Mavinin koynundaki sızı

Son Kaya

Arkamda duran kayadan az önce okuduğum sözcükler, Portekiz edebiyatının en büyük şairi sayılan Luís Vaz de Camões’in dizeleri aklımda. Karşımda masmavi bir orman. Gözlerim onun rengine boyalı. Bacaklarım “son” kayada. Camões de yüzyıllar önce tam burada durmuş olmalı gemileri uğurlarken. O meşhur cümlesini de burada kurmuş olmalı: “Burası Avrupa’nın bittiği, okyanusun başladığı yerdir.”

Cabo da Roca’nın kayalıklarının üzerinde, devleşen okyanus dalgalarının beyaz köpüklerle çarpıp geri döndüğü o mavilikleri izlerken içimdeki özgürlük tanımı kendine yeni yerleşimler arıyor. Uçsuz bucaksız maviliklerin sonsuz olmadığını biliyorum bugün ama buradan yüzyıllar önce bakmış olanların hangi hislerle teknelerini denize indirdiklerini anlayabilmek ne kadar da zor. Karalara özgü yaşamların sıkışmışlık hissi anbean küçülüyor içimde; el yordamıyla çizdiğim haritadaki en yakın kara parçasının ne kadar uzakta olduğunu bilsem de.

Okyanus beklemiyor. Ne soruyor ne tartıyor. Sadece alıyor. İlk kez bir şeyin benden büyük olmasına izin veriyorum. Ve tuhaf olan şu ki küçülmüyorum, aksine büyüyorum. Sessizlik, rüzgarın uğultusu, kayaları döven iri iri dalgalar…

Tam bu sınırda, Fernando Pessoa fısıldıyor kulağıma: “Geçmişim, olamadığım her şeydir.”

Saudade

İşte tam olarak bu yüzden derin, özlem dolu ve burkuk bir hasrettir Saudade… Öyle bir his ki bu, dokunduğu her şeyin artık var olmadığını ya da o an ulaşılmaz olduğunu fısıldayan, kederi asil bir Portekizce sözcük. Başka hiçbir dilin tam olarak saramadığı, sınırlarını çizemediği, melankoliyle yıkanmış çok derin bir iç dünya anlatısı…

Saudade, sıradan bir özlemin sığ kıyılarında gezinmez; geçmişe öykünen o bildik nostaljilerden çok başkadır. Onun kalbi tatlı bir acıyla atar: hem ayrılığın o amansız hüznünü taşır bağrında, hem de o güzel anının bir zamanlar yaşanmış olmasından doğan saklı bir mutluluğu… Tam da bu yüzden can yakıcı bir sızının koynuna gizli bir keyif iliştiriverir. Geri dönmeyecektir o giden; bu, kalbin en dürüst, en çıplak gerçeğidir artık. Ölen bir yakın, biten bir aşk, avuçlarımızdan kayıp giden çocukluk ya da çok sevilen uzak bir şehir…

Ama sadece geçmişi de yakmaz bu ateş; henüz yaşanmamış, belki de hiç yaşanmayacak olan ama hayaliyle içimizi titreten o güzel şeyleri de sarıp sarmalar. Geleceğe dönük, doğmamış hasretlerimize tercüman olur. Saudade, Portekiz halkının o yanık ezgilerinde, fado şarkılarının her bir notasında nefes alır. Derin hasret kokan o seslerin ruhunu, o boyun eğen, kabullenen iç çekişleri tek bir kelimeyle anlatıverir dünyaya.

Geçmişin çıkmaz sokaklarında takılıp kalan bir kalbin, oradaki yitik güzellikleri hüzünlü ve mağrur bir gülümsemeyle selamlamasıdır bu duygu. Tek bir kelimeyle koca bir ulusun ruhunu sırtlayan, Portekiz halkına mal olmuş bir sızı… Çok uzak geçmişten yakın zamana kadar akan tarih sahnesinde göç, keşif, hasret ve hüzün sarmalını iliklerine kadar yaşamış, yaşamakta ve yaşayacak olan bir ülkenin özeti.

Pessoa

Chiado’daki Café A Brasileira’nın önünde Fernando Pessoa beni bekliyordu — bronz heykeliyle, sandalyesinde, her zamanki sessizliğiyle. Yanına oturdum. Bir süre ikimiz de sustuk.

Birbirimizi hiç tanımıyorduk. O beni, ben onu. Ama bazı yabancılar vardır, ilk bakışta bir şeyleri paylaştığınızı hissedersiniz — tam olarak neyi paylaştığınızı değil, sadece o ağırlığı. Elini tutmak istedim. Bronzdu, soğuktu ve bir an için beni hissetti.

Belki de Pessoa’nın bütün hayatı böyle geçmişti zaten. Yanı başındaki insanlarla bile hep bu mesafede, hep bu camın arkasından. Heteronim yarattı çünkü tek bir kimlik ona dar geldi — ya da tam tersi, hiçbir kimlik onu tutamadı.

Kalkıp giderken aklımda sadece bir cümle kaldı:

“Geçmişim, olamadığım her şeydir.”

İki yabancı bir öğleden sonra buluşmuş, hiçbir şey konuşmadan her şeyi anlamış ve ayrılmıştı.

Yıkım ve Direniş

1 Kasım 1755 sabahı… Katolik dünyasının en önemli bayramlarından biri olan Azizler Günü. Lizbon halkı en güzel kıyafetlerini giymiş, şehirdeki düzinelerce görkemli kiliseyi doldurmuş, mumlar yakılmış, ilahiler söyleniyor.

Saat tam 09:40 sularında yer kabuğunun derinliklerinden gelen korkunç bir kükremeyle her şey altüst oluyor. Lizbon depremi bir şehri yıktı; ama asıl yıktığı şey Avrupa’nın Tanrı’ya olan güveniydi.

Büyüklüğü 8,5 ile 9,0 arasında tahmin edilen bu kıyamet anında doğanın tüm bileşenleri aynı anda Lizbon’a saldırıyor: deprem, tsunami ve yangın. Kilise tavanları binlerce insanın üzerine çöküyor. Azizler Günü nedeniyle yakılmış binlerce mum saniyeler içinde şehri dev bir yangın yerine çeviriyor; alevler beş günden fazla sürüyor. Depremden kaçıp nehir kıyısına sığınan halk, suların tuhaf biçimde çekildiğini görüyor. Yaklaşık kırk dakika sonra Atlantik’ten gelen on beş metrelik tsunami dalgaları kıyıdaki herkesi ve her şeyi yutuyor. Şehrin yüzde seksen beşi yok oluyor. Paha biçilemez saraylar, kütüphaneler, Vasco da Gama’nın seyir haritaları, Rubens ve Titian tabloları küle dönüyor.

Bu deprem Avrupa entelektüel dünyasında devasa bir inanç ve felsefe krizi doğurdu. Voltaire, iyimser felsefeyi eleştiren Candide’i doğrudan bu deprem üzerine kurdu. Aydınlanma Çağı’nın fitilini ateşleyen en önemli doğal olay olarak tarihe geçti.

Felaketin hemen ardından Kral’ın güçlü Başbakanı Marquês de Pombal tarihe geçen emri verdi: “Ölüleri gömün, yaşayanları doyurun ve şehri yeniden inşa edin.” Pombal, Ortaçağ’ın dar labirent sokaklarından tamamen farklı, birbirini dik kesen geniş caddeler tasarladı. Dünyanın ilk depreme dayanıklı prefabrik yapı sistemi olan Gaiola Pombalina’yı geliştirdi. Binaların prototipleri tamamlanınca askerleri etrafında uygun adım yürüterek yapay bir titreşim dalgası yarattı ve yapıların esnekliğini böyle test etti.

Lizbon’da bu depremi somut olarak hissedebileceğiniz iki yer var. Chiado tepesindeki Convento do Carmo o sabah tamamen çöktü; Pombal şehri yeniden inşa ederken bu manastırın gökyüzüne açılan devasa taş kemerlerini bilerek onarmadı. Bugün üstü açık, gotik bir iskelet gibi Lizbon’un ortasında duruyor — depremin en dramatik görsel tanığı. Alfama mahallesi ise sert granit tepe üzerinde olduğu için en az hasarla kurtulan yerdir. Bugün hâlâ Ortaçağ ruhunu korumasının, dar ve dolambaçlı olmasının sebebi Pombal’ın cetvelinden kaçabilmiş olmasıdır.

Baixa’nın düzenli caddelerinde yürürken başınızı kaldırın: bu binalar dünyanın ilk deprem konutlarıdır.

Taşa Bürünen Hasret

Cabo da Roca’nın hırçın kayalıklarından ayrılıp Lizbon’un Belém sahiline indiğimde, Tejo Nehri’nin Atlas Okyanusu’na açıldığı noktada mağrur bir gemi yükseldiğini görüyorum. Bu devasa Keşifler Anıtı, gemilerin yüzyıllar önce bilinmeyen yönlere sefere çıkışına öykünürken, aslında kalbin en derin köşesindeki o saudade hissiyle kopmaz bir bağ kuruyor.

Anıt, Portekiz’in o Altın Çağ’ına, denizcilik tarihindeki kudretine bir saygı duruşu. Denize doğru yelken açmaya hazırlanan bir karavel şeklinde tasarlanan yapının en önünde, elinde küçük bir gemi maketiyle Denizci Henrique yer alıyor. Onun arkasında ise coğrafyacılar, haritacılar, krallar ve az önce kayalıklarda dizelerini aklımda gezdirdiğim o büyük şair Camões dizilmiş. Anıt, insanın bilinmeyene karşı duyduğu tutkuyu, sınırları aşma arzusunu simgeliyor.

İlk bakışta zafer, fetih ve güç gibi mağrur kavramları çağrıştırıyor bu taş kütlesi. Ancak görünenin arkasında, okyanusun yuttuğu hayatlar nefes alıyor. Saudade kavramının bu topraklara kök salışı, tam da gidip de dönmeyenlerin doğurduğu o ilk sızıya dayanıyor. O dönemde binlerce denizci, ne zaman döneceklerini, hatta dönüp dönmeyeceklerini bilmeden bu limandan sonsuzluğa yelken açtı.

Sahilde kalan anneler, eşler ve sevgililer, gözlerini o sonsuz ufuk çizgisine dikip aylarca, bazen yıllarca sevdiklerinin yolunu gözledi. İşte bu yüzden Keşifler Anıtı, sadece giden denizcilerin değil; onların arkasından denize bakarak o ulaşılmaz sevdiklerine duyulan buruk hasreti büyütenlerin de anıtı.

Bugün bir Portekizli bu anıta baktığında sadece taştan bir yapı görmüyor; bir daha asla geri gelmeyecek olan o küresel ihtişamı hatırlıyor. Anıt, o şanlı geçmişin artık var olmadığının en somut, en devasa, taşa bürünmüş hali; kolektif bir melankolinin resmi.

Üzerindeki figürlerin neredeyse hepsinin gözleri nehre ve ilerideki sonsuz okyanus ufkuna dikilmiş. Bu bakışlarda sadece geçmişin hüznü değil, bilinmeyene duyulan, henüz yaşanmamış olana karşı beslenen o tuhaf hasret gizli. Denizcilerin o ufka bakan gözleri, keşfedilmeyi bekleyen doğmamış hayallerin ve geleceğe dönük saudade’nin ta kendisi.

Saramago’nun Ağacı

Meydanın hemen kıyısında, nehre bakan Casa dos Bicos binası Saramago Vakfı’nın evi. Nobel ödüllü yazarın külleri binanın önündeki zeytin ağacının dibine gömülü. O zeytin ağacını gördüğünüzde şunu bilin: Saramago bu fidanı 1993’te Portekiz’den sürgüne giderken küçük bir saksıda, uçakta dizlerinin arasında tutarak Lanzarote’ye taşımış. Portekiz hükümeti kitabını sansürleyince vatanından alıp götürebildiği tek şey bir zeytin fidanıydı. Ölünce de o ağacın dibine dönmüş.

Saudade’nin en sessiz, en yalın hali belki de bu: bir adam, vatanından kovulurken toprağından bir parça taşıyor. Taşıyabildiği kadar küçük, ama taşımadan da edemiyor.

07.06.2026 – Levent Şık

Kelimelerin gölgesine yaslanmış derin bir hikaye

Fırtınanın dindiği ama denizin henüz durulmadığı o kıyıdan bakıyorum uçsuz bucaksızlığa. Hem çok derin hem de çok sessizliğin içinde hüzünle meydan okuma arasında gidip geliyor gördüğüm gözler.

Cesur hamlesi eksik olmayan bir tablo gibiliği seyrediyorum. İçlerine sinmiş hafif buğu, az önce dökülmüş ya da dökülmekten son anda vazgeçilmiş yaşların izini taşıyor o gözler. Bir teslimiyetin bakışından ziyade yaşanan her neyse onu sindirmiş, cebine koymuş ve yoluna devam etmek için hazır birinin vakur duruşuna dair onlardaki mana.

Sonra susuyorum, o simaya nakşolmuş sözcükler sıralanıyor ardı sıra.

“Dudaklarımda asılı duran, belli belirsiz tebessüm ne kadar anlatsam ne kadar çok derinden taşsam da anlaşılamamakla ünlü kalbimin sesinin sana ulaşmayacağına dairdir sevgili. Bazı anlar vardır ya ne söylense o anın büyüsünü bozmaktan başka hiçbir işe yaramaz, tam o anın bakışıyla sana sunuyorum içimdeki sessizliğin mevsimini. Koruyamadığım duygularım çırılçıplak bırakmasın bari tümden beni, şimdi susuyorum.”

Bakmaya devam ediyorum şahaneliğe, daha neler diyor da kulak kabarta, göz süze taşınıyorum, tenden ruha, bakıştan cana. Bir burukluk var baktığım yerde, bakışlar kaçmıyor evet, tam tersine izleyeni içeri davet ediyor büyük bir özgüvenle. Ama bir o kadar da sınırları ruhuna işlemiş bir bakış bu, kamçı olamaz benim diyene. Doğrudan ve net bir bakışla “buradayım” diyor, onu derken kırılganlığını -görebilenden- gizlemiyor. “Tam halimle ayaktayım, tam da baktığın yerdeyim” diyen bir ruhun imzasıyla sahneyi dolduruyor.

Belki de sözcüklerimin güçsüz kalma hali, bakışların sahibinin kendi duygusuyla kurduğu o samimi ve derin bağın devasa sesi gibi söyleyeceklerimi gölgeliyor. Belki de en güçlü insani hikayeler az sözcükle anlatılıyor.

Zaman bize ne öğretir?

Zamanla öğreniriz ki insanların kapasiteleri, zaafları, ihtiyaçları ve tekrar eden davranış kalıpları sandığımızdan daha çok birbirine benzer.

“Onlara anlam yüklemek insanın kendisiyle ilgilidir.”

Anlam, nesnel bir şeylikten ziyade bizim iç dünyamızın projeksiyonudur. Birine “özel” demek, aslında onun kim olduğundan çok bizim neye aç olduğumuzu anlatır.

Anlamın ederini zaman ortaya çıkarır. Çünkü anlam başta umutla, ihtimalle ve idealizasyonla yüklenir. Zaman ise davranışı tekrar ettirerek, kriz yaratarak seçim anları doğurur. Sonra kaçınılmaz şekilde o sorunun sorulacağı vakit gelir: Ben buna yüklediğim anlamın karşılığını alıyor muyum?

Bu nokta önümüzde iki yol belirir: Vazgeçmek: Bu anlam bana aitmiş, karşılığı yok. Derinleştirmek: Bu anlam karşılıklı ve taşınabilir.

Bu yol ayrımında insan olgunlaşmayı hisseder. Seçimi doğru yapmak kadar önem kazanan bir başka şey de seçimi yapabilmek becerisidir. İşte bu noktada kimi ruhlar tıkanır kalır. Geçmiş yaşantıların öğretileri ta çocukluktan itibaren bir film şeridi misali bilinçten akar süzülür. Yolunu kendi öz ışığı ile aydınlatıp seçenlere hayranlıkla…

Bu seçimleri yapmak bir tercihten ziyade bir görevdir. Çünkü biliriz ki insanlar aynı kıymette kalmaz, çünkü kıymet sabit bir şey değil, ilişkisel bir şeydir.

Kıymet, verilen emek, alınan sorumluluk ve göze alınan riskin meyvesidir. Sabit kalan kişi, aslında riske girmemeyi seçmiştir.

Peki, insanlar neden “aynı kıymette kalmayı” değil de diğerini seçiyor? Çünkü aynı kalmak güvenlidir. Derinleştirmek bedel ister. Bu bedeller açıklık, kırılganlık, tutarlılık, bazen fedakârlıkla belirir.

Çoğu insan “özel hissedeyim ama bedel ödemeyeyim” ister. Bu mümkünlerden biri değildir, o da bilir ama ister. Bu yüzden insanlar anlamı kabul eder gibi yapar ama onu taşıyacak davranışı göstermez. Sonra da “zaten herkes aynı” noktasına geri düşer.

Asıl can alıcı olansa sonradan fark edilendir: Zaman insanlara herkesin aynı olduğunu öğretmez. Zaman, kimin anlamı taşıyabildiğini öğretir.

Zaafın yankısı

İnsan dediğin varlık, zaafları olan ve o zaaflarından peydah olmuş iç sesini, alakası olmayan kimselere duyurmaya çalışarak ömrünü tüketendir –maalesef–.

Bu durum, bir ahlak sorunu değil; bir yönelim meselesidir. İnsan, zaaflarını tanımaktan çok, onları anlamlı kılacak bir yankı arar. İç ses bu noktada bir rehber değil, bir gerekçeye dönüşür. Kişi, kendini açıklamaya başladığı anda, çoğu zaman kendini inşa ettiğini değil, savunduğunu sanır. Oysa savunulan şey hakikat değil, alışılmış bir yaradır.

Modern insanın temel yanılgısı, her içsel sesi “kendilik” saymasıdır. O sesin nasıl oluştuğu, hangi eksiklikten doğduğu, hangi korkuyla beslendiği nadiren sorgulanır. Çünkü sorgu, susmayı gerektirir; susmak ise zaafla baş başa kalmak demektir. Bu yüzden konuşmak tercih edilir. Konuşma, anlam üretmekten çok, rahatsızlığı dağıtmanın bir yoludur.

Alakasız kimseler burada rastlantı değildir. Bağ, sorumluluk doğurur; sorumluluk ise iç sesin sınanmasını gerektirir. Rastgele muhataplar, sesi taşımaz; yalnızca geçici bir tanıklık sunar. Böylece insan, anlaşılmadığı hâlde rahatlar; çünkü mesele anlaşılmak değil, duyulmuş olmaktır. Bu fark gözden kaçtığında, iletişim çoğalır ama temas oluşmaz.

İnsan hayatının önemli bir kısmı, kendi iç sesini evrensel sanma çabasıyla geçer. O sesin herkes için geçerli olabileceğine inanmak, zaafı kaderle karıştırmaktır. Kader, paylaşılan bir zorunluluktur; zaaf ise kişisel bir düzensizliktir. İkisi birbirine karıştırıldığında, insan kendi iç karmaşasını dünyaya mal etmeye başlar.

Belki de asıl sorun, insanın zaaflı olması değil; zaafını dinlemeyi bilmemesidir. Dinlemek, hemen konuşmak anlamına gelmez. Bazı iç sesler duyurulmak için değil, tüketilmeden önce fark edilmek için vardır. Aksi hâlde insan, hayatını yaşamak yerine, kendini tekrar etmeye başlar.

Zamanın penceresi

Derler ki, zamanı hızlandıran yaş değil, insanın yeniliği kaybetmesidir. Bunu kendi bilincimle fark ettiğimde henüz yirmi yaşımdaydım. O sıralar büyükannemi ayda birkaç kez ziyaret ederdim. Kahvaltı sofrasına denk gelen ziyaretlerin keyfi ayrı olurdu. Hiç “neden gelmiyorsun” diye sitem etmez, beni tamamen kendi isteğimle gitmeye serbest bırakırdı. Muhtemelen kahvaltılar bahaneydi. Beni ona çeken olasılıkla o sofralara gizlenmiş “büyükanne sözleri”, ince tatlar, kokular, sıcak sohbetlerdi.

Büyükannem emekli bir öğretmendi. Ama söyleşilerimiz ne öğüt kokardı ne de ders. Sözleri, daha çok bir hayat tecrübesinin, bir görmüş geçirmişlik bilgesinin yumuşak izlerini taşırdı. Gözlemelerin, su böreklerinin arasına serpiştirdiği sözler; portakal kabuğu reçelinin tadına eklenmiş hoş sohbetler…

Yaşam serüvenimin en özgür, en keşfedici zamanındayım. Şimdiye kadar başkalarının çizdiği çizgiler üzerinde, onların belirlediği sınırlar içinde ilerlemişim. Gördüğüm, duyduğum her şey “yeni”. Yeni olan ne varsa emiyorum; bazen fazlası bile oluyor. İçimde bir sünger var sanki—kimi şeyleri tutuyor, kimi şeyleri sessizce geri bırakıyor. Öğrendiklerim işleniyor, ayıklanıyor; bazıları sesi çıkmadan siliniyor. Zihnim, gençliğin o tanıdık telaşıyla kendine bir yön arıyor.

Her sabah, yepyeni bir gün olarak doğuyor. Günlük rutinlerimin içi bile “yeniliklerle” dolu. Nasıl sabah oluyor, ne ara gün geceyi buluyor farkına varmıyorum. Beynim muhtemelen “yüksek plastisite” döneminin tadını çıkarıyor. Her yeni deneyim güçlü bir iz bırakıyor. Evet, gelecek belirsiz. Ama bu belirsizlikten daha heyecan verici ne olabilir ki şu anda. Olağanlıklardan ziyade olağanüstülükler gündemim. Birçok “ilk” her günümü bir öncekinden daha anlamlı kılma telaşında.

Şöyle bir geçmişe bakayım diyorum, o da ne upuzun bir yıl geride kalmış ama benim haberim olmamış. Zaman hızlı geçmemiş ama geçen zamana o kadar çok şey sığdırmışım ki şaşırıyorum. Aslında yeni bir şey aramamışım, yenilik doğal olarak beni bulmuş.

Her yeni insan, her yeni fikir, her yeni keşif yepyeni tutkuların kapısını aralamış. Hatta öyle ki bazıları beni “maymun iştahlı” olmakla suçlamış. Birçok riski kolayca almışım. Yine o bazıları beni “cengaverlikle” itham etmiş. Nedense? Kaybetme ihtimalim bu kadar düşükken tüm seçenekleri neden deneyimlemeyeyim ki?

Büyükannemde görüp fark ettiğim kimi şeylerin babamda da olduğunun ayırdına varmaya başladığım zamanlar. Başka vakitleri bilmiyorum ama ben yanındayken sadece bana zaman ayırmayı, diğer şeylerin varlığını unutmayı seçiyor. Gözlerimin içine bakarak konuşuyor. “Tabak, çatal nasılsa yerini bulur ama seninle geçireceğim zamanın yerini bulamam evladım” diyor. Tüm anların hakkını eksiksiz vermeye çalışıyor. Yaşadığı yılların ağırlığı kadar, onların içinden süzülmüş bir bilgelikle bakıyor.

Onun, henüz ben dünyada yokken yaşadığı elli kocaman yılı var. Deneyim ve bakış açısı farklılığımız sabit. Kahve fincanını tutarken elinin hafifçe titremesi de geride kalan zamanın mirası. Bana, annemden ve babamdan daha farklı, daha geniş bir yerden bakıyor. Yaş farkımıza rağmen beni onlardan daha iyi anladığını hissettiriyor.

İçten söyleştiğimiz günlerden birinde, kahve faslındayız. Baharın serin sabahı pencereden odaya dolarken, erik ağacının dalları yeşile kesmişken, gözlerini yüzüme kaldırıp “zaman çok hızlı geçiyor evladım” diyor. Onun zamanının hızlanmış olduğunu fark ediyorum. Oysa bana göre hâlâ aynı hızda. Henüz üniversitedeydim, sürekli yeni bir şey öğreniyor, yeni insanlarla tanışıyor, yeni olasılıkların kıyısında dolaşıyorum. “Bana öyle gelmiyor babaanneciğim” desem de içime bir kuşku düşüyor: Aynı zaman, neden ikimizde iki farklı ritimde akıyor? Pespembe yüzüne nakış gibi işlenmiş gözleri üzerimde gülümsüyor. Fincanın kulpundaki parmakları tanıdıklığın güvencesinde.

Çok geçmeden “yeni” bir şey daha fark ediyorum: Benim yeniliklerim dışarıdan geliyor. Yaşam bana sürekli yeni kapılar açıyor; çaba harcamama gerek olmuyor. Büyükannemin yenilikleri ise artık kendi iradesine bağlıy. Yeni dostluklar kurmak, yeni alanlara adım atmak, alışılmış o güvenli limandan çıkmayı gerektiriyor. Rutinlerinin huzuru, risk alma cesaretini gölgede bırakıyor. Yeniliği görmek için artık bir emek sarf etmesi gerekiyor.

Heidegger’in, insanı “olanaklarına doğru yaşayan bir varlık” olarak tanımlayan cümlesi o gün zihnimde başka bir anlama kavuşuyor. Benim zamanım hala geleceğe doğru akıyor; esnek, geniş, kıpır kıpır. Büyükannemin zamanı ise daha çok aşınmış bir yol gibiy—haritası çizilmiş, sınırları belirgin, sessiz ama hızlı.

Onunla konuşurken benim “yeni” heyecanımın onda “her şey tanıdık” halini aldığını görüyorum. Düşünce ve sözlerinde, olanaklardan çok “gerçekleşmiş yaşam” ağırlığını hissettiriyor bana. Benimkinin aksine o yaşamını geriye dönük bir bütünlük olarak görüyor. Parçalarının büyük bir kısmı yerlerini bulmuş. Resminin içinde bir ahenk var. Belki de bu nedenle zaman onun için daha kısa ve daha hızlı. Geçmişte kalan her şey yoğun ama dün kadar yakınlık içinde. Yaşanmış olanlar ağır ama gelecek hafif. Yoksa konuştuklarımıza uygun ana fikirleri, onca yaşanmışlık içinden nasıl bulup seslendirebilirdi?

Yine onunla oturup konuşmalarımız bana bir zenginlik sağlıyor. Dış hayatın yeniliklerini kolayca özümseyen kişiliğim, büyükannemin geçmişten getirdikleriyle daha da genişliyor.

Zamanın hızını belirleyenin yaş değil, insanın dünyaya açtığı pencerenin genişliği olduğunu hissediyorum. Pencere genişledikçe zaman genişliyor; daraldıkça zaman hızlanıyor. Gençlik yenilik bolluğuyla zamanı büyütürken, alışkanlıklar daraltıyor.