Krakow – Polonya

Giriş

Planty Park’ta oturdum dinleniyorum. Eylül ayının ilk günleri. Şehre sonbaharın müjdeli sesi yeni yeni ulaşıyor. Sabah ve akşam üzerleri serinken öğle vakitleri yazı aratmıyor. Hırkamı çıkarıp sırt çantama yeni koydum. Polo yaka siyah tişörtüm şimdilik yetiyor. Gençlerin çoğunda şort var. Ben, bana yaşı yakınlar gibi kot pantolonumdan memnunum. Göğü ele geçirmiş çınarların gölgesi yerleri alaca bulaca yapsa da güneş gözlüğü isteyen bir ışığın aydınlığı var.

Sıra sıra dizilmiş yeşil boyalı banklardan birinde oturmuş bakınıyorum. Çantamda kitabım var. Ama onun yerine bu tanımadığım insanların çemberinde kitaptan daha zengin geliyor bana ortam. Gelen geçeni, banklarda oturanları izliyorum. Sessiz ve belli bir ağır başlılıkla yürüyor insanlar. Parkın bir tarafından diğer tarafına geçiyorlar. Sağıma doğru ilerleyenler merkez toplu taşıma duraklarından birine gidiyor olabilirler. Ya da Eski Kent merkezinin insan çeşitliliğine, tarihi dokusuna bırakmak niyetindeler belki de kendilerini. Yüzleri benim solumda kalan tarafa olanlarsa kentin kalesine doğru yoldalar muhtemelen. Nehire ulaşmaları için kırk beş elli dakika yürümeleri gerekecek, eğer buysa niyetleri. O zaman biraz sonra Kazimerden geçerek bir başka zamanın ruhuna dokunarak ilerleyecek yolları. Belki de hiç bir yere gitmiyor bu insanlar bilmiyorum. Sadece yürüyorlar çınarların gölgesinde, yenice ağaç diplerine inmiş taze sonbahar yapraklarının eşliğinde.

Bana yansıyan bir şey var bu insanlardan, bundan eminim. Bir kaç gün önce Varşova’da edindiğim izlenim yeniden canlanıyor zihnimde; çok sessiz bu ülke, bu insanlar dostlar. Enerjisi alınmışçasına, üstüne ağır bir toprak serilmişçesine sessiz ve sakin…

Karşımdaki uzun bankalardan birinde genç bir erkek diğerinde genç bir kız oturuyor. Bakışları donuk, biraz ileride hoş giyimli bir teyze var, onun da öyle… yürüyenler, oturanlar; otobüste, tramvayda, markette ses yok, bakışları durgun ve dalgın. Çocuk dediğin biraz cıvık olur, cıvıldar değil mi? Onlar bile sessiz; bir lisenin çıkışına denk geldim dün otuz beş yaş ağırlığındaydı öğrenciler de.

Oysa kentler arasında seyahat ederken gördüm ki tarlaları ürün dolu, marketlerde satılan her şey çok kaliteli ve uygun fiyatlı; şehir yaşamları çok rahat, her yerde gönlü doyuracak heybette, içerikte parklar, bahçeler mevcut. Ulaşım araçları inanılmaz ölçüde insani; belediye seçimlerinde bir aday hangi taahhütleri verip de beni seçin der onu bile düşündüm. Gecenin ya da günün hangi saatinde, nerede ve kimle ya da yalnız nasıl olursanız olun güvende hissediyorsunuz. Ama bir şeyleri eksik bu insanların.

Amerikalı, İtalyan ve İngiliz turistler olmasa sepesessiz her yer. Çok garibime gitti benim bu. Dahası bakışları hep dalgın bu insanların.

Sonra seyahatler sırasında okuduklarımı derledim şöyle kafamda. Her köşe başına dikilmiş anma heykellerini, kayalarını anımsadım: bu insanlar çok üzülmüş dostlar; belki şu andaki gençleri değil ama sokaklarda öyle dalgın yürüyen kimi teyzelerin ya da onların ebeveynlerinin başına bombalar yağmış. Ne olduğunu anlamadan iktidarlar, ilkeler değişmiş. Bir vesile ile kamplar kurulmuş. Bu derin izler insanların içine işlemiş muhtemelen. Başka bir açıklaması olamaz bunca burukluğun, hüznün.

Polonya ülkesinde yalnız başıma geçirdiğim bir hafta bana yukarıdaki giriş cümlelerini yazdırdı. Aniden, pat diye çıkıp geldiğim zihnimdeki “uzak” ülkelerden biri olan Polonya’ya. Muazzam anılarla ruhum ihya oldu adeta, kısa zamanda.

Bu ihyalığa özne kentlerden biri de Krakow oldu. Kendisinden bahseden çokça görsel ve yazı vardı aklımda. Ortaçağ’dan kalanların diğer benzerlerinden biraz daha özenle sahip çıkmış orta halli bir Avrupa kentidir işte diye düşünmüştüm burayı. Beklentisizdi gelişim. Lakin nadiren yaptığım bir şeyi yaptım Krakow’da, kalış süremi uzattım.

Vistula Nehri’nin yamacında, gailesizce çimlerine uzanıp gökyüzünü seyreylediğim; sokaklarını arşın arşın dolaşıp her birinden yeniden yeniden geçmek istediğim; her aranan zamanda hep karşıma çıkan kurbağasının (zapka) yeşilini sevdiğim; en eski zamanların izi kalsın ki insanımız geçmişini unutmasın diyerek evveline de ezeline de sahip çıkan yönetenlerine hayran kaldığım; Zapiekanka’sından tat aldığım, kendisinden ayrılırken biraz da hüzünle vedalaştığım yer oldu Krakow.

Vistula Nehri

Avrupa kentlerinin pek çoğu, tüm kıtayı doğudan batıya, kuzeyden güneye kat eden nehirleriyle bir bütün olmakla meşhurdur. Bu yerleşim yerlerine hem estetik hem de yetkin bir ulaşım ağına dahil olma imkanı sağlamış. Krakow da Vistula sayesinde bu mevzudan nasibini almış bir kent. Vistula, Avrupa’nın çatısı olarak anılan Karpatların batısındaki Barania Góra Dağında (1220 m) doğuyor. Oralardan aldığı nefesi tüm Polonya ülkesinde gezdiriyor. Varşovasından Gdanskına koşan Vistula Nehrinin içinden geçerken adeta şiirselleştiği yer de Krakow adıyla biliniyor.

Kent adını, kurucusu ve erken Ortaçağ Vistulan kabilesinin hükümdarı olan Krakus’tan almış. Lehçede Krak’ın kasabası anlamına geliyormuş. Krakow, 1596’ya kadar Polonya’nın resmi başkentiymiş. Her zaman ülkenin akademik, kültürel ve sanatsal yaşamının önde gelen merkezlerinden biri olmuş. Bu ruhi olgunluğun kentin hangi bölgesine giderseniz gidin hissediyorsunuz. Yapılardan sokaklara, parklardan ulaşım araçlarına, insanlar arası iletişimden eğlence ve yeme içme kültürüne kadar işlemiş bir zengilik ve olgunluk seziliyor. Eski Kent bölgesi 1978’de UNESCO Dünya Mirası Alanı ilan edilmiş. Bu unvana sahip dünyanın ilk alanlarından biriymiş. Yirmi dört saatin her diliminde orada olmak için bir sebep yaratabilir kendinizi zamanın iyileştirici ruhuna bırakabilirsiniz. Genel olarak Eski Kent bölgelerinde var olan birleştirici ruh bu meydanda oldukça yüksek bir estetikle yüz yıllardır bu görevi yerine getirmeyi başarmış.

Şehirin kuruluşu Wawel Tepesi’nde bir köy olarak başlamış. 985 yılında Orta Avrupa’nın yoğun ticaret merkezlerinden biri haline gelmiş. Bu zenginleşme Polonya monarklarını Krakow’a yönlendirmiş. Doğu Avrupa’da ilerlemek ve genişlemek isteyen tüm imparatorluklar (Roma Cermen, Osmanlı, Litvanya, Rusya vb.) bu amaçlarına erişmek için hep Polonya toprakları üzerinde bulunmuşlar. Bitmek bilmeyen savaşlar neticesinde, 1700’lerin sonunda Polonya toprakları Rusya, Avusturya ve Prusya’nın eline geçmiş ve ülke Avrupa siyasi haritasından yüz yıl kadar süreyle silinmiş.

1917’de Rusya’da Ekim Devrimiyle yönetimi ele geçiren Bolşevikler Polonya’nın bağımsızlığını kabul etmişler. Ardından Polonya Cumhuriyeti kurulmuş. Bağımsızlığı kazanan Polonya kaybettiği toprakları geri almak amacıyla Rusya’daki iç karışıklığı da fırsat bilerek Rusya’ya saldırmış. Batılı devletlerin desteği ile ilerleyen Polonya Kızıl Orduyu yenmiş ve Riga Antlaşmasıyla Doğu sınırlarını çizme hakkı elde etmiş.

Sanayi açısından Avrupa’nın oldukça gerisinde kalan ülke farkı kapatmak için önce içteki birlikteliği sağlamaya çalışmış. Ama dünya uluslarını yeniden savaşmak zorunda bırakan zamanlar yaklaşıyordu. Almanya ve SSCB kendi aralarında saldırmazlık anlaşması imzaladı. Ardından Almanya 39 eylülünün hemen başında savaş ilan etmeksizin Polonya’yı işgal etti. Ülke Rusya ve Almanya arasında ikiye bölünmek suretiyle pay edildi. Polonya Fransa’da sürgün hükümeti kurarak ülkenin yeniden bağımsızlık savaşını bu defa uzaktan yönetmeye başladı. O arada Polonya Yahudiler için büyük bir kamp alanına dönüştü. 1941’de itibaren insanlık tarihinin en utanç verici olaylarından biri yaşanmaya başladı. Hızını almış olan Almanya bu defa Rusya’ya saldırdı. Rusya bir kez daha Polonya’nın bağımsızlık talebi ve hakkını onaylayarak sürgün hükümetini destekledi. Kızıl Ordu 1945’in martında Varşova’ya girerek işgali sona erdirdi. II. Dünya Savaşından sonra Polonya yeniden Avrupa siyasi haritasındaki yerini aldı. Topraklarını Almanlardan almış olsa da önemli bölümü Rusya’nın elindeydi.

Ülkenin bağımsızlığı için birlikte mücadele veren farklı gruplar arasında çıkan anlaşmazlıklar yönetimin komünizmi destekleyen gruba geçmesiyle başka boyut kazanmış. Sonrası ise yakın zamanın tarihinde kayıtlı iç karışıklıklar, özgürlük kısıtlamaları ve yoksulluğa karşı baş kaldırılar; devletin her şeyin sahibi olması amacıyla gerçekleşen kamulaştırmaya karşı isyanlar… 90’ların başında büyük mücadeleler neticesinde komünist rejimin yıkılması ve demokrasiye geçiş…

Tüm bu okuduklarım birbir zihnimden dans halinde. Karşımda oturan gençlerin de dalgın ve solgun solgun önümden geçmekte olan amcaların, teyzelerin de neden böyle renksiz olduklarına bir hüküm vermem o nedenle çok zor olmuyor. Tarih sahnesi bu topraklara hiç huzurla yaşama hakkı vermemiş sanki.

Krakow’a nasıl gidilir?

Krakow’a gelmek için sebep çokken yol az gibi geliyor bana. En hızlı ve kolay seçenek ise Varşova üzerinden olanı muhtemelen. Başkent, diğer Avrupa kentleriyle hava bağlantısı nispeten daha iyi olan bir kent. Krakow’da da havalimanı var ancak sefer sıklığı ve çeşitliliği bakımından tatmin edici değil.

Varşova merkez tren garından (Warszawa Centralna) yaklaşık iki buçuk saatlik bir tren yolculuğu ile Krakow Merkez tren istasyonuna (Krakow Glowny) erişmek mümkün. Bilet için gar içindeki satış gişelerinden, çevrimiçi satış makinelerinden yararlanılabilir.

Krakow’a gelmenin bir diğer yolu da otobüsle bir başka Avrupa kentinden, örneğin Viyana’dan, Bratislava’dan gelmek. Flixbus, bu bağlantılar için uygun fiyatlı seçenekler sunuyor. Viyana havalimanı ya da Viyana kent merkezine gitmek için seçilen bir otobüsle yolculuk 7 saate yakın sürüyor. Evet bu bizler için uzun bir süre. Ama yolculuk çok keyifli bir şekilde, yemyeşil vadilerden, küçük köylerden geçerek sürüyor. Ülkemizle bağlantılı bir uçak yolculuğu ile Krakow’a gitmenin zorlukları dikkate alınınca bahsi geçen 7 saat kabul edilebilir oluyor. Ya da zaman sorunu olmayanlar için (fiyat ve zaman açısından) uygun uçuşlar takip edilebilir.

Krakow’da şehir içi ulaşım

Diğer Avrupa kentleri gibi Krakow’da da etkili bir toplu ulaşım ağı sistemi var. Otobüsler, tramvaylar ve yer altı demiryolu ağı sizi bir noktadan diğerine kolay, güvenli ve uygun bir fiyat karşılığında taşıyor. Kalış sürenize göre, sınırsız araç ve yön kullanım imkanı sağlayan biletler bana her zaman en mantıklısı geliyor. Ancak Krakow aynı zamanda yürünerek de gezilebilecek bir kent olduğundan bilet ihtiyacınız biraz da ne kadar yürüyebildiğinizle ilgili olacaktır.

Ancak şunu mutlaka belirtmem gerekir. Sıkça bilet kontrolü yapıldığına tanık oldum. Risk almamakta yarar var derim.

Bilet otomatları ve toplu ulaşım araçlarının temizliği

Krakow’da gezilecek yerler

Krakow gezip görmek için olduğu kadar zamanı keyifle ve sakince geçirmek için de çok uygun bir kent. Bunu mutlaka dikkate almanızı öneririm. Gezip görmek hatta böyle kentlerde hissetmek daha mümkün olan tarih şeridinde gerilere gidip gelmek çok keyifli. Ama örneğin bir akşam üzerini Vistula’nın kıyısında, yamacın çimenlerine uzanıp gökyüzünü izlemeye de ayırın isterim. Ya da benim yaptığım gibi her akşam üzerinizi o eşsiz ambiyansla doyurun. Bunun için yere serecek bir örtüyü çantanızda taşıyın derim. Büyüklüğü size kalmış. Bir plaj havlusu bile olabilir. Ama böyle bir örtü çantanızda bulunsun. Sermeye meyil vereceğiniz yerler sıkça karşınıza çıkacak.

Old Town (Eski Şehir) bölgesi

Herhangi bir arama motoruna Krakow yazdığınızda sizi ilk karşılayan görüntüler Eski Kent merkezine dair olacaktır. Sadece gezip görmek için değil aynı zamanda keyifli zaman geçirmek amacıyla da burayı tercih edebilirsiniz. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’de.

Buraya gelmek için bir çok seçenek var. En kolayı, Teatr Słowackiego veya Poczta Główna duraklarından birinden geçen tramvaylardan birine binmek. Teatr Słowackiego durağı Barbikan’a ve Florian Kapısına daha yakın. Diğer duraksa sizi Planty Parktan geçirerek Sienna Caddesi üzerinden meydana çıkarıyor.

Teatr Słowackiego durağı. Durağın karşısındaki şık bina Hotel Polonia, 1917 yılından beri aynı isimle aynı yerde hizmet veriyor

Ana meydan (Rynek Główny), Eski Pazar Meydanı olarak anılıyor. Etkileyici bir mimarisi var. Gözü yoran bir şey bulmak neredeyse imkansız. Hediyelik eşya dükkanları, mücevher ve porselen gibi el sanatı ürünlerine ulaşmak mümkün.

The Cloth Hall, Rönesans tarzı pazar yeri pasajı

Meydandaki The Cloth Hall Müzesi (MNK Sukiennice – 13. yüzyıldan kalma Rönesans tarzı pazar yeri pasajı ve 19. yüzyıldan kalma bir Polonya sanat müzesi), Rynek Yeraltı Müzesi (Rynek Główny), Gotik St. Mary Bazilikası bulunuyor. St. Mary, gözetleme kulesinden her saat trompet seslerinin duyulduğu Roma Katolik bazilikası ziyaret edilebilir.

Town Hall Tower (Belediye Binası Kulesi), meydanın diğer köşelerinden birinde yer alan bu kule belediye binasının bir parçası olarak inşa edilmiş. 14. yüzyıldan kalma bu kule bugün çeşitli sergiler için kullanılıyor. Kulenin gözlem katına merdivenle çıkıp Krakow’u biraz da yukarılardan izlemek mümkün. Kulenin orta katlarından birinde yer alan eski bir saat mekanizması da ilgi çekicidir. Meraklısına…

Town Hall Tower, 55 cm eğikliği güzelliğini gölgelemiyor

Belediye binası da dahil olmak üzere 1800’lerin başında, Ortaçağdan kalma binaların şehri çirkinleştirdiği ve yıkılması gerektiği yönünde bir inisiyatif oluşmuş. Şehri ileri gelenleri diye anılabilecek kimseler bu görüşü sıkıca savunmuşlar. Yıkılan yıkılmış ve örneğin belediye binasından bu saat kulesi kalmış. Bu kule ile birlikte ayakta kalmayı başaran (yıkılmaktan kurtulmuş demek daha doğru galiba) bir diğer yapı, belediye binasına bitişik muhafız kulesi olmuş. Ancak onun da talihi II. Dünya Savaşı sırasında karargah olmasıyla değişmiş. O kötü zamanların tanığı olması nedeniyle bu defa halk kulenin yıkılmasını talep etmiş ve o da 1946 yılında yıkılmış.

Belediye Binası Kulesi bugün Krakow Ana Meydanı’ndaki odak noktalarından biri. Belki dikkatinizi çekmeyecektir ama 1703 yılındaki sert fırtına kuleyi 55 cm kadar eğmeyi başarmış.

Ayrıca meydanı çevreleyen bölümlerde çok sayıda keyifli mekan mevcut. Yeme, içme vb. her türlü tercihe ve ihtiyaca yanıt veren bu mekanlar her daim insanla dolu oluyor.

St. Mary Bazilikası

Eros Bendato

Belediye Binası Kulesinin hemen yakınında yer alan dikkat çekici bir heykeldir. Görende arkeolojik bir eser izlenimi veren bu yapıtın adı Eros Bendato (Eros Bağı).

Eros Bendato (Eros Bağı)

Sanatçı Igor Mitoraj antik kültürlerden, özellikle de Yunan ve Roma mitolojisindeki karakterlerden ilham alan bir duyarlılıktaymış. Eserlerinde bu esin hep yer alırmış.

Eros Bağı (Eros Bendato), Yunan aşk ve arzu tanrısı Eros’tan ilhamla vücut bulmuş. Heykelin yüzünü saran bandajlar simgesel anlamda gözleri ve ağzı kapatarak arzuların ve fikrilerin hapsoluşuna atıf olarak kabul ediliyor. Diğer bir görüşe göre aynı bandajlar dünyadaki zıt görüşleri simgeliyor. Medeniyetlerin onarılamayacak şekilde parçalanmasına ya da yıkıcı güçlerin iradesine rağmen bir arada tutulmaya çalışıldığına atıfta bulunuluyor.

Planty Park

Planty, Kraków’un en büyük şehir parklarından biri. Çeşitli stillerde tasarlanmış ve çok sayıda anıt ve çeşmeyle süslenmiş çokça küçük bahçeden oluşan bir zincir gibi. Merkezi konumu, manzaralı ve yürüyüş yolları, küçük göletler ve içecek tezgahlarını bulunması, serin ve gölgeli sığınaklar sunması sebebiyle Krakow’luların sevdiği bir park.

Planty Parktan küçük bir kesit

Parkın ana dokusunu oluşturan ağaç tabakası dişbudak, ıhlamur, akçaağaç, gürgen, ladin gibi türlerden oluşuyor. Bu bitkilerin fidanları 1800’lerin basından itibaren dikilmeye başlanmış.

Park eski ortaçağ surlarının yıkılması ile ortaya çıkmış. Emri veren Avusturya-Macaristan İmparatoru I. Franz. Ancak Ancak, 1817’de Jagiellonian Üniversitesi’nden Profesör Feliks Radwański, Kraków Cumhuriyeti Senatosu Oturumunu, eski surların, yani Florian Kapısı ve bitişiğindeki Barbican’ın kısmen korunmasını yasalaştırmaya ikna etmeyi başarmış. Barbican, Avrupa’da hala ayakta kalan bir kaç müstahkem karakoldan biri olarak biliniyor.

Bir bahçıvan olan Boleslaw Malecki 19. yüzyılın ikinci yarısında parkın tarihine geçecek çalışmalar yapmış. Onun sayesinde park yan sokaklara genişlemiş, çiçek tarhları, gazlı aydınlatma lambaları ve çocuklar için oyun alanları kazanmış. Taştan olan banklar yine Malecki’nin tercihiyle ahşap hale getirilmiş. 1900’lerin başlarında Avrupa porsuğu, Weymouth çamı, çınar ağacı, mor kayın gibi bitkilerle zenginleşen parka manolya ve ıhlamurlar eklenmiş. 1928-1929 kışları o kadar sert geçmiş ki ağaçlar bundan epey zarar görmüş. Bu oranda yok olan kestanelerin yerine daha dayanıklı türler dikilmiş.

Krakow gezinizde siz de bu eşsiz mekanda vakit geçirmek isteyeceksiniz. Uzun yürüyüş rotaları sayesinde hem Ortaçağ surlarının izlerini takip etmiş hem de zamanın tanığı bu güzelim parkın sunduğu sadeliğe ve huzura talip olacaksınız. Nazilerin bu parka da zarar verdiğini söylememize gerek yok elbette. Bugün görülen güzellik 90’lı yılların başında başlayan canlandırma kararının bir meyvesi olarak sizleri selamlıyor olacak.

Parkın içinden geçerek Wawel Tepesindeki tarihi Wawel Kalesine ulaşmak da mümkün. Parkın en güney sınırda bu kalede bitiyor.

St. Florian Kapısı

Florian Kapısı doğal taşlarla örülmüş bir duvarla birlikte 14. yüzyılda yapılmış. Tatar saldırılarına karşı şehrin surlarının bir parçası olarak zamanın tanıklığında önünden gelip geçenleri büyülüyor.

St. Florian Kapısı ve Floriańska Caddesi

Polonya’nın en iyi Gotik kulelerinden biri olarak biliniyor. Eski kent bölgesine giriş yapılan noktalardan biri. Floriańska caddesinin başında yer alıyor. Kapıyı arkanıza alıp ilerlerseniz yol doğruca Eski Kent meydanına açılıyor. Sokak içinde yiyecek, içecek, giysi vb. şeyler satan çok sayıda dükkan yer alıyor. Ayrıca kafeler, restoranlar da mevcut.

Barbikan

Barbican kelime olarak şehrin en dış sur kapısının kulelerine verilen isim. Gözetleme kulesi olarak da anabileceğimiz bu yapılarda silah kullanımı için açılmış delik bulunur, bilirsiniz. Bu nedenle delikleri tanımlarken de bu sözcük tercih edilebiliyor.

Krakow Barbicanı da vaktinde şehir surlarına bağlı bir karakolmuş. Eski Kent Merkezinin en dış halkası burada yer alıyor. Krakow’u çevreleyen karmaşık savunma kanalları ve duvarları ağının kalan birkaç kalıntısından biri. Bu tarihi geçit Florian Kapısının biraz gerisinde yer alıyor. Çevresi yeşil bir doku ile sarılmış durumda. Şimdilerde çeşitli sergiler için mekan olarak kullanılıyor.

Krakow Barbicanı

Kazimierz

Eski Kent bölgesinde yer alan tarihi bir bölge, Yahudi mahallesi olan Kazimierz. Burası gözlerin zaman cetvelinde geriye koştuğu bir yer. Kuruluşu 14. yüzyıla kadar gidiyor. Yüzyıllar boyunca etnik Polonya ve Yahudi kültürlerinin bir arada yaşadığı ve iç içe geçtiği bir yermiş. 1941’de Alman işgali sırasında nehri karşı tarafına göçe zorlanan Yahudilerin büyük bölümü savaştan sağ çıkamamış.

Kazimierz, bugün Krakow’un cazibe merkezlerinden biri olma yolunda. Şehrin kültürel yaşamının önemli bir parçası. Sesizliğin hakim olduğu bu kentte belki de en en sessiz yer de bu mahalle. Küçük kafeler, yeme içme mekanları, turistik eşya satış dükkanları gibi bir çok mekana ev sahiliği yapıyor Kazimierz. Sokakları dolana dolana Vistula’nın kıyısına kadar gidebiliyorsunuz.

Kazimierz’den sokaklar ve binalar

Wawel Castle (Wawel Kalesi)

Wawel Tepesi üzerinde, Vistula Nehrine hakim bir noktada bulunan Wawel Kraliyet Şatosu Kral III. Casimir tarafından yaptırılmış. Orta Çağ, Rönesans ve Barok dönemlerinin hemen hemen tüm Avrupa mimari stillerini temsil eden yapılarıyla oldukça geniş bir avlu içinde yer alıyor. 228 metre yüksekteki bu komplekste, Polonya hükümdarlarını taç giydiği ve gömüldüğü Wawel Katedrali de yer alıyor. Kalenin tarihi 970’lere kadar gitmekteymiş. 1978 yılında Krakow Eski Kent Meydanı ile birlikte dünyanın ilk Dünya Mirası Alanlarından biri olarak kabul edilmiş.

Wawel Kalesi, Polonya hükümdarlarının şatosu olarak tarihteki yerini almış

Wawel Kalesi, yüzyıllar boyunca Polonya krallarının ikametgahı ve Polonya devletinin sembolü olmuş. Artık ülkenin önde gelen sanat müzelerinden biri olarak varlığını sürdürmekte.

Krakow Botanik Bahçesi

Jagiellonian Üniversitesi Botanik Bahçesi , 1783 yılında kurulmuş. 9,6 hektarlık bir alanı kaplıyor. Jagiellonian Üniversitesi’nde tıp okuyan öğrencilere 16. yüzyılın sonundan itibaren botanik öğretilmeye başlanmış. Öğrencilerin özellikle tıbbi bitkileri öğrenmeleri, yetiştirmeleri, kullanmaları gibi konularda eğitim verilmesi amaçlanmış. Bugün bahçenin önemli değerlerinden biri hala bu tıbbi bitki envanteri olabilir. Yetiştirme parsellerinde, ürettikleri kimyasal bileşiklere göre tasnif edilerek tarımı yapılan çeşitli bitkiler geniş alanlar kaplıyor.

Bulwary Wislane (Vistula Boulevards-Vistula Bulvarları)

Vistula Nehri kıyısında öncelikle nehrin ve suyun yönetimini sonra da halkın rekreasyonel alan ihtiyacını karşılamak üzere oluşturulmuş bulvarlar. Benzeri Varşova’da da mevcut. Çünkü aşırı yağışlar ya da taşınarak gelen suyu seviyesindeki kontrolsüz yükselmeler nehir kıyısındaki kentleri hep tehdit etmiştir. Buna çözüm olarak farklı seviyelerde sekiler oluşturularak suyu yükselişinin kontrolüne gayret edilmiştir.

Krakow’daki Vistula Bulvarları özellikle yaz aylarında insanların dinlenme ihtiyacını kayda değer derecede karşılayan yerler konumunda. Bu alanlar liman işletmeciliği, su sporları tesisleri, kafeler, restoranlar gibi pek çok isteğe yanıt verebilecek nitelikte. Diğer taraftan bu alanlar piknik yapmak (ateşsiz elbette), bisiklet sürmek, spor yapmak, amatör balıkçılık gibi gereksinimler için de sonsuz seçenek barındırmaktadır. Yere sererek çimlere yayılmanın keyfini sürmek isterseniz siz de çantanızda bu amaca uygun bir örtü taşıyın derim.

Vistula Nehrinin kıyısı taşkınlara karşı sekilendirilirken halka değerli bir dinlence ve eğlence alanı da kazandırılmış

Kosciuszko Mound

Kościuszko Höyüğü Krakovlular tarafından Polonyalı ulusal lider Tadeusz Kościuszko anısına inşa edilmiş yapay bir höyüktür. Tarih öncesi döneme ait Krak ve Wanda höyüklerinden esinlenerek yapılmış. Yılan gibi bir yol izleyerek tepesine (326 m) çıkılır. Vistula Nehri ile şehrin panoramik manzarasını bakma imkanı verir. Ayrıca burada bir müze, bir şapel ve iki kafe de bulunmakta.

Blonia

Polonya genel bir ifadeyle yemyeşil bir ülke. Krakow da bundan nasibini almış bir kent. Yerel dildeki ifadesi inek otlağı anlamına gelen Blonia oldukça geniş ve üçgen şekilli bir yeşil alan. Bir park demek olası değil çünkü ağaçtan yoksun. Ama devasa bir yeşil alan. Yetmişlere kadar burası bir mera olarak da bullanılmış elbette ama daha çok halkın rekreasyonel ihtiyacına adanmış. Bu geniş üçgen düzlüğün çevresinde bisiklet yolları var. Şehrin içinde. Planty Park’ı hareket noktası olarak seçersek yürüyerek 35, toplu taşıma ile 18 dakikada Blonia’ya varabiliriz.

Celine Dion 2008’de 55 bin kişiye buradan seslenmiş. Daha çok böyle konser, miting gibi etkinlikler için kullanılan saha 2000 yılında Dünya Miras Alanı listesine dahil edilmiş.

Sonuç

Velhasıl durduk yere yola çıkılıp hiç yoktan şiirlerle eve dönülen yerdir benim için artık Krakow. Varşova seyahatimi yola çıkmadan bir gün önce planlamıştım. Akışta kalarak önce başkenti, sonra Gdansk’ı ve son olarak da Krakow’u görme imkanım oldu. Iki bin yirmi dört yılının eylülüne denk gelen bu gezi bana bir kez daha plansız yola çıkmanın keyfini yaşattı.

Krakow’a bir geceliğine gelip buradan devamla Almanya’ya geçmeyi hayal ederken iki gecelik üç tam günlük seyahatle tadına doyulmaz anlar yaşadım. Doğrusu o ya hiç Krakow’dan ayrılmak istemedim.

Polonya’nın popüler sokak lezzeti Zapiekankayı farklı mekanlarda denedim. Bunun için takip ettiğim öneriler Kazimier’deki Okrąglak’ı işaret etti. Yahudi Meydanı olarak bilinen bu yerin adı aslında Plac Nowy. 1900’lerin başında, yuvarlak bir pazar yeri olarak inşa edilmiş. Şehir burayı 1927’de Yahudi cemaatine kümes hayvanı mezbahası olarak kiralanmış. Malum olaylardan sonra Yahudiler buradan çıkarılınca pazar salonu olarak kullanılmaya devam edilmiş. Onikigen yapı birbirinden duvarla ayrılmış dükkanlardan oluşuyor.

Plac Nowy (Okrąglak), 1900’den beri pazar yeri

Zapiekanka uzunlamasına dilimlenmiş baget ekmeğin üzerine sotelenmiş beyaz mantar, peynir isteğe göre konulan jambon gibi diğer malzemelerle yapılan bir tür sandviç. Malzemeler ekmeğin yüzüne yerleştiriliyor ve üstten ısıtılıp ketçapla sıcak olarak servis ediliyor. Lezzetli ve doyurucu bir yiyecek.

Plac Nowy’de bu sandviçi yapan bir çok küçük dükkan var. Tabelalarındaki karışım seçeneklerine bakarak karar verebilirsiniz. Ben bu durumlarda en az karışımdan yanayım. Baskın tadın sadece bir lezzetten yana olmasını tercih ediyorum. Diğer tatları bastırdığı için Aşırı ketçap ve mayonez kullanmamaya çalışıyorum.

Marketten aldığım malzemelerle (ton balığı, kaşar peyniri, sandviç ekmeği, içecekler) Vistula’nın yamacında keyif yapmak da oldukça iyi bir seçenekti. Bulwar Poleski’yi sevdim. Wawel Kalesini tam karşıdan gören konumu, Grunwaldzkie kavşağına ve çevresindeki marketlere yakınlığı nedeniyle yerel halkın gençlerinin de tercih ettiği bir nokta.

Czerwienski Bulvarı nispeten daha yoğun bir bölge. Buradan hareket eden gezi teknelerinin iskelelerinin olması, köprüden karşıya geçmeye üşenenlerin yoğunluğu, hemen Wawel Tepesinin eteğindeki Wawel Ejderha Heykelinin hemen nehrin kıyısında olması bu sahili kalabalık kılan sebeplerden bazıları.

Krakow turistik bir kent. Oldukça farklı tercihlere hizmet veren çok sayıda konaklama seçeneği var doğal olarak. Ben Novotel Krakow City West’te kaldım. Tek kelimeyle özetlersem mükemmel bir deneyimdi. Bir otelden beklenebilecek her şeye sahipti.

Polonya’nın en büyük market zinciri Zapka’dan da bahsetmek isterim. Zabka Lehçede kurbağa anlamına geliyor. Kurbağa kavram olarak kendisi de rengine hakim yeşili de pek çok insanda olumlu duygular uyandırır. Bence bu şirket bu olumlu algıyı müthiş değerlendirmiş. Gittiğim tüm Polonya kentlerinde en çok bu rengi ve bu markanın dükkanlarını gördüm. Her boydan, büyüklükte Zapka size istediğiniz her şeye kolayca ulaşma imkanı veriyor. Her şey taze ve lezzetli. Kaliteli. Bunu sadece gıda ürünleri için kullanmadığımı söylemek isterim. Yakın zamanda Bloomberg’de çıkan bir habere göre Zapka Avrupa’ya genişlemekte.

Krakow Ortaçağdan taşıyıp getirdikleriyle Ortaçağ kenti sıfatını hak ediyor. Diğer taraftan Eski Şehir bölgesinden dışarına doğru gittikçe yeni modern yerleşim yerlerinin de kurulmuş olduğunu görebiliyorsunuz.

Mogilska, Krakow

Krakow yazımı burada tamamlamak isterim. Fotoğraflarıyla beraber okuyuculara keyifli anlar armağan etmesini dilerim. Umarım en kısa zamanda sizler de bu deneyimlerimden ilhamla yola çıkar kendi deneyimlerinizi yaşarsınız.

Köln – Almanya

Başlıklar

Özet

Bazı kentlerin bizler için ayrı bir anlam ifade ettiğini biliriz. Burada kast edilen “anlam” kuşkusuz nesnellikten öte kavramlardan beslenir. İlkokula başladığımız günü hatırlamayız belki. Ama -okula yürüyerek gitme şansımız olduysa- o yürüyüş sırasında gördüğümüz kimi şeyler daha sonra hep gözümüzün önüne gelir. Top oynarken susadığımızda ağzımızı dayayıp kana kana su içtiğimiz köşebaşındaki çeşme mesela. Ya da mahallenin çocuklarına ceketinin cebinden çıkardığı torbadan şeker veren dede.

Zihnimiz, bizi geçmişteki tatlı anlarımıza bağlayan an kareleriyle doludur. Ruhumuz dara düştüğünde yeniden hayata döndürme gücüne sahip can simitleri.

İstanbul’da doğmuş, içinde serpilmiş büyümüş olsaydım gittiğim tüm dünya kentlerinden özlemle yine İstanbul’a dönerdim. Şu günkü hali bile ışığına koşmama engel olmazdı. Oysa ben Köln’de doğdum. Şimdi nereye gidersem gideyim bu şehrin kokusunu duymak için bir şekilde onunla ilişkili bir plan yaparken buluyorum kendimi. Ona ulaşmaya dair bir bilet hep hazırımda.

Onun sokaklarında dolaşırken “bilindik yer konforu” rahatlığını, kolaycılılığını hissediyorum. Henüz yedi yaşımdayken kendi başıma binmeye başladığım, numaralarını, güzergahlarını ezbere bildiğim otobüsler, tramvaylar hatlarına kadar bugün de aynı. Kuşkusuz arada geçen yarım asıra yakın zamanda kent büyüdü, nüfusu arttı. Bazı hatlar uzadı, yenileri eklendi. Ama benim ilk öğrendiklerim hala yerli yerinde. Sokak ve caddelerde seyreden tramvayların büyük bir bölümü artık yerin altında. Yetmişli yılların sonundan itibaren peyder pey gerçekleşen bu yeraltına inişe çocuk gözlerim ve kalbimle tanığım.

Yaşadığımız mahallelerin, sokakların, kaldığımız evlerin numaraları dahi değişmedi, aynı. En son oturduğumuz evin ahşap ve ağır bir kapısı vardı. O kapı daha hafif ve daha şık bir tasarımla yenilenmiş. Zildeki isimlerde değişiklikler olmuş. Artık bizim tanıdığımız kimse kalmamış. Ama örneğin benim hayran olduğum ahşap trabzanlar bakımlı, cilalı aynı güven verici duruşlarıyla yerlerinde. Kendimi bildiğimden itibaren anımsadığım, evimizin arkasındaki daha çok yapı boyaları satan market bile aynı yerinde, aynı isimle çalışmayı sürdürüyor.

İlk bisikletimle içinde fink attığım park… Gölgesinde piknik yaptığımız iri kıyım ağaçlar ya da yeşil alanla toprak yürüme yollarını sınırlayan çizgiler… Gül bahçesi, göl; gölün kenarındaki kafe/biraevi, göldeki gezinti tekneleri… Evimize yakın eczane, marketler, otobüs durakları, Aral Petrol istasyonu, kilisenin anaokulu, laboratuvarındaki malzemeleri gelip geçerken dikkatimi çeken teknik lise, otel, lotocu…

İnsan böyle geçmiş birikimleriyle içinde yaşattığı yerleri bir gezgin gözüyle irdeleyip metne dönüştüremiyor. Neresinden başlarsınki? Ya da hakkını verebilecek misin bakalım yazdıklarınla? Dahası acaba anılarındaki kenti bugün bir okuyucuyla ne kadar paylaşmak istiyorsun? Senin görüp hissettiğin şey okuyana ne kadar geçecek? Ya senin verdiğin kıymet küçümsenirse, “bu muydu o öve öve bitiremediğin yer” aymazlığına indirgenirse…

Bunları, bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde, bunca yıl beni ne tuttu acaba dediğim şu sırada düşündüm. Mutlaka başka sebepler de vardır. Ama ilk aklıma geliverenler bunlar oldu. Sizin de var mı böyle kaygılarınız ya da gizde tuttuğunuz, kıskançlık ettiğiniz anılarınız? Varsa yorumlara yazarsanız mutlu olurum. Zira bu konudaki fikrimi hem netleştirmek hem de sizinkilerle birleştirip zenginleştirmek isterim. İnsan insanda çoğalır neticede.

Bu yazım bir gezi yazısından ziyade anılara yolculuk tadında olacak gibi. Sizleri yeni bir kentte gezdirmek isterken kişisel tarihimden anektodları da araya serpiştirmiş olacağım kuşkusuz. Keyifle okunsun dilerim.

Yolculuk

Yine yolculukla başlayayım. Köln altmışlı yıllardan itibaren ciddi sayıda Türk vatandaşı için önce gurbet, sonra doyulan yer, şimdilerde ise asıl vatan olmuş bir şehir. Almanya’da, Türkiye ile ilişkili 3-3,5 milyon insan yaşıyor. Burada vatandaşlık bakımından farklı durumlar olduğu için rakamları ayrıntılandırmak onlardan ne beklediğimize bağlı olacak. Özellikle son yıllarda çifte vatandaşlık, birini seçmek vb konulardaki yaklaşım değişiklikleri bu sayıların değişmesine yol açtı.

Şu gerçek ve net ki ülkemizle bağlantılı insanların yoğun olarak yaşadığı eyalet Kuzey-Ren Vestfalya’dır. Bu eyaletin Köln, Düsseldorf, Münster, Solingen, Aachen gibi daha çok sanayisi ile ön planda olan kentleri vardır. Ancak bunun yanında üniversiteleri, yüksek yaşam kalitesi sunan kentleşme, doğa ile iç içelik, sık ormanlara yakınlık gibi sebepler ayrıcalık olarak görülür. Ren ve Ruhr Nehirleri arasında kalan verimli topraklar, maden ocakları, çeşitli kollardan sanayi tesisleri buralardaki insana olan ihtiyacı hep canlı tutmuş.

Hal böyle olunca ülke dışında çalışmak üzere gelenler de bu bölgelerde kendilerine yeni ve nitelikli yaşam alanları oluşturmuşlar. Bugün, Türkiye çıkışlı olmak üzere Almanya’ya uçak seferlerinin en gözde şehri Düsseldorf. Bu şehre haftada üç yüzün üstünde uçuş yapılıyor. Köln-Bonn Havalimanı da yine yoğun uçuş alan havalimanlarından biri. Farklı havalimanlarımızdan, farklı şirketlerin uçaklarıyla Köln’e ya da çok yakın olan Düsseldorf’a gelmek mümkün. Bu yolculuklar ortalama 2,5-3 saat sürüyor. Düsseldorf havalimanından (DUS) yaklaşık bir saatlik bir tren yolculuğu ile doğrudan Köln merkez tren istasyonuna (Köln Hbf) ulaşılabiliyor.

Köln Bonn Flughafen (Köln Bonn Havalimanı)

Köln Bonn Havalimanından ilk uçak 1913’te havalanmış. 1938”de Alman Ordusu burayı kullanmış. II. Dünya Savaşından sonra İngiliz ordusu havaalanını devralarak genişletmiş. 1953 yılında sivil uçuşlara açılmış. Altmışlı yılların başında yeni bir terminal eklenmiş.

Köln-Bonn Havalimanı

Almanya Batı ve Doğu olmak üzere iki bölümken Batının başkenti Bonn’du. Bonn’a en yakın (35 km) havalimanı ise bu havalimanı olduğu için başkentin adının da havaalanının ismide olması tercih edilmiş. Savaş sonrası ilk Alman şansölyesi olan Köln’lü Konrad Adenauer’in ismi de limanın isminde bulunuyor.

Çalışmak üzere Almanya’ya giden ilk Türkler İstanbul Sirkeci Tren Garından kalkan kömürlü trenlerle taşınmış. Yetmişli yıllarda sivil havacılığın ticari uçuşları destekleyecek şekilde gelişmesiyle Köln Bonn ile birlikte Düsseldorf havalimanı da İstanbul’a uçuşlar için önemli konuma erişmiş.

Köln Bonn Havalimanından kent merkezine gelmek için çok sayıda seçenek mevcut. Alana ilişkin ayrıntılar burada. Toplu ulaşım tercih edilecekse S19 banliyö treni ortalama 20 dakikada sizi Köln Hbf’a getirir. S19 dışında bölgesel (R) trenler de aynı yolculuğu yapma imkanı sağlar. Ulaşım konusunda burada detaylı bilgi mevcut.

Toplu ulaşım araçlarında yolculuk için otomatik bilet makinelerinden uygun bir seyahat bileti almanız gerekiyor. Önceki yıllarda sıkça bilet kontrolü olmamasına rağmen son zamanlarda ciddi bir bilet kontrolü yapıldığına tanık oldum. Özellikle 2023 ve 2024 yıllarında Almanya’da yüze yakın trene bilmişimdir. Bindiğim hemen her trende kontrolör geldi. Bu değişimde ülkeye gelen mülteci sayısındaki artışın önemli bir payı var. Eskiden bu kadar farklı insanı bir arada görmek, toplum kurallarına aykırı davranan insanla rastlaşmak oldukça zorken durum artık hiç de öyle değil. Kişisel gözlemim -eskiden tam tersiyken- diğer insanlardan ve polisten çekinme konusunda epeyce sınırlar aşılmış durumda.

Köln Bonn Havalimanı Tren istasyonu

Havalimanının içinde S işaretini takip ederek tren istasyonuna erişilir. Ulaşmak istediğiniz son durağı seçerek tren biletinizi alınız.

Köln Hauptbahnhof (Köln Merkez Tren İstasyonu)

S19 treni sizi Köln Merkez Tren Garına getirir. Burası kentin merkezi. Peronda inip yoğun insan kalabalığı arasından sıyrılarak alt kata inmeden önce ihtişamlı garın çatısını, çok sayıda trenin peronlara girip çıkışını, insanların telaşını izlemenizi öneririm.

(Hauptbahnhof: Merkez Tren İstasyonu, Bahnhof: Tren İstasyonu)

Köln Hbf

Alt kata inip yönlendirme tabelalarını takiple DOM Katedrali tarafına çıkarsanız sizi geniş bir meydan karşılar. Burada her zaman bir insan hareketi mevcuttur. Tren garının alt kısmında kafeler, marketler, vb dükkanlar bulunur. Eğer arka taraftan çıkış yapılırsa (Brühler Str) taksi ve otobüs duraklarının olduğu bölüme çıkılır.

Ön çıkış kapısının açıldığı meydanda (Bahnhofsvorplatz), çeşitli zamanlarda yapılan etkinlikler için sahne kurulduğu da olur, farklı konularda gösteri yapan kimselerle dolu da olabilir. Meydanın ortasına doğru biraz ilerleyip geldiğiniz yöne doğru geri dönün. Bakışlarınızı az önce içinde çıktığınız gar binasına yöneltin, detayları inceleyin. Bu satırların yazarı yetmişli yılların ikinci yarısında, seksenli, doksanlı ve ikibinli yıllarda orada hiç bir şeyin değiştirilmediğine tanık olmuş biridir. Bu insanların “çalışıyorsa dokunma, bozulduysa en iyisi ile değiştir” şeklinde özetlenebilecek hayat felsefesinin en açık uygulanmış halidir bu gördükleriniz.

Bahnhofsvorplatz

Şimdi solunuzdaki merdivenlerde gayet rahat şekilde oturan her yaştan insan arasından geçerek başınızın üstündeki manzarayı muazzam bir heybetle ele geçirmiş olan DOM Katedraline doğru ilerleyin.

DOM’un önüne çıkan merdivenler, çoğu zaman böyle oturarak, sohbet eden, sağı solu izleyen insanların kalabalığı ile temsil olunur

Artık yavaş yavaş orijinal gezi yazısı formatımıza doğru kayalım. Bakalım Köln’e gelen birisi için olmazsa olmaz görülecek yerler nereleriymiş inceleyelim.

Köln’de gezilecek yerler
Kölner Dom (Dom Katedrali)

Bu katedralin yapımına 1280 yılında başlanmış ve yapımı 632 yıl sürmüş. Daima bir bölümünde bir inşaat giydirmesi vardır, tadilattadır. Bu da çok normal değil mi? 1880’de açılmış ve o zamandan beri ayakta. Gotik tarzdaki bu yapı 7000 metrekarelik bir alana, 150 metreyi aşkın bir yüksekliğe sahip. Almanya’nın en büyük ikinci kilisesi (birincisi Ulm Katedrali). Bitmeyen tadilatı kadar Köln’ün hemen her yerinden görünmesiyle de ünlü.

Önünde fotoğraf çeken, çektiren onlarca insandan biri de siz olun. Kareye sığmaya, sığdırmaya çalışın. Ama önerim katedral kapısını arkanıza aldığınızda ileri sağa ve köşeye doğru yürürseniz en güzel açının orada olduğunu fark edeceksiniz.

Kölner DOM

Katedralin içine girip bu ihtişamlı yapının bir ibadethaneden beklenen huzurunu koklayın derim. Vitraylar ve süslemelere eşlik eden sadelik (bir Katolik Kilisesindeyiz), alt katlardaki hazine dairesi kısımları görmeye değer.

Kölner DOM’un içinden

Yapının dışında, katedrali arkanıza aldığınızda sol köşede kalan ayrı bir kapıdan girilerek kulelerden birine çıkma ve tepeden kenti izleme işi ise paha biçilmezdir.

Çan kulesine ve üzerindeki seyir platformuna çıkmak için bir ücret ödemek ve 533 basamaklık bu tırmanış için motive olmak gerekiyor. Yorucu bir parkur. Dahası bazı bölümleri oldukça dar bir merdiven boşluğundan ilerleniyor. Kapalı alan fobisi olanlar için sıkıntılı olabilir. Ama yukarı çıkmaya değer, o kesin.

Kente DOM’un kulelerinden birinden bakmak hava da açıksa paha biçilmez keyif

Höhe Straße

Şimdi Türklerin “Beyoğlu Caddesi” dedikleri alışveriş caddesinde yürütmek isterim sizleri. Katedralden çıktıktan sonra, yapı sol arkanızda kalacak şekilde solunuza doğru ilerleyin. Meydanda, mutlaka zemine resim çizen sanatçılar ya da müzik yapan sokak müzisyenleri olacaktır. Onları da fark ederek, çevrenizde ne kadar çok kişinin sizin dilinizden sözcüklerle konuştuklarına şaşarak yürüyün.

Höhe Strasse’nin Dom tarafından girişi

Tam solunuzda Roma-Germen Müzesi (Römisch-Germanisches Museum), Ludwig Müzesi (Museum Ludwig) var. İleride bunlardan bahsedeceğim.

Höhe Straße’ye girerken sağınızda ve solunuzda ünlü ve pahalı markaların mağazaları olduğunu fark edeceksiniz. Biraz daha yürüdüğünüzde fırın-kafe, sadece kafe gibi yerler denk gelecek. Eğer tatlı bir açlığınız varsa girişte hemen solda kalan mekanda (Merzenich) bu ihtiyacınızı giderin derim.

Höhe Strasse uzunca bir alışveriş sokağı. İleride Schildergasse ile kesişecek. Bu iki sokak alışveriş anlamında ihtiyaçlarınızı karşılayacak uygun yerlerdir. Hohe’nin bitimine doğru çok katlı Kaufhof (Galeria) mağazası ve karşısında elektronik ürün satıcısı Saturn yer alacak.

Kaufhof’un alışveriş torbaları Türkiye’de de pek çok eve girmiştir on yıllar boyunca

Kaufhof yüz elli yıla (1879) yakın zamandır oralarda. Bu mağazanın (o zaman için) dördüncü katında bisikletler satılırdı. Ben gele gide gele gide babama ilk bisikletimi bu mağazadan aldırmıştım (nasıl unuturum).

Eğer Schildergasse yönüne ilerlerseniz yine benzer doku içinde Neumarkt’a ulaşırsınız.

Neumarkt bir çok tramvay (aslında tramvaylar büyük oranda yerin altından gidiyor, belki metro demek daha doğru olacak, Almanlar UBahn diyor) hattının kesişim noktası. Neumarkt, yeni pazar anlamına gelen büyük bir meydan. Çevresi ağaçlarla çevrili. Şehrin insan yoğunluğu fazla olan önemli meydanlarından biri. Toplu gösterilerin başlangıç yeri. Ayrıca büyük yeni yıl marketlerinden (Weihnachtsmärkte) biri de burada kuruluyor. İleride bunun için ayrı bir konu başlığı açacağım.

Schildergasse

Uzun yıllar önce yine aynı sokak üzerinde annem ve kardeşimle yürürken babam tarafından çekilmiş bir fotoğrafla birlikte Schildergasse

Buradan aynı yolu geri yürüyerek (ya da 1, 3, 4 numaralı tramvaylardan biri ile bir durak gerideki Heumarkt’a giderek) Altstadt (Eskişehir)’a gidelim.

Altstadt (Eski Şehir)

Burası hangi zaman olursa olsun mutlaka içinden geçip nefes alınmasını önereceğim yerlerden biri. Zamandan kastımı açmam gerekirse örneğin yazın, kışın, gündüz, gece yani her zaman. Daracık Arnavut kaldırımlı sokakları didikleyin. Gizli geçitleri kullanarak bir avludan diğerine geçin. Bisküviyi andıran tarihi evlerin önünde fotoğraflar çekilin. Küçük dükkanlardan şekerleme, dondurma, atıştırmalık alın. Eğer Noel zamanıysa geniş meydana kurulu Noel pazarlarının arasında takılın. Keyfinize göre yiyip için. Zira bu meydanda kurulan pazar kenttekilerin hemen hemen en büyüğü ve çeşitlisi. Buz pistinde kayanları izleyin. Kestane satıcılarını, demir döverek isimlik yazanları gözleyin. Burada zaman güzel geçer.

Büyük St. Martin Kilisesi’ni ve Köln Belediye Sarayı’nı görün. Ren Nehri kıyısınca DOM’a doğru yürüyün, St. Alban Anıtı ve Stapelhaus gibi tarihi kalıntıları; Roma-Germen, Wallraf Richartz, Ludwig müzelerini ziyaret edin. Ya da Rheinauhafen yönüne doğru yürüyün. Sahilin keyfini çıkarın, kafelerde bir şeyler için.

Altstadt, her zaman keşfedilecek bir şey bulunan yer, zamanın tanığı

Altstadt’ın daracık Arnavut kaldırımlı sokakları, yöresel mimariye örnek yapıları

Hohenzollernbrücke (Hohenzollern Köprüsü)

Bütün Köln fotoğraflarında DOM Katedrali ile birlikte yer alarak büyüleyici ve ikonik bir kent manzarası ortaya çıkaran demiryolu köprüsü. 1907-1911 yılları arasında yapılmış. Yaklaşık 700 metre uzunluğunda. İlk halinde demiryolu ve karayolu birlikteymiş. 1945’ten sonra karayolu kaldırılmış, demiryolu genişletilmiş ve köprünün her iki yanına yaya yolu eklenmiş. Bugün Köln’ü ziyarete gelen hemen herkesin bu köprü üzerinde de bir fotoğrafı vardır mutlaka.

Yayaların kullandığı bölümde, demiryolu çitleri boyunca, aşkını sembolik olarak ömürlük hale getirmek gayesindeki çiftlerin bıraktığı renkli kilitler (Love Locks) mevcut. Bu uygulamanın diğer pek çok Avrupa ülkesinde de olduğu biliniyor. Bu köprü üzerinde 200 bine yakın kilit olduğu tahmin ediliyor. Şimdilik Hohenzollern Köprüsündeki aşk kilitlerinin bir tehlike oluşturmadığı deklare edilmiş. Ancak örneğin 2014’te Paris’teki Pont des Arts köprüsünün korkuluğu kilitlerin ağırlığı altında çöktüğü biliniyor. Venedik’teki Rialto Köprüsü’ne bir kilit asmanın cezası ise 3.000 avro. Okuduğum başka bir yazıda belediye görevlilerinin belli aralıklarla bu kilitlerden bazılarını söktüklerini öğrenmiştim. Ama bu kilit asma modası (mutlaka aşık bir çift tarafından olması gerekmiyor elbette, iki dost da böyle bir tercihte bulunabiliyor) bir süre daha bu haliyle sürecek gibi görünüyor.

Hohenzollern Köprüsünü yürüyerek Deutz-Messe (Köln Fuar Merkezi) yönünde geçebilirsiniz. Köprünün bitiminde sağda I.Kaiser Wilhelm’in heykeli sizi karşılar. Burada yüzünüzü geldiğiniz yöne dönüp manzaraya bakarsanız ihtişamlı DOM ve az önce geçtiğiniz demir köprünün zenginleştirdiği Eskişehir kent dokusunu izleyebilirsiniz.

DOM ve Deutz tarafından bakışla Hohenzollern Köprüsü. Asma kilitlerin zarafeti

Kölntriangle

Yakınızdaki daire biçimli cam binanın (Triangle) en üst katında da şahane bir şehir manzarası almak mümkün.

Web sitesi burada. Başka etkinlikler için web sitesini inceleyip bilgi ve rezervasyon sağlanabilir.

Kölntriangle, Altstadt tarafından

Rhein Promenade

Deutzer Gezinti Yolu’ndaki Ren Bulvarı, sizi merdivenlerinde oyalanmaya, bir Kölsch içmeye veya sadece Ren Nehri boyunca yürüyüşe davet ediyor. Burası Köln Katedralinin ve Eskişehir panoramasının en güzel manzarasına sahip bir başka nokta. 2015 yılında açıldı. O zamandan beri hem yerlilerin hem de turistlerin özellikle yazın en çok tercih ettiği yerler arasında.

Nehir sağınızda kalacak şekilde ilerlenirse, kurulduğunda ışıltılı dönmedolabı ile kendini belli eden lunaparka ulaşılır.

Şurada mekanın güzel fotoğrafları var.

Rhein Promenade

Rheinpark

Demiryolu köprüsünü Deutz yönünde geçip nehir seviyesine iner nehri solunuza alıp kıyı boyunca yürürseniz bu durumda da Rhein Park sizi karşılar. Burası (ateşli olmayan) piknik için, sakince çimlere yayılıp kafa dinlemek için, oyun parkında, kum havuzunda çocukların oynaması için güzel imkanlara sahip bir yer. Oldukça geniş bir alana yayılmış bu park bitkisel varlığı ve çeşitliliğiyle de dikkate değer.

Rhein Park herkese hitap edecek zengin bir dinlenme, eğlenme alanı

İlerideki Zoobrücke’nin altındaki akülü arabalar çok uzun yıllardır orada yer alır ve sürücülüğe meraklı çocuklar için keyifli bir aktivite sunar.

Rhein Park’ın akülü arabaları, çocukluk yıllarımın muazzam deneyimi

Seilbahn Kölner (Köln Teleferiği)

Yine Zoobrücke’e yakın bir noktada teleferik istasyonu bulunuyor. Buradan teleferiğe binerek Ren Nehrinin diğer yakasına geçilir. Yolculuk, Zoobrücke üzerinde, kent ve nehir manzarası eşliğinde gerçekleşir. İnilen yerdeki botanik ve hayvanat bahçesinde vakit geçirmek de günün en güzel aktivitesi olabilir.

Seilbahn Kölner (Köln Teleferiği)

Ren nehrinin bu tarafına geçmişken yakındaki Sculpture Park Cologne’na uğramakta yarar var. Çeşitli sanatsal sergilerin yapıldığı bu alanın web sitesi burada. Açık havadaki heykelleri izleyip Eskişehir’e doğru yürüyüşünüze devam edebiliriniz.

KD –  Köln-Düsseldorfer

Bu şirket Ren, Main ve Moselle Nehirlerinde yat/tekne gezileri düzenliyor. Ren Nehri kıyısında yürürken ya yüzer halde ya da iskeleye bağlı olarak bu şirketin şık ama sade gemilerini görürsünüz. Her isteğe uygun seçenekleri olan bu işletmenin planlı seferleriyle kısa/uzun gezinti yapabilirsiniz.

Web sitesi burada.

Museum Ludwig (Ludwig Müzesi)

Ren kıyısındaki yürüyüş yolu yeniden Eskişehir/DOM bölgesine ulaşmamızı sağlar. Buradaki müzelerden biri olan Museum Ludwig, modern sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapar. Pop Art, Soyut ve Gerçeküstücülük’ten eserler içerir. Avrupa’nın en büyük Picasso koleksiyonlarından birine sahiptir.

Web sitesi burada.

Museum Ludwig, Römisch-Germanisches Museum ve DOM

Römisch-Germanisches Museum

Kıymetli eserler barındıran bir arkeoloji müzesidir. Roma-Germen Müzesi’nin koleksiyonları, şehrin ve çevresinin arkeolojik kalıntılarından oluşur. Tarih öncesi dönemden erken Orta Çağ’a kadar ulaşan eserler bulunur. Öne çıkanlar arasında dünyadaki en büyük Roma cam koleksiyonu ve olağanüstü Roma ve erken Orta Çağ mücevher koleksiyonları yer alır.

Web sitesi burada.

Römisch-Germanisches Museum

Rheinauhafen Bölgesi

Önceleri burada bir ada varmış. Yük limanı olarak kullanılan bu ada günümüzde turistik bir cazibe merkezi haline dönüştürülmüş. Adanın Eskişehir kısmına yakın olan ucunda çikolata müzesi yer alıyor. Daha ileride Alman Sporu ve Olimpiyat Müzesi, tarihi liman vinçleri, kaykay parkı, kafeler, restoranlar, alışveriş mağazaları ve tasarımıyla oldukça dikkat çekici binalar bulunuyor. Bu ilginç yapılar daha çok konut olarak kullanılıyor. Doğal olarak oldukça yüksek gelir grubundaki kimseler tarafından tercih ediliyor. Ayrıca yazılım devi Microsoft’un Kuzey Ren-Vestfalya eyaletindeki genel merkezi de burada bulunur.

Rheinauhafen

1970’lere kadar hala liman olarak kullanılan bu bölge 1898’de kurulmuş. 2014’te ise bugünkü modern haline getirilerek artık yetersiz olan liman küçük tekneler için yat limanına dönüştürülmüş.

Web sitesi ve daha fazla bilgi burada.

Ren Nehri

Orta ve Batı Avrupa’da dolaşıyorsanız mutlaka ve bir şekilde kendisine rastlayacağınız nehirdir. Avrupa’nın uzun nehirlerinden (1230 km) biri.

Ren Nehri, İsviçre Alpleri’ndeki Graubünden kantonunda doğuyor. İsviçre-Lihtenştayn sınırını ve kısmen İsviçre-Avusturya ve İsviçre-Almanya sınırlarını oluşturuyor. Sonra, Fransız-Alman sınırının çoğunu belirliyor. Son olarak Almanya’da Ren Nehri ağırlıklı olarak batı yönüne döner ve sonunda Kuzey Denizi’ne döküldüğü Hollanda’ya akar.

Ren ve Tuna Nehirleri, Roma İmparatorluğu’nun kuzey iç sınırlarının çoğunu oluşturuyormuş. Ren, o günlerden beri ticaret ve malları iç kesimlere taşıyan hayati bir su yolu olmuş. Yatağı boyunca inşa edilen çeşitli kaleler ve savunma üsleri, Kutsal Roma İmparatorluğu’nda bir su yolu olarak önemini kanıtlar. Ren üzerindeki en büyük ve en önemli şehirler arasında Köln, Rotterdam, Düsseldorf, Duisburg, Strazburg, Arnhem ve Basel yer alır.

Köln de Ren Nehrinin nimetlerinden yararlanan önemli sanayi kentlerinden biridir. Bunun yanında turistik amaçlı kullanım da kayda değer bir kıymettedir. Köln’ün gündelik yaşamında rekreasyonel anlamda hatırı sayılır yeri olan Ren Nehri taşkınlıklarıyla da kendinden söz ettirir. Buradaki, aşırı yağışlar gibi çeşitli sebeplere bağlı olarak meydana gelmiş taşkınlara dair fotoğraflar görülebilir.

Ren Nehri Köln’den geçerken

Große St. Martin Kirche (Great St. Martin Church)

Romanesk Katolik kilisesi. 1150-1250 yılları arasında inşa edilmiş. Temelleri, o zamanlar Ren Nehri’nde bir ada olan yere inşa edilmiş bir Roma şapelinin kalıntılarına dayanmaktaymış. Köln’ün en önemli dini yapısı sıralamasında Dom Katedrali’nden sonra ikinci sırada yer alıyor.

Kastellsgäßchen’den Große St. Martin Kirche

Weihnachtsmarkt (Noel Pazarları)

Avrupa’da kasım ayının sonlarından itibaren kurulmaya başlanan Noel Pazarları son yıllarda ilgi çekici turistik faaliyetler arasına girdi. Önceleri buradaki ana temanın dini kökenlerinden dolayı konuya daha önyargı ile bakıldığını çok iyi biliyoruz. Bugün gelinen noktada bu artık turistik bir yarış faaliyetidir. Buna kanıt olarak -tıpkı bizdeki festivaller, panayırlar gibi oluşumlarda olduğu gibi- artık yerel halkın, kırsaldaki üreticinin de satış tezgahlarına sahip olmasıdır.

Köln de bu ticari faaliyette öne çıkan kentlerden. Kasım ayının sonundan itibaren şehrin farklı yerlerinde Noel Pazarları kuruluyor. Ama en ilgi çekenleri kuşkusuz Dom Katedrali merkez olmak üzere onun yakın çevresine kurulan tematik pazarlar. Bundan nasiplenmek isteyenler her gece Dom katedralinin yanından kendini akışa bıraksa yeterli olur. Heumarkt, Neumarkt, Rudolfplatz meydanlarında harika zamanlar geçirebilir eşsiz lezzetlerle damağınızı şenlendirebilirsiniz. Bu pazarların içinde dolaşırken benim en dikkatimi çeken şey insanların nasıl da keyifli ve huzurlu olarak güle güle sohbet ettikleri oluyor.

Burada bazı ek bilgiler var, merak edenler için. Burada da bazı fotoğraflar.

Köln Noel Pazarlarından

Cologne, Köln – Kolonya

Köln kolonyaya ismini veren kenttir: Eau de Cologne. Belki de kentin en ünlü ürünü şehrin adını taşıyan bir parfüm türüdür. İtalya’da doğmasına rağmen 1700’lerin başında Köln’e yerleşen parfüm tasarımcısı Giovanni Farina geliştirdiği bir ürüne Köln’ün adını verdi. Farina o zamana kadar bilinmeyen o parfümün (Eau de Cologne) kokusunu tanımlarken şu ifadeyi kullanmış: “İtalya’da bir bahar sabahı, dağ nergisi ve yağmurdan hemen sonra portakal çiçeği”. Bu parfüm (kısaca kolonya) narenciye çiçeği kokusuyla çok beğenildi. Hemen ardından başkaları da bu ürünü taklit ederek piyasada yer almaya çalıştılar. Hatta bunlardan biri Farina adını kullandı. Yasal savaşlar sonunda bu ikinci olan adını 4711 olarak değiştirmek zorunda kaldı. O da bugün ilki kadar ün sahibi bir Köln kolonya markasıdır.

Yazımın en başında da ifade etmeye çalıştığım gibi bu yazı klasik bir şehir/gezi yazısı formatında olmadı/olamadı. Benim doğduğum, kendimi bildiğim zamanlarda sokaklarında bir başıma gezdiğim, belki de bana gezme konusunda ilk motivasyonları sağlayan bir kentten söz ediyorum. O yüzden de hem genelden ayrıntı hem de kişisel yaşanmışlıklarımdan bazı anektodlar paylaşmayı arzu ettim.

Mahalle

İşte şimdi biraz da mahallemizden yakın yöremizden bahsetmeye geldi sıra.

Chlodwigplatz

Köln kentinin merkezinde bir meydanın ismi.

Evimiz Roland Str’de olduğu için tramvayla bir yerden geliyorsak (ya da bir yere gidiyorsak) ineceğimiz (bineceğimiz) durak aynı isimle anılan meydan (Chlodwigplatz).

Roma İmparatorluğunun egemenliğini yitirmesinden sonra Avrupa’nın en etkili hükümdarları Merovenjler (Merowinger Hanedanı) olmuş. Chlodwigplatz (Clovis Meydanı) aynı zamanda ilk Merovenj kralı Clovis’i de onurlandırıyor.

Chlodwig (Clovis) I (MS 466 doğumlu), MS 482’de 16 yaşındayken iktidara gelmiş. Merovenj hanedanının kurucusu olarak kabul ediliyor.

Chlodwigplatz’ta Orta Çağ’dan kalma şehir surlarının kalan son kalıntısı şehir kapılarından biri olan Severinstorburg bulunur.

Bu tarihi kapının önündeki meydanda zaman zaman meyve satıcıları yer alır. Küçük bir semt pazarı, Noel zamanı Noel Pazarı kurulur. Yakın zamanda hemen meydanın altına bir metro durağı yapıldı. Bu duraktan binilen tramvayla şimdilik kısa mesafeli bağlantı alınacak duraklara gidilir. Çok eskiden beri çalışan 132 numaralı otobüs merkez tren istasyonuna kadar yolcu taşıdığı ve ara sokaklara da girdiği için yolcusu olan bir hattır. Bu meydandan geçer. Eğer otobüsle bir yerden eliyor ya da bir yere gidiyorsak BonnerStr durağında inmek üzere bu otobüs hattını da kullanırdık.

Severinstorburg ve onu geçince başlayan Severinstr

Severinstraße

Bu kapının altından geçtikten Severinstr başlar. Uzun bir sokaktır. Seksenli yıllarda bu sokakta bir Türk bakkalı vardı. Ancak son yıllarda pek çok Türk marketi, dönercisi vb işletmelerin olduğunu gördüm. Değişmeyen şeyse binalar. Hep aynı yerde aynı yapılar var olmaya devam ediyor. Hatta bu cadde üzerinde seksen iki yılında kardeşimle çekilmiş bir fotoğrafımız var. O yıllarda Kodak markası ciddi piyasası olan makineler üretirdi. Bizim de öyle bir fotoğraf makinemiz vardı. Babam bu sokak üzerinde bir yerde fotoğrafımızı çekmiş. 2023 yılının şubat ayında kardeşimle aynı noktayı bulduk ve aynı fotoğrafı yıllar sonra yeniden çekildik. Hatta endimiz kendimizi çekmeye çalışırken bir orta yaşlı bir Alman bey “ben sizi çekeyim” dedi. Biz de elimizde yıllar önce çekilmiş olan o fotoğrafı gösterip biz bunun tekrarını istiyoruz dedik. Alman arkadaşımız büyük bir keyifle ve incelikle arkamızda olan her şeyi yerli yerine koyarak aynı kareyi sabitlemeyi başardı (mecbur kalmadıkça kişisel fotoğraflarımızı kullanmayı tercih etmediğim için o fotoğrafları burada paylaşmayacağım). Alman her iki fotoğrafa baktıktan sonra “biraz büyümüşsünüz, tek fark bu” diyerek esprisini yaptı ve bizden ayrıldı.

Şahane değil mi? Çocukluk anılarımızı başka ülke sokaklarında ararken tam da olması gereken/beklenen şeylere ulaşmak ne kadar güzel. Bu insanın geçmişle bağını güçlendiren bir olgu. Aidiyet hissinizi sorgulatan bir mevhum.

Katolik gençlik merkezi ve Severinstrasse Tramvay durağı

Severinstr üzerinde Albrecht (bugünkü Aldi) market vardı bir zamanlar. Severinstrasse tramvay durağına daha yakındı, sol koldaydı. Bu market modeli günümüzün üç harfli marketlerinin atasıymış, o zaman bunu bilmiyordum. Ama bana ilginç gelirdi bu satış yöntemi. Estetik ve şaşaa kaygısı olmayan bir yerdi. Her şey ya kutusunda ya da palet üzerinde satılırdı (70’ler 80’ler). O zamanki adı Albrecht’ti.

Albrecht kardeşler, II. Dünya Savaşı’nda savaştıktan sonra annelerinin küçük bakkal dükkanını devralmışlar. Bu küçük bir köşe dükkanıymış. Kardeşler daha sonra işletmeyi franchise’a vermeye ve başka mağazalar açmaya başlamışlar. 1948’in sonunda, Albrecht aile adı altında ticaret yapan dört mağaza varmış

(https://www.businessinsider.com/aldi-history-albrecht-family-karl-theo-grocery-store-shop-retail-2022-12#aldi-is-still-cutting-costs-6)

Savaş sonrası, kıtlık, tutumluluk ve israftan kaçınmayı gerektirdiğinden az, çoktan iyidir prensibini benimsemişler. Bu ilke, sermaye, personel ve mağaza büyüklüğü için geçerliymiş. Yıllar geçtikçe, kardeşler düzinelerce mağaza daha açmış. 1954’te 77 mağazaya erişmişler. Ortalamanın altında fiyat modeli sayesinde şirket, Almanya’daki pazara yavaş yavaş hakim olabilmiş ve mağazaları Avrupa’ya yayılmış.

Kardeşlerin iş vizyonu sadece kanıtlanmış bir talebi olan dayanıklı ürünler satmaya yönelikti. Satılmayan dekorasyon, reklam veya envantere para harcamak istememişler.

Gelgelelim kardeşler, sigara yüzünden çıkan bir kavgadan sonra Aldi imparatorluğunu bölmüşler (Aldi Süd ve Aldi). O vakitler mağaza sayısı (Batı Almanya, 1961) 300’ü geçmiş. Kardeşlerden Theo sigara satmak isterken Karl, sigaraların hırsızları çekeceğini düşünüyormuş.

1962’de, Aldi (Albrecht Diskont’un (İndirim) kısaltması) adı altında ilk mağaza açılmış. Aldi, paletlerden doğrudan satılan küçük bir ürün yelpazesi sunmuş/sunuyor.

1968’de Aldi, yaklaşık 30 şubesi olan Avusturyalı zincir mağaza Hofer’i satın alarak uluslararası alanda genişlemiş. ABD’ki ilk Aldi mağazası 1976’da Iowa’da açılmış. Şu anda yaklaşık 2.200 mağazası varmış. 1979’da, Aldi Nord’a bağlı Albrecht aile vakfı, şu anda ABD genelinde düşük maliyetli bakkaliye ürünleri satan 500’den fazla mağazası bulunan Trader Joe’s’u satın almış.

Peki ben bunca şeyi size neden anlattım? Evet Aldi’yi seviyoruz, bu anlaşıldı ama neden? Sebebi aşağıdadır efendim. Bu ürünlere aşina olmayan vatandaşımız yoktur. Tıpkı Almanya’da akrabası olmayan olmadığı gibi. Hepinizin evine bu çikolata Aldi (ya da önceden Albrecht) sayesinde girmiştir.

Soldaki ülkemizden bir fiyat, sağdaki Aldi Süd fiyatı (21.08.2024)

Severinstr daha önce andığımız Höhe Str’ye kadar devam ediyor. Bu bağlantıyla kentin alışveriş merkezine ulaşmış oluyoruz. Kim bilir kaç defa ailemle bu yolu takip eden yürüyüşler yaptık. DOM’a kadar gittik. Ya da Kaufhof, Shildergasse civarlarında dolandık. Neumarkt’a, o meydana bakan Hertie’ ye ya da hemen arkasındanki Karstadt’a gittik ve döndük… Bugün Hertie mağazası yok, kapandı. Ama o mağazaya bir şekilde gitmiş olan herkes bu mağazanın zemin kattındaki restoranında yenen kızarmış tavuğun ve yanındaki patates kızartmasının lezzetini asla unutamazlar.

Tekrar Chlodwigplatz’a ve Severinstorburg’a dönersek 1882 yılında Ortaçağdan kalma surların ve kapıların yıkılmasına karar veriliyor. Bahsi geçen yapıların kentin genişlemesine engel oluşturduğuna kanaat ediliyor. Fakat en az üç kapı birinin daha yerini bilsem de diğerini bilmiyorum) halkın kitlesel protestosu sayesinde yıkılmaktan kurtarılabilmiş. Bu zamanın insanları olarak bizler de defalarca altında geçerek, yanında yakınında bulunarak geçmişe dokunma imkanı bulduk, buluyoruz.

Brauhaus Früh im Veedel (Früh im Veedel Biraevi)

Chlodwigplatz’daki en eski yapılardan biri bu biraevidir. Pub, halk arasında “Invalides Katedrali” olarak da bilinir. Bunun olası açıklamalarından biri, Paris’teki Invalides Katedrali’ni anımsatan neo-Gotik kafes pencereleridir.

Brauhaus Früh im Veedel 

Paris’teki Invalides, savaşta sakat kalmış kişilere bakmakla görevli yermiş. Köln’deki Severinstorburg bira fabrikasında, Birinci Dünya Savaşı’nın gazileri de sabahın erken saatlerinde bira ve şnaps içmek için buluşurlarmış. Halk arasındaki bu ismin kökeninde bu olacağı söyleniyor. Çok lezzetli yemekleri, oramı ve güzel (Früh) Kölsch’ü için uğramanız önerilir. Hatta garsonlardan Kenan’la da selamlaşın derim.

Mekanın içinde likör üretim makineleri halen dekor malzemesi olarak durmakta. Özellikle cuma ve cumartesi akşam üzerinden itibaren çok dolu olduğu için yer bulmak zor olsa da rezervasyon işe yarayabilir.

Evimiz

Burası bizim Köln’de oturduğumuz evlerden biri. Uzun yıllar bu binanın üçüncü katında, arka cepheye bakan bir dairesinde oturduk. Savaş sonrası yapılmış binalardan biriydi. Zemin ahşap kaplamaydı ve bazı yerleri çok gıcırtı yapardı. Mutfak, oturma odası ve yatak odasından ibaretti. Oturma odası ve yatak odasının pencereleri açık alana bakardı. Yakındaki binalar bu binaya göre daha az kata sahipti. Zeminde bir yapı boyaları satan market vardı. Tüm gün araçlar gelir gider boya veya diğer yapı malzemeleri arabalara yüklenir giderdi. Mutfak sayan cepheye bakardı. Bitişik binanın balkonlarında yetiştirilen çiçekler ya da zaman zaman keyif için oturanları görürdük. Daima ışık alan, ön kapalı olmayan geniş bir odaydı mutfak. Tüm beyaz eşyalarımız buradaydı. Buzdolabı Bosch, ocak-fırın Mielle idi. Lavabonun üzerinde anlık su ısıtıcı vardı. Su haznesine suyu çekip ısıttığımız bir sistemdi. 5-7 litre gibi su aldığını hatırlıyorum. Binanın ön cephesine bakan daire ile bizim dairemiz katta aynı kapıyı kullanırdı. Daire kapıları daireye özeldi. Ön cepheye bakan dairler daha küçüktü. Bizim ortak kullandığımız katta mimar bir aile oturuyordu. Çocukları olmadığı için onlara yetiyordu sanırım. Evde büyük kütüphaneleri ve teknik çizim masaları vardı. Soy isimlerini de hatırladım şimdi yazarken, Röder ailesi (zilde yazdığı için fotoğrafik hafızam bu bilgiyi o haliyle kaydetmiş).

Evin tavanları çok yüksekti. Bana garip gelirdi bu kadar yüksek olması. Savaş sonrası yapılan binaların böyle estetik olarak dikkat çekici tavanlarının da yüksek olduğunu söylerdi babam.

Üst katımızda (çatı katı) oldukça yaşlı bir Alman amca otururdu. Epeyce geçmiş olaya tanık olmuş en son olarak da dünya savaşının ikincisini, Avusturyalı ressamın ülkenin başına açtığı işleri görmüştü. Pek güldüğünü anımsamıyorum. Çatıya yuvalanan kumruların sesi bizim eve kadar gelirdi ve dede onlarla gayet mutluydu bize göre.

Roland Str 65, 5000 Köln 1 (o zamanki adresimiz buydu ve ben bu adrese yüzlerce mektup, kart gönderdim, asla unutmayacağım bir algoritma ile kayıtlı hafızamda

Merowingerstr

Merovenj (Merovingian) hanedanına ithafen verilmiş bir sokak ismi.

Chlodwigplatz’tan çapraz olarak ayrılan Merowingerstrasse’ye dönünce bir mahalle kültürü karşılar insanı. Az önceki meydanın trafik akışı, insan hareketliliği yerini sakinliğe bırakırken aradığın her şeye kolayca ulaşabildiğin kücük dükkanlar dizilidir yanyana.

Bu sokak ileride Rolandstr ile kesişir iki ara sokak sonra. O sokaklardan sola ayrılanlardan biri (Maria-Hilf Str) ise kısa yoldan yine Rolandstr’ye bağlar yürürken sizi. Bu sokakta park edilmiş araçlar olsa da trafik akışına kapalı. Bisikletler de yine park halinde olarak sokağın rengi olarak oralardadır. Sokak Roland Str’ye bağlanmadan önce soldaki en son apartmanın altında küçük bir fırın vardı biraz zamanlar. Ben ilk Almanca sözcüklerimi bu fırında broçin ya da ekmek alırken kullanmıştım o vakitler. Ne heyecan vericiydi.

Bu fırının tam karşı çaprazında, aradaki yolu geçince bizim evin girişi vardı.

Volksgarten

Halka açık bahçe ne kadar zengin bir isim değil mi halktan yana… Evimize oldukça yakın olan bu park havanın güzel olduğu her vakit zamanımızı teslim ettiğimiz şahanenin adıydı. Bugün de aynı büyüklükte, bakımda ve zarafette. Yıllar geçiyor izler yerli yerinde. Hayranlık duymamak mümkün değil.

Parkın içindeki oyun alanı bir çocuğun eğlenmesi için tüm ekipmanlara saip. Zemin kum, karış istersen toprağa. Göl ve yüzeyinde şıpırdayan ördekler ve ona eşlik eden gezinti kayıkları (ya da su bisikletleri). Gölün kıyısındaki kafe/bira bahçesi. Ağaçlar, onların sağladı koyu gölge süslü yürüyüş yolları, çim alanlar. Bisiklet meraklısı benim gibiler için korkusuzca sürmeye izin veren toprak yollar, patikalar. Arka köşede bir yerde sessiz ve sakin köşe gül bahçesi…

Anaokulu çağındaki çocukları doğayla temasını sağlayan bölüm, orada görevli öğretmenlerin her daim doğada bir masa başında uygulamalı eğitimleri..

Bu park gerçekten parktan öte bir yer, adı da o yüzden halk bahçesi işte.

Boğaz meselesi

Bir kaç görselle bu konuya da değinmek isterim. Ama yetersiz kalacağını bilirim. Çünkü bir çok şeyden bahsetmeyi istesem de kendimi sınırlı tutmak isterim. Tavuk ve patates Alman mutfağının baş tacıdır desem yanlış olmaz. Bir de sosis tabiki. Bu yöreye özgü Kölsch birası üreten bira fabrikalarına mahalle aralarında bile rastlanabilir. Alman için bira önemliyse Köln’lü için de Kölsch tipi bira çok önemlidir. Dünyanın farklı ülkelerinde menülerde yer alması bir kanıttır sanırım.

Fırın ürünleri içinde ekmekler, pastalar ve Berliner gibi tatlı içerikli hamur işleri olmazsa olmazlardır. Almanlar pasta ve kahve düşkünlüğü bilinir. Bu düşkünlük içinde kesinlikle en kalitelilik de önemlidir. Hakkı verilir. Zamanı (akşam üzeri) kaçırılmaz atlanmaz genellikle.

Detaylar

Yeşil sevgisi-saygısı

Doğal olan güzeldir. Zorlama çerçevelere, sınırlara gerek yok. Yaşatmak için yaşayacak alan bırak

Valizleri ne yapalım

Eğer kente geldiğinizde elinizde valizler size dert oluyorsa aşağıdaki görsellerde yer alan makineyi bulup valizinizi emanete bırakabilirsiniz. Bu sistem diğer şehirlerdekinden farklı olarak valizinizi görünür alanda bir kutuda tutmuyor. Bir depoya indiriyor. Geri almak istediğinizde aynı şekilde iadesi yapılıyor. Türkçe dil desteği mevcut.

Köln Hbf’deki valiz depolama makinesi

Bu yazı -diğer yazılarım gibi- tamamlanmamıştır. Akla gelenler, anılardaki canlanmalar yeni satırlara gebedir.

Buraya kadar okuyarak gelen herkese teşekkür ederim. Kıymet verdiniz, kıymet verenleriniz çok olsun.

Barselona – İspanya

Özet

Ah şu kırmızı düşlerimin ülkesi Madrid, öyle bir çarptın ki orta yerime, ardıma bakarak uzaklaşmaktayım senden bilesin. Hem de düşüncemin arkaplanına serpiştirilmiş kırık dökük kaygılarıma doğru hızla, koşarak. Barselona, onlarca fotoğraf karesi, video, yazı-çizi; fısıltı gazetesinin sütunlarındaki satır aralarına yerleşik kuşkulu sözcüklere rağmen geliyorum sana. “Aman plajda bile en az iki kişi olunsun, biri denize girerken diğeri sahilde eşyalarınızı beklesin. Yok yok hatta geçenlerde arkadaş anlattıydı, üstüne oturduğu çantasını çalmışlar plajda, o kadar dikkat edin yani. Kalabalık yerlerde, La Rambla’da, ne bileyim Sagrada Familia’da falan hayran hayran bakınıp fotoğraf çekerken insanın elinden alıyorlarmış telefonu ya. Zaten turist olduğun besbelli, takip edip zayıf anında indiragandi yani…” Böyle bir sürü bilinçüstüne çöreklenmiş uyarı mahiyetinde hikaye metni.

Yıllar önce, İstanbulumuzda kap-kaç olayları ayyuka çıktığı sırada bir iş için oraya gitmem gerekmişti. O zaman sosyal medya kullanımı bu kadar yaygın değildi. Sadece Facebook vardı. Ama kap-kaç konusu inanılmaz şekilde köpürtülüyordu bir yerlerde. Oraya varıp halka karışınca, sırt çantasını göğsünde taşımaya çalışan az kişiden biri olduğumu fark etmiştim. Bir de Hakkari’ye gideceğim zaman aldığım uyarıların aslı astarı çıkmayınca şuna kani olmuştum ki hiç bir şey söylediği gibi değildir. Gözünle görmen, onu kendin deneyimlemen lazım, böylece kendi fikrini oluşturman lazım. Bu dediğim insanlar için de tam olarak geçerli. Şöyle denir alttan alttan kulağımıza “ha o mu ya aslında ne biliiim yaramaz biridir o ya, yine de sen bilirsin…” Objektif bir veri var mı elinde, bu sakın sana göre öyle olmasın? Birisini kendi aklınla, sözünle, sesinle, duruşunla tanımadan nasıl ona fistan biçersin aklı evvel? O yüzden insanın insan için dediğine şüpheyle bakarım. Ancak kendim tanıyıp değerlendirmem lazım ki bir fikrim olsun. En nihayetinde insan tanımadığının kolayca düşmanı olabiliyor.

Evet bu gel-gitli seyahat soframızda elbette dünyanın en görülesi kentlerinden biri olan Barselona olunca hevesi, heyecanı, merakı ve kaygıyı aynı yerde eritmeyi başardık.

Yolculuk

Barselona’ya bir yerden gitmenin en kolay yolu uçakla ulaşmak olabilir. Ama eğer Madrid’ten gidecekseniz bir hızlı tren konforu en tatlı öneri olmalı. Dünya artık küçük bir köy deniyor ya gerçekten öyle. Örneğin demiryolu ulaşımında epey eski bir girişimci olan İspanya bir Fransız firmasına demiryollarını kullanma, ama kaliteli ve ucuz hizmet üretmek suretiyle kullanma imkanı veriyor. Ouigo firması (kelimenin yarısı Fransızca yarısı İngilizce, evet yürü!) konforlu, uygun fiyatlı ve gerçekten hızlı trenleriyle sizi güvenli şekilde gideceğiniz yere ulaştırıyor.

Sabahın erken bir saatinde tren istasyonunda olmamız gerektiğinden bir Uber hizmetiyle kendimizi Madrid Merkez Tren Garına ulaştırıyoruz. Günlerden cumartesi. Günlerce önceden aldığım tren bileti son kalan üç-beş-on biletten ikisiydi. Çok talep olduğu açık. Sefer aralıkları sık olmasına rağmen doluluk ciddi. Bir de günü değerlendirmek adına erken saatleri tercih edince yoğun talep kaçınılmaz oluyor. Araç kullanarak 630 kilometrelik yolu 6 buçuk saatte mi gitmek istersiniz yoksa aynı yolu konforlu bir trenle 2 buçuk-3 saatte almayı mı?

Madrid Atocha Tren Garına varış, güvenlik ve bilet kontrolünden geçiş, trene biniş

İki saat kırk beş dakikalık sakin bir yolculuktan sonra Barselona’ya ulaştık. Daha önce Madrid yazımda belirtmiştim, bilet kontrolü binilen istasyonda (tıpkı uçağa binerkenki gibi bir prosedürle) yapılıyor. O nedenle durmadan bilet kontrolü için birileri gelip gitmiyor. Kafe/yemek vagonu ayrı olduğu için aralarda dolaşan satış görevlisi de olmuyor. Sakinlik bundan biraz. Ama İspanya’da şöyle bir tehlike var ki bu insanlar -tıpkı İtalyanlar gibi- çok konuşuyorlar. Konuşacak çok şeyleri var genelde. Bunu çevreyi rahatsız etmeden yapanları çoğunlukta ama şansınıza çevrenin uyarı atışlarından hiç nasiplenmeyenler de olmuyor değil :) Yandınız o vakit işte…

Barselona Merkez Tren Garı (Barcelona Sants)’na vardığımızda çevremizde hakim rengin mor merkezli olduğunu fark ettim. Seviyorlar İspanyollar bu rengi. Genel olarak renkliler ama mora veya ona yakın lilaya, fuşyaya ilgileri yüksek.

İki katlı 10-11 vagon vardı ve hepsi doluydu. Trenden inişimiz çok zaman almasa da yer altındaki perondan yukarı çıkmak hayli zor oldu. Çok çok kalabalığa geldiğimiz az çok belli olmaya başladı. Madrid de kalabalıktı ama orada hissetmemiştik, her yer geniş genişti. Tren sadece Zaragoza’da durdu. İnenler binenler oldu. Yerel halk hafta sonu için gezmeye, aile ziyaretine gidiyor gibiydi. Çok sayıda öğrenci var her yerde. Geziyorlar. Turist de var epeyce.

İstasyonun giriş katına çıkınca kalabalık kavramımızı güncellemek durumunda kaldık. Burada çok çok fazla insan var evet. Kim turist kim yerli pek anlaşılmasa da herkes ya bir yere gidiyor ya da bir yerden geliyor, o kesin.

Bir kente vardığınızda ilk olarak nereye gideceksiniz, hangi ulaşım aracını kullanacaksınız, gezmeyi planladığınız yerlere erişmek toplu ulaşım araçlarıyla mı daha kolay yoksa yürüyerek mi gibi soruların yanıtlarını çalışmış olmanız müthiş rahatlatıcı. Çoğunlukla ben de öyle yaparak başlarım yeni bir maceraya. Ama bazen -Barselona’da, Prag’da olduğu gibi- evdeki bilgiler lokaldekine uymayıverir. Burada da biraz öyle oldu. Bir blogda okumuştum, Barselona’da pek karışık olmayan basit bir metro ağı var :) Evde Google Earth ve bir kaç gezi bloğunu okuyup yazılmış bir sürü gezi yazısı var, ama bu kadar da olmaz kardeşim ya. Hiç inanmamıştım ki gerçekten de Barselona’dayız yahu ne basiti, neden hafifsiyorsunuz bu kentin ulaşım sistemini bu kadar :)

Evet önce metro, hızlı tren, otobüs vs ne varsa onları anlamak ve gideceğin yöne hangisi uygun ona bakmak lazım. Bazıları taksi vb araçları tercih ederek kendilerini bu karmaşanın dışına almayı tercih edebilir. Evet bu bir konfor alanı sağlıyor insana ama kenti anlayamıyorsunuz. Sonra ben bu yazıları nasıl yazacağım :)

Barselona için ek bir bilinmezlik daha var karşımızda, Katalonya’dayız ve bu abiler bambaşka bir kültürün temsilcisileri. Kuzey Afrika’ya, Güney Amerika’ya fiziken daha yakınlar ve dilleri Katalanca, kulağımız İspanyolcaya hafiften alışmışken arada İngilizce geçen anonslarla durumu idare ederken bir anda sağır ve dilsiz oluverdik :)

Keskinler, sertler, tabelalar, duyuru sistemleri daha lokale yönelik. Barselona’nın her yeri ağzına kadar turist dolu. Acayip değil mi :) Okuduğum bir makalede Euro Bölgesindeki pek çok ülkenin ekonomisinden daha büyük bir ekonomiye (2019, 215.6 Milyar Euro’luk bir ekonomi) sahip bir bölge Katalonya diye yazıyordu. Bunlar başka konular tabi. Kendi dillerini konuşmak istiyorlar vs. Merkezi idare ile de sorunları var malum.

Otuz dakikalık bir hızlı değerlendirme, mekanı okuyup anlama çalışmasından sonra Hola Barcelona Travel Kartımızı (48 saatlik) alıp yola koyuluyoruz. İstasyondaki görevliler dahil kimse ile iletişim kuramayınca kendi yolumuzu bulmak için Google Maps’e güveniyoruz. Önce valizlerimizden kurtulmamız lazım. Yani otele ulaşmalıyız. Harita uygulamaları, önerilen rotalar, saatler hep sorunlu; burası gerçekten farklı bir bölge. Yani bir karmaşa var kısacası. Bir yandan da bir şeyimizi kimseye kaptırmamaya çalışıyoruz tabi. Gerçekten çok karışık bu toplum. İnsanların gözlerinde güven vermeyen bir bakış var. Tanımlaması zor. Bir şeylere kızgın gibiler. Özellikle orta yaşın üstündeki amcalar. Biraz kentin banliyölerine doğru açılırsanız iyiden iyiye yoksulluğu görmeye başlıyorsunuz. Geniş alanlara serpiştirilmiş toplu konut siteleri, eskiliğin hakim olduğu sokaklar, araçlar… Evet tanıdık işaretler bunlar, bildik güvensiz bakışlardaki mana. İşte bindiğiniz takside bunlara tanık olamıyorsunuz. Gezme eylemi tek başına bir yere gidip ünlü bir şeyi görüp fotoğrafını çekmek, güzel bir yemek yemek olmamalı bence. İnsan gözlem de yapabilmeli, iyi ki böyle gezebiliyoruz diyorum kendi kendime. Bazen endişe barometrem yükseliyor ama bunları görmeden, duyumsamadan neye yarardı bu gezmeler…

Sokaktan ilk izlenimler

Bu kart (Hola Barcelona) bizi toplu ulaşılan her yere götürür (okuduğumdan anladığım bu!). Barselona, Madrid’in aksine oldukça pahalı bir kent. Bunu anlamak için çok içinde dolaşmaya gerek de yok otel organizasyonu sırasında ciddi bir şekilde öğreniyorsunuz. Madrid’de ortalama gecelik kişi başı fiyatlar 40-50 arasındayken aynı grup oteller burada 65-70 bandında. Şehir merkezi nispeten küçük ve sıkışık. Otel fiyatları epey yüksek. Bir de Barselona’nın turist segmenti de farklı Madrid’e göre. Bunu da hesaba katınca birim fiyatların yükselmesini makul bulabiliriz.

En zorda kaldığımız zamanlarda temizlik, kalite, güvenlik ve yüksek standart bakımından imdada yetişen B&B Hotels yine hizmetimizde. Ne var ki metro ağını değil de banliyö trenlerinden birini kullanarak erişmemiz gerekiyor. İkinci bölgede olduğu için de bizim Halo Barcelonamız bu bölgeyi finanse edemiyormuş meğer. Sağlık olsun. Ama dahası daha hızlı gidebilmek için Google Maps’in önerdiği R3 bize bir de otobüs aktarması vermişti. O otobüs bu cumartesi çalışmıyormuş. Peki ben bunu nereden bileceğim? İşte şimdi zurnanın zırt dediği yere geldik. Böyle turistik bir kent olup da ben illa bölgemin dilini kullanacağım dersen biz de böyle zorluklarla karşılaşırız. Otobüsün çalışmadığını tamamen tesadüfen, aynı ya da ortak bir dili konuşamadan anlaştığımız, yürüyüşten dönen anne-kızdan öğreniyoruz. Yoğun anlaşma çabamızdan sonra anne “siz burada bekleyin, biz evden arabamızı alıp geleceğiz, sizi otelinize götüreceğiz” diyor. Bunu hangi dilde nasıl anladık-anlaştık bilmiyorum. Ama anlaştık. Geldiler. Bizi otelin önüne kadar götürdüler. Bölge ile ilgi ve yemekle ilgili tavsiyede bile bulundular. Kesinlikle ortak bir dil kullanmadık. Son anda aklıma sesli tercüme uygulaması geldi ve teyze bu yazılımı çok beğendi ve bol bol konuşarak bize evlat muamelesi yaptı :) Taksi bile yoktu yahu burada. Teyze ve kızı olmasa standart B planımız şuydu, geldiğimiz trenin aksi istikametine gidip her şeye baştan başlamak :)

Neyse ki otelemiz diğer kentlerdekinden çok çok daha yüksek kalitede. Tertemiz. Hatta havlular hijyenik paketli torbalarda. En yakındaki banliyö istasyonuna yürüme mesafesi 15 dakika. Otobüse falan gerek yok. Tek trenle (R2) 20-30 dakikalık bir yolculukla merkezde istediğimiz lokasyona ulaşabiliyoruz. Hemen başlayalım o halde.

Barselona’da Gezilecek Yerler

Süremiz kısıtlı, şehirde görülecek çok şey var. Maksimum verim için nokta atışı olmaz olmaz yerleri belirliyoruz. Yola çıkıyoruz. Sıcaklık yerinde. En sıcak yazlardan biri yaşanıyor İspanya’da. Hele Barselona’da. Ama her yer insan kaynıyor. İlk durak hemen Sagrada Familia.

Sagrada Familia (Basilica de La Sagrada Familia)

La Sagrada Familia (Kutsal Aile), modern mimarinin öncülerinden sayılan Antoni Gaudi’nin 1883 yılında devraldığı fakat 1926 yılında bir tramvayın altında kalarak ölmesi sonucu yarım kalan bazilika. Herhangi bir yerde görselini gördüğünüzde, hikayesini dinlediğinizde farklı yanı gittiğinizde, içine girdiğinizde bambaşka hislerle donanmanızı sağlayan şaheser.

Mutlaka ama mutlaka günler öncesinden giriş bileti alınması gereken çok özel bir yapı burası. Yapımının bir türlü bitmemiş olması bir ilgi odağı oluşturabilir ama dahası yapımdaki Gaudi tasarımı, kullanılan malzemeye verilen şekil, sıradan herhangi bir yapı elemanının bu yapıda bambaşkalık taşıması… Gün ışığının yapı içindeki gösterişli salınımına imkan veren vitray ve renk kullanımı. Doğanın her biriminden ustalıkla, içtenlikle, incelikle yararlanmış olmanın görünürlüğü… Anlatmak gerçekten güç, içinde olmaksa bir ayrıcalık.

Bir buçuk-iki saatinizi bu mistik yapıya ayırın derim. Böylesini görmediniz eminim. Görmemiştim etkilendim.

Avrupalılarda ve Amerikalılarda (belki başkalarında da vardır) çok sevdiğim bir özellik var: ne yaparlarsa yapsınlar mutlaka onun hikayesini yüz yıllar sonraya taşıyacak bir kayıt tutuyorlar. Bu zamanın teknolojik olanaklarına göre siyah beyaz fotoğraftan yazılı dokümana başka usül bir görüntü kaydına gibi şekillerde olabiliyor. Böylece gerçekte ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden olduğunu bugünkü akılla irdeleme imkanınız oluyor.

Sagrada Familia’nın bodrum katında üstteki yapı kadar ihtişamlı bir müze var. Binanın kronolojik hikayesi, kullanılan malzemelerin, tasarımın esin kaynakları, hangi zamanda hangi aşamalardan geçildiği, çalışanların öz hikayeleri vb pek çok konu burada görselleştirilmiş, anlatılmış. Hatta halen yapımı devam eden bazilikanın 3D yazıcıdan alınan kısımlarının, yenilenmesi gereken bölümlerinin çalışıldığı bir yapım-tasarım atölyesi bile mevcut.

Yapımı hale devam eden bu bazilikanın tamamlanması biraz da ekonomik gerekçelerle ilişkilendiriliyor. Zira yapının tüm giderleri bağış yoluyla elde edilen bütçeden karşılanıyor. O nedenle ziyaret için alınan biletlerin ücretleri, satış bölümündeki hatıra değerindeki eşyaların satışından elde olunan gelir, halk bağışları yapımın devamı için önemli gelir kaynakları. Ayrıva Gaudi’nin kentteki diğer tasarladığı yapıların gelirleri de bir başka finans kaynağı.

Gaudi’nin tasarladığı ve yaptığı kısımlarla bugün yapımı devam eden kısımlardaki tasarım ve yapım farklılıkları dikkat çekici geldi bize. Gaudi başka bir kafaymış vesselam. Oysa öldüğünde kilisenin %15-25 kadarı tamamlanmış. Gaudi’nin karmaşık mimari tarzı sayesinde bugün de yapım işi zorluklarla devam etmek durumunda kalmış.

Gaudi, bazilikadaki büyük kulelerden sadece bir tanesinin bittiğini görebilmiş. Kulelerin tasarımlarında kullandığı süslemelerin cennet ile yeryüzü arasında bir bağlantı sağlarmış hissi verdiğini söylemiş. Bu tasarımın Barselona’ya gelenler için mükemmel bir karşılama olacağına inandığını belirtmiş. Gerçekten de şehrin hemen her yerinden bu bazilikanın kuleleri görülebiliyor. Yani aradan geçen bu zamana rağmen, şu ya da bu sebepten birileri çıkıp -belki de kendi çıkarları için- yüksek binalarla şehri donatıp bu sanat eserini gölgede bırakmaya çalışmamış (ya da buna kalkışanlar olduysa da başaramamışlar).

Bazilikanın içinde yürürken, insanda ormanda dolaşıyor hissi oluşuyor. Gaudi, iç yapıyı ayakta tutan kolonları tasarlarken dallanıp budaklanan ağaçlardan esinlenmekle bunu sağlamış.

(Güncelleme, Kasım 2025: Sagrada Família, yeni haç parçasının yerleştirilmesiyle birlikte 162,9 metreye ulaştı. Böylece dünyanın en uzun kilisesi unvanını ele geçirdi. Bu rekor, 1890’dan bu yana Almanya’nın Ulm kentindeki Minster’a aitti.)

Web sitesi burada.

Passeig de Gracia

Barselona’nın en ünlü alışveriş caddelerinden biri. Dünyaca ünlü giyim markalarının, tasarımcılarının mağazalarının yer aldığı göz alıcı bir cadde. Geniş kaldırımlarla, ağaçlarla bezeli otomobil ve bisiklet yolları, kafeler, mekanlar ve aradığınız tüm markalar.

Casa Battlo

Antoni Gaudí’nin Passeig de Gràcia’da tasarladığı iki büyük binadan biri (diğeri La Pedrera-Casa Mila). Binanın dış cephesine bakıldığında kafatasları ve kemiklerden yapılmış gibi görünüyor. “Kafatasları” aslında balkonlar ve “kemikler” ise destekleyici sütunlar.

Gaudí bu binada ilham kaynağı olarak deniz yaşamından renkleri ve şekilleri kullanmış. Cephe için seçilen renkler doğal mercan renkleri örneğin.

Web sitesi burada.

Casa Mila (La Pedrera)

Barselona’nın, Eixample bölgesinde yer alan ünlü Passeig de Gracia caddesinde bulunan bir başka Gaudi tasarımı. Önden bakınca binanın dışı dalgalı denizi andırıyor. Yapım amacı konut olsa da şimdi bir müze.

Web sitesi burada.

La Rambla

Turistin uğramamasına imkan bulunmayan bir Barselona caddesi. Upuzun bir cadde La Rambla. Sokak sanatçıları, çeşitli etkinlikler için bilet satılan yerler/kişiler. Plaça Catalunya’dan başlayıp Port Vell’deki, Kristof Kolomb Heykeline kadar uzanan bir cadde. Eğer turistsen dikkatli olman gereken bir cadde. Her an bir öpücüğe maruz kalabileceğini bilmen gereken cadde.

Park Güell

Barselona denince Gaudi’nin elinin değmediği bir yer yok gibi geliyor insana. Karşınızda esaslı bir Gaudi eseri daha: Park Güell.

Bu muhteşem parkın hikayesi 1. Güell Kontu ünvanına sahip Eusebi Güell i Bacigalupi ile başlıyor. Güell, 19. yüzyılın sonlarında Katalonya’daki sanayi devriminden büyük kazanç sağlayan bir Katalan girişimci.

Eusebi Güell, Gaudí’ye Muntanya Pelada (çıplak dağ) bölgedeki devasa arazisinde, varlıklı aileler için bir konut projesi işini veriyor. Bu tepe rakipsiz, sağlıklı, denizin ve Barselona Ovası’nın muhteşem manzarasına sahip. Arazinin eğimiyle başa çıkmak için karmaşık bir patika, viyadük ve basamak ağı olan bir plan yapılıyor. Ödenek ayrılıyor. Kurallar gereği arsanın yalnızca altıda biri üzerine inşaat yapılabiliyor. Evlerin yüksekliği ve yerleşimi, deniz manzarasını engellemeyecek veya komşuları güneş ışığından mahrum bırakmayacak şekilde tasarlanması gerekiyor.

Gaudí, arazide doğal olarak yetişen Akdeniz’e özgü keçiboynuzu, zeytin gibi türleri korurken yeni bitki tercihini de yine çok fazla su gerektirmeyen Akdeniz bitkilerinden yana kullanmış. Suyu toplamak ve depolamak için çeşitli sistemler tasarmış. Böylece hem arazide hem de mülk sakinlerinin ihtiyaç duyulacak suyu doğal yolla sağlamaya çalışmış.

İnşaat başladıktan (1900) sonraki bir kaç yıl içinde Gaudi ve Güell dahil bir kaç sakin Parktaki evlerine yerleşmişler. Hatta Güell arsayı aldığında zaten var olan bir konağı restore ettirerek içinde oturmaya başlamış.

Ne varki değişen koşullar nedeniyle planlanan altmış evden sadece ikisi yapılabilmiş. Park, böylece Güell’in kamusal etkinlikler için kullanılmasına izin verdiği büyük bir özel bahçe haline gelmiş. Barselona’ya gelen turistler rehber eşliğinde şehri gezerken burası da ilgi çekici yerlerinden biri olarak görülmeye başlanmış.

Eusebi Güell 1918’de hayatını kaybedince mirasçıları parkı Belediyeye teklif etmişler. Belediye parkı satın alarak 1926’da belediye parkı olarak hizmete açmış. Güell ailesine ait olan ev belediye tarafından Katalan pedagog Baldiri Reixac’ın adını taşıyan bir okula dönüştürülmüş. Girişin solunda ise Belediyenin ihtiyaç duyduğu peyzaj bitkilerini yetiştirmek üzere fidanlığı dönüştürülmüş.

Gaudí’nin evi ise 1963’te Gaudí Müzeevi olarak halka açılmış.

Sol tarafta görülen ev Gaudi’nin evi, bugün müze olarak kullanılıyor. Arkaplana düşen Barselona kenti ve deniz manzarası muazzam.

Park Güell böylece Barselona sakinleri tarafından çok beğenilen bir kamu parkı olmuş. Diğer yandan şehrin ziyaretçileri için önemli bir çekim merkezi haline gelmiş. 1969’da sanatsal bir anıt olarak tanınmış ve 1984’te UNESCO Dünya Mirası Alanı listesine alınmış.

Çok farklı bölümleriyle, Gaudi’nin özgün tasarımlarıyla süslü bu parkın içinde olmak büyük ayrıcalık. O farklı bölümlere ait görselleri buradan görebilirsiniz. Anlatmakla ve gezmekle bitmeyecek bu parkın hakkını verebilmek için ez az bir yarım içinde bulunmak lazım.

Yukarıdaki fotoğrafta yine parkın bir yerinde deniz dalgalarından esinlenerek oluşturulmuş bir Gaudi tasarımı görülmekte. Detaya baktığınızda bu estetik bunca sert bir malzemeye nasıl verilmiş diye iç geçirmekten kendini alamıyor insan. Yine sağdaki görsel de doğal bir yapıyı estetize eden ve kayma eğiliminde olan yamaca destek amaçlı tasarlanmış bir kaya oyuntusu.

Parkın bu bölümünde bir etkinlik ve eğlence alanı var. Sarı renge yakın bir farkla görülen yer toprak zemin. Çevresini ondüleli şekilde dolanan kısım mermer, mozaik vb malzeme ile yapılmış oturma yerleri.

Böylesi sert bir malzemeden yapılmış olup da oturunca insanın tüm vücudunu kavrayan, adeta daha da oturmaya teşvik eden bir yerde oturmadım. Müthiş şık ama bir o kadar da ergonomik bir oturma alanı.

Yukarıda anılan etkinlik alanının altı da başka bir tasarım ve çoklu kullanım önerisi harikası. Direklerin birbirlerine konumu, açıları, tavandaki süslemeler ve diğer pek çok ayrıntı benim bilgimi çok fazla aştığından açıklayamıyorum. Mimar, iç mimar ya da benzeri tasarım işiyle ilgili kimselerin kesinlikle bu şehri ve Gaudi’nin eserlerini incelemesi lazım. Müthiş bir ilham kaynağı olmalı bu sanatlarla ilgili kimseler için.

Web sitesi burada.

Port Vell
Barceloneta

Barselona’nın yazları nasıl geçiyor sorusu “çok sıcak ve kalabalık, ha bir de Barceloneta’da denize girerek” diye yanıtlanabilir.

Montjuïc Tepesi

Barselona’ya, Balear Denizine 170 metre yüksekten bakmak isterseniz buyurun Montjuïc Tepesine. Tepede bir kale, çeşitli amaçlara yönelik spor tesisleri, park gibi alanlar bulunuyor. Otobüsle ya da teleferik, füniküler gibi araçlarla gelinebiliyor. Burada da bazı bilgiler mevcut.

Barselona Katedrali
Plaça Reial

Kraliyet Meydanı. La Rambla’yla komşu, geceleri popüleritesi yüksek turistik bir çekim noktası. Meydanda çok sayıda bar, restoran ve şehrin en ünlü gece kulüpleri bulunuyor. Yaz aylarında, Eylül ayında açık hava konserlerinin düzenlendiği La Mercè festivali sırasında ve Yılbaşı Gecesi gibi diğer kutlamalar sırasında popüler bir buluşma yeriymiş.

Barselona bitmez

Picasso Museum
Plaça de Calatunya
Fundacio Joan Miro
El Born
Camp Nou Experience
Los Tarantos
Parc de la Ciutadella
Museu Nacional d’Art de Catalunya
Museu d’Art Contemporani de Barcelona (MACBA)
Tibidabo
Mercat de la Boqueria
Parc del Laberint d’Horta


Candaki

Levent Şık Yazıları

İçeriğe atla ↓