Arkamda duran kayadan az önce okuduğum sözcükler, Portekiz edebiyatının en büyük şairi sayılan Luís Vaz de Camões’in dizeleri aklımda. Karşımda masmavi bir orman. Gözlerim onun rengine boyalı. Bacaklarım “son” kayada. Camões de yüzyıllar önce tam burada durmuş olmalı gemileri uğurlarken. O meşhur cümlesini de burada kurmuş olmalı: “Burası Avrupa’nın bittiği, okyanusun başladığı yerdir.”
Cabo da Roca’nın kayalıklarının üzerinde, devleşen okyanus dalgalarının beyaz köpüklerle çarpıp geri döndüğü o mavilikleri izlerken içimdeki özgürlük tanımı kendine yeni yerleşimler arıyor. Uçsuz bucaksız maviliklerin sonsuz olmadığını biliyorum bugün ama buradan yüzyıllar önce bakmış olanların hangi hislerle teknelerini denize indirdiklerini anlayabilmek ne kadar da zor. Karalara özgü yaşamların sıkışmışlık hissi anbean küçülüyor içimde; el yordamıyla çizdiğim haritadaki en yakın kara parçasının ne kadar uzakta olduğunu bilsem de.
Okyanus beklemiyor. Ne soruyor ne tartıyor. Sadece alıyor. İlk kez bir şeyin benden büyük olmasına izin veriyorum. Ve tuhaf olan şu ki küçülmüyorum, aksine büyüyorum. Sessizlik, rüzgarın uğultusu, kayaları döven iri iri dalgalar…
Tam bu sınırda, Fernando Pessoa fısıldıyor kulağıma: “Geçmişim, olamadığım her şeydir.”
Saudade
İşte tam olarak bu yüzden derin, özlem dolu ve burkuk bir hasrettir Saudade… Öyle bir his ki bu, dokunduğu her şeyin artık var olmadığını ya da o an ulaşılmaz olduğunu fısıldayan, kederi asil bir Portekizce sözcük. Başka hiçbir dilin tam olarak saramadığı, sınırlarını çizemediği, melankoliyle yıkanmış çok derin bir iç dünya anlatısı…
Saudade, sıradan bir özlemin sığ kıyılarında gezinmez; geçmişe öykünen o bildik nostaljilerden çok başkadır. Onun kalbi tatlı bir acıyla atar: hem ayrılığın o amansız hüznünü taşır bağrında, hem de o güzel anının bir zamanlar yaşanmış olmasından doğan saklı bir mutluluğu… Tam da bu yüzden can yakıcı bir sızının koynuna gizli bir keyif iliştiriverir. Geri dönmeyecektir o giden; bu, kalbin en dürüst, en çıplak gerçeğidir artık. Ölen bir yakın, biten bir aşk, avuçlarımızdan kayıp giden çocukluk ya da çok sevilen uzak bir şehir…
Ama sadece geçmişi de yakmaz bu ateş; henüz yaşanmamış, belki de hiç yaşanmayacak olan ama hayaliyle içimizi titreten o güzel şeyleri de sarıp sarmalar. Geleceğe dönük, doğmamış hasretlerimize tercüman olur. Saudade, Portekiz halkının o yanık ezgilerinde, fado şarkılarının her bir notasında nefes alır. Derin hasret kokan o seslerin ruhunu, o boyun eğen, kabullenen iç çekişleri tek bir kelimeyle anlatıverir dünyaya.
Geçmişin çıkmaz sokaklarında takılıp kalan bir kalbin, oradaki yitik güzellikleri hüzünlü ve mağrur bir gülümsemeyle selamlamasıdır bu duygu. Tek bir kelimeyle koca bir ulusun ruhunu sırtlayan, Portekiz halkına mal olmuş bir sızı… Çok uzak geçmişten yakın zamana kadar akan tarih sahnesinde göç, keşif, hasret ve hüzün sarmalını iliklerine kadar yaşamış, yaşamakta ve yaşayacak olan bir ülkenin özeti.
Pessoa
Chiado’daki Café A Brasileira’nın önünde Fernando Pessoa beni bekliyordu — bronz heykeliyle, sandalyesinde, her zamanki sessizliğiyle. Yanına oturdum. Bir süre ikimiz de sustuk.
Birbirimizi hiç tanımıyorduk. O beni, ben onu. Ama bazı yabancılar vardır, ilk bakışta bir şeyleri paylaştığınızı hissedersiniz — tam olarak neyi paylaştığınızı değil, sadece o ağırlığı. Elini tutmak istedim. Bronzdu, soğuktu ve bir an için beni hissetti.
Belki de Pessoa’nın bütün hayatı böyle geçmişti zaten. Yanı başındaki insanlarla bile hep bu mesafede, hep bu camın arkasından. Heteronim yarattı çünkü tek bir kimlik ona dar geldi — ya da tam tersi, hiçbir kimlik onu tutamadı.
Kalkıp giderken aklımda sadece bir cümle kaldı:
“Geçmişim, olamadığım her şeydir.”
İki yabancı bir öğleden sonra buluşmuş, hiçbir şey konuşmadan her şeyi anlamış ve ayrılmıştı.
Yıkım ve Direniş
1 Kasım 1755 sabahı… Katolik dünyasının en önemli bayramlarından biri olan Azizler Günü. Lizbon halkı en güzel kıyafetlerini giymiş, şehirdeki düzinelerce görkemli kiliseyi doldurmuş, mumlar yakılmış, ilahiler söyleniyor.
Saat tam 09:40 sularında yer kabuğunun derinliklerinden gelen korkunç bir kükremeyle her şey altüst oluyor. Lizbon depremi bir şehri yıktı; ama asıl yıktığı şey Avrupa’nın Tanrı’ya olan güveniydi.
Büyüklüğü 8,5 ile 9,0 arasında tahmin edilen bu kıyamet anında doğanın tüm bileşenleri aynı anda Lizbon’a saldırıyor: deprem, tsunami ve yangın. Kilise tavanları binlerce insanın üzerine çöküyor. Azizler Günü nedeniyle yakılmış binlerce mum saniyeler içinde şehri dev bir yangın yerine çeviriyor; alevler beş günden fazla sürüyor. Depremden kaçıp nehir kıyısına sığınan halk, suların tuhaf biçimde çekildiğini görüyor. Yaklaşık kırk dakika sonra Atlantik’ten gelen on beş metrelik tsunami dalgaları kıyıdaki herkesi ve her şeyi yutuyor. Şehrin yüzde seksen beşi yok oluyor. Paha biçilemez saraylar, kütüphaneler, Vasco da Gama’nın seyir haritaları, Rubens ve Titian tabloları küle dönüyor.
Bu deprem Avrupa entelektüel dünyasında devasa bir inanç ve felsefe krizi doğurdu. Voltaire, iyimser felsefeyi eleştiren Candide’i doğrudan bu deprem üzerine kurdu. Aydınlanma Çağı’nın fitilini ateşleyen en önemli doğal olay olarak tarihe geçti.
Felaketin hemen ardından Kral’ın güçlü Başbakanı Marquês de Pombal tarihe geçen emri verdi: “Ölüleri gömün, yaşayanları doyurun ve şehri yeniden inşa edin.” Pombal, Ortaçağ’ın dar labirent sokaklarından tamamen farklı, birbirini dik kesen geniş caddeler tasarladı. Dünyanın ilk depreme dayanıklı prefabrik yapı sistemi olan Gaiola Pombalina’yı geliştirdi. Binaların prototipleri tamamlanınca askerleri etrafında uygun adım yürüterek yapay bir titreşim dalgası yarattı ve yapıların esnekliğini böyle test etti.
Lizbon’da bu depremi somut olarak hissedebileceğiniz iki yer var. Chiado tepesindeki Convento do Carmo o sabah tamamen çöktü; Pombal şehri yeniden inşa ederken bu manastırın gökyüzüne açılan devasa taş kemerlerini bilerek onarmadı. Bugün üstü açık, gotik bir iskelet gibi Lizbon’un ortasında duruyor — depremin en dramatik görsel tanığı. Alfama mahallesi ise sert granit tepe üzerinde olduğu için en az hasarla kurtulan yerdir. Bugün hâlâ Ortaçağ ruhunu korumasının, dar ve dolambaçlı olmasının sebebi Pombal’ın cetvelinden kaçabilmiş olmasıdır.
Baixa’nın düzenli caddelerinde yürürken başınızı kaldırın: bu binalar dünyanın ilk deprem konutlarıdır.
Taşa Bürünen Hasret
Cabo da Roca’nın hırçın kayalıklarından ayrılıp Lizbon’un Belém sahiline indiğimde, Tejo Nehri’nin Atlas Okyanusu’na açıldığı noktada mağrur bir gemi yükseldiğini görüyorum. Bu devasa Keşifler Anıtı, gemilerin yüzyıllar önce bilinmeyen yönlere sefere çıkışına öykünürken, aslında kalbin en derin köşesindeki o saudade hissiyle kopmaz bir bağ kuruyor.
Anıt, Portekiz’in o Altın Çağ’ına, denizcilik tarihindeki kudretine bir saygı duruşu. Denize doğru yelken açmaya hazırlanan bir karavel şeklinde tasarlanan yapının en önünde, elinde küçük bir gemi maketiyle Denizci Henrique yer alıyor. Onun arkasında ise coğrafyacılar, haritacılar, krallar ve az önce kayalıklarda dizelerini aklımda gezdirdiğim o büyük şair Camões dizilmiş. Anıt, insanın bilinmeyene karşı duyduğu tutkuyu, sınırları aşma arzusunu simgeliyor.
İlk bakışta zafer, fetih ve güç gibi mağrur kavramları çağrıştırıyor bu taş kütlesi. Ancak görünenin arkasında, okyanusun yuttuğu hayatlar nefes alıyor. Saudade kavramının bu topraklara kök salışı, tam da gidip de dönmeyenlerin doğurduğu o ilk sızıya dayanıyor. O dönemde binlerce denizci, ne zaman döneceklerini, hatta dönüp dönmeyeceklerini bilmeden bu limandan sonsuzluğa yelken açtı.
Sahilde kalan anneler, eşler ve sevgililer, gözlerini o sonsuz ufuk çizgisine dikip aylarca, bazen yıllarca sevdiklerinin yolunu gözledi. İşte bu yüzden Keşifler Anıtı, sadece giden denizcilerin değil; onların arkasından denize bakarak o ulaşılmaz sevdiklerine duyulan buruk hasreti büyütenlerin de anıtı.
Bugün bir Portekizli bu anıta baktığında sadece taştan bir yapı görmüyor; bir daha asla geri gelmeyecek olan o küresel ihtişamı hatırlıyor. Anıt, o şanlı geçmişin artık var olmadığının en somut, en devasa, taşa bürünmüş hali; kolektif bir melankolinin resmi.
Üzerindeki figürlerin neredeyse hepsinin gözleri nehre ve ilerideki sonsuz okyanus ufkuna dikilmiş. Bu bakışlarda sadece geçmişin hüznü değil, bilinmeyene duyulan, henüz yaşanmamış olana karşı beslenen o tuhaf hasret gizli. Denizcilerin o ufka bakan gözleri, keşfedilmeyi bekleyen doğmamış hayallerin ve geleceğe dönük saudade’nin ta kendisi.
Saramago’nun Ağacı
Meydanın hemen kıyısında, nehre bakan Casa dos Bicos binası Saramago Vakfı’nın evi. Nobel ödüllü yazarın külleri binanın önündeki zeytin ağacının dibine gömülü. O zeytin ağacını gördüğünüzde şunu bilin: Saramago bu fidanı 1993’te Portekiz’den sürgüne giderken küçük bir saksıda, uçakta dizlerinin arasında tutarak Lanzarote’ye taşımış. Portekiz hükümeti kitabını sansürleyince vatanından alıp götürebildiği tek şey bir zeytin fidanıydı. Ölünce de o ağacın dibine dönmüş.
Saudade’nin en sessiz, en yalın hali belki de bu: bir adam, vatanından kovulurken toprağından bir parça taşıyor. Taşıyabildiği kadar küçük, ama taşımadan da edemiyor.
Fırtınanın dindiği ama denizin henüz durulmadığı o kıyıdan bakıyorum uçsuz bucaksızlığa. Hem çok derin hem de çok sessizliğin içinde hüzünle meydan okuma arasında gidip geliyor gördüğüm gözler.
Cesur hamlesi eksik olmayan bir tablo gibiliği seyrediyorum. İçlerine sinmiş hafif buğu, az önce dökülmüş ya da dökülmekten son anda vazgeçilmiş yaşların izini taşıyor o gözler. Bir teslimiyetin bakışından ziyade yaşanan her neyse onu sindirmiş, cebine koymuş ve yoluna devam etmek için hazır birinin vakur duruşuna dair onlardaki mana.
Sonra susuyorum, o simaya nakşolmuş sözcükler sıralanıyor ardı sıra.
“Dudaklarımda asılı duran, belli belirsiz tebessüm ne kadar anlatsam ne kadar çok derinden taşsam da anlaşılamamakla ünlü kalbimin sesinin sana ulaşmayacağına dairdir sevgili. Bazı anlar vardır ya ne söylense o anın büyüsünü bozmaktan başka hiçbir işe yaramaz, tam o anın bakışıyla sana sunuyorum içimdeki sessizliğin mevsimini. Koruyamadığım duygularım çırılçıplak bırakmasın bari tümden beni, şimdi susuyorum.”
Bakmaya devam ediyorum şahaneliğe, daha neler diyor da kulak kabarta, göz süze taşınıyorum, tenden ruha, bakıştan cana. Bir burukluk var baktığım yerde, bakışlar kaçmıyor evet, tam tersine izleyeni içeri davet ediyor büyük bir özgüvenle. Ama bir o kadar da sınırları ruhuna işlemiş bir bakış bu, kamçı olamaz benim diyene. Doğrudan ve net bir bakışla “buradayım” diyor, onu derken kırılganlığını -görebilenden- gizlemiyor. “Tam halimle ayaktayım, tam da baktığın yerdeyim” diyen bir ruhun imzasıyla sahneyi dolduruyor.
Belki de sözcüklerimin güçsüz kalma hali, bakışların sahibinin kendi duygusuyla kurduğu o samimi ve derin bağın devasa sesi gibi söyleyeceklerimi gölgeliyor. Belki de en güçlü insani hikayeler az sözcükle anlatılıyor.
Zamanla öğreniriz ki insanların kapasiteleri, zaafları, ihtiyaçları ve tekrar eden davranış kalıpları sandığımızdan daha çok birbirine benzer.
“Onlara anlam yüklemek insanın kendisiyle ilgilidir.”
Anlam, nesnel bir şeylikten ziyade bizim iç dünyamızın projeksiyonudur. Birine “özel” demek, aslında onun kim olduğundan çok bizim neye aç olduğumuzu anlatır.
Anlamın ederini zaman ortaya çıkarır. Çünkü anlam başta umutla, ihtimalle ve idealizasyonla yüklenir. Zaman ise davranışı tekrar ettirerek, kriz yaratarak seçim anları doğurur. Sonra kaçınılmaz şekilde o sorunun sorulacağı vakit gelir: Ben buna yüklediğim anlamın karşılığını alıyor muyum?
Bu nokta önümüzde iki yol belirir: Vazgeçmek: Bu anlam bana aitmiş, karşılığı yok. Derinleştirmek: Bu anlam karşılıklı ve taşınabilir.
Bu yol ayrımında insan olgunlaşmayı hisseder. Seçimi doğru yapmak kadar önem kazanan bir başka şey de seçimi yapabilmek becerisidir. İşte bu noktada kimi ruhlar tıkanır kalır. Geçmiş yaşantıların öğretileri ta çocukluktan itibaren bir film şeridi misali bilinçten akar süzülür. Yolunu kendi öz ışığı ile aydınlatıp seçenlere hayranlıkla…
Bu seçimleri yapmak bir tercihten ziyade bir görevdir. Çünkü biliriz ki insanlar aynı kıymette kalmaz, çünkü kıymet sabit bir şey değil, ilişkisel bir şeydir.
Kıymet, verilen emek, alınan sorumluluk ve göze alınan riskin meyvesidir. Sabit kalan kişi, aslında riske girmemeyi seçmiştir.
Peki, insanlar neden “aynı kıymette kalmayı” değil de diğerini seçiyor? Çünkü aynı kalmak güvenlidir. Derinleştirmek bedel ister. Bu bedeller açıklık, kırılganlık, tutarlılık, bazen fedakârlıkla belirir.
Çoğu insan “özel hissedeyim ama bedel ödemeyeyim” ister. Bu mümkünlerden biri değildir, o da bilir ama ister. Bu yüzden insanlar anlamı kabul eder gibi yapar ama onu taşıyacak davranışı göstermez. Sonra da “zaten herkes aynı” noktasına geri düşer.
Asıl can alıcı olansa sonradan fark edilendir: Zaman insanlara herkesin aynı olduğunu öğretmez. Zaman, kimin anlamı taşıyabildiğini öğretir.
İnsan dediğin varlık, zaafları olan ve o zaaflarından peydah olmuş iç sesini, alakası olmayan kimselere duyurmaya çalışarak ömrünü tüketendir –maalesef–.
Bu durum, bir ahlak sorunu değil; bir yönelim meselesidir. İnsan, zaaflarını tanımaktan çok, onları anlamlı kılacak bir yankı arar. İç ses bu noktada bir rehber değil, bir gerekçeye dönüşür. Kişi, kendini açıklamaya başladığı anda, çoğu zaman kendini inşa ettiğini değil, savunduğunu sanır. Oysa savunulan şey hakikat değil, alışılmış bir yaradır.
Modern insanın temel yanılgısı, her içsel sesi “kendilik” saymasıdır. O sesin nasıl oluştuğu, hangi eksiklikten doğduğu, hangi korkuyla beslendiği nadiren sorgulanır. Çünkü sorgu, susmayı gerektirir; susmak ise zaafla baş başa kalmak demektir. Bu yüzden konuşmak tercih edilir. Konuşma, anlam üretmekten çok, rahatsızlığı dağıtmanın bir yoludur.
Alakasız kimseler burada rastlantı değildir. Bağ, sorumluluk doğurur; sorumluluk ise iç sesin sınanmasını gerektirir. Rastgele muhataplar, sesi taşımaz; yalnızca geçici bir tanıklık sunar. Böylece insan, anlaşılmadığı hâlde rahatlar; çünkü mesele anlaşılmak değil, duyulmuş olmaktır. Bu fark gözden kaçtığında, iletişim çoğalır ama temas oluşmaz.
İnsan hayatının önemli bir kısmı, kendi iç sesini evrensel sanma çabasıyla geçer. O sesin herkes için geçerli olabileceğine inanmak, zaafı kaderle karıştırmaktır. Kader, paylaşılan bir zorunluluktur; zaaf ise kişisel bir düzensizliktir. İkisi birbirine karıştırıldığında, insan kendi iç karmaşasını dünyaya mal etmeye başlar.
Belki de asıl sorun, insanın zaaflı olması değil; zaafını dinlemeyi bilmemesidir. Dinlemek, hemen konuşmak anlamına gelmez. Bazı iç sesler duyurulmak için değil, tüketilmeden önce fark edilmek için vardır. Aksi hâlde insan, hayatını yaşamak yerine, kendini tekrar etmeye başlar.
1970’lerin başı, Pera’da yağmurlu bir akşam üzeri; Istanbul geceye hazırlanırken bir adam tarihi bir pastanede kahvesini yudumlamakta. Hayalinden akan onlarca görüntü arasında hep aynı resme takılıp başa dönüyor. Duydukları var, az biraz da görüp tanık oldukları, hepsi bu…
Olağanüstü yanları yoktu aslında. Daha ziyade “başka” olduğu söylenirdi. Ben de onu tanımlamakta zorlanır, ruhumun gördüğünü dilime dökememenin, onu kelimelerin dar gömleklerine sığdıramamanın endişesine düşerdim.
Bir öğleden sonra, fonda yükselen bir Charles Aznavour bestesi, tam da onun için düşlediğim o adsız sözcüklerin melodisiyle geldi kuruldu boş sandalyeye. Pera’nın o yorgun pastanelerinden birindeydim; yaşanmışlık kokan ahşap duvarların, zamanın tozunu yutmuş aynalarla bakıştığı o loş köşede… Kahvemden ilk yudumu alışımla gramofondan yükselen o ses, aniden içine çekip aldı ruhumu. Arşe, teller üzerinde içli ve fazlasıyla pervasızdı. Kemanın gövdesinden yükselen feryat, duyanın göğsünde bir cam kırığı gibi patlıyordu.
Mourir D’aimer’in o mağrur ezgileri masalara bir sis gibi akarken, zihnimdeki omuzlarından dökülen bakır kızıllığı, pastanenin asırlık duvarlarındaki ahşap harelerle birleşiyordu. Sanki keman yayı tele her vurduğunda, saçlarından bir tutam alev salonun loşluğuna karışıyor; Aznavour’un puslu sesi, o bakır rengi dalgaların arasında kendine gizli bir yol arıyordu. O an anladım; bazı renkler sadece görülmez, bir şarkının nakaratında iliklerine kadar duyulurdu da…
Gözlerine ne zaman baksam -ya da o bakışı hayal etsem- yedi ana rengin ötesinde bir tonla karşılaşırdım. Ne denizin pusuna benziyordu o renk, ne de bir ormanın derin gölgesine. Tıpkı fondaki melodinin o anki ölçüsü gibi; tutuksuz, ele avuca gelmez ve her türlü sıfatın fevkinde… Her notada renk değiştiriyor, her tınıyla biraz daha derine, ruhumun en mahrem katmanlarına saklanıyordu. Bakana kendi hikayesini fısıldayan ama kendi sırrını asla ele vermeyen bir tuval gibiydi o bakışlar.
Sanat, sadece bir enstrümandan çıkan ses ya da bir tuvale sürülen boya değildir. Sanat, orada olmayan bir kadının mahmur sessizliğinin, bir adamın dimağında yarattığı o amansız sarsıntıdır. Ben o gün Pera’da sadece kahve içmedim; bir hayalin, bir nota eşliğinde nasıl ete kemiğe bürünüp bir şahesere dönüştüğünü izledim. O, orada olmasa bile, dimağımda asılı kalan bu Aznavour şarkısıyla artık sonsuza dek bir sanat eseriydi.
Şarkı nihayete erdi; sessizliğin hükmü, notaların boşluğundan daha uzun zamana yayıldı. Melodi bitti ama o bakır kızıllığı ve rengini vermeyen o bakışlar, kalbimde bir tablo gibi asılı kaldı. Doğru gözlerde sanat olursun diyorlar sanırım buna; ben onda sustum, o bende bir şarkı oldu.
Pastanenin ağır meşe kapısını itip dışarı çıktığımda, Beyoğlu’nun serin ve ıslak nefesi yüzüme çarptı. Gökyüzü, Aznavour’un sesiyle aynı renge bürünmüş; kurşuni bir kederle caddenin üzerine çökmüştü. Adımlarım, ıslak taşlarda yankılanan birer nota gibiydi artık. Dudaklarımın kenarında, az evvelki şarkının o yarım kalmış, hüzünlü melodisi bir ıslığa dönüştü. Islığım, tramvay raylarının arasından süzülüp giden yağmur sularına karışıyordu.
İstiklal’in kalabalığı arasında, tütün kokulu paltoların ve ıslak şemsiyelerin yarattığı o renksiz akışta yürürken, birden zaman durdu.
İleride, taze bir yağmur damlasının berraklığında bir karaltı belirdi. Kalbim, o ana kadar hiç duymadığı bir tempoyla göğüs kafesimi dövmeye başladı. O muydu?
Bir vitrinin önünde, sırtı bana dönük bir kadın duruyordu. Siyah mantosunun üzerinden, tam da o şarkıda duyduğum tınıyla dökülen bakır rengi saçlar… Yağmurun altında bile parlayan, o ele avuca gelmez kızıllık. Ayaklarında, ıslak kaldırımda asaletle yükselen o zarif yüksek topuklar; her duruşuyla zarafeti yeniden tanımlayan o mağrur siluet.
Nefesim, boğazımda düğümlendi. Pastanede bıraktığım o nota dizisi, şimdi birkaç metre ötemde ete kemiğe bürünmüş duruyordu. Dünya sessizleşti ne tramvayın çanı, ne de sokak satıcılarının nidası… Sadece bakır bir parıltı ve yağmurun ritmi kaldı.
Tam o sırada, sanki adı fısıldanmış gibi ağır ağır yana döndü. Zamanın o acımasız dişlisi bir anlığına boşa aktı; bakır saçlar savruldu, göz göze gelmemize ramak kaldı… Fakat o yüz, tam olarak aradığım o meçhul coğrafya değildi. Bir benzerliğin, bir çağrışımın, Aznavour’un sesindeki o büyülü yanılsamanın bir oyunuydu sadece. Kalbimdeki fırtına dinmedi ama yön değiştirdi; bir hayal kırıklığından ziyade, onun bu şehirde, bu sokaklarda bir yerlerde nefes aldığına dair mucizevi bir kanıt gibiydi bu kadın.
Yabancı, zarif adımlarıyla kalabalığa karışıp Tünel’e doğru uzaklaşırken, bakır saçlarının ışıltısı yağmurun pusunda son bir kez parlayıp söndü. Onu bulmamıştım ama ona hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. Islığım, şimdi daha kararlı, daha umutlu bir tınıyla yeniden yükseldi. Pera’nın ıslak taşları üzerinde, cebimde bir nota, zihnimde bir renk ve içimde hiç sönmeyecek o “buluşma” ihtimaliyle yürümeye devam ettim.
Tünel’in kapısında
Adımlarım beni Tünel’in o loş ağzına kadar sürüklemişti. Karaköy’ün dik yokuşlarından inip Galata Köprüsü’nde avlanan oltacıları izleyerek Eminönü’ne geçmek üzere niyetinde ilerliyorum. Belki köprü üstünden İstanbul’u izlemek, Orhan Veli’yi anarak bir sigara tüttürmek… O “benzer” kadını kalabalıkta kaybetmiştim ama Aznavour’un sesi hala kulaklarımda çınlıyordu.
Tam o sırada, Tünel’in gişesinin önünde bir gürültü değil, aksine çok keskin bir sessizlik yükseldi.
Kalabalığın ortasında, o bakır kızıllığı yeniden görür gibi oldum. Ama bu sefer bir illüzyon değildi. Birkaç ay evvel, dumanlı bir dost meclisinde, şairlerin ve ressamların arasında sadece birkaç dakika konuştuğum, isminin tınısı zihnimde asılı kalan o kadındı. O gün, bitmek bilmeyen edebiyat tartışmaları ve kalabalık bizi birbirimize teğet geçirtmişti. Ama şimdi tam karşımdaydı. Evet bu defa kesin olarak oydu.
Orta yaşlı, kaba saba bir adam, elindeki ağır çantayı kadının ayağının dibine hoyratça fırlatmış, sırasını gasp etmeye çalışırken onu adeta “yok” sayıyordu. Kadın, çok uzun olmayan boyuna rağmen o an devasa bir kule gibi dikildi adamın karşısında. Hiç bağırmadı. Yüzündeki o kontrollü ifadeyi bir maske gibi taktı.
“Beyefendi,” dedi. Sesi o kadar tane tane ve o kadar sakindi ki, Tünel’in gürültüsü bir anlığına kesildi sanki. “Acele etmeniz, sizin zamanınızın benimkinden daha kıymetli olduğu anlamına gelmez. Görünmez olduğumu mu düşünüyorsunuz, yoksa nezaketimi bir zayıflık mı addettiniz?”
Adam bir şeyler kekeleyip kaba bir el hareketi yapmaya yeltenince, kadın bir adım daha yaklaştı. Gözlerinde fırtınalar kopuyordu ama sesi hala bir keman teli gibi gergindi:
“Soruma cevap verin lütfen. Beni görmüyor musunuz? Eğer görmüyorsanız bir doktora, eğer görüp de susuyorsanız bir terbiyeciye ihtiyacınız var demektir. Hangisini tercih edersiniz?”
Adam, bu buz gibi zeka ve asalet karşısında ne yapacağını bilemeyip çantasına sarılarak kalabalığın içinde eridi gitti. Kadın ise sanki az önce o savaşı veren o değilmiş gibi, titizlikle manto yakasını düzeltti. Ama ellerinin hafifçe titrediğini sadece ben fark ettim. O an geçmişinden alıp getirdiğini düşündüğüm disiplinli, hataya yer bırakmayan bir gölgenin omuzlarına bir yük gibi bindiğini hissettim.
O titreme, yıllardır özenle inşa ettiği o kusursuz heykelin içindeki asıl kadının, o yorgun ruhun sessiz imdat çağrısıydı. Zihni o an bile onu rahat bırakmıyor, bir cellat gibi ensesinde boza pişiriyordu: ‘Sesin titredi mi? Hayır, titrememeliydi. Daha dik durmalıydın, o son kelimeyi daha vurgulu söyleyebilirdin. Herkes sana bakıyor, sakın açık verme.’ İçindeki o amansız müfettiş, her saniyesini denetliyor; onu, her bir tuğlası “hata yapmama” zorunluluğuyla örülmüş o görkemli ama penceresiz kuleye hapsediyordu. O an aslında sadece o kaba adama değil, kendi içindeki bu bitmek bilmeyen kusursuzluk savaşına karşı da nefes nefese kalmıştı. Birinin çıkıp gelmesini, bu ağır zırhın altındaki o savunmasız insanı, sadece “görülmek” için can atan o kadını fark etmesini, sanki bir mucize bekler gibi bekliyordu.
“Hala aynı derecede etkileyici bir hitabet” dedim, yanına usulca yaklaşarak.
Yüzündeki o “duvar” bir saniye içinde çatladı. Beni tanıdı. O an, o sert ve kontrollü kadının içinden bambaşka bir şey çıktı. Hiç tereddüt etmeden, aradan geçen o ayları ve sosyal mesafeleri hiçe sayarak, parmak uçlarıyla paltomun koluna tutundu. Bu sadece bir selamlaşma değil, bir can simidine tutunma haliydi. Ten temasının verdiği o anlık güvenle derin bir nefes aldı.
“Siz…” dedi sesi yumuşayarak. “Pera’nın kalabalığında bir tek sizin beni görebileceğinizi biliyordum.”
Dışarıda yağmur hızlanırken, biz Tünel’in o eski vagonuna bindik. Yan yana oturduğumuzda, aramızda tek bir milim boşluk bırakmadı. Omzu omzuma değiyor, eli sanki dünyadan kopmamak ister gibi ceketimin ucuna temas ediyordu. Aznavour haklıydı; ölmek için sevmek gerekmiyordu belki ama yaşamak için birinin elini tutmak şarttı.
Yeni bir yol planı
Tünel’in o asırlık, ahşap kokulu vagonu hafif bir sarsıntıyla aşağıya, Karaköy’ün derinliklerine doğru süzülmeye başladı. Yan yana oturdukları o dar alanda, az önceki fırtınanın tortuları hala havadaydı. Kadın, az önce dünyayı dize getiren o “kule” değil, şimdi vagonun ritmine kendini bırakmış, içindeki deryanın gün yüzüne çıkmasına izin vermiş bir sığınmacı gibiydi.
Gözlerinde, bir yabancının onu “zırhı” olmadan kabul etmesinin verdiği o huzurlu ışıltı vardı. Aralarındaki o ince gerginlik yerini zarif bir minnete bırakırken, kadın sessizliği o buğulu sesiyle böldü:
“Bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Ama sizi yolunuzdan alıkoymak istemem; ben Tünel’le Karaköy’e inip oradan vapurla Kadıköy’e geçmek niyetindeydim. Sizi kendi yolunuzdan etmeyeyim.”
Kadının bu nazik geri çekilme hamlesini havada yakalayacak gücü ve cesareti nasıl kendimde buldum bilmiyorum. Zihnimde Orhan Veli’nin rüzgarı esmeye başlamıştı bile. Bakışlarımı vagonun karanlık duvarlarından çekip gözlerine sabitledim. Kelimelerim bir İstanbul masalı anlatır gibi kendiliğinden döküldü:
“Yol mu dediniz? ” dedim, hafif bir tebessümle. “İstanbul’da hareket halindeyken hangi yöne gittiğinizin ne önemi var ki? Şehir zaten kendi şiirini yazarken bizi de peşinden sürüklüyor. Benim niyetim Galata Köprüsü’nün üzerinde durup o nasırlı elleriyle rızkını arayan oltacıları izlemek, Boğaz’ın hırçın sularında telaşla o yana bu yana kaçışan motorların beyaz köpüklerinde kaybolmaktı. Sadece zihnimdeki dağınık dizeleri toparlamak için yürüyordum.”
Kısa bir sessizlikten sonra Tünel’in çıkışındaki ışık hüzmesi vagonun içini hafifçe aydınlattı. Sözlerim bitmemiş olacakki yeniden akmaya başladı:
“Ama görüyorum ki, en güzel dize zaten karşımda duruyor. Eğer müsaade ederseniz, oltacıları bir başka akşama erteleyip o vapurdaki martılara ve denizin kokusuna sizinle ortak olmayı seçerim. İstanbul’u köprüden değil de vapurun kıç tarafında, köpüklerin arasından izlemek belki de aradığım o şiirin ta kendisidir.”
Karaköy İskelesi ve Vapurun Ritmi
Tünel’in solgun aydınlığından çıktığımızda üzerimize Karaköy’ün o her daim telaşlı, balık kokulu ve iyotlu havası hücum etti. Vagonun loş korunağından çıkıp rıhtıma doğru yürürken, aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, yıllardır tanışıyormuşuz gibi bir aşinalıkla dolmuştu. Yan yana bir yöne -ama kendiliğinden oluşmuş bir yöne doğru- yürüyoruz. Teklifsiz ama olağan bir akış bu. Adımlarımız sanki daha önce de defalarca buralardan birlikte geçmiş gibi. Adeta basılan karolar önceden kararlaştırılmış, paylaşılmışçasına. Yanımdaki kadın, az önce Tünel girişinde fırtınalar koparan o devasa kule değil, şimdi rüzgarda hafifçe ürperen bir söğüt dalı gibiydi.
İskeleye yaklaştığımızda, Kadıköy vapurunun o davetkar ve kalın sesi boğazda yankılandı. Turnikelerden geçerken, cebimdeki bozuk paraların sesi zihnimdeki darmadağınık dizelere eşlik ediyordu. Vapurun o üst katına, en arkadaki dış koltuklara yerleştik. Şehir, arkamızda Galata Kulesi’nin vakur gölgesini bırakarak uzaklaşmaya başlamıştı.
Derya —isminin hakkını verircesine— gözlerini denizin o köpüklü beyazlığına dikmişti. Rüzgar, az önce titizlikle düzelttiği manto yakasını ve saçlarını hoyratça dağıtırken, yüzünde ilk defa o “mükemmel” olma zorunluluğunun bıraktığı yorgunluktan eser yoktu. Sadece nefes alıyordu.
“Biliyor musunuz Deniz Bey?” dedi, sesi motor gürültüsünün ve martı çığlıklarının arasından süzülüp sadece bana ulaşarak. “Az önce Tünel’de o adamın karşısında dururken, aslında kendimi de o çantanın fırlatıldığı yerde hissediyordum. Görülmemek, bir insanın başına gelebilecek en sessiz felaketmiş. Siz gelip o cümleyi kurana kadar, kendimi sadece kendi inşa ettiğim bir hapishanenin gardiyanı sanıyordum.”
Bakışlarını denizden çekip bana çevirdi. Gözlerinde, İstanbul’un tüm kederini ve neşesini aynı anda barındıran o tuhaf, derin bakış vardı:
“Şimdi hangi dizeyi topluyoruz? Yoksa bu vapur bizi o dizeye mi götürüyor?”
Bu soruyla zihnimde yuvarlanan, ama bir türlü bir kimliğe erişemeyen düşünceler Sarayburnu’na doğru akmaya başladı:
“Tomris Uyar’ı düşünüyorum; yaşamına giren adamlarda nasıl bir ilham fırtınası estirmiş ki hepsi şair. Ya da şair kimliği olan adamlar ona doğru nasıl bir aşkla koşmuşlar ki üç farklı adama sayısız şiir yazdırmış. Yaşam öyküsünü okudukça, dinledikçe hem Tomris Hanıma hem de ondan ilham alan şair babalara çok özeniyorum.
Bazı insanlarda başka bir kumaş var. Bu, aynaya bakınca görülen bir şey değil; daha çok, kelimelerin bittiği yerde başlayan o tuhaf ışıkla ilgili. Anlamak da anlatmak da o ışığa sahip bazı insanlara bahşedilmiş. Afife Jale ile Selahattin Pınar da seçkin bir örnek olabilir mesela. İnanılması güç birer auraları varmış. O sıra dışı güfteler de besteler de öyle doğmuş. Buna -sadece- “aşk” demek duygunun kendisine haksızlık olur. Zayıf kalır. Her şeyden bağımsız olarak hissedilen bu şeyin kıymetini bilmek düşer bizlere. Zira onun varlığı yaşatır, yüceltir, büyütür insanı. Hiçbir şeye talip olmaksızın o varlık ile çiçekler açar insanın içinde.
Hassas ve güçlü duvarları olan birine saygı duymakla başlar bu yolculuk. Onlardır belki de kişiyi o yapan. Belki de onlar sayesinde büyür ilham başka içler içinde. Onları indirmek ya da görünmez kılmak için çaba harcamanın gereği yoktur bu yüzden.
Bir başka belki de ilhamın kaynağının bu sahnedeki rolü şaire yol ve yön göstermek olabilir sadece. Bu çiçeği büyütmek çokça nefes aldırmak belki böyle mümkün olabilir zaman içinde.”
Uzunca bir konuşma yaptığımı fark etsem de içimden akıp gelen bu cümleleri daha önce kimseye söylememiştim. Sessizlik fazla zaman almadı. Bu defa Derya aldı sözü ağzımdan:
“Aslında Tomris Uyar’a atfen söz ettiğiniz “başka kumaş”, şairlerin hayatına onları yok etmek için değil, şiirlerini dönüştürmek ve olgunlaştırmak için girmiş olmasıyla ilgilidir belki. Ülkü Tamer’den Cemal Süreya’ya, oradan Turgut Uyar’a uzanan bu “ilham fırtınası”, aslında Tomris’in o şairlerle kurduğu zihinsel eşitsizlik kabul etmez ortaklıktan doğarmış. O, sadece bir eş veya sevgili değil; masada içkisini yudumlarken şiiri acımasızca eleştiren, İngilizceden yaptığı çevirilerle dünya edebiyatını o sofraya taşıyan, stratejik ve keskin bir zeka olarak bilinirmiş. Şair babaların ona koşma sebebi, aynadaki bir güzellikten ziyade, karşılarında kendi dehalarına denk —ve hatta bazen onu aşan— bir irade bulmuş olmalarından olmalı. Bu yüzden ona duyulan meyil, bir kadına duyulan hayranlıktan öte; edebiyatın, bağımsızlığın ve o “hassas ama güçlü duvarların” ete kemiğe bürünmüş haline duyulan sarsılmaz bir saygıdır diye düşünüyorum.”
Zihnimin dehlizlerinde dolanan ve sese dönüşmek için bunca zaman bekleyen fikrim başka bakış açısıyla zenginleşerek iri bir hal almıştı. Konuyu açtığımdan pişman olacakken birdenbire “iyi ki” haline dönüşmüştü.
Vapur, Haydarpaşa’nın o heybetli ve yorgun gövdesinin önünden geçerken, Deniz’in kurduğu cümleler Derya’nın zihninde yankılanıyordu. Ancak bu kadar berrak bir şekilde “okunmak”, Derya’nın alışık olduğu bir şey değildi. Deniz’in bahsettiği o “aura” ve “ilham” kavramları, kadının yıllardır titizlikle koruduğu mahremiyetine indirilmiş nazik bir darbe gibiydi. Bakışlarındaki o huzurlu ışıltı, yerini tatlı ama kaçış arayan bir tedirginliğe bıraktı.
İskelenin yaklaşmasıyla birlikte, Derya sanki bir an önce bu yoğun duygusal atmosferden sıyrılmak ister gibi aceleyle ayaklandı.
Vapurun Karnındaki Sarsıntı
“Geldik,” dedi Derya, sesi az önceki derinlikten uzaklaşmaya çalışır gibi telaşlıydı. “İnmemiz gerek.”
Birlikte vapurun o dar ve dik merdivenlerinden alt kata, kapıların açılacağı o uğultulu bölüme indik. Vapur, iskeleye yanaşmak için o meşhur manevrasına başladığında, motorların homurtusu arttı ve koca gövde sert bir sarsıntıyla iskeleye vurdu. O an, dengesini kaybeden Derya, hiçbir savunma mekanizması kurmaya vakit bulamadan önce Deniz’in koluna, ardından da sanki boşlukta bir dayanak ararcasına eline tutundu.
Parmakları birbirine kenetlendiğinde, zaman bir saniyeliğine durdu. Tünel’deki o “can simidi” hali, şimdi vapurun karnında somut bir temasa dönüşmüştü.
Pişmanlığın Sınırında
Vapurun kapakları gürültüyle açılıp kalabalık dışarı akmaya başladığında, Derya sanki yasak bir şeye dokunmuş gibi aniden elini çekmeye yeltendi. Yüzündeki o sert maske geri gelmeye çalışıyordu.
“Özür dilerim,” dedi, sesi titreyerek. “Bir anlık sarsıntıydı… Sizi de böyle… yani bu kadar yakınlık… affedersiniz.”
Geri çekilmesine izin vermezdim. Verdim. Az önce bahsettiğim o “akışa” ve “ilhamın yoluna” sadık kalarak, titreyen o eli bırakmak yerine, onu daha bir kararlılıkla, ama büyük bir şefkatle kavradım. Avucum bu sıcaklık, sadece fiziksel bir temas değil, “Seni gördüm ve bırakmaya niyetim yok” demenin sessiz bir biçimi olsun niyetindeydim.
Kadıköy İskelesi’nde Kenetlenen Eller
“Özür dilemeyin Derya Hanım. Vapurun sarsıntısı sadece bir bahaneydi. Bırakın ellerimiz, zihnimizdeki o dağınık dizeleri birlikte toplasın. Bazı anlar vardır ki, geri çekilmek, o ana haksızlık olur.”
İskele binasından dışarı çıkıp Kadıköy’ün o kendine has karmaşasının tam ortasına, Haldun Taner Sahnesi’nin önüne çıktık. Artık hiçbir tereddüt kalmamıştı. Derya’nın o ürkek eli, avucumda bir yuva bulmuş gibi sakinleşmişti.
Parmaklarımız, sanki en baştan beri bu anı bekliyormuş gibi kaygısızca birbirine kenetlendi. İstanbul arkamızda, deniz kokusu yanımızda ve en önemlisi, “görülmüş olmanın” o tuhaf, sarsıcı ama iyileştirici gücü ellerimizdeydi. Artık sadece iki yabancı değil, aynı şiirin iki ayrı mısrası gibi yan yana, Kadıköy’ün akşamına doğru yürümeye başladık.