Zamana karşı bir yaz direnişi

Sıcağa yakın bir yaz rüzgarı esiyor. Ağustos böcekleri onun dokunuşundan ilham alıp şarkılarını söylemekte ısrarcı — bir eş bulana kadar bu sesleri çıkarmaya devam edecekler. Doğa, kendi takviminin dişlileri arasında hiçbir aceleye kapılmadan, anı sadece yaşayarak var oluyor.

Ya insan? İnsan, bir anın tam ortasındayken bile o anın bir saniye sonra geçmiş olacağını bilen tek canlı. Bugünün tadını çıkarırken yarın duyacağı özlemin yasını şimdiden tutan bir bilince sahip.

Masmavi gökyüzünün altında, havuzda oynayan çocukların sesleri ağustos böceklerinin şarkısına karışıyor. Her şey olması gerektiği gibi duruyor. Fakat bu dingin manzaranın ortasında içimde bir ikilik büyüyor: bir yanım çocukların o zamansız neşesine teslim olmak istiyor, diğer yanım iflah olmaz bir kronometre gibi yarının provasını yapıyor. Yarın bu rüzgar dindiğinde, bu sesler sustuğunda, ben bambaşka bir şehrin soğuk binaları arasında burayı özlemle anacağımı bildiğimde — bugünkü bana ne olacak? Henüz yaşanmakta olan bir anın özlemi, insana nasıl bu kadar erken sızıyor?

Belki de “yazar tıkanıklığı” dedikleri şey kelimesizlikten doğmaz. Tam aksine: anın sunduğu bu duygu kalabalığının altında ezilmekten doğar. Zihin o kadar çok malzemeyle kuşatılır ki, hangi ipi çekse diğerinin hakkı kalacakmış gibi bir tereddüde düşer. Çocukların çığlığından mı başlamalı, rüzgarın sıcak dokunuşundan mı, yoksa ağustos böceklerinin ısrarından mı? Konuyu nereye bağlayacağını bilememek, aslında hayatın akışını tek bir sonuca indirgemeyi reddetmektir.

Yazmak, tam da bu noktada, gelecekteki kaçınılmaz özleme karşı elimdeki tek şey. Yarın burayı özleyeceğim kesin; o hâlde şu an bu satırlara düşen her kelime, o özlem kapıyı çaldığında sığınacağım bir ev olacak. Kelimeler ilk başta ürkek gelsin, konu hiçbir yere bağlanmasın — olsun. Ağustos böcekleri eşlerini bulmak için nasıl ısrarla şakıyorsa, ben de bu geçici günü kalıcı kılmak için yazmaya devam edeceğim. 11.07.26

Anlaşılmak

Kıyıda köşede kalmış ayrıntılarımızla nasıl da farklıyız, nasıl da aynıyız. Kimsenin görmediği ama bir göreni olsa, fark edilse diye yüreğimizi avucumuzda gezdirdiğimiz zamanlar az mı sanıyorsunuz? Sadece belki bunu kendimize bile seslendirmekten imtina ediyoruz.

Kimimiz duygusundan düşüncesine, bakışından işvesine her şeyi ehlileştirerek bir gizemde tutuyor kendini —kimimizse uluorta, meydanda. İkisi de aynı açlıktan besleniyor aslında: görülmek, bilinmek, anlaşılmak. Yalnızca yolları ayrı.

Kalemle kağıt arasındaki o kısa yolculuğu tamamlamak üzereyken, aklımdan geçeni mi yoksa kalbimden akanı mı sözcüklere yüklesem diye kararsız kalırım çok defa. Biri diğerinin üzerinde hükümrandır zira. Hangisini seçsem ötekinin eliyle fikrim eksilecek, asıl hissim kağıda düşmeyecektir, bilirim. Biri en zayıf yerimde duran o sahici nefesi dışarıya bırakırken, diğeri kaskatı bir duruşa kılıf olacak. Okuduklarının içinde yazarın içsel kargaşasını görmez çoğu zaman okuyucu. Okur, geçer. Kendine rastlarsa bir köşede hafifçe kalbi hızlanır, yerine oturur. Belki bir kez daha geçer son okunan cümlenin üzerinden. Hepsi bu.

Ya da belki bir hastane koridorunun tenhalığında aklına gelir daha önce okuyup sindirdiği kimi cümleler —ve yeniden tutunur bir eliyle, aynı hissiyata kavuşmak arzusuyla. Yazılanlar, yazılmak istenenlerin sığ bir gölgesidir aslında. Bunu da yazan bilir. Ruh kelimede bütünüyle gövdelenene kadar, asıl yazılmak istenen hep o gizli odada kalır.

Bir eseri okurken gözlerimizin satırlar üzerindeki seyrüseferi, kalbimizi başka dünyaların seyyahı kılabilir. Bazen de yorup bırakır bizi zamanın eşiğinde. Oysa asıl mesele, başkasının cümlesini kendi yüreğinde eritip kendine mal etmek değil midir?

Tıpkı Kürk Mantolu Madonna’da Maria Puder’in Raif Efendi’yi “anlayabilecek tek insan” olarak fısıldaması gibi. İki yalnız ruhun, dış dünyanın incitmelerinden kaçıp sığındığı o sessiz antlaşma… Hayatı boyunca silik bir gölge gibi yaşayan Raif Efendi, Maria’nın gözlerinde ilk kez kendi varlığıyla karşılaşır. Kimsenin yapmadığını yapar Maria; gözlerinin içine bakar, sanki içindeki o gizli coğrafyayı anlamak ister. Bu, bir hayatın ilk “anlaşılma” anıdır. Ve o an için insan, dünyayı karşısına alabilir.

Erich Fromm’un kulaklara küpe o tespiti sızar sonra zihne: Anlaşılmak arzusu, sevginin en yalın, en derin çığlığıdır. İnsanı sahiplenmeden, yargılamadan, olduğu gibi görebilmek… Oysa modern zamanın çarkları arasında insan yalnızca tartılır, değerlendirilir ama asla anlaşılmaz. Bu yüzden hiç bitmez içimizdeki o açlık.

Hepimiz bu daire içinde, kendi yalnızlıklarımızın girdabında savrulup giderken ömür tükenir. Biz ve bildiklerimiz, farkında olduklarımız ve anlam yüklediklerimiz zamanın kuyusuna serpiştirilir. Sonra günün birinde, biri bıraktığımız bir notu, bir yazıyı, bir şiiri okur —”şimdi anladım” der. Ama vakit çoktan geçmiştir.

Sabahattin Ali bunu biliyordu. Dağlara karşı bağıra bağıra haykırdığı her şiirde, kağıda bıraktığı her mürekkep lekesinde biliyordu. Belki de yazan, içine üfleyen herkes aynı şeyi bilir: Sözcükler eninde sonunda ait olduğu kalbe ulaşır. Yeter ki yarım bırakılmasın.

Pencere

Pencere camından dışarıya bakarsak, camdaki eski su damlalarının lekeleri bulandırır görüşümüzü. Onlar yokmuş gibi yapıp bakmaya devam edebiliriz. Ama çerçeveyi sıkıca tutunduğu yerden ayırıp kanadı bir yana açarsak —bu defa göreceklerimiz, doğrudan kendi gözümüze temas eden dünyadır. İlki, gördüklerimizi bulutlamak için bir sığınak sunarken; ikincisi, olanın tüm çıplaklığıyla buluşma noktasında bizi kendimizle yüzleştirir.

Seçimlerimiz, aydınlık bir gökyüzüne serpiştirilmiş pamuksu bulutları bulsun. Kirlilik bakışın uzağında kalsın, hissedişlerimiz içimizdeki saf benliğin resmi olsun. Manzara aynı kalsa da, bakan gözün hükmü bize aittir.

Rüzgarın şiddetle ve ısrarla cama fırlatarak önüme sürdüğü yağmur damlalarını izledim uzun uzun. Her birinin cama dudak deyişi de üzerinde süzülüşü de apayrı. Oysa savuran rüzgar da doğuran ana da aynı. Kimi camın kaygan yüzeyinde vantuzlu dudaklarıyla keyifte, kimiyse arkasını dönüp gitme telaşında. Tıpkı insan gibi —kimi yapıştığı camın canını almakta, kimiyse sonbahar sabahı serinliğinde duraksayıp dinlenmekte. Kimi dörtnala bahara koşmakta; hepimiz gibi, her birimiz gibi.

Geç vakit sokaklar boyu yağmurla yürüdüm o gece. Şemsiyenin çadırına düşen damlaların tıpırtısını o derin sessizlikte duydum —bu küçük mucizeye şaşırdım yeniden. Abartılı hiçbir aydınlatma yoktu; sokaklar gereksiz ışık hücumuyla kirletilmemişti. Belki de bu yüzden, tüm nesneler kendi kuytusunda sohbetteydi diğeriyle. Kaldırımlar geniş ve engelsiz, gecenin diri sessizliği şiirseldi. Yağmur suyu küçük gölcüklerde toplansa da çocuksu bir eğlencenin davetkarıydı. Tende hafif yaz sonu serinliği nasıl tatlıdır bilirsiniz —o serin öpücüğe beden hemen sarılıverdi.

Yine perdemizi açtık bu sabah, bir kez daha. Karşıda yaşayan tanımadıklarımız sırayla açtılar kapılarını. Çocukları ellerinden tutmaksızın okul yoluna ilerledi anneleri —turuncu ve çizgi desenli tişörtleri, sırtlarında renkli çantalarıyla çocuklar sabah mahmurluğundaydılar. Sonra diğer insanlar çıktı, girdi evlerden evlere. Perdemizi açtık bu sabah da yine; ışık girsin, ışık olsun içimizde diye. Perdesini açmayan, açamayan, açtığını sanıp da yalnızca aralayanların hayatlarına inat…

Bazen bir cümle uykudan önce gelir, bazen sabahın eşiğinde. Sahibi sebat edip perdesini açamadığı için pek çok kalbe ışık sızmıyor. Karanlıklar içinde kalan gönül, ancak içindeki gölgeyi dışa sızdırır. O sabah böyle bir cümleyle uyandım. Uzun süre kıpırdamadan yattım —sanki hareket etsem o sır dökülecek, cümle dağılacaktı.

Yatağımı toplamadan çıktım odadan. Buna da hakkım olduğunu anımsadım birdenbire. Kahvemi yarım bıraktım; kitabımla beraber geçtim salonun en kuytu, en korunaklı köşesine. Pessoa diyor ki: “Yaşam öyküsünü yazabilenlere gıpta ediyorum. Ben bu dağınık, ilintisiz duygularla olaysız yaşam öykümü, hayatsız hikayemi anlatıyorum. Bunlar benim itiraflarım ve bu itiraflarda hiçbir şey söylemiyorsam bu, söyleyecek bir şeyim olmadığındandır.”

Ama zihin durmaz. Gece boyunca, beden dinlenirken bile koşar —ucu birbirine değmeyen sözcükler, bitmemiş cümleler arasında. Demek ki bir şeyler var söylenmeyi bekleyen. Demek ki yaşıyoruz. O halde kağıt ve kalem kavuşmayı bekler. Aynadan kendimize baktığımız kadar, sözcüklerimiz üzerinden de baksak nasıl olur?

Aykırı gitmek istiyorum hayata. Yalnızca bu kadar.

Yolculuk

Bir gün biz bambaşka bir yere, tam da özlediğimiz gibi aşkla bakarken arkamızdaki duvarlar yıkılacak. Biz fark etmesek de —vakit tamam olduğu, zamanı geldiği için— yıkılacak çevremizi kuşatan sırlı zırh. O vakit terk edeceğiz avucumuzda kalan son kum tanelerini; binlercesine umut bağlamış olsak da bir zamanlar. Bizi taşkın sular değil, coşkun okyanus dalgaları alıp götürecek uzak diyarlara. Tıpkı bir hindistancevizi gibi sürükleneceğiz o sahilden bu sahile —sessizce, direnmeden. Aylar sonra akpak bir kumulda yeşerecek o uzun yolculuğun ilk filizi. Yıkılan duvarların gümbürtüsü, bizi bambaşka bir iklimde yeniden doğuracak.

Yollar değişir. Hikayeler doğar.

Kim oturmuşsa yanıma tüm yolculuklarımda, onun benden daha güzel bir bahçesi olsun isterim. Kendi bahçesindeki gülün rengini göremeyenin, bana bir gül goncası sunamayacağını bilirim.

Rüzgar gibi, tenimizi yalayıp geçiyor ömür. Bir kayadan diğerine seker gibi —o sıçramalar sırasında içi hoplatan heyecanlar gibi— nefes aralıklarını sıklaştıra sıklaştıra, başı döndürerek geçiyor yaşam. Bir gün buradayız, diğer gün şurada, sonraki sabah uzakta; yerden yurttan medet umup, havasından heves alıp, imrene imrene uçuyor ömür —arkasına bile bakmadan.

Kimi hayatlar demir kazıkla bağlı limana; hiç tükenmeyecekmiş gibi yaşanıyor. Kimileri birazdan sır olacakmış misali bir başka hayata sıkıca tutunuyor. Bazı canlar malda, maddede, makamda buluyor anlık saadeti; bazıları ise yarın olduğunda içinde kalacağı kalpte. En uzun yaşayana “daha seksen” deniyor, en kudretli makamlar bile bir solukta el değiştiriyor. Her elbise altındaki ten evladiyelik sanılıyor —oysa en mukavemetli kumaş dahi zamanın dişlerinde iplik iplik sökülüyor. Değer mi, birkaç mevsimlik saltanat için bu dünya hevesine?

Sahipsizliğin ülkesidir eylül geceleri. Bir o yandan bir bu yandan dalar zihnin derinlerine; bir yaza koşturur insanı, bir sonraki bahara. Sahipsizliğin şiiridir eylül geceleri —sıcaklığına sığınılmış mumun alevini dahi rahat bırakmaz, savurur bir o yana bir bu yana. Geceye atfolmuş ne varsa yakasından tutar, yerlere serer. Tenin üstüne kar yağdırır durduk yere; içi yansa da üşütür insanı eylülün geceleri.

Bir yerde hep eylüldür aslında. İçimizde.

Mantar

Dil, bir toplumun neye değer verdiğini ve neyle yaşadığını sessizce ele verir. Türkçede “mantar” kelimesi olumsuz bir yük taşır. Bu yük iki ayrı kaynaktan beslenir. İlki biyolojiktir: Mantar nemli, karanlık, çürüyen yerlerde kendiliğinden belirir; başka bir canlıya tutunarak yaşayan bir parazittir. “Mantar gibi çoğaldı” deriz — kontrolsüz, plansız ve niteliksiz bir üremeyi kastederek. İkincisi ise maddeseldir: Şişe tıpası olarak bildiğimiz o kabuk, kültürümüzde hafif, gözenekli ve kof bir nesne olarak algılanır. “Adamın mantardan aklı var” deriz — içi boş, özü olmayan bir zihni kastederek.

Oysa Portekizce bu iki dünyayı hiçbir zaman birbirine karıştırmamış. Ağaç kabuğu anlamındaki cortiça ile yenilebilir mantar anlamındaki cogumelo orada apayrı kelimelerdir. Türkçede ise tek bir sözcük, her iki imgeyi de sırtlanmak zorunda kalmış. Bu dilsel sıkışmanın nesnel bir nedeni var: Türkiye’de mantar meşesinin kabuğu hiçbir zaman ekonomik hayatın parçası olmadı. Kabuk coğrafyaya yabancı kalınca kelime, yalnızca nemli köşelerdeki o gösterişsiz canlı üzerinden anlam kurdu.

Bir Portekizli için ise mantar kabuğu nimettir. Ulusal bir servet, dayanıklılığın ve yenilenebilirliğin simgesi. Her soyulduğunda yeniden büyüyen bir kabuk hem ekonomik hem de felsefi bir metafor olarak orada anlam kazanmış. 2011 yılında mantar meşesi Portekiz’in resmî ulusal ağacı ilan edilmiş; izinsiz kesmek yasal suç, ormanı korumak ise sübvansiyonla ödüllendiriliyor. Devlet koruyor çünkü toplum değer biliyor; toplum değer biliyor çünkü dili o değeri içselleştirmiş.

Bu ilişki tesadüf değil, tarihsel bir inşa. Ticari mantar üretimi tek bir türden sağlanır: Quercus suber L. Latincede Quercus “meşe”, suber ise “mantar” anlamını taşıyor. Batı Akdeniz’e özgü, yaprak dökmez, orta boy bir meşe; ama asıl olağanüstü özelliği kabuğunda.

Portekiz, dünya mantar üretiminin yüzde 46’sını tek başına karşılıyor; son ürün işlemede ise küresel payı yüzde 62. Bu rakamların arkasında yalnızca bir ağaç türü değil, o ağaç etrafında yüzyıllar içinde örülmüş bir kültür ekonomisi var.

Portekiz’deki mantar ormanları montado adıyla anılıyor — sıradan bir orman değil, mantar meşesi, hayvan otlatma, arıcılık ve ekoturizmin iç içe geçtiği bir yaşam sistemi. Mantar meşeleri karbon yutar, yer altı sularını tutar, çölleşmeye karşı doğal bir bariyer oluşturur. İber vaşağı ve İber kartalı bu ormanlarda yaşar.

Ağaç önce 25-30 yıl büyür. İlk soyulan kabuk — “erkek mantar” — sert ve düzensiz, düşük kaliteye sahiptir. Dokuz yıl daha geçmeli ki işe yarar kabuk gelsin; bir döngü daha ki en kaliteli, en seçkin şarap üreticilerine gidecek olan elde edilsin. 150-200 yıl yaşayan bir ağaç, ömrü boyunca 12-15 kez soyulur. Ağaç kesilmez, zarar görmez; aksine soyuldukça daha sağlıklı büyür. Endüstrinin ham maddesi, aynı zamanda ormanın varlık nedenidir.

Kullanım alanları şaşırtıcı genişlikte: şişe tıpası, ses ve ısı yalıtımı, arı kovanı, uzay aracı ısı kalkanı. Yüzde 100 geri dönüştürülebilir, hafif, elastik, sıvı ve gazlara geçirimsiz, yangına dirençli. Henüz hiçbir sentetik malzeme bu özelliklerin tamamını bir arada sunamıyor.

Türkiye bu tablonun neresinde duruyor?

Quercus suber burada doğal yayılış göstermiyor. İzmir Torbalı’da 1975’te kurulan deneme plantasyonları var; bazıları kabuk üretebilecek olgunluğa erişmiş ama ticari tıpa üretiminden hâlâ uzak. Oysa Türkiye, meşe çeşitliliği bakımından dünyanın sayılı merkezlerinden biri — dört tanesi bu topraklara endemik olmak üzere 18 doğal Quercus türü, alt türleriyle birlikte 35 takson.

Her birinin kendine özgü bir hikâyesi, bir potansiyeli var. Palamut meşesinin (Q. ithaburensis) kadehi yüksek tanen içeriğiyle deri sanayiinin hammaddesi. Saçlı meşenin (Q. cerris) odunu Avrupa’nın en iyi kereste türleri arasında sayılıyor. Mazı meşesinin (Q. infectoria) üzerindeki gallerden yüzyıllarca mürekkep ve boyar madde elde edilmiş. Kasnak meşesi (Q. vulcanica) ise yalnızca Türkiye’de yetişiyor — adını, gövdesinden yontulan nakış kasnaklarından alıyor; IUCN kırmızı listesinde yer almasına rağmen hâlâ yeterince tanınmıyor.

Bu zenginliğin ne kadarının farkındayız ne kadarını gerçekten katma değere dönüştürebiliyoruz? Bu sorunun kendisi bile derin bir muhasebe gerektiriyor.

Portekiz tek bir türden yola çıkmış, yüzyıllar içinde dili, ekonomisi ve kimliğiyle bütünleşik bir sistem kurmuş. Belki mesele türün sayısı ya da bolluğu değil; bir şeye yeterince uzun süre, yeterince dikkatle bakmak.

Belki sorun dilde değil, bakışta.

08.06.2026 – Levent Şık