Anlaşılmak

Kıyıda köşede kalmış ayrıntılarımızla nasıl da farklıyız, nasıl da aynıyız. Kimsenin görmediği ama bir göreni olsa, fark edilse diye yüreğimizi avucumuzda gezdirdiğimiz zamanlar az mı sanıyorsunuz? Sadece belki bunu kendimize bile seslendirmekten imtina ediyoruz.

Kimimiz duygusundan düşüncesine, bakışından işvesine her şeyi ehlileştirerek bir gizemde tutuyor kendini —kimimizse uluorta, meydanda. İkisi de aynı açlıktan besleniyor aslında: görülmek, bilinmek, anlaşılmak. Yalnızca yolları ayrı.

Kalemle kağıt arasındaki o kısa yolculuğu tamamlamak üzereyken, aklımdan geçeni mi yoksa kalbimden akanı mı sözcüklere yüklesem diye kararsız kalırım çok defa. Biri diğerinin üzerinde hükümrandır zira. Hangisini seçsem ötekinin eliyle fikrim eksilecek, asıl hissim kağıda düşmeyecektir, bilirim. Biri en zayıf yerimde duran o sahici nefesi dışarıya bırakırken, diğeri kaskatı bir duruşa kılıf olacak. Okuduklarının içinde yazarın içsel kargaşasını görmez çoğu zaman okuyucu. Okur, geçer. Kendine rastlarsa bir köşede hafifçe kalbi hızlanır, yerine oturur. Belki bir kez daha geçer son okunan cümlenin üzerinden. Hepsi bu.

Ya da belki bir hastane koridorunun tenhalığında aklına gelir daha önce okuyup sindirdiği kimi cümleler —ve yeniden tutunur bir eliyle, aynı hissiyata kavuşmak arzusuyla. Yazılanlar, yazılmak istenenlerin sığ bir gölgesidir aslında. Bunu da yazan bilir. Ruh kelimede bütünüyle gövdelenene kadar, asıl yazılmak istenen hep o gizli odada kalır.

Bir eseri okurken gözlerimizin satırlar üzerindeki seyrüseferi, kalbimizi başka dünyaların seyyahı kılabilir. Bazen de yorup bırakır bizi zamanın eşiğinde. Oysa asıl mesele, başkasının cümlesini kendi yüreğinde eritip kendine mal etmek değil midir?

Tıpkı Kürk Mantolu Madonna’da Maria Puder’in Raif Efendi’yi “anlayabilecek tek insan” olarak fısıldaması gibi. İki yalnız ruhun, dış dünyanın incitmelerinden kaçıp sığındığı o sessiz antlaşma… Hayatı boyunca silik bir gölge gibi yaşayan Raif Efendi, Maria’nın gözlerinde ilk kez kendi varlığıyla karşılaşır. Kimsenin yapmadığını yapar Maria; gözlerinin içine bakar, sanki içindeki o gizli coğrafyayı anlamak ister. Bu, bir hayatın ilk “anlaşılma” anıdır. Ve o an için insan, dünyayı karşısına alabilir.

Erich Fromm’un kulaklara küpe o tespiti sızar sonra zihne: Anlaşılmak arzusu, sevginin en yalın, en derin çığlığıdır. İnsanı sahiplenmeden, yargılamadan, olduğu gibi görebilmek… Oysa modern zamanın çarkları arasında insan yalnızca tartılır, değerlendirilir ama asla anlaşılmaz. Bu yüzden hiç bitmez içimizdeki o açlık.

Hepimiz bu daire içinde, kendi yalnızlıklarımızın girdabında savrulup giderken ömür tükenir. Biz ve bildiklerimiz, farkında olduklarımız ve anlam yüklediklerimiz zamanın kuyusuna serpiştirilir. Sonra günün birinde, biri bıraktığımız bir notu, bir yazıyı, bir şiiri okur —”şimdi anladım” der. Ama vakit çoktan geçmiştir.

Sabahattin Ali bunu biliyordu. Dağlara karşı bağıra bağıra haykırdığı her şiirde, kağıda bıraktığı her mürekkep lekesinde biliyordu. Belki de yazan, içine üfleyen herkes aynı şeyi bilir: Sözcükler eninde sonunda ait olduğu kalbe ulaşır. Yeter ki yarım bırakılmasın.

Yorum bırakın