Anların renkleri

Kavurucu yaz sıcakları son demlerindeydi. Zaman eylüle uzanmaya gayret etse de ağustosun hâlâ vazgeçmediği açıktı. Tarihin izleriyle süslü binalar arasında dolanırken ekranda bir yazı belirdi: senin alternatifin yok. Ne hoş bir hissedişin iz düşümü.

Sokakları enine boyuna kat edenler arasında binaları süzüp izliyorum. Zamanın mahzeninden çıkıp gelmiş birçok apartmanın fotoğrafı telefonumun hafızasına kaydoluyor. Seçtiğim birinin kırmızı tuğlalarla örülü duvarındaki acil durum merdiveni bir anda mekanımız oluveriyor: gel ikimiz için bir kat seç şuradan, sen boyalarınla tuvale anı işlerken, ben de seni izleyeyim diyorum.

Yanıtın gecikmiyor. Ekran bir kez daha seninle aydınlanıyor: herkesin kırıp dökmeye alıştığı şu zamanlarda, senin gözlerinden yansıyan birkaç fotoğraf, yazdığın birkaç cümle, bir değer okyanusu gibi gözlerimin önünde dalgalanıyor.

Sokaklar her yaştan insanla dolu; sesler sadece ses, anlamdan uzak. Acil durum merdiveninde seni hayal ediyorum. Birkaç basamak yukarındayım. Gözlerim senin gölgenle buluşuyor. Saçların buğday başağını kıskandırır gibi dalga dalga omuzdan beline süzülüyor. Askılı beyaz elbisen parmak uçlarına dökülmüş; paletin oyuklarında kırmızıdan turuncuya geçen renkler endam ediyor. Şövalenin üç bacağı, demir merdivende güçlükle yer bulmuş; sen tuvalin başında aşağıya bakıyor, gelen geçenin sokakta bıraktığı izleri zihnine neşrediyorsun. İzliyorum. Biliyorum ki izledikçe, birazdan ben de yazacağım.

Akşam ışığı binaların camlarına düşerken gölgeler uzuyor. Paletindeki renklerin vakti geliyor; güneşin son ışıkları nesnelerin üzerine marifetle seriliyor. Defterimdeki sayfaları sağdan sola, soldan sağa aktarıyorum. Sen tuvalde anın konturuyla meşgulsün. Hafif bir yel saçlarına iri bir dalga veriyor; kokusu bana kadar ulaşıyor. Hayatın güzel olduğunu hissettiren bir kalbe ne denebilir ki? diyerek sessizliğe sesinin rengini bırakıyorsun; şükür.

Ekranıma yeniden dönüyorum. Sana dairlikler ışıldıyor. Ellerinin ucunda titreyen ışık, tenine vuruyor. Fotoğrafa yaklaşıyorum; ellerini, saçını, tenini gözlerim kapalı duyumsuyorum. İçimde bir ateş yükseliyor, tarifsiz bir sıcaklık: hayatın kaynağı.

“Vous êtes ici… juste ici” diye bir yabancı ses düşüyor fona. Ardından uzak bir balkondan eski bir İtalyan şarkısı: “La vita è bella… la vita è bella…” Şarkının tınıları rüzgârla birlikte üzerimize dolanıyor; sanki şehrin ruhuyla bütünleşiyor. Duvarlar, onca zamanın tanığı, bu seslerle bir kez daha aşkla yıkanıyor.

Sonra yeniden demir merdivende buluyorum kendimi. Gel aşağıya bakalım, biraz dedikodu yapalım, diyorum tebessümle. Sen başını eğiyor, paletinle tuvalin arasındaki bir ritmi sürdürüyorsun. Seyrine hayran kaldığım dudakların aralıyor. Cevabın, bakışın ve çizginle geliyor: Çoğu zaman insanları kendi algımızla değerlendirsek de bir de öz var diyorsun. Seni sen, beni ben yapan şeyler… Ve senin hikâyende bir yerlerde adım geçiyorsa, işte o tarifsiz bir mutluluk.

Hafif bir serinlik, sokakta artan uğultu ve gökyüzünün yavaş yavaş geceye teslim oluşu… İzliyor, zamana sessizce eşlik ediyoruz. An, konuşmadan, sadece bakışlar, çizgiler ve nefeslerle paylaşılıyor; kelimeler ise aramızdaki görünmez köprü.

Bazı insanlar diğer bazılarıyla asla aynı dairenin içinde buluşamayacak

Bazı insanlar diğer bazılarıyla asla aynı dairenin içinde buluşamayacak. Evet. Bu çok üzücü. Ama kabul edilmesi zor bir şey değil.

Zaafımızdır ki insana fazlaca anlam yüklüyoruz. Çünkü sözle ya da hiç ses etmeden sadece gözle anlaşabilme olasılığımız olduğunu düşünüyoruz. Böylesi bir ön kabulle başlıyoruz.

Diğer yandan kendimize yüklediğimiz anlamlar da var. Bundan da abartılı olanla olmayanın ayırdındaki terazi maalesef yine sessizi alta alan yönde sakildir.

Bir psikolog, psikiyatr ya da sosyolog değilim. Ama bunlardan en azından birinde uzmanlığımın olmasını çok isterdim. Kendimi o alanlarda hep ilgili ve hevesli bulsam da o yönde çaba harcayacak güçte, inançta ve cesarette bulamadım. Aslına bakılırsa geçirdiğim çocukluk ve gençlik dönemlerine bakınca ben hiçbir şeyi çokça isteyecek bir hevesle ve birikimle donanmadım. İsteyebileceklerim sınırsızdı ama tam aksine kısıtlıydı. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Ara ara hikayelerimde yerini buluyor bu konular. Derdim kendimi anlatmak değilmiş gibi görünüyor ama durup durup kendime geliyorum. Neden? Çünkü anlatacaklarım var. Kendimden yola çıkarak başka Leventlere dokunması olası sözlerim var. Yazıyorum, konuşuyorum.

Lakin şimdi şunu anladım. Kendinden söz etmenin bile kabul görme olasılığı yüksek bir çok yolu var. Şahsen bundan bile habersiz olduğuma ikna oluyorum. Neden? Çünkü o da bir eğitim ve birikim meselesiymiş. Orada da yokum. Tatsız.

Şimdi bir yere doğru eviriliyor yazılarım, fotoğraf altı serzenişlerim, övgülerim, şikayetlerim. Bir şeyin ilgilisi ile karşılaşması her zaman bir şanstır. Tıpkı bir çocuğun iyi bir öğretmenle karşılaması gibi bir şans. Bu konuda haksızlık etmeyeyim. Yazdıklarım, konuştuklarım kimi gönüllerde bir yer edindi. Kıymet gördü. Ama eleştirildiğim açılardan kendime baktığımda neyi neden yaptığımı açıklamak zorunda kalışlarım da az değil. Oysa o türden bir baskıdan muaf yaşamak, yazmak ve sadece paylaşmaktı asıl niyetim. Alıcı alsın, ilgi duymayan uzaklaşsın. Ama öyle olmuyor. İnsan olarak zaaflarımız var, en fenası da kırılganlıklarımız. Yanına bununla hiç bağdaşmayan sınır tanımazlıklarımız, ölçüsüzlüklerimiz, kendimize benzetme hırsımız ve telaşımız var.

Şimdi yol ayrımındayım. Bir aylık bir süre için orijinden uzaklaşma bana epeyce farkındalık kazandırdı. Yanlış yerden doğru gıda almak gibi bir zaaftaymışım. Bir vesile ile naçizane varlığım ve bilgimle destek olduğum tüm tanıyanlar bilir ki sadece elindekini sorgusuz paylaşan biriyim. Gerisine karışmam, fazlasını istemem. Ama bu bile hata aslında. Vurdulu kırdılı, entrikalı filmlere olan talepten feyz almam beklenirken ben aksini savunmaya devam ettim, edeceğim -maalesef-.

Bugünden bir de iyi haber vermiş olayım. Üç dört ay kadar önce bir telefon aldım. Bir tanıdığım aracılığıyla bana ulaştığını söyleyerek başladı karşıdaki söze. Sonra bir şirket yöneticisi olduğunu, ama onun dışında deneme yazıları yazarak kendini başka bir mecrada var etmek isteğini belirtti. Hazırda olan dosyasına bakmamı, yayınlanmaya değer bulup bulamayacağıma dair fikrimi sordu. Estağfirullah. Böyle bir fikir beyan edecek had nerede bende. Sadece çabanızı kıymetli bulduğumu, destek bağlamında ne gerekiyorsa sunabileceğimi söyledim. Sonra hikaye kendiliğinden aktı. Bulunduğum konuma göre sabah saatlerinde bir mesajla kitabının çevrimiçi baskısının bağlantısını paylaştı hanımefendi benimle. Desteğim için teşekkür olağan elbette ama “sizinle sevincimi paylaşmak istedim” diye bitirmişti mesajını.

Tüm metnin özeti budur, sevincinizi, umudunuzu kimlerle paylaşıyorsanız sizi, siz gibi hissedecek olanlar onlardır. Okuru, ilham alanı bol olsun dedim. Sonlandırdık sohbetimizi yazılanlar dilinden.