Zamanın penceresi

Derler ki, zamanı hızlandıran yaş değil, insanın yeniliği kaybetmesidir. Bunu kendi bilincimle fark ettiğimde henüz yirmi yaşımdaydım. O sıralar büyükannemi ayda birkaç kez ziyaret ederdim. Kahvaltı sofrasına denk gelen ziyaretlerin keyfi ayrı olurdu. Hiç “neden gelmiyorsun” diye sitem etmez, beni tamamen kendi isteğimle gitmeye serbest bırakırdı. Muhtemelen kahvaltılar bahaneydi. Beni ona çeken olasılıkla o sofralara gizlenmiş “büyükanne sözleri”, ince tatlar, kokular, sıcak sohbetlerdi.

Büyükannem emekli bir öğretmendi. Ama söyleşilerimiz ne öğüt kokardı ne de ders. Sözleri, daha çok bir hayat tecrübesinin, bir görmüş geçirmişlik bilgesinin yumuşak izlerini taşırdı. Gözlemelerin, su böreklerinin arasına serpiştirdiği sözler; portakal kabuğu reçelinin tadına eklenmiş hoş sohbetler…

Yaşam serüvenimin en özgür, en keşfedici zamanındayım. Şimdiye kadar başkalarının çizdiği çizgiler üzerinde, onların belirlediği sınırlar içinde ilerlemişim. Gördüğüm, duyduğum her şey “yeni”. Yeni olan ne varsa emiyorum; bazen fazlası bile oluyor. İçimde bir sünger var sanki—kimi şeyleri tutuyor, kimi şeyleri sessizce geri bırakıyor. Öğrendiklerim işleniyor, ayıklanıyor; bazıları sesi çıkmadan siliniyor. Zihnim, gençliğin o tanıdık telaşıyla kendine bir yön arıyor.

Her sabah, yepyeni bir gün olarak doğuyor. Günlük rutinlerimin içi bile “yeniliklerle” dolu. Nasıl sabah oluyor, ne ara gün geceyi buluyor farkına varmıyorum. Beynim muhtemelen “yüksek plastisite” döneminin tadını çıkarıyor. Her yeni deneyim güçlü bir iz bırakıyor. Evet, gelecek belirsiz. Ama bu belirsizlikten daha heyecan verici ne olabilir ki şu anda. Olağanlıklardan ziyade olağanüstülükler gündemim. Birçok “ilk” her günümü bir öncekinden daha anlamlı kılma telaşında.

Şöyle bir geçmişe bakayım diyorum, o da ne upuzun bir yıl geride kalmış ama benim haberim olmamış. Zaman hızlı geçmemiş ama geçen zamana o kadar çok şey sığdırmışım ki şaşırıyorum. Aslında yeni bir şey aramamışım, yenilik doğal olarak beni bulmuş.

Her yeni insan, her yeni fikir, her yeni keşif yepyeni tutkuların kapısını aralamış. Hatta öyle ki bazıları beni “maymun iştahlı” olmakla suçlamış. Birçok riski kolayca almışım. Yine o bazıları beni “cengaverlikle” itham etmiş. Nedense? Kaybetme ihtimalim bu kadar düşükken tüm seçenekleri neden deneyimlemeyeyim ki?

Büyükannemde görüp fark ettiğim kimi şeylerin babamda da olduğunun ayırdına varmaya başladığım zamanlar. Başka vakitleri bilmiyorum ama ben yanındayken sadece bana zaman ayırmayı, diğer şeylerin varlığını unutmayı seçiyor. Gözlerimin içine bakarak konuşuyor. “Tabak, çatal nasılsa yerini bulur ama seninle geçireceğim zamanın yerini bulamam evladım” diyor. Tüm anların hakkını eksiksiz vermeye çalışıyor. Yaşadığı yılların ağırlığı kadar, onların içinden süzülmüş bir bilgelikle bakıyor.

Onun, henüz ben dünyada yokken yaşadığı elli kocaman yılı var. Deneyim ve bakış açısı farklılığımız sabit. Kahve fincanını tutarken elinin hafifçe titremesi de geride kalan zamanın mirası. Bana, annemden ve babamdan daha farklı, daha geniş bir yerden bakıyor. Yaş farkımıza rağmen beni onlardan daha iyi anladığını hissettiriyor.

İçten söyleştiğimiz günlerden birinde, kahve faslındayız. Baharın serin sabahı pencereden odaya dolarken, erik ağacının dalları yeşile kesmişken, gözlerini yüzüme kaldırıp “zaman çok hızlı geçiyor evladım” diyor. Onun zamanının hızlanmış olduğunu fark ediyorum. Oysa bana göre hâlâ aynı hızda. Henüz üniversitedeydim, sürekli yeni bir şey öğreniyor, yeni insanlarla tanışıyor, yeni olasılıkların kıyısında dolaşıyorum. “Bana öyle gelmiyor babaanneciğim” desem de içime bir kuşku düşüyor: Aynı zaman, neden ikimizde iki farklı ritimde akıyor? Pespembe yüzüne nakış gibi işlenmiş gözleri üzerimde gülümsüyor. Fincanın kulpundaki parmakları tanıdıklığın güvencesinde.

Çok geçmeden “yeni” bir şey daha fark ediyorum: Benim yeniliklerim dışarıdan geliyor. Yaşam bana sürekli yeni kapılar açıyor; çaba harcamama gerek olmuyor. Büyükannemin yenilikleri ise artık kendi iradesine bağlıy. Yeni dostluklar kurmak, yeni alanlara adım atmak, alışılmış o güvenli limandan çıkmayı gerektiriyor. Rutinlerinin huzuru, risk alma cesaretini gölgede bırakıyor. Yeniliği görmek için artık bir emek sarf etmesi gerekiyor.

Heidegger’in, insanı “olanaklarına doğru yaşayan bir varlık” olarak tanımlayan cümlesi o gün zihnimde başka bir anlama kavuşuyor. Benim zamanım hala geleceğe doğru akıyor; esnek, geniş, kıpır kıpır. Büyükannemin zamanı ise daha çok aşınmış bir yol gibiy—haritası çizilmiş, sınırları belirgin, sessiz ama hızlı.

Onunla konuşurken benim “yeni” heyecanımın onda “her şey tanıdık” halini aldığını görüyorum. Düşünce ve sözlerinde, olanaklardan çok “gerçekleşmiş yaşam” ağırlığını hissettiriyor bana. Benimkinin aksine o yaşamını geriye dönük bir bütünlük olarak görüyor. Parçalarının büyük bir kısmı yerlerini bulmuş. Resminin içinde bir ahenk var. Belki de bu nedenle zaman onun için daha kısa ve daha hızlı. Geçmişte kalan her şey yoğun ama dün kadar yakınlık içinde. Yaşanmış olanlar ağır ama gelecek hafif. Yoksa konuştuklarımıza uygun ana fikirleri, onca yaşanmışlık içinden nasıl bulup seslendirebilirdi?

Yine onunla oturup konuşmalarımız bana bir zenginlik sağlıyor. Dış hayatın yeniliklerini kolayca özümseyen kişiliğim, büyükannemin geçmişten getirdikleriyle daha da genişliyor.

Zamanın hızını belirleyenin yaş değil, insanın dünyaya açtığı pencerenin genişliği olduğunu hissediyorum. Pencere genişledikçe zaman genişliyor; daraldıkça zaman hızlanıyor. Gençlik yenilik bolluğuyla zamanı büyütürken, alışkanlıklar daraltıyor.

Yine yağmur yağdı

Kıyıda köşede kalmış ayrıntılarımızla nasıl da farklıyız değil mi? Ya da ya da nasıl da aynıyız değil mi aslında? Kimsenin görmediği ama bir göreni olsa da fark edilse dediği şeyimiz az mı sanıyorsunuz? Onlar fark edilse diye yüreğimiz avucumuzda gezdiğimiz zamanlar az mı? Sadece bunu -belki kendimize bile- seslendirmekten imtina ediyoruz.

Kimimiz duygusundan düşüncesine, bakışından işvesine her şeyi ehlileştirerek gizemde tutuyor kendini, kimimizse uluorta meydanlık yerde.

Rüzgârın şiddetle ve ısrarla cama fırlatarak önüme sürdüğü yağmurun damlalarını izledim uzun uzun az önce. Her birinin cama dudak deyişi de üzerinde süzülüşü de apayrı. Oysa savuran rüzgar da doğuran ana da aynı her birini… kimi camın kaygan yüzeyinde vantuzlu dudaklarıyla keyifte kimiyse arkasını dönüp gitme telaşında… aynı biz gibi, kimi şiirde geçen ve müstehcen bulduğu dudakları görmezden gelmekte, kimiyse yapıştığı camın canını almakta… kimi sonbahar sabahı serinliğinde kimiyse dörtnala bahara koşmakta… hepimiz gibi, biz gibi…

Özlem

Bahçeye çıktım. Kameriyede de kimse oturmuyor. Sabah serininde arılarla çiçekler söyleşmekte. Zakkumlar, yaseminler, çay gülleri, sardunyalar, kameriyenin pergolasına sarılmış acemboruları, mor salkımlar. Bir renk cümbüşü içinde güzel bahçemiz. Aralarında dolanıp kokularından sebeplenirken birden aklıma annem geliyor. Acaba bahçenin bu halini o da gördü mü? Gördüyse kaç mevsim geçirdi bunların arasında? Ya hangi çiçekleri sevdi kokladı? Hangisinin kokusunu doyasıya içine çekti? Beni karnında taşırken hangi bitkinin yanında daha fazla vakit geçirdi? Onların kokusundan esinlenip bana güzel sözler söyleyip hisler besledi mi? Her anne adayı gibi beni sağlıkla kucağına alacağı günü özlemle bekledi mi? İki erkekten sonra benim kız olacağımı biliyor muydu?

Dün aklıma gelmeyen onlarca soru bugün gerçeğim oluverdi. Önceki sabah uyanır uyanmaz yine böyle bahçeye inmiş, bitkilerin arasında dolaşmıştım. Baharda varlıklarıyla yeri göğü inleten ama şimdi sadece yeşil yaprakları kalan mor salkımı sevmiştim. Kendisiyle konuşurken, senin o coşkun çiçeklerin şimdi nerelerde kim bilir diye sormuştum. Varlıkla yokluk arasındaki ince çizginin sadece mor salkımın çiçeklerine dair olamayacağı açık. Biz fark etmesek de kim bilir kimler, neler bir var olup bir kayboluyor. Belki annem de baharda çiçekleriyle bahçeye masalsı renkler armağan eden mor salkımın çiçekleri gibi buralarda var oldu. Varlığıyla, şu evi yuva yaptı. Mutfağında pişirdiği yemeklerin kokusu vardı. Bahçemizde yetiştirdiği onlarca çeşit otla salatalar, mezeler yaptı. Babam işe, ağabeylerim okullarına giderken bahçe kapısına kadar çıkıp onları uğurladı. Arkalarından dualar etti. Akşam vapurunun gelişini siren sesinden izledi, ocağın altını açtı. İskelenin karşısındaki kasaptan kıyma aldı, köfte yaptı. Yanındaki kırtasiyeci Melih beyden aldığı defterleri yine orada gördüğü renkli kaplarla kapladı, çocuklarının çantasına koydu. O zamanlar deniz hamamları olmadığı için belki denize hiç giremedi. Ya da denize girebilmek için tutucu bir insan olan babamla bir olup Sarıyer’den öteye gidip bakir yerler aradılar...

Günlük yaşamdan bir kaç satırlık gözlem

İşe gider gibi çıktım evden. Oysa izindeyim, iş ne ola ki? İşte iş böyle bir şey, işe gitmek… sabah metrosunda başka şehrin insanlarını göz ucuyla gözlemek -çünkü bulunduğum şehirde insanlar göz göze iletişimden uzaklar, belki de hoş karşılanmıyor- o edinimlerden genele uygun haller çıkarıp birkaç paragrafa konu sağlamak.

New York metrosunda en dikkat çekici şey kesinlikle ciddi soğuk olmasıdır. İstisnasız 18 derece civarında diye hissettiğim bir serinlik (bize göre soğukluk) hakim. Pek kötü kokuya rastlamadım. Hele sabah saatlerinde sakince işlerine doğru yönelmiş kentliler banliyölerden şehrin merkezlerine doğru akarken bireysel iletişimlerini kendi içlerine yönlendirilmiş oluyorlar genelde. Yirmi yaş civarı diye gördüğüm özellikle genç hanımların iki üç kişilik gruplar halimde kendi aralarında söyleştikleri de oluyor. Adamların sesleri kalın, ama daha az duyuluyor. Aynı sırada oturduğumuz altı kişiden ortalama üçü dördü kitap ya da kindle dan kitap okuyor. Kulaklıklar genelde kulakta. Eğlenceli bir şeyler dinleyenler gülümsüyor, gülüyor kendi kendilerine. Sakince dinleyenlerin yanında özellikle ten rengi biraz daha koyu olanlar yerinde duramıyor ya kıpırdıyor ya çekinmeden olduğu yerde hafif hafif dans ediyor ya da müziği içlerine kaçan seslerle seslendiriyorlar. Rahatsızlık verici bir durum olmuyor mu? Evet oluyor. Ama bunu kime göre hangi yargıya göre diye sormak gerekiyor. Örneğin dün bir metro yolculuğumda (gündüz) bireysel müzik kutusundan çıkan güney Amerika melodilerini tüm vagonla paylaşan bir orta yaş abi vardı. Gayet düzgün giyimli, normal davranışlıydı bize göre. Ama ben trende geçirdiğim yirmi dakika boyunca müziği keyifle dinledim. Kimse de dönüp adama bakmadı bile. Hatta o kişinin hemen yanında oturan ve havalimanı durağından binen iki çikolata renkli teyzeden biri hem yanındaki ile konuşarak hem de tatlı tatlı dans ederek anın tadını çıkardı. Bakmayın ben bunları yazıyorum ama bunlar tamamen benim gözlemlerim. Böyle şeylerin bizde olması mümkün değil. Ben dünyanın başka bir yerinde neler yaşanıyor onun kaydını yapmakla meşgulüm. Yani ne eleştirel ne de hayıflanıcı bir hal içinde değilim. Bir yazar olarak en sevdiğim şeyi yapıyor insanları -çaktırmadan- izliyorum. Doğrudan yapmamam gerektiğini biliyorum. Çünkü burası öyle bir yer değil. Ülkemizde insanların yüzüne, orasına burasına doğrudan bakmak o kadar sıradanlaşmış ki buralarda o bakışlarla muhatap olmamanın ne kadar özgürleştirici bir şey olduğunu da hissediyorum.

Kim ne giymiş ne kadar giymiş, ne kadar açılmış ya da örtünmüş kimsenin umurunda değil. Bugün giydiğin bir giysi yarın da temiz olarak giyilebiliyorsa değiştirmene gerek olmadan giyebilirsin. Kimsenin bununla ilgili olmadığını anlamak çok kolay. Ama düzgün ve temiz giyime dikkat ediliyor. Aynılıkla pasaklılık farklı ne de olsa.

Metrolardaki soğuk iklimden söz etmiştim. Benim gibi üzerine ek bir katman atan çok az kişi var. Genelde bu aşırı soğuğa alışılmış. Hatta marketlerden ofislere her yere hakim bu serin hava ona uygun yaşamayı sağlamış. Bizler o sıcaklılarda hasta olmaktan endişe ederken buradakilerin umurunda değil. Çünkü buna uygun yaşamayı öğreniyorlar çocukluktan.

Çocuk deyince hiç ağlayan çocuk sesi duymadım desem yeridir. Bunu nasıl başardıklarını konuşabiliriz. Ama gerçek bu daha çocukluktan ağlayarak bir şey elde edilemeyeceğini öğrenmişler sanki.

Metroda dans hünerlerini sergileyen siyahi gençleri izlerken hayran olmamak mümkün değil. Vagonun içindeki demir tutamaklara uygun olarak hazırladıkları koreografiyi öyle güzel sunuyorlar ki alkış ve bahşiş ardından geliyor. Kamera kaydı alınması ise gayet doğal olan. Zira ünlü olmanın yolu bu gösterinin instagramda tik tokta paylaşılmasından geçiyor. Çok başarılılar. İstasyon ve vagonlarda müzik yapanlar ise ayrıca keyifle dinlenmeyi hak ediyorlar.

Anların renkleri

Kavurucu yaz sıcakları son demlerindeydi. Zaman eylüle uzanmaya gayret etse de ağustosun hâlâ vazgeçmediği açıktı. Tarihin izleriyle süslü binalar arasında dolanırken ekranda bir yazı belirdi: senin alternatifin yok. Ne hoş bir hissedişin iz düşümü.

Sokakları enine boyuna kat edenler arasında binaları süzüp izliyorum. Zamanın mahzeninden çıkıp gelmiş birçok apartmanın fotoğrafı telefonumun hafızasına kaydoluyor. Seçtiğim birinin kırmızı tuğlalarla örülü duvarındaki acil durum merdiveni bir anda mekanımız oluveriyor: gel ikimiz için bir kat seç şuradan, sen boyalarınla tuvale anı işlerken, ben de seni izleyeyim diyorum.

Yanıtın gecikmiyor. Ekran bir kez daha seninle aydınlanıyor: herkesin kırıp dökmeye alıştığı şu zamanlarda, senin gözlerinden yansıyan birkaç fotoğraf, yazdığın birkaç cümle, bir değer okyanusu gibi gözlerimin önünde dalgalanıyor.

Sokaklar her yaştan insanla dolu; sesler sadece ses, anlamdan uzak. Acil durum merdiveninde seni hayal ediyorum. Birkaç basamak yukarındayım. Gözlerim senin gölgenle buluşuyor. Saçların buğday başağını kıskandırır gibi dalga dalga omuzdan beline süzülüyor. Askılı beyaz elbisen parmak uçlarına dökülmüş; paletin oyuklarında kırmızıdan turuncuya geçen renkler endam ediyor. Şövalenin üç bacağı, demir merdivende güçlükle yer bulmuş; sen tuvalin başında aşağıya bakıyor, gelen geçenin sokakta bıraktığı izleri zihnine neşrediyorsun. İzliyorum. Biliyorum ki izledikçe, birazdan ben de yazacağım.

Akşam ışığı binaların camlarına düşerken gölgeler uzuyor. Paletindeki renklerin vakti geliyor; güneşin son ışıkları nesnelerin üzerine marifetle seriliyor. Defterimdeki sayfaları sağdan sola, soldan sağa aktarıyorum. Sen tuvalde anın konturuyla meşgulsün. Hafif bir yel saçlarına iri bir dalga veriyor; kokusu bana kadar ulaşıyor. Hayatın güzel olduğunu hissettiren bir kalbe ne denebilir ki? diyerek sessizliğe sesinin rengini bırakıyorsun; şükür.

Ekranıma yeniden dönüyorum. Sana dairlikler ışıldıyor. Ellerinin ucunda titreyen ışık, tenine vuruyor. Fotoğrafa yaklaşıyorum; ellerini, saçını, tenini gözlerim kapalı duyumsuyorum. İçimde bir ateş yükseliyor, tarifsiz bir sıcaklık: hayatın kaynağı.

“Vous êtes ici… juste ici” diye bir yabancı ses düşüyor fona. Ardından uzak bir balkondan eski bir İtalyan şarkısı: “La vita è bella… la vita è bella…” Şarkının tınıları rüzgârla birlikte üzerimize dolanıyor; sanki şehrin ruhuyla bütünleşiyor. Duvarlar, onca zamanın tanığı, bu seslerle bir kez daha aşkla yıkanıyor.

Sonra yeniden demir merdivende buluyorum kendimi. Gel aşağıya bakalım, biraz dedikodu yapalım, diyorum tebessümle. Sen başını eğiyor, paletinle tuvalin arasındaki bir ritmi sürdürüyorsun. Seyrine hayran kaldığım dudakların aralıyor. Cevabın, bakışın ve çizginle geliyor: Çoğu zaman insanları kendi algımızla değerlendirsek de bir de öz var diyorsun. Seni sen, beni ben yapan şeyler… Ve senin hikâyende bir yerlerde adım geçiyorsa, işte o tarifsiz bir mutluluk.

Hafif bir serinlik, sokakta artan uğultu ve gökyüzünün yavaş yavaş geceye teslim oluşu… İzliyor, zamana sessizce eşlik ediyoruz. An, konuşmadan, sadece bakışlar, çizgiler ve nefeslerle paylaşılıyor; kelimeler ise aramızdaki görünmez köprü.

Candaki

Levent Şık Yazıları

İçeriğe atla ↓