Pencere

Pencere camından dışarıya bakarsak, camdaki eski su damlalarının lekeleri bulandırır görüşümüzü. Onlar yokmuş gibi yapıp bakmaya devam edebiliriz. Ama çerçeveyi sıkıca tutunduğu yerden ayırıp kanadı bir yana açarsak —bu defa göreceklerimiz, doğrudan kendi gözümüze temas eden dünyadır. İlki, gördüklerimizi bulutlamak için bir sığınak sunarken; ikincisi, olanın tüm çıplaklığıyla buluşma noktasında bizi kendimizle yüzleştirir.

Seçimlerimiz, aydınlık bir gökyüzüne serpiştirilmiş pamuksu bulutları bulsun. Kirlilik bakışın uzağında kalsın, hissedişlerimiz içimizdeki saf benliğin resmi olsun. Manzara aynı kalsa da, bakan gözün hükmü bize aittir.

Rüzgarın şiddetle ve ısrarla cama fırlatarak önüme sürdüğü yağmur damlalarını izledim uzun uzun. Her birinin cama dudak deyişi de üzerinde süzülüşü de apayrı. Oysa savuran rüzgar da doğuran ana da aynı. Kimi camın kaygan yüzeyinde vantuzlu dudaklarıyla keyifte, kimiyse arkasını dönüp gitme telaşında. Tıpkı insan gibi —kimi yapıştığı camın canını almakta, kimiyse sonbahar sabahı serinliğinde duraksayıp dinlenmekte. Kimi dörtnala bahara koşmakta; hepimiz gibi, her birimiz gibi.

Geç vakit sokaklar boyu yağmurla yürüdüm o gece. Şemsiyenin çadırına düşen damlaların tıpırtısını o derin sessizlikte duydum —bu küçük mucizeye şaşırdım yeniden. Abartılı hiçbir aydınlatma yoktu; sokaklar gereksiz ışık hücumuyla kirletilmemişti. Belki de bu yüzden, tüm nesneler kendi kuytusunda sohbetteydi diğeriyle. Kaldırımlar geniş ve engelsiz, gecenin diri sessizliği şiirseldi. Yağmur suyu küçük gölcüklerde toplansa da çocuksu bir eğlencenin davetkarıydı. Tende hafif yaz sonu serinliği nasıl tatlıdır bilirsiniz —o serin öpücüğe beden hemen sarılıverdi.

Yine perdemizi açtık bu sabah, bir kez daha. Karşıda yaşayan tanımadıklarımız sırayla açtılar kapılarını. Çocukları ellerinden tutmaksızın okul yoluna ilerledi anneleri —turuncu ve çizgi desenli tişörtleri, sırtlarında renkli çantalarıyla çocuklar sabah mahmurluğundaydılar. Sonra diğer insanlar çıktı, girdi evlerden evlere. Perdemizi açtık bu sabah da yine; ışık girsin, ışık olsun içimizde diye. Perdesini açmayan, açamayan, açtığını sanıp da yalnızca aralayanların hayatlarına inat…

Bazen bir cümle uykudan önce gelir, bazen sabahın eşiğinde. Sahibi sebat edip perdesini açamadığı için pek çok kalbe ışık sızmıyor. Karanlıklar içinde kalan gönül, ancak içindeki gölgeyi dışa sızdırır. O sabah böyle bir cümleyle uyandım. Uzun süre kıpırdamadan yattım —sanki hareket etsem o sır dökülecek, cümle dağılacaktı.

Yatağımı toplamadan çıktım odadan. Buna da hakkım olduğunu anımsadım birdenbire. Kahvemi yarım bıraktım; kitabımla beraber geçtim salonun en kuytu, en korunaklı köşesine. Pessoa diyor ki: “Yaşam öyküsünü yazabilenlere gıpta ediyorum. Ben bu dağınık, ilintisiz duygularla olaysız yaşam öykümü, hayatsız hikayemi anlatıyorum. Bunlar benim itiraflarım ve bu itiraflarda hiçbir şey söylemiyorsam bu, söyleyecek bir şeyim olmadığındandır.”

Ama zihin durmaz. Gece boyunca, beden dinlenirken bile koşar —ucu birbirine değmeyen sözcükler, bitmemiş cümleler arasında. Demek ki bir şeyler var söylenmeyi bekleyen. Demek ki yaşıyoruz. O halde kağıt ve kalem kavuşmayı bekler. Aynadan kendimize baktığımız kadar, sözcüklerimiz üzerinden de baksak nasıl olur?

Aykırı gitmek istiyorum hayata. Yalnızca bu kadar.

Yorum bırakın