önemsenecek izler değildi bunlar.

Kendiyle bir kez daha göz göze geldi. İyiki sen dedi yine içinden. Havluyu yerine astı, ışığı söndürüp salona geçti. 

Işıltılı terliklerinin ince topukları ahşap üzerinde tıkırdadı. Sessizce salondaki geniş camın önüne doğru ilerledi. Pencereyi açıp gökyüzünden toprağa doğru akan bir bakışla gözünün önünde olanların tümünü sevgile kabul etti, okşadı. Derin bir nefesle tüm baharı içine çekmekten de geri durmadı… Denizin kokusu bahar dallarının arasından aktı geldi adeta. Tüm maviliği içine aldı.

Sabahtı. Sabah huzurdu. Sessizce pencereyi kapatıp yüzünü salona döndü. Geceliğini örten sabahlığın uzun saten eteği salınırken koltuklardan birine bıraktı tüm varlığını. Bir bacağını diğerinin üzerine aldığında sabahlığın önündeki kavuşma hali bozuldu. Dizinden yukarıya doğru aralanan küçük pencerede bu kez kendi tenini görüyordu. Onun da baharın tazeliğinden farkı yoktu. Şükretti. Gözlerini salonda, masanın üzerinde, koltuklarda gezdirdi. Sessizlik, içindeki sesleri de yola getirmiş gibiydi. Dinledi, düşündü. Kızlarının uyanmasını bekledi…

Bir öyküye giriş denemesi, bir

İnsanın, durduk yere birine söylenmesinin hatta daha da ileriye gidip bağırarak azarlamasının ne alemi var? Bunu kimse anlayamamıştı. Ama o, son on dakikadır olduğu gibi hâlâ bağırarak yüzü kendisine dönük olan herkesi haşlamayı sürdüyordu.

Bay John daha fazla sabredemedi. Ayağa kalkarak “Bay Garcia bizimle bu şekilde konuşmanız sizce ne kadar doğru? Söylediklerinizin hiç biri şu anda burada bulunanların sorumluluğunda değil. Ama siz, burada olmayan kimselerin suçunu bizlere yükleyerek kendinizi rahatlatmaya çalışıyorsunuz. Lütfen bu tavrınıza bir son veri, lütfen!” Dedi.

Garcia, beklendiği anda ve şekilde gelen bu uyarıyı dikkate almak zorunda olduğunu biliyordu. Ama beklemediği asıl bu karşı gelişin Bay John tarafından olmasıydı. Kısa süren bir sessizlik oldu. O sıradan Garcia başını hafifçe öne eğerek hızlıca söylediklerini ve tavrını gözden geçirdi. Her fırsatta akıl danıştığı, babasının yakın dostu Bay John haklıydı galiba. Ama bu noktada kendisinden iş ve aş bekleyen bu topluluğa af mahiyetinde sözler söylemesi nasıl mümkün olacaktı.

Yine imdadına Bay John yetişti. “İsterseniz bu konuyu daha sonra aramızdan seçeceğimiz bir kaç kişiyle birlikte konuşabilirsiniz. O kişilerin kimler olabileceğini de siz belirleyin. Ama lütfen bu insanları rencide etmeye bir son verin, lütfen! Bunu sizden babanızın saygın anısına ve dostluğuna bağlılığımdan kuvvetle rica ediyorum.”

Garcia, tüm nezaketiyle karşısında duran ve onu uyarmak için en saygılı sözcükleri seçmek için azami çaba haracayan bu adamı duymak zorunda olduğunu biliyordu. Sağındaki sandalyede oturan yardımcısına bir şeyler söyleyerek odadan ayrıldı. 

Sessizliğin yerini kargaşalı, tartışmalı bir gürültü almıştı. Garcia odadan ayrılır ayrılmaz vekil olarak bıraktığı yardımcısı ayağa kalkmış olsa da kimse az önceki dikkatli dinleyişine geri dönmüyordu. Yine Bay John müdahale etmek zorunda kaldı. “Lütfen Bay Marcy’i dinleyiniz, lütfen arkadaşlar!”

Uğultu kesilmiş vekil sözcü kısık sesiyle seçilecek üç kişilik temsilci ile görüşmelerin devam edeceğini söyleyebilmişti. Bay Garcia, kendilerini temsilen seçilecek üç kişinin, topluluk tarafından belirlenmesi talimatını vererek ayrılmıştı. 

Bay John herkesin ısrarlı teklifi ve önerisiyle ilk temsilci olarak belirlendi. Diğer iki kişinin de Bay John tarafından seçilmesi konusundaki ısrarcı konuşmalar salona yayılıyordu. Ama Bay John buna karşıydı. Bu topluluğu ancak herkesin onayını almış kişiler temsil edebilirdi. Adayların ortaya çıkmasını ve oylama yapılmasını önerdi. İlk elini kaldıran Bayan Suzi oldu. Bunu büyük çoğunluğun şaşkınlıkla karşıladığı salona yayılan nidadan çok net belli olmuştu. Ama Bay John bu uğultunun hızılıca kesilmesi için elini havaya kaldırarak aşağıya doğru sallamaya başladı. Suzi ilk adaydı. Yeni adayların olup olmadığı sorusuna yanıtlar kalabalık topluluk içinde seyrek birer el hareketiyle belli oldu. Altı kişiden ikisi seçilecekti. İlk aday Bayan Suzi topluluğun yarısından biraz fazlasının onayıyla seçilmeyi başardı. Ama uğultulu konuşmaların sonunu getirmek Bay John için bile güç olmuştu. İplik sarma bölümünde çalışan Bayan Suzi’nin bu erkek egemen topluluğu temsil etmesine uygun olmadığı söyleniyordu. Ama özellikle kadın işçilerin desteği ve bir bölüm erkelerin de farklı düşünmesi sonucu Bayan Suzi komiteye seçilmişti. Yılların yoğunluğu yüzündeki çizgileri derinleştirmişti, evet ama ruhu henüz pes edecek yaşta değildi. Sert yüz ifadesine takabileceği en gülümsemeli hali yerleştirip Bay John’un sağındaki yerini aldı.

Ardından çekişmeli oylamalar sonucu az bir farkla Bay Charles temsilci grubunun üçüncü üyesi olmuştu. O da fabrikanın makine dairesinde, makinelerin dişlilerinin birbirleriyle uyumlu ve kusursuz çalışması için görev yapanlardan biriydi. Bakışlarındaki özgüven bu komitede olmasının ne kadar doğru bir karar olduğuna teyit gibiydi. O da Bay John’un sol yanına geçti.

Kadın temsilciye olan itirazlar devam ediyordu. Ama bir sonuç vermesi olası değildi. Çünkü fabrikanın en eski çalışanları bu genç kadının kendi haklarını savunma konusunda yeterince dirayetli bir duruş sergileyeceğinden emin görünüyorlardı. Yakın zamanda kendi evinde yaşadığı zor koşullardan nasıl yeni bir dünya yarattığını kasabadaki herkes biliyordu. Biliyordu bilmesine ama asıl itiraz konusu zaten o işi yapıp yapamayacağı değildi. Bir kadın nasıl olur da erkek egemen bir kitleyi temsil edebilirdi. Buna nasıl cüret edebilirdi. 

Cumartesi sabahlarının sessizliği

Cumartesi sabahlarının kendine özgü bir sessizliği olur. Sizler de buna tanık mısınız bilemem. Ama haftanın diğer günlerinden farklı olarak uykunun biraz daha fazlasına teslim olmak gibi adetim olmadığı için, uyandığım andan itibaren dakikalara bağlı olarak değişen, gelişen bu sessizliği özenle dinlerim.

Güne erken başlamak, o günden beklediklerime ulaşma yolunda şansımı yükselten bir mevhumdur benim için. Alacakaranlık, güneydoğuya bakan penceremin solundan başlayan mavilikle aydınlanmaya başladığında doğumun telaşı erişmiş olur gözlerime. Dünya zamanının kadranlardaki rakamsal ifadesinden ziyade o kirli grinin içinde mavi tonların yükselişi belirlerler yastıkla muhabbetimin akibetini.

Günün en sessiz zamanı pencereye loş bir aydınlık olarak yaslanmıştır. Gözlerim kaç zamandır uykunun elinde okşanmış olursa olsun açılmaya hazırdır artık.

Bu heyecanın içinde nelerin olduğunu düşünürüm zaman zaman. Biraz sonra açacağım pencereden alacağım tazelenmiş sabah kokusu mu ya da bir kaç beş dakika sonra içeceğim kahvenin üzerine düşen su buharına karışacak rayihası mı? Ya da bu sessizliği ziyan etmeden hemen okumakta olduğum kitabın açıkta duran sayfasına dalacak olmanın hevesi mi? Ya da o satırlarda ilerlerken aklıma-kalbime ilişecek bir ilhamla yazılacak bir şeylerin doğacağına olan inancım mı? Belki de hepsi… uyandırır beni erken sabaha böylece işte…

Hepsi bir yana cumartesi sabahlarının kendine özgü bir sessizliği var dedim ya çocukluğumdan beri ona olan tanıklığım hafta sonunun bu ilk anlarında daha başka bir motivasyonla kaldırır beni yattığım yerden.

Cumartesi sabahları -kentte, köyde, kırda- sokaktaki insani hallerin seslerinin daha geç saatlerde duyulduğu zamanlardır. Önceki günlerin belki de gecenin yorgunu bedenler uykuya teslim edilirken gizli bir sözleşme ile “nasılsa yarın erken kalkmayacağız” mührünü taşır üzerlerinde. İşte bu benim gibi sabah uykusundan bir medeti olmayanların cennet kapısını açan anahtarıdır adeta. Biliriz ki okul bahçesindeki yaygaradan muafız bu sabah; dar sokaklarda saygıdan yoksun, bencilliğin en yüksek seviyede yaşandığı itiş kakışlar da olmayacak; karşı binalardaki tadilat hırıltıları, hurdacı naraları, dağıtıcıların motor patırtıları da…

Bu sabah sessizliğinin adı cumartesi sabahı sessizliği işte. Gökyüzünün rengi kirli griden açık maviye doğru ilerlerken o koyu sessizliğe bir iğne deliği kadar müdahale olmayacak biliyorum. İşte bu koyu sessizlikte ne yaparsan kendin için hepsi bu olacak bugüne dair birikimin.

Sonrasında güne geç başlayanlar için bir bedelin ödenmesine dair bir fatura gelecek elinize. Daha fazla koşturmalı geçecek sonrası. Zira yetişmesi gereken dünyevi işler olacak bu hafta sonunun ilk gününde. Pazara, markete gidilecek, belki toza toprağa bulanmış arabalar yıkanacak-yıkattırılacak; evlerin odaları arasında, yoldan çıkan düzeninin sağlanması için telaşlı geçişler olacak belki… ya da akşam gelecek misafirler için mutfak tezgahı şenlenecek… daha pek çok şey olacak, bu geç başlanmış günün faturası niyetine…

Bende ise ne gam ben bu cumartesi sabahı sessizliğini yaşamışım işte doya doya, daha ne…

05.10.2024