Alsas, Fransa 2 – Strazburg

Bir öncekiyle vedalaşıp yeni bir yıla merhaba dediğimiz anlarda başka ülkelerde neler oluyor hep merak etmişimdir. O nedenle bu konuda imkan oluşturmaya gayret ediyorum.

Bu yazımı, üç gece, dört günlük Alsas yöresi gezimizin üçüncü gününü (gecesini) geçirdiğimiz Strazburg’a ayırdım. Zira bugün yılın son günü...

Strazburg’a merhaba

Strazburg belki Fransa’nın başşehri değil ama Alsas Eyaleti’nin başkenti olmasının da ötesinde “Avrupa’nın Başkenti” olarak anılıyor. Fransa-Almanya sınırındaki bu güzel kent de Ren Nehrinin inceliklerinden, geçtiği yerlere sunduğu nimetlerden nasibini almış. Ren Nehrinin batı kolu (III Nehri) Strazburg’u süslüyor adeta.

1949 yılından bu yana AB görüşmelerine ev sahipliği yapıyor olmanın bir ödülü olsa gerek Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu şehirde yer alıyor. Bu sebeple, Avrupa Birliği’nin Brüksel’den sonraki 2. önemli kenti olan Strazburg az önce andığımız gibi “Avrupa’nın Başkenti” ünvanını taşıyor.

Bunca altın bilezik hangi kentte olursa elbette tüm seçkin görüntü ve yaşayışlar da orada birikecektir. Örneğin Strazburg yeni yıl kutlamaları konusunda oldukça iddialı bir kent. Yılın son ayına girilmeden başlayan hazırlıklarla şehir gelin gibi süsleniyor. Kent dinamizmi içinde ne varsa her şey bu süsten-püsten payına düşeni alıyor. Bu olağan üstülüğü görmek ve yeni yılın ilk anlarını bu kentin sunduklarından yararlanarak geçirmek isteyen on binlerce insan Strazburg’a akıyor. Buradaki etkinlikler medyada önemli yer kaplıyor. Sosyal medya araçlarındaki görsellerde sürekli Strazburg’tan zarif görüntüler paylaşılıyor. Üzerine bir de yakın yörelerde (Colmar, şarap rotası gibi) görülmeye, yaşanmaya değer bir çok turizm objesi de olunca Strazburg insansız hiç kalmıyor.

Biz de bunca medyatik bilginin etkisiyle yılın son gününü ve yeni yılın ilk zamanlarını Strazburg’da değerlendirmek istedik. O nedenle Alsas gezimizin üçüncü günü ve gecesini bu şehre ayırdık.

Colmar Tren istasyonundan Strazburg’a ulaşım oldukça kolay. Çok farklı tercihlere yönelik farklı konforlarda trenler olduğu için bilet konusunda bir çok seçenek var. Önceden bilet almak mümkün olsa da tren garının ana binasına girince orta bölümde yer alan otomatlardan da kolaylıkla bilet sağlanabiliyor. Ben orada bulunuş saatimize uygun olan ilk tren için otomatı ve kredi kartımı kullanarak uygun fiyatlı bilet aldım. On dakika içinde trenimiz geldi ve gar insanlarının klasik telaşlarına karışıp kendimizi vagona attık. Bu dünyanın her yerinde aynı olan bir ritüel diye düşünüyorum.

Trene binmek de inmek de hep telaşla oluyor. Sürücüyü (makinisti) görme imkanı olmadığından, “makinist bey dur bir dakika ben (b)inemedim henüz, dur dur” diye bağıramayacağımız için bunu yapıyoruz galiba (ben telaş etmem bu arada, trene hareket emrini veren amcalar bütün yolcular binmeden, kapılar kapanmadan o malum acıklı düdüğü çalmazlar, bilirim).

Trenle Colmar’dan Strazburg’a

Yemyeşil bir düzlükte ilerleyip, bazen küçük köyler arasından, bazen tarlalar içinden geçerek kısa sürede Strazburg Tren Garına ulaştık. Öğle saatleriydi. Sabahtan bulutları biriktiren gökyüzü nihayet topladığını yağmur olarak sunuyordu. Strazburg Tren Garı görülmeye değer. Her zaman olduğu gibi içini gezmek, neyin nerede ve nasıl konumlandığını gözlemek büyük keyif (herkes için olmayabilir tabi).

Ana bina 1841 yılında yapılmış, ihtişamlı bir yapı. Dış kısmı hem geniş bir hol kazanmak ve hem de ana binayı dış etkilerden korumak amacıyla camla kaplanmış. İçerideki klasik görünüme karşın dışarıdan oldukça modern bir görünümü var.

Strazburg Garı
Strazburg Gar Meydanı

Colmar’da ve Strazburg’da gecelik konaklama ücretleri kişi başı 50 Avroyu buluyor. Bu fiyata temiz bir oda, nefis bir kahvaltı dahil. Ucuz mu pahalı mı derseniz, “her şeyin bir bedeli var” derim. Bu tür, nispeten yaşamın (bizim gelirimize göre) pahalı olduğu yerlerde kısa sürede alınacaklar alınmalı, anılar fotoğraf karelerine maksimum verimlilikle sığdırılmalı. Zira görülecek çok yer. Ama mesela Ohri’ye gidilmişse oradaki huzuru ve bereketi içe sindirmek için daha fazla zaman harcanmalı. Çünkü Ohri’de, Üsküp’te mükellef bir yemeğe kişi başı 8-10 Avro ödüyorsunuz. Gecelik konaklama insan başına 20-25 Avro tutuyor. Ohri Gölünün eşsiz huzuru, temizliği üstüne hediye. Güzel kalpli Makedon dostların sevgileri, ilgileri ekmek kadayıfının üzerine bırakılmış sade Afyon kaymağı tadında.

Tren garından alacağımızı alıp, köşelere-bucaklara sinmiş yüz yılı aşkın süreli insan izlerinin sesini duyduktan sonra ilk işimiz otelimizi bulmak oldu. Yabancı bir kenteyseniz ve yaşınız 18-25 arası değilse gece yatacağınız yatak, kalacağınız tesisin güvenliği, temizliği önemli oluyor. Bir de şehir merkezine yürüme mesafesindeki oteller “can“dır diyoruz. Değilse? O halde toplu ulaşım ağına ucundan-kıyısından temas eden tesisler sevdiğimizdir.

Strazburg’da yeni yıla girmeyi planlayan birisi konaklayacağı yeri seçerken -daha önceden bir Avrupa kentinde, yılbaşı gecesi metro seferlerinin durdurulduğuna, tüm toplu ulaşım hizmetlerinin sabah ilk sefere kadar askıya alındığına tanık olduysa hele- kesinlikle şehir merkezine yürüme mesafesinde olan bir yer olmasına dikkat eder. Zira o gece bizim güzel Istanbul’umuzda olduğu gibi büyük merkezlerde kutlama yapmak amacıyla buluşmuş insanların bir kısmı tüm yıl yaşadıklarının acısını o gece çıkarmaya çalışırlar. Kamu araçları zarar görmesin diyerek ulaşım araçlarının seferleri durdurulur. Bu iyidir kötüdür tartışmaya gerek yok bence. Ama taksi dahi bulmanın mucize olduğu bir gecede otelinize yürüyerek gidebilmelisiniz, bunu bilirim, bunu söylerim.

Otel deyince bir başka konu daha var akla gelen; bir sonraki varışa sizi taşıyacak olan ulaşım aracına (tren, uçak, otobüs vb.) sizi en kısa sürede iletecek yerde olması. Her yer her şeye yakın olmayabilir ama bunların tümünü içinde barındıran tesisleri bulmak icin de emek ve çaba harcamak gerekir. Bu satırların yazarı bu işlere de epeyce kafa yoran birisidir. Zaten değil mi ki bir yere varmaktan ziyade güzel olan o yolda olmaktır. O halde bunların hepsi gezmenin şanından, tadındandır sevgili okur.

Otelimiz tren garına ve şehrin yılbaşı kutlamalarına ev sahipliği yapacak Kleber Meydanına yürüme mesafesindeydi (doğal olarak). Ancak bildiğiniz gibi otellerin misafir kabul saatleri genelde 14’ten itibaren oluyor. Fakat son zamanlarda bu kuralda esnemeler olduğunu gözlemliyorum. Buna dayanarak 13 civarında otelimize ulaştık. Zamanı doğru değerlendirmek için vakit kazanalım dedik ama öyle olmadı. 14 dendi. O halde sakince oturup kahve içmek en güzeliydi. Resepsiyon valizleri kabul ediyor elbette ama gece hangi vakitte otele döneceğinizi bilmiyorsanız odanızı ve valizlerinizi garantiye almanız en doğrusudur kanaatimce.

Otele gelirken de otelden ayrılıp La Petite France tarihi kent merkezine yürürken de tatlı bir yağmur bize eşlik ediyordu. Şemsiyeler ya ıslanıyor ya ıslanmıyordu ama onlarsız da olmuyordu. Şehirlerin tren garlarının olduğu bölgelerin havasını, insan dokusunu bilirsiniz; gerçek göçmenler bir şekilde kendilerini buralara atmışlar ama yaşam standartları oldukça düşük koşullarda, otel önlerinde, parklardalar. Hava soğuk desem değil ama sıcaklık da on derece civarında, giyim ister. Ancak kimi şehirlerde olduğunun aksine korkmadan yürüyoruz. Kimsenin kimseye bir şey yapması pek olası görünmüyor. Ama Paris’te bu güvenli yürüyüş imkanını bulamadığımı, metroda oldukça tedirgin olduğumu da hatırladım tabi. Aynı ülkenin iki farklı şehri.

La Petite France (Küçük Fransa) bölgesi Arnavut kaldırımlı sokakları, kanalları ve korunmuş yarı ahşap evleriyle ün sahibi olmuş turistik bir merkez. Strazburg’un tarihi bölgesi ve gezilerin odak noktası.

Dört taş kule ve üç köprüden oluşan Ponts Couverts, askeri savunma amaçlı olarak 14. yüzyılda yapılmış. Şehri taşkınlardan korumak için 17. yüzyılda, Ren Nehrinin batı kollarından biri olan III Nehri üzerinde inşa edilmiş olan Vauban Barajını izlemek için yüksek bir teras var. Bu baraj zamanın en büyük barajıymış. Fotoğraf ve video Vauban Barajının üzerindeki terastan çekilmiştir.

Ponts Couverts
Vauban Barajı

Nehirde bir saatlik gezi imkanı sunan büyük ve camlı tekneler mevcut. Bu gezide eşsiz kıyı manzaraları ve şirin evleri görüntülemek mümkün. Ayrıca barajın bir noktasında, dar aralıklı bir kanala alınmasına ve su seviyesinin düşük olduğu yerden yüksek olduğu yere doğru (Panama Kanalı misali) geçirilmesine tanık oluyorsunuz. Bizim vaktimiz nehir gezisi için yeterli olmadı ama teknelerden birinin bahsettiğim kod farklı alandan geçişine tanıklık ettik. Bu nokta gezi yürüyüş hattı üzerinde bulunuyor. Bölgede ayrıca Alsas yöresine özgü yiyeceklerin, içeceklerin satıldığı çok sayıda lokanta, mevcut. Nehir kıyısını takiple görülmesi önerilen yerleri görmeye devam ettik.

Gezilecek-görülecek çok yer var

Gün zaten gri bulutlar altında geçerken akşama yaklaşıyorduk. Kenti bir şamdan bahçesine, soğuk havaya rağmen içi ısıtan bir şömineye çeviren ışıklar parlaklıklarını artırdıkça sokakların, caddelerin, lokantaların, pubların neden bu kadar dolu olduğunu; insanların bir günlüğüne dahi olsa bu kente neden gelmek istediklerini iyice kavramaya başlıyoruz. Sunulan her şey insan emeğinin ürünü ve bunlara ulaşmak için sizden beklenen sadece bedenen, kalben orada olmanız. Anın tadını çıkarmaya hazır tertemiz hislerle orada bulunmanız. Sadece beklenen bu. Su, çoğu yaprak dökmüş ağaçlar ve dalları, ışık; sadece sarıya çalan gün ışığı. Dijital tabela kirliliği, gereksiz sayılabilecek araç ya da insan sesi olmaksızın, birbirine yol vermek için yarışan sürücüleriyle ışıl ışıl lüks ya da mütevazı araçlar; gülmekten ziyade tebessümü eksilmemiş insan yüzleri. Hepsi ücret talep etmeksizin orada, sizlerle.

Strazburg’daki yeni yıl kutlamaları Kleber Meydanında yapılıyor. Dev köknar ağacı her yıl kasım ayının sonunda bu alana özenle yerleştiriliyor. Fotoğrafını gördüğünüz köknar 90 yaşında, 30 metre boyunda, 7 ton ağırlığında. 250 dekoratif lamba ile ışıklandırılmış. Ocak aynının ikinci haftasında meydandaki yerinden alınıyor. Özel koşullarda korunmak suretiyle, yaşamına saygı duyularak bakımı yapılıyor. On binlerce (belki milyon, bilemiyorum) insan, bu ağacın önüne kurulan ahşap platforma çıkarak onunla fotoğraf çekiliyor, dileklerini diliyor. Ancak dünyadaki düzen iyilerin yüzü suyu hürmetine devam ediyor olsa da kötüler de hiç boş durmuyor. Bu meydanda yeni yıla 10-15 gün kala bir kara kalpli (insan diyemedim) geliyor ve elindeki patlayıcıyı burada ateşliyor. Sonrası malum. Hayatını kaybedenler, meydana ismini veren ve 1753 yılında Strazburg’da doğan General Jean-Baptiste Kléber’in heykelinin önünde üzüntüyle, kırgınlıkla, öfkeyle anılıyor. Bu saldırıda yaşamı sona erenler arasında hepimiz olabilirdik. Bu menfur olay hemen yanımızdaki bir coğrafyada da olabilirdi. Kayseri’de, Ankara’da, Istanbul’da olduğu gibi. O yüzden önce insan diyerek hayatını kaybedenlere dualarımızı gönderiyoruz.

Alsas, Fransa 1 – Colmar

Bu yazımda, (kuzey)doğu Fransa’nın masalsı kentlerinden Colmar’ı ve ona yakın kasabaları, köyleri anlatmaya çalışacağım.

Bu yöreye gelen herkesin amacı farklı olabilir. Kimisi üstün Fransız Alsace yöresi şaraplarının yapılışına tanıklık etmek isteyebilir. Tadım turlarına katılabilir. Kimisi doğa harikası bu yörenin kırlarında, uçsuz bucaksız düzlüklerinde, hafif eğimli yamaçlarında yeşile doymayı arzu edebilir. Ancak buradan ayrılırken hepsinin aklında kalacak imge Orta çağın büyüsünü hala üzerinde taşıyan; malum kasvetten eser kalmamış yüzleriyle, rengarenk evleri ve o da yetmezmiş gibi el işi ürünü zarif süslemeleri olacaktır. Gerek köylere gerekse şehirlere hakim tertemizlik, pırıl pırıllık hayranlık uyandıracak bir başka nokta.

Colmar’ın ikonlaşmış evlerinden biri

Bu yöreye Türkiye’den gelmenin birkaç yolu var. Biz Basel üzerinden olanı tercih ettik. Dönüşümüzü ise Stuttgart’tan yaptık. Bunun tersini yapmak mümkün olduğu gibi Strasbourg’a gelip oradan trenle Colmar’a kısa sürede ve uygun bir maliyetle gelmek de olası. Bir başka seçenek Paris’ten 3,5 saatlik bir tren yolculuğuyla Colmar’a ulaşmak. Tercih yaparken ana gider olan uçak biletini, arada ödenecek olan tren ya da otobüs biletlerini dikkate almak yerinde olacaktır. Zira Paris’ten trenle gelmek istendiğinde bilet ücretinin (25-160 Avro) oldukça değişkenlik gösterdiğini hatırlatmak gerekir. Eğer Basel üzerinden gelinecekse Basel Tren istasyonuna giden 50 numaralı otobüs ve buradan da en uygun Colmar trenine binmek en masrafsız seçenek olabilir. Bunun için gümrükten çıkışınızı Isviçre tarafından yapmanız gerekir. Çünkü aşağıda anlatacağım gibi bu havalimanından üç farklı ülkeye giriş yapabiliyorsunuz. Bir başka seçenek Fransa tarafından çıkıp St. Louis tren istasyonuna yine otobüsle gidip oradan trene binmek. Ya da bizim yaptığımız gibi doğrudan Colmar’a giden FlixBus otobüsünü kullanmak.

Basel, Mulhouse, Freiburg EuroAirport (BSL)

Bu havalimanı üç ülkenin (İsviçre, Fransa, Almanya), üç şehrinin (Basel, Mulhouse, Freiburg) sınırlarının kesişim noktasında, Fransız topraklarında yer alan ilginç bir havalimanı. Yanlış ülkeye giriş yapmamak için pasaport kontrolünden sonraki yönlendirme tabelalarına dikkat etmek gerekiyor. Uluslararası bir liman olan EuroAirport, Basel’e 6, Mulhouse’a 22, Freiburg’a 70 km mesafede. Her üç yöne de her türlü ulaşım imkanına sahip. Ayrıntılı bilgi için limanın resmi web sitesi ziyaret edilebilir (https://www.euroairport.com/en/).

Biz Fransa’nın kuzeydoğusundaki Alsace bölgesini gezmek üzere buraya geldiğimiz için Mulhouse tarafından çıkış yaptık. Havaalanı hacim olarak küçük olsa da pratik ve işlevsel bir görünüme sahip.

Ve aşağıda günden, güneşten eser yok. Hoş bulduk Basel, Mulhouse, Freiburg
Almanya ve Fransa tarafına geçiş
İsviçre tarafına geçiş
FlixBus otobüs durağı Fransa tarafında, eğer Basel’e gitmek istenirse sağa gitmeniz gerekiyor
Almanya (Freiburg) ve Fransa (Mulhouse) tarafına çıkış noktası
Sınırların kağıt üzerinde kaldığı küçük dünya. Hangi ülkeye çıkacaksanız dikkatle o yöne ilerleyiniz!
Şık ve sade
Yeni bir rota icra eden mutlu biri (gezen insan mutludur)
İlerideki tel örgünün diğer tarafı Basel (Isviçre)

Biz bu kısa gezide iki gece Colmar’da, bir gece Strasbourg’da konaklayıp dönüşümüzü de Stuttgart üzerinden yapmayı planladık. O nedenle gümrük çıkışımızı Fransa tarafına yaptık. Pek çoğunda olduğu gibi bu havalimanında ücretsiz İnternet erişimi mevcut. Flixbus mobil uygulaması üzerinden en yakın zamanlı Colmar otobüsünden biletlerimizi aldık. Yaklaşık 45 dakikalık bir bekleme zamanımız vardı. Bu sürede nefis birer kahve içilir, yöresel unlu mamullerin tadına bakılır, kalan zamanda da havaalanı dip köşe gezilirdi. Öyle de oldu. Hava sıcaklığı 5 derece civarında olduğu için otobüsün peronunu ve hareket çizelgesini kontrol ettikten sonra kapalı alanda bulunmak daha mantıklıydı.

FlixBuss Durağı (sefer planı)

Flixbus yeşili otobüs, hareket edeceği saatten beş dakika önce perona geldi. Bu otobüslerde (bizdeki gibi) muavinlik hizmeti bulunmuyor. Şoför (ler) bilet kontrolü yaparak (basılı belge ya da QR koduyla) yolcuları otobüse alıyor(lar). Otobüse binmeden önce varsa valizin bagaja yolcu tarafından yerleştirilmesi gerekiyor. Bu seyahatlerde koltuk numarası almak gerekmiyor. Bulduğunuz yere oturabiliyorsunuz. Ancak numara rezervasyonu yapmak isterseniz o vakit (web uygulaması üzerinden) bileti alırken bunu belirterek ödeme yapmanız icap ediyor. Rezervasyonlu bir yolcu, koltuğa keyifle kurulmuş iki yolcuyu kaldırmak zorunda kalınca bu konuyu da yazma ihtiyacı hissettim.

Otobüs yolculuğu sorunsuz ve keyifliydi. Doğal olarak çay-kahve ikramı yoktu. Ama herkesin elinde bir kahve matarası vardı. Ayakta yolculuk etmek zorunda kalan 5-6 yolcu bulunuyordu. Otobüs Mulhouse, Selestat gibi bir kaç yerleşim yerine uğradı. Yaklaşık doksan dakikalık bir yolculuktan sonra Colmar Tren Garında otobüsten indik.

EuroAirport Havalimanından Colmar’a otobüsle erişim rotası

FlixBus otobüsleri genel olarak şehirlerin tren garlarının yakınındaki peronlardan yolcu alıyor ve indirebiliyor. Onun dışında bir seçenek yok. Avrupa ülkelerinde ana ulaşım ağı trenler üzerine kurulu olduğu için -genelde- otobüsler için bizdeki gibi otobüs terminalleri bulunmuyor. Tren garlarına yakın bir konuda, peron şeklinde alanlar bu ihtiyacı karşılıyor. Ancak Münih, Hamburg, Hannover gibi kimi şehirlerde gayet donanımlı otobüs terminalleri de gördüm. Otobüsler bu alanlarda uzun süre park halinde kalmak yerine planlanan saatte, perondan yolcusunu alıp ya da indirip orayı terk ediyor. Şoförler genelde Avrupa Birliğine yakın zamanda katılmış ülkelerin insanları (Bulgar, Sırp vb milletlerden olanlara rastladım). Dil bildikleri için iletişim sıkıntıları yok. Belli standartların üstünde giyim, kuşam ve davranış kurallarına sahip olduklarından işlerinin hakimi konumdalar. Eğer seyahatiniz sırasında ülkeler arası geçiş olacaksa otobüse binerken, bilet kontrolüyle birlikte pasaport kontrolü şoförlerden biri tarafından yapılıyor. Araçta sigara içme konusunda bir şey yazmaya gerek bile yok (herkes fosur fosur içiyor dermişim:). Hatırlatmak isterim ki FlixBus (2011’de, Münih’te kurulan bir Alman firması) yakın zamanda ülkemizin en köklü otobüs firmalarından birini satın almıştı.

Yeni yılın başlamasına bir kaç gün var. Yol boyunca görülen yerleşim yerlerinde belirgin bir hareketlilik gözleniyor. Bu bölge özellikle yılın son ayında yüksek miktarda turist alıyor. Zira Alsace yöresinde bağcılık ve hayvancılıkla iştigal eden halk büyük oranda köylerde yaşıyor. Bu köyler yeni yıl öncesi inanması güç ince işçiliklerle öyle bir süsleniyorki her köy, her sokak, her meydana, her ev bir diğerine nazire yaparcasına ihtişamla bu güzelliklerini sergiliyor. Bu vakitler buraları gezip-görmek bir ayrıcalık oluyor.

1. Gün: Fotoğraflardaki maket şehir, Colmar; başka türlü bir köy, Eguisheim

Özellikle son yirmi yılda İnternet ve onu baz alan teknolojik ürünler günlük yaşamın sıradan parçaları haline geldiler. Mobil cihazlara erişimin kolaylaşması, buna paralel olarak İnternet hizmetlerinden yararlanma olanaklarının makul bedeller karşılığında sunulması başka mecraların kapısını da aralamış oldu.
Artık kulakların iyiden iyiye alıştığı bir deyim olan sosyal medya sayesinde fiilen birbirinden uzaklaşan insanoğlu sanal dünyadaki varlığıyla ciddi bir yakınlaşmanın da mimarı oluverdi.

Resim sanatından fotoğraf sanatına geçişte gezginlerin, dünyanın farklı yerlerini gördüğünü belgeleyip bunları yakın çevreyle paylaşmaları belli bir statü kazandırırmış. Bugün de durum bundan farklı olmasa gerek. Adı duyulan, kendi görülemeyen dünya köşeleri artık gezginlerce sunulan görüntüleriyle avuç içlerine kadar geldi. Bilgi sahibi oldukça ilgi de arttı. Kimi yerler hiç erişemeyecek olsa da içlerinden bazıları ölmeden görülecekler listesine alındı.
Fotoğraf paylaşım bloklarında, özellikle de yeni yıl öncesinde bazı Avrupa kentlerinin görüntüleri sıkça akar oldu. Bu sık karşılaşmalar bir yandan bilinç altımıza, aslında erişimin o kadar da zor olmadığına dar, küçük yakınlaştırıcı ipuçları bırakmaya başladı. Sonra kendimizi bir arama motorunun, bir harita uygulamasının başında, bir kentin sokaklarında dolaşırken, hakkındaki bilgileri okurken bulduk. Bütçe sınırları dahilinde bu merak alevini söndürecek çözümlerin yolu aranmaya başlandı.

Tam o vakitte (kullanılıyorsa) kredi kartlarında birikmiş uçuş milleri kontrol edildi, durumlar yoklandı. Çünkü bu tür hayalleri gerçek etmenin önündeki en büyük engel ulaşım giderleri oluyordu.

Pek çoğumuz çok önceden bir seyahat planı yapamıyoruz. Bunu yapabilsek epey uygun fiyatlara biletler sağlayabiliriz. Ama yaşadığımız ülkenin ve çalıştığımız iş yerlerinin dinamikleri buna izin vermiyor. Bir Alman gibi yaz tatilimizi 6 ay önceden planlayabilsek ne olurdu sanki, ama olmuyor işte. Fakat, biz de Türküz dostum, aklımıza bir şey geldi mi bir fırsat yaratır onu yaparız. Çaresizce oturmak bizim hamurumuza katılmamıştır. Bir ateş bir kere akla düşmeye görsün…

Colmar da özellikle yılın son aylarında servis edilen görüntüleriyle, böylesine hayaller kurduran bir şehir. Ve biz o hayalin peşinde gökyüzünün gri bulutlardan nasibini epeyce aldığı bir günde oradayız. Oysa uçak alçalmaya başlamadan hemen öncesine kadar güneş ışınları güçlü oklarıyla camları zorluyordu neredeyse. Düşük irtifalara ilerledikçe kalın bir yağış bulutu tabakası kentlerin üzerini örttüğünden koca uçağın o tabakanın katmaları arasına girişi ve ilerleyişi belli bir sarsıntıyla olmuştu.

Yüksek irtifada seyretmenin güzelliğin, havada asılı ne varsa hepsi aşağıda. Güneş gülen yüzüyle yanıbaşımızda

Yeni bir rotadayız. Bu rota epeyce ayrıcalıklı şeyler sunmayı vadediyor misafirine, heyecan içindeyiz. Uykusuzluk ve yorgunluktan eser yok. Yoldayız ya daha ne olsun. Colmar Merkez Tren istasyonunda kendisinden ayrıldığımız ve Amsterdam’a doğru yol alacak olan otobüs bizde huzurlu bir yolculuk anısı bırakmıştı. Şimdiyse dünyadaki on binlerce tren garından birinin önünde yap-yabancı gözlerle yolunu arayan gezginleriz.

Arsızca saldırıya maruz kalmadan belli süre için edindiğimiz bir taksinin terkisinde, daha önceden kiraladığımız aracı almak üzere minik (Bizim Efes Havalimanından biraz büyük) Colmar havalimanına ulaşıyoruz. Bu minik Fiat (500) iki gün boyunca bizimle olacak.

Havalimanı kavşağında, Amerika’nın en önemli simgesi olan, New York’taki Özgürlük Heykelinin bir eşi dikkatimizi çekiyor. Asıl heykelin hikayesi Osmanlının Mısır’daki varlığına, Süveyş Kanalının açılmasına kadar gidiyor. Ancak New York’taki heykel asılın yenilenmesinden doğuyor. Bu yenilemede görev alan sanatçılardan biri olan Frédéric Auguste Bartholdi Colmar’da doğduğu için anısına bu heykel yapılmış.

Öğle saatlerine yaklaştık. Güneş yüzünü, gri bulutların arasından utangaç utangaç göstermeye gayret etse de sıcaklık 4 santigrat derece. Fakat teni ısırıp haşlayan öyle keskin bir soğuk da hissedilmiyor.

Aracımızı teslim aldıktan sonra kalacağımız otele gidiyoruz. Geniş bir bahçesi olan, iki katlı mütevazı bir otel. Kapı açık ama herhangi bir görevli sesi duyulmuyor. Karşılama masasındaki tarçınlı kurabiyeler pek bir cazip duruyor. Görevliyi beklerken tadına bakıyoruz. Rengarenk lobiden ve yemek salonundan görüntüler alırken şirin bir hanım “hoş geldiniz” diyerek bizi Fransızca selamlıyor. Almanca ve İngilizce dillerinden geçişlerle ve Türkiye’de hava nasıldırlarla kısa sürede kayıt ve anahtar teslimi yapılıyor.

Sonra ver elini Eguisheim ve Colmar. Birinci günden kalan zamana bu iki yerleşimi ayırdık. Yaklaşık on beş dakikalık bir sürüşle, en meşhur Colmar köylerinden biri olan Eguisheim’a vardık. Köyü dışında aracımızı park edip (ücretsiz) köy sokaklarına kendimizi bıraktık. Hepsi birbirinden farklı malzemelerle süslenmiş köy evleri adeta birbirleriyle yarışır gibiydi. Ziyaretçilerin oluşturduğu kalabalık gruplar arasından uygun fotoğraflar elde etmeye çalışmak en zoruydu. Akşama doğru Colmar’a dönüp gündüz gözüyle meşhur Colmar sokaklarını gezmek istedik. Öyle de oldu. Ancak havanın kararmasıyla soğuğun inmesi bir oldu. Kayda değer soğukla beraber iyiden iyiye hissedilen yorgunluk otele gitmenin vaktinin geldiğini söylüyordu. Gece de Colmar sokaklarını görüntülemeye çalışırken onca soğuğa rağmen sokakları dolduran insanların yoğunluğu, neşesi dikkate değerdi.

Eguisheim ve diğer köylere toplu taşımayla da erişim mümkün. Ancak sefer sıklığına bağlı kalınması gerekiyor. Genelde bu tür seyahatler belli bir zamana sıkıştırıldığı için en uygun seçenek araç kiralama oluyor. Ancak ben gitmeden toplu ulaşım imkanlarını da araştırdığım için burada bilgisini paylaşmak isterim (https://www.rome2rio.com/s/Colmar/Eguisheim).

Colmar-Eguisheim arası çok uzun bir yol değil. Bisiklet, motosiklet gibi seçenekler de mümkün. Ancak kış mevsiminde değil de bunu baharda yapmak en akıllıcası sanırım. Harika köy yolları, üzüm bağlarıyla bezeli doğanın içinde böyle bir seyahat unutulmaz olur herhalde, ama baharda ya da yazın. Eguisheim’a toplu ulaşımla gelmiş kişilerle konuştuğumuzda araç kiralamadıklarına pişman olduklarını da duyduk. Kiraladığımız aracın günlüğü 20 Avroydu. Toplamda 40 Avro kiralama ücreti ve 37 Avro da yakıt giderimiz oldu. Kesinlikle değerdi.

Colmar’dan Eguisheim Köyüne ulaşım yolları (özel araçla)

Colmar başlı başına ikonik bir şehir. Ortaçağdan kalma havası ve dokusuyla insanı içine alıyor, büyülüyor. Yanlış hatırlamıyorsam altı meydanda Noel pazarı kurulu. Hepsi tek tip satış stantlarında birbirinden farklı ürünlerle sizi kendilerine davet ediyorlar. Yeme-içme, hediyelik eşya alma, yöresel oyunlara katılma, çocuklar için özel eğlence alanları hepsi içten ve doğaldı. Colmar’ın en meşhur noktası La Petite Venice (Küçük Vedenik). Burada diğer insanların içinde olmadığı bir kare fotoğraf çekmek imkansız gibi bir şey. Daracık sokaklarda sakin sakin yürüyen yerliler, turistler özellikle akşam üzerinden itibaren bu alanları dolduruyorlar. Havanın soğuk olması pek kimseyi ilgilendirmiyor. Çünkü bu vakitler yılda sadece bir ay oluyor.

La Petite Venice

2. Gün, diğer yerler: Turckheim, Kaysersberg, Bennwihr, Riquewihr, Ribauville, Selstat, Obernai

Bu gezinin ikinci gününü yine Colmar köylerine (ya da Colmar’a yakın kasabalara) ayırdık. Doğal dokularıyla hepsi görülmeye değer. Özellikle de yılın son ayında. Buralara gelen herkesin bu rotayı yapmasını öneririm. Bahsi geçen güzergah Alsace Şarap Rotası olarak biliniyor. Gerçekten de yol şahane üzüm bağlarının arasından geçip giderken bağcılığın böyle nitelikli bir şekilde yapılabildiğine tanık oluyorsunuz. Kimi köylerde kurulu şarap üretim tesisleri bu işten nasıl da güzel para kazanıldığına işaret ediyor adeta.

(İnternet’ten alıntıdır)

Vaktimiz, bu rotanın tümünü değil ama önemli bir kısmını görmeye yetecekti. O nedenle Colmar’dan hareketle, Turckheim, Kaysersberg, Bennwihr, Riquewihr, Ribauville, Selstat, Obernai yerleşimlerini ziyaret ettik. Özellikle Kaysersberg, Riquewihr, Ribauville ve Obernai‘yi gezmek epeyce zaman alıyor. Yeni yıla yakın zamanlarda gidildiğinde insan kalabalıklarıyla karşılaşılıyor. Evlerin süslemeleri, çeşit çeşit yöresel un ürünleri, şekerlemeler, içecekler sizi alıkoyuyor. Neyin fotoğrafını çektiğinizi, hangi evin, dükkanın önünde poz verdiğinizi karıştırmaya başlıyorsunuz.

Aşağıdaki haritada Colmar’dan hareketle gerçekleştirdiğimiz rota görülebilir. Eğer Strasbourg yönünden geliyorsanız rotayı tersten uygulamak daha doğru.

Colmar köylerini (çevre kasabalarını) bu rota ile ziyaret etmek epey zaman kazandırıyor

Hemen üstteki fotoğrafta, arkada kalan yer Turckheim. Şarabıyla pek meşhur bu Alsace bölgesinin en ünlü yerleşimlerinden biri. İsminde kendimize dair bir izler aradığınızı düşünüyorum. Yaptığım araştırmalardan edindiğime göre çok da haksız değilsiniz. Bu yörede Alman etkisi oldukça fazla, tarih boyunca Fransa, Almanya arasında gidip gelmiş yerler buralar. Bu şehrin Almanca adı Türkheim, yani Türk Yurdu. Ancak bu ismin Türklerle ne ilgisi var, bu konuda bir bilgi yok.

Mulhouse ve Basel’i görmeden olmazdı

Mulhouse, Alsace şarap rotasının, Strasbourg’tan sonra ikinci büyük şehri. Otomobil ve kimya sektörleriyle Fransız ekonomisi önemli katkıları olan bir kent. Almanya-Fransa arasında git geller yaşasa da 2. Dünya Savaşından sonra Fransa’da kalmış.

St. Etienne Katedrali

Mulhouse’la Basel şehir merkezlerinin arası yaklaşık 40 km. Kırk beş dakikalık bir sürüşle bir Fransa kentinden, bir İsviçre kentine geçiş yapabiliyorsunuz. İki ülke arasında sınır bölgesi olan alanda bir kontrol noktası olsa da bu pek işlev görmüyor. Yarı yer altından, yarı yer üstünden derken kendinizi bir anda başka bir ülkenin sokaklarında buluyorsunuz. Geçilen ülke İsviçre ise yaya kaldırımlarıyla, otomobil ve hafif raylı sistem araçlarının aynı düzlemde gittiklerini görünce farklı bir kültüre karıştığınızı anlıyorsunuz. Biz kısa zamana çok yer sıkıştırdığımız için Mulhouse ve Basel’i gece görebildik. Ama gece dediysem dokuzlar onlar değil. Kış havası erkek karaya çaldığından sekiz civarında olmasına rağmen gece hissi veriyor. Sokaklarda pek insan görmek de mümkün olmuyor tabi bu zamanda. Ancak Ren Nehrinin içinden geçtiği şehirleri güzelleştirmemesi olası mı? Basel de gündür gözüyle, hatta bahar mevsiminde görülüp gezilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Ayvalık sokakları ve Girit Leblebisi

Girit Leblebisi, yalnızca bir usta tarafından Ayvalık’ta üretiliyor

Ayvalık, kendine özgü ürünleriyle, sıfatlarıyla namı yerinde bir kıyı şehrimiz. Balıkesir’e bağlı olsa da il merkezinden bağımsız bir karaktere sahip, etnik yapısındaki zenginlik ve çeşitliliğin ekmeğini doyasıya yiyen bir müstesna beldemiz.
Ününe konu olan şeyler tam olarak bilinmeyebilir belki ama ismi pek çoklarınca duyulmuştur. Yaz yolculuklarını bu zeytin kokulu kentin güzergahından geçirip en azından bir tostunu yiyelim, gitmişken bir de Cunda’sını görelim diyenler az değildir. Ya da şöyle bir kaç gecemizi onda geçirelim; eskinin ruhunu hala koruyan, -maziye özlem duyanlara ilaç niyetine- tadı ve kokusuyla, parlak Arnavut taşlarıyla içler çektiren dar sokaklarında salınalım; geceleri süt liman bir deniz kıyısı mekanında, lezzetli balıklarıyla selamlaşalım diyerek işi büyüten; Sarımsaklı’sında, Badavut’unda Kuzey Ege’nin soğuk sularına kulaç bırakanlar da az değildir.

Ayvalık seyir tepesi

Eğer Çanakkale-İzmir devlet karayolunda seyir halindeyken keskin prina yağı kokusu camlarınızın fitillerini zorlamaya başladıysa bilinki Ayvalık’tasınız. Açın camları, açın ki sinsin ruhunuza barışın, sağlığın bu özel kokusu. İyi hissettirecek bir doğa rengiyle buluşsun teniniz kendiliğinden, birdenbire. Sonra kırın direksiyonu sağa, verin yüzünüzü denize. Azaltın hızınızı, artık yetişecek bir yeriniz yok bu andan itibaren; tarihten getirdiği sevgi, dostluk ve sulh iklimiyle sizi de bağrına basacaktır bu yeşil kent. Denize doğru alçalırken sağa-sola bakının mağrur ve asil bir yeşil, gözlerinize kavuştukça zihninizi yoran fikirlerin birbir bedeninizi terk ettiğini hissedeceksiniz.


Şikayete hiç mahal yok, geldiğiniz yerde de aracınızı öyle kolayca park edip gailenize koşmuyordunuz. Ücreti karşılığında da olsa uygun bir yer bulursunuz. Sırtlardaki kızılçamların adeta baş eğerek selam durduğu körfezi önce yukarıdan görmüş, hayranı olmuştunuz, şimdiyse yakından dokunma zamanı. Ana yoldan itibaren davet üzerine davet çıkaran, sokaklarında ve mevsiminde nergis kokularının kol gezdiği süslü uzun saçlı periyle temasın vakti.
Dokunulan yerde nasıl bir iz kalacaksa bu kentte de ruhunuzda öylesine bir iz bırakacak elbette, unutmayın. Derin derin nefes alın çarşının sokaklarında. Adımlarınız sık olmasın. Cadde niyetine uzun dikey sokaklar birazdan denize bağlar sizi nasılsa az sonra. Kollarınızı iki yana açın, gere gere ve bakın eski insanlardaki samimiyetin derecesine, neredeyse bir evden diğerine iki kol mesafesinde yakınlığın ölçüsüne. Sahildeki durgun suya dalıp çıkan martılar bir senin başında bir karşıdaki adanın, maliklik için öyle çok da kafa yorma burada. Bırak sinsin şehir ve zaman saçlarına, ellerine; bir çay içimlik ömürde sarma gereksiz yere hiç ona buna.

Cunda evleri

Taze mevsim meyveleri, sanki hepsi dalında, mavi brandalı yürüyen tezgahlarda; al tadına bak. Sonra o tadı hatırla. Lor tatlısı ye, karadut suyu iç, tostçular çarşısında Ayvalık tostundan nasibini al; ama akşama papalina masada olmalı onu da unutma; roka ve yanında içmekten hoşlandığın ne varsa.
Akşama doğru Cunda’ya geç mesela. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü de bu yolda. Adaların nasıl da sevgiyle birbirine bağlandığına tanık ol, o kır çiçeklerinin arasında. Tepede durup geleni geçeni selamlayan yel değirmenini görmezden gelme sakin. Vaktin en ılık rüzgarı orada seni bekliyor olmalı. Uzak-yakın adalara göz gezdir, nergislerin çiçek açtığı mevsimde ağaç altlarının o güzelliklerle bezendiğini hayal et. Kokuları aklını çelsin durduk yere. Gün batımına kal ya burada ya da karşına denk delecek olan diğer yükselti Şeytan Tepesinde.

Badavut sahili

Cunda sokaklarına bırakırsan eğer kendini akşamla beraber biraz zor ayrılırsın artık buradan. Neşeli şarkılara insanların şen kahkahaları eşlik eder kimi sokaklarda, kimindeyse sadece sükun, hepsi tadında. Çıplak camlarıyla gün ışığı renginde ampüllere elektrik yürüdükçe şiirselleşir o sokaklar artık bir anda. Bir tahta sandalye üzerinde geceyi sabaha erdirecek muhabbetlerin başlangıç zilidir adeta o ışıldamalar. Bir ip güzergahına aralıklarla asılmış sıra sıra sohbet lambaları ağaç dallarına tutturulmuş uçlarıyla gecenizi unutulmaz kılmaya gönüllü. Küçük kare masalar ancak birleşe birleşe büyük masalara dönüşür buralarda. Sohbete hasret birisi mutlaka yan masadan biriyle tanışmış olur gece yolunda giderken. Ard niyetsiz, kem sözsüz geçer vakte düşen ne varsa gönül heybesinden.
Sabah olunca o tatlı sarhoşluk damağınızdadır artık, belki sonsuza kadar. Bir plajda alırsın soluğu akşamın huzuruyla. Badavut’daysan eğer kitabındaki sayfalara kimse giremez sakinliği ile nam yapmış bu diyarda. Ya da bıraktıysan eğer kendini Sarımsaklı’ya hangi mevsimde olursa olsun soğukluğundan dem vurabilirsin suyun, ama onun da tadı başka.

Ayvalık şehir merkezi

Girit Leblebisi

Ülkemizde leblebi denince yanına ismini yazdıracak pek çok şehir buluruz. Herbirinin kıymeti kendinden menkul bu leblebi türleri arasında üretimi en meşakkatli olanlardan biri -bence- Girit Leblebisidir. Araştırmalarımdan edindiğim bilgiye göre bu leblebinin ismi Giritlilere özgü bir imalatın ürünü olmasından geliyor. Giritçedeki adı astragala olan bu leblebinin yurdumuzdaki üretimi sadece Mustafa Kidir tarafından yapılıyor. Mübadele ile Girit Adasından Ayvalık’a gelmiş olan baba Hasip Kidir tarafından Girit Türklerinin bir kültür mirası olarak üretilmeye başlanmış. Bugün sadece oğlu Mustafa Kidir tarafından imalatı yapılan leblebinin en önemli özelliği kızgın deniz kumu içinde, özel kazanlarda kavruluyor olması.
Oldukça sert yapısıyla ama kendine has lezzetiyle farklı olarak tanımlayabileceğim leblebi damakta kendine özgü bir tat bırakıyor. Nohut bir saat kadar deniz suyu içinde bekletilerek ıslatılıyor. Onun öncesinde, uzunca bir süre, altı odun ateşiyle beslenen saç kazanlar, içindeki deniz kumu ile beraber iyice kızdırılıyor. Sudan alınan nohutlar kazanlara, kumun içine bırakılıyor. O sırada bir cızlama, pişme, kavrulma sesi duyuluyor. Kazan ateşten alınarak iki yanındaki kulplardan sıkıca tutulup iyice çalkalanıyor. Bu aşaması oldukça meşakkatli olan bu işlem sırasında çıkan duman ve buhardan insanın yüzü yanıyor. Bir de sistemin hareketi tamamen bel desteği ile gerçekleştiğinden sırta ve bele ciddi bir yük biniyor. Kavrulman belli kıvama gelince karışım eleme düzeneklerinden geçiriliyor. Tamamen kumdan arınmış olan leblebi taneleri kararmış ama lezzetli yüzleriyle adeta mübadele zamanlarında binbir elem ve kederle yaşanan bu dramın hatırasını üzerinde taşıyarak avucunuza geliyor. Sertlikse, -belki de- o zamanların, gerek Girit’in fethinde, gerekse mübadelede yaşanan güçlüklerin ürettiği insani sertliğin bir ifadesi olarak tarih kokuyor.
Ayvalık’a yolu düşene, diğer lezzetlerinin yanında leblebisinin de tadına bakması önerimiz olsun.

Ayvalık’ın denize koşan sokakları

Meteora – Yunanistan

Listedeki Meteora’yı “OK” olarak işaretliyor olmanın mutluluğu

Bu yazımda sizleri mistik atmosferiyle benzerlerine fark atar diyebileceğim Meteora‘ya götürmek isterim. Meteor sözcüğü, Latince’de olağanüstü olay anlamına gelirken bizim de aklımıza uzaydan yeryüzüne düşen taş ve kaya parçalarını getirir. Lakin yazımıza konu olan Meteora bunlardan biraz daha farklı bir manada kullanılıyor. Kelime tam olarak havada asılı duran anlamına geliyor. Doğanın nadir ve gizemli jeolojik oluşumlarından biri olmasının yanında bu dev kayaçların üzerine kurulmuş binalar (manastırlar) ayrıca dikkate değer. Bölgeyi gezip gördükten sonra bu havada asılı durmanın ne menem bir şey olduğunu daha iyi kavrıyor insan.
Pindos Dağları’nın yanında, Tesalya’nın batı bölgesinde, eşsiz ve muazzam kaya sütunlarının yerden yükseldiği görülür. Bu sıra dışı biçimlenişi jeologlar öyle kolayca açıklayamamışlar. Bir volkanın boynunu, boğazını andıran bu oluşumların böyle bir özelliğinin olmamasına rağmen yapıdaki kayaçlar kumtaşı ve konglomera karışımından oluşmakta.
Konglomera, milyonlarca yıl boyunca bir gölün kenarındaki deltaya akan derelerden taş, kum ve çamur birikintilerinden oluşuyor. Bir jeolojik devir olan Paleojende, yaklaşık 60 milyon yıl önce bir dizi yer hareketi deniz tabanını yukarı itmiş, bu yüksek bir platonun oluşumuna yol açmış ve ve kalın kumtaşı tabakasında birçok dikey fay çizgisine neden olmuştur. Dev kaya sütunları daha sonra kötü hava koşullarına bağlı olarak su, rüzgar gibi faktörlerin etkisiyle aşınarak bugünkü hallerini almış. Burada jeolojik anlamda ilginç olan konu bu konglomera formasyonu ve yıpranma tipinin, çevredeki dağ formasyonu içinde nispeten bir bölgeyle sınırlı olarak gelişmiş olmasıymış.
Bu tip oluşumlar dünyanın başka bölgelerinde görülse de Meteora’yı özel kılan milyonlarca yıl boyunca biriken tortul kayaçların tekdüzeliği ve kötü hava koşullarının sebep olduğu aşınmanın ani ve keskin bir dikey ayrışmaya yol açmış olmasıdır.
Meteora çevresindeki mağaralar, 50.000 ile 5.000 yıl arasında sürekli olarak yerleşim yeri olarak kullanılmışlar. Bilinen en eski örnek yapı olan Theopetra mağarasının girişinin üçte ikisini tıkayan taştan bir duvar, 23.000 yıl önce, muhtemelen soğuk rüzgarlara karşı bir engel olarak inşa edilmiş. Dünya o zamanlar bir buzul çağı yaşıyormuş. Mağaralarda, Paleolitik ve Neolitik döneme ait insan eliyle yapılmış eserler bulunmuş.
On birinci yüz yılda, Meteora bölgesine, kayaların içindeki mağaralara keşişler yerleşmiş. Ulaşım, erişim zoruluğu beraberinde gözden ırak olmayı da sağladığından dev kayaların üzerlerine manastırlar inşa edilmiş. Kimi yerlerde sadece bir insanın geçebileceği bir açıklığın oyulmasıyla yapılan giriş kapısı çoğu manastır için yapılmamış bile. Yüksek konumdaki bu yapılara erişim, aşağıdan gelecek olanın bir filenin içine oturarak makara sistemiyle kendini yukarı çektirmesi şeklinde gerçekleşmiş. On dördüncü yüz yılda yirmi manastır varmış. Bugün altı tanesi ayakta bulunuyor.

Meteora’ya ulaşım

Meteora bölgesini ziyaret etmek için İpsala sınır kapımızdan sonra 580 kilometrelik bir yolculuk gerekiyor. Yön bulucu cihazınıza, Kalambaka şehrini yazarak yol almanızı öneririm. Zira Meteora yazıldığında, ülkede bu isimle anılan başka yerlere gitme olasılığınız vardır. Meteora bölgesinde kısıtlı bir yerleşim imkanı bulunmasına rağmen hemen arka planda, Pineios Nehri kıyısında bulunan Kalambaka yerlilerin yaşadığı, konaklama seçeneklerinin daha fazla ve uygun fiyatlı olduğu bir şehir. Bu iki yerleşim arası 5-10 dakikalık bir sürüş mesafesinde zaten. Ayrıca Meteora’nın dev kayalarının bir yüzü (belki de arkası demek lazım) Kalambaka’ya bakıyor.
Bizim buraya erişimimiz Tasos adasından ayrılıp Egnatia Odos yolunu kullanarak oldu. Kozani, Grevena, Mikani yolunu izleyerek; biraz da otoyol dışı yolları daha çok sevdiğim için farklı coğrafyaları görerek Meteora’ya vardık.
Varış saatimiz akşam üzeri olduğu için doğrudan ihtişamlı kayaların arasına bıraktık kendimizi. Güneş batmaya yakın, kayaların üst kesimlerine ulaştıran yolları izleyerek bu defa alt yerleşimlere (Meteora ve Kalambaka) üstten bakarak fotoğraf çalışması yaptık. Her bir şeyin karelere sığmadığını görüp andan keyif almaya çalıştık.
Hava kararmaya başladığında, bu defa arka yoldan Kalambaka’ya inerek kalacağımız yeri bulduk. Meteora otel bakımlı, temiz bir oteldi. En büyük kayalardan birinin dibindeydi. Oto park sorunu yoktu. Aile işletmesi olduğu için bizi karşılamaları, ağırlamaları daha samimiydi.
Böyle ilk kez gidilmiş şehirlerde otelde zaman geçirmek bana çok anlamlı gelmiyor. Evde de yapılabilecek bir iş bu. O yüzden, temel ihtiyaca binaen bir kaç parça eşyayı odaya bırakıp dışarıya çıktık. Genelde otel görevlilerinden yemek ve gezi planı önerisi almak iyi oluyor. Bölgenin dev bir haritası üzerinde işaretlemeler yapıldı, lokanta önerileri samimi olarak alınınca önce kendimizi yemeğe teslim ettik. Yerel ezgiler eşliğinde, sakin bir yol kenarı lokantasında geceyi karşıladık. Şehri gezmek hem serinde hem de herkesin sokaklarda, parklarda olduğu zamanlara kaldı.

İkinci gün, manastırlar

Ertesi sabah en geç yedi buçukta çıkmak istediğimizi söylediğimiz için mütevazı yemek salonunda kahvaltı masamız hazırdı. Biz sandalyelere oturunca, bitmeyecek sandığım gidiş gelişler ve çeşitlilikle lezzetli bir kahvaltılık çeşitleri masaya taşındı. Oldukça uygun fiyata kaldığımız bu otel bizi etkilemişti. Çünkü sadece kahvaltı konaklamaya verdiğimiz ücret kadardı neredeyse.
Otel sahibinin önerisiyle, kalabalık turist gruplarından önce (özellikle Japonlar ellerinde şemsiyeleriyle. zarif konuşmaları ve ince gülüşleriyle) kendimizi ilk manastırın kapısında bulduk. Ziyaretler dokuzdan itibaren başlıyor ve ciddi bir talep olduğu için ve girilip çıkılan kapılar, tırmanılan merdivenler hep tek kişilik olduğu için zaman kayıpları yaşanabiliyor. Erken yol almak iyi fikir o yüzden. Tüm girişler ücretli ama oldukça cüzi bir rakam. Bir kaç manastıra girip çıkınca ana tema anlaşılıyor. Okuduklarımıza göre en çok önerilenleri, ovaya en hakim olup da fotoğraflara nispeten güzel yansıyacak olanları seçmiş olsak da inip-çıkarken, tırmanıp-yürürken, oraya-buraya bakarken dört saat kadar zamanı bu gezi sırasında harcadığımızı gördük. Bir gün önceki akşam üzeri turunun bize epey zaman kazandırdığını doğal yapıyı görme, dev kayaların alt kısımlarında bulunan, mağaralara giden ya da yürüyüş yolu olarak kullanılan patika yolları görmüş olmamız çok isabetliymiş. Yoksa burası böyle bir günde bitecek bir yer değilmiş.

Meteora’ya yaklaşırken ilk karşılaşma
Meteora yerleşiminden
Köy meydanından Meteora kayalarından biri
Köy meydanından Meteora kayalarından biri
Köy meydanından kayalara doğru gizemli yollardan biri
Sadece burada değil Avrupa’da her yerde karşılaşabileceğiniz sarı erikler anlık meyve ihtiyacınızı karşılamak üzere sizi bekler. Eriğin bağırsaklar üzerindeki rahatlatıcı etkisini dikkate alarak tüketmekte yarar var:)
Bir süre daha ilerleyebildim, sonrası hep o korku filmlerinde bilinç altımıza işlenen akibete götürdü geri döndüm. Yol iki saatte bir kayanın üzerindeki manastıra götürüyor sizi.
Evin camından bakınca böyle kayalar görmek nasıl olur acaba? Akseki böyleydi galiba?
Eski evlerden biri. Diğer pek çoğu turistik amaçlı yenilenmiş. Konaklanabiliyor.
Etkileyici
Oldukça sıkı bir ormanın içinden geçen yolu takiben yükseliyoruz
Ve şimdi de aşağılar. Her bir manastırın ve her bir kayanın birer adı var elbette
Yukarlardan Meteora
Şirincik otelimiz
Tanıdık tatlar
Tavsiye üzerine
Her şeyin adı var ama akılda tutabilene aşk olsun; Kalambaka’nın her yerinde, turist panolarından görüntü
Kahvaltı masasından bir kesit, eksik çekmişim :)
Manastır gezileri
Manastır gezileri
Manastırlardan biri
Ne desem ki?
Çok şeyi göze almış bu keşişler bence. Manastırlardan birindeki belgeselde orijinal çekimleri izleyince şaka olmadığını anladım.
Kalambaka’ya üstten bakış, gelirseniz burada konaklayın derim

Youtube’da karşılaştığım bir video bağlantısını da paylaşmak isterim. Görüntüler etkileyici ve bölgeyi yansıtıcı.

Meteora – Ella Locardi

Tasos – Yunanistan

Görme imkanı bulduğum ve birikimim dahilinde beğendiğim yerleri ilgilisiyle paylaşmak keyif veriyor. Öğrendiklerimiz tekrar edilmezse unutuluyor. Yazarak anılar tazeleniyor. Gelecek zamana bir nokta kadar da olsa bir iz bırakmak çok güzel.
Hele bir gün, mesaj kutularımdan birine, önerdiğiniz rotayı kendimize uyarlayarak yaptık, harika yerler gördük, tavsiye ve paylaşım için teşekkür ederiz türünden bir ileti düştüğünde değmen benim keyfime. Dar zamanlara sıkıştırmak suretiyle vücut bulan bu paylaşımların arka planındaki emek, iyi niyet ve samimiyet için helal hoş olsun diyorum.
Bu tür birikimler, buradaki paylaşımlar yoluyla olgunlaşıyorken arzum ileride bunların bir kitapta yer bulması. Yavaş yavaş.
Bir fotoğraf seçkisi eşliğinde Tasos izlenimlerimi paylaşmak isterim bu yazımda. Fotoğrafların altına, üstüne yazılacaklar zamanla zenginleşecektir. Keyifle okunsun, izlensin dilerim.

Tasos’a ulaşım

Yolculuğumuz kendi aracımızla gerçekleştiğinden, kara yoluyla Tasos’a ulaşmak için İpsala sınır kapımızdan ayrıldıktan sonra yaklaşık iki saatlik bir sürüşle Keramoti Limanına vardık. Adaya Kavala’dan da geçilebiliyor ama bu liman hem erişim kolaylığı hem de gemi sıklığı açısından daha uygun geldi bana. (Sefer planı için bağlantı adresi: https://www.go-thassos.gr/thassos-ferry-schedules-prices)
Romalılar tarafından, İstanbul’u Adriyatik’e bağlamak üzere yapılan Egnatia Odos yolu günümüzde AB fonları ve Yunanistan kaynaklarıyla otoyol kalitesine yükseltilmiş. İpsala’dan başlayarak Igoumenitsa’ya kadar gidiyor. Zemin olarak ülkemizdeki otoyollardan daha zayıf olmasına karşın sakin sürücüler için dinlendirici ve keyif verici bir yol olarak tanımlanabilir. Tasos adasına geçiş yapacağımız Keramoti’ye ulaşmak için Kavala’ya gelmeden otoyoldan ayrılmak gerekiyor. Yunanistan’daki yönlendirme tabelalarında önce Yunanca, ondan yüz, yüz elli metre sonra ise İngilizce ifadeler yer almakta.

İpsala-Keramoti arası sessiz, sakin bir yolculuk için ideal bir yol

Otoyoldan ayrılıp kısa sürede Keramoti’ye varıyoruz. Mis gibi deniz kokusu aracımızın çevresini kuşatırken camları açarak içimize de dolmasına izin veriyoruz. Keramoti’ye girince iki farklı yoldan limana gidilebiliyor. Tabelalardan ilham alıp birinin oönerdiği yoldan limana ulaşıyoruz.
Limanda, adaya geçmek için bekleyen araçlar için gayet nimazi bir sıra bulunuyor. Kuyruğun uzunluğuna bakarak eyvah demeye fırsat kalmadan belli bir düzen ve hız dahilinde kısa sürede kendimizi gemide buluyoruz.
Biletler (18 Avro araç, 4 Avro kişi başı), araçlar sıradayken, araçta bulunanlardan biri limandaki gişeden alınıyor. Ya da gemiye binme sırası size gelince aracınızı hattın biraz dışına çıkarak park edip kendiniz de alabiliyorsunuz. Kimse arkanızdan korna çalarak ya da pis pis bakarak tacizde bulunmuyor, endişe etmeyin. Bilete dair hiç bir gerginlik ve sıkıntı yaşatılmıyor, net olan bu. Görevliler, sizi o gemiye bir şekilde sakince bindiriyor.
Gemiye binip aracınızı güvenli bir şekilde park haline aldıktan sonra merdivenlerle üst katlara tırmanıyorsunuz. Güvertelerden birinden başınızı uzattığınızda muhteşem mavi-turkuaz bir havuzda olduğunuzu hissediyor daha üst katlara çıkmak için diğer merdivenlere koşuyorsunuz. Havada tek toz tanesi yokmuşçasına pırıl pırıl ışıl ışıl bir gökyüzü başınızın üstünü sarıyor. Göğün mavisini delip delip kaçışan bembeyaz martılar az sonra size nasıl güzel bir yol arkadaşlığı yapacaklarının haberini veriyorlar adeta.

Martıları besleme konusunda deneyimli kimi yolcuların yanlarında getirdikleri cips türü yiyeceklerin martılar tarafından nasıl da özenle ve rekabetle kapışıldığını izlerken liman görünüveriyor. O arada orta güvertede, bir müzisyenin Latin ezgileri arka fonda rüzgara eşlik ediyor. Çevrenizdeki konuşmalardan ülke analizleri yapmaya çalışırken, otuz dakikayı biraz aşan bir yolculukla adaya, ada hayatına merhaba diyorsunuz. Şaşırtacak kadar kısa sürede gerçekleşen gemi tahliyesi, düzen olduğunda ve bu düzenden sorumlu olanların görevlerini net olarak yerine getirdiğinde her şeyin nasılda sorunsuz ilerleyebileceğine tanık oluyorsunuz.
Ada hayatı, ada psikolojisi ve ona dair fikirler zihne yürürken gepegeniş bir coğrafyadan, sınırsız bir sürüş yollarından sonra ucu bucağı belli kara parçasında hayat sürenlerle selamlaşıyorsunuz. Onlarla aynı fikirde olabileceğimiz belki de tek konunun sakinlik tercihi üzerine olabileceğine kanaat ediyorsunuz. Zira hayat bir anda yavaşlıyor. Bu yavaşlığı sabote etme niyeti güden kimi sürücülerin plakalarından ülkedaş olduğunuzu görünce bir iç ferahlığı olmuyor değil hani?
Adaya indikten sonra ilk işimiz konaklayacağımız yeri bulmak oluyor. Ana kara kıyısındaki Kavala’nın çapraz karşısına denk gelen Prinos bölgesine ulaşırken inişli-çıkışlı bir yolu takip ediyor, kimi yerlerde çam ağalarının güzergaha bıraktığı koyu gölgelerden geçiyoruz. Gözlerimiz kamaşıyor ışık oyunlarının kovalamacasından. Mis gibi reçine kokusu açık pencerelerden içeri doldukça iyi hissetmek için sebeplerimizin arttığına kani oluyoruz. Adanın en büyük plajlarından biri olan La Scala, geldiğiniz yerdekileri andıran havasıyla sizi kendine çekiyor adeta. Otopark alanındaki araçların plakaları hep tanıdık oluşu bu cazibenin marifeti olmalı. Bu plaj ücretli ve ücretsiz olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Dekorasyon bakımından net bir fark olmamasına rağmen böyle bir ayrım var. Tercihimiz olmayan bir tarz olduğu için görerek fikir sahibi olup yolumuza devam ediyoruz.
Konaklayacağımız yer ülkemizde apart olarak adlandırılan tipte bir tesis. Zeytin ağaçları içinde ve hemen deniz kıyısında. Kum bir plaja sahip. Yerleşme faslını kısa tutup zamanı iyi değerledirmek adına yine yola düşüyoruz.
Görülmesi gereken yerler listesinin başındaki Marble Plajı ve onun civarındakiler için yeniden adanın merkezine dönüyoruz ve yine ağaçların gölgelerini, kimi zaman tozlu kıyı yollarını takiben Marble plajına ulaşıyoruz. Burayı gelen herkesin ilk yaptığını plajı üstten bir yerden gören açıdan bir kaç fotoğraf çekiyoruz. Muhteşem bir turkuaz renk ve bembeyaz mermer parçalarından oluşan plaj son derece bakımlı, özenli ve tertemiz. İnsana bu kadar da güzel olunmaz ki dedirtiyor. Çok güzel, çok. Denizden çıkınca teninizde pamuksu bir his, bir yumuşaklık oluyor. Mermer tozlarından olmalı diye düşünüyorum.

Marble plajının yaslandığı yamaç bir mermer ocağı. Buradan çıkarılan mermerlerin kırıntıları bu plajın ana malzemesini oluşturmuş zamanla. Marble’a benzeyen, hemen yakındaki Porto Vathy plajı üzerindeki yamaçlarda blok mermer alınan alanlar görülüyor. Yollar mermer ve toprak tozlarıyla örtülü. Aracınızın tozdan nasibini alması kaçınılmaz. Yakında yer alan diğer plaj Vathi de görülmeye değer. Biz ilk günü tamamlamadan bahsettiğim plajların sırtında kalan dağ yolunu kullanarak Panagia köyüne ulaştık. Adanın kuzeybatısında güzel bir yerleşim olan Panagia bir orman köyü. Sakin yaşamı turistlerin ilgi odağı olmasından nasiplenmiş görünüyor. Köy meydanında hediyelik eşya dükkanları, küçük lokantalar, kahvehaneler mevcut. Köyün meşhurluğu biraz da lezzetli et yemeklerinden geliyor. Kuzu, tavuk çevirme ve kokoreç. Ünlerinden haberdarız. Yarın akşam yemeğimize onları konu etmek niyetindeyiz.
Gün akşama doğru ilerlerken önce Limenas’a oradan da Prinos’a dönüyoruz. Geçilen mesafeler bizim gibi ana karada uzun yol yapanlar için mesafeden sayılmaz.
Akşam yemeğimizi Prinos sahilindeki lokantalardan birinde alıyoruz. Porsiyonlar tipik olarak çok doyurucu. Fiyatlar makul ve hemen her lokantada aynı. Ödenen bedeli hak ediyor. Standart olarak masa örtüsünün üzerine ince kağıttan bir örtü daha seriliyor ve bu kağıtta, nerede yemek yiyorsanız o bölgenin haritası buluyor. Siparişinizi beklerken bu haritada çalışma yapma imkanınız oluyor. Hiç bir Yunan lokantasında (taverna deniyor) Yunan müziği dışında bir müzik çalmıyor. İster canlı olsun ister başka yoldan sadece kendi müziklerini sunuyorlar. Bunu özel olarak not almıştım. Bizim lokantalarımız -özellikle turistik yörelerdekiler- neler çalıyorlar dersiniz?

Prinos, Marble, Porto Vathy, Panagia, Prinos

Plajlarıyla ünlü Tasos’ta ikinci gün

Adanın batı sahilinde, Prinou’da, denizin dibinde, zeytin ağaçlarından oluşan bir bahçe içine kurulu tertemiz bir tesiste geçiriyoruz geceyi. Dalga sesleri karanlığa akıyor. Bir yanda yaz böceklerinin gece mesaisi. Geceye düşen ay, ışığıyla berber birine tutulmuşluğun izlerini taşıyor. Gece bitsin istemiyor insan adeta.
Gün denize ilk ışıklarını sunarken, tatil günü için oldukça erken sayılabilecek bir saatte, kuş cıvıltılarına eşlik eden sakin dalgaların camı tıklatmasıyla uyanıyoruz o gecenin sabahına. Bahçede, yaşını başını almış zeytin ağaçlarının gövdeleri bilge insanların duruşundaki vakar ile ve buruşuk yüzleriyle yıllar öncesinin selamını hazır etmiş bekliyorlar o merhabanın muhatabını.
Otelde kahvaltı hizmeti yok. Ancak herkese açık olan mutfakta da yok yok. Kahve, çay, ekmek ve sıvı-katı yağlar ücretsiz olarak sunulmuş. Bir gün öncesinden aldığımız kahvaltılık malzemelere, tesisin annesi az önce bahçeden elleriyle topladığı domatesler, biberler ve salatalıklarla katkıda buluyor.
Gün ilerlerken yollara bırakıyoruz yine kendimizi; görülmesi önerilen diğer plajları ziyaret etmek niyetiyle.

Eskiden harita üzerinde yapılan rota planları bugün çok daha kolay yollardan hazır edilebiliyor. Ben bu amaçla Google Maps’i kullanıyorum. Masaüstü sürümünde epeyce noktayı art arda işaretlemek, birbirlerine olan konumlarını kestirip düzgün bir sırada yol almak imkanı veriyor. İkinci günkü yol haritamız aşağıda görülüyor. Dün kuzeye çalışmıştık, bugün ise doğu, batı, güney ne varsa hepsini göreceğiz.

İkinci günün yol haritası

Bu noktadan ileriye doğru adı geçecek plaj isimlerinin çoğu gezi rehberlerinde önerilen yerler. Ben arada bu güzergahların dışına çıkmayı da seviyorum. O anda sağa ya da sola ayrılan bir yolun devamında acaba ne var diye kendi kendime bir soru sorduğumda direksiyonu o tarafa kırarak yoldan çıkmak çok hoşuma gidiyor. Çoğunlukla da iyi bir şeyler oluyor.
Aşağıda isimleri olan plajlarla ilgili nette de çok bilgi var. Ben pek ayrıntı yazmayacağım. Gezi sırasında bana hissettirdiği özel bir duygu varsa belki onları eklemek daha okunulası bir metin ortaya çıkarabilir diye düşünüyorum.

Psili Ammos Plajı

Salonikios Plajı

Giola Lagünü

Giola Lagünü

Efsaneye göre, Zeus babanın gözüne benzeyen bu lagün kendileri tarafından Afrodit rahatça yüzebilsin yaptırılmış. İçindeki su da Afrodit’in gözyaşıymış. Her nasıl olduysa olmuş dünyada pek bir ender görülen bu doğal havuz meydana gelmiş. Denizin dibinde, ama ondan bağımsız bir kaya oyuğunun içinde berrak suyuyla çok cazip doğal bir havuz burası.
Giola’ya gitmek için, denizden yüksek bir yolda seyir halindeyken güzergahtan ayrılmak ve beton ve dik bir yoldan denize doğru inmek gerekiyor. Beton yol sorunsuz, dümdüz ve uzunca bir yol. Giola’ya yaklaşınca arabayı ücretsiz otoparklardan birine bırakıp yaklaşık 15 dakika kadar da toprak yoldan denize doğru yürümeye devam ediliyor. Bu meşakkatli yolculuk sizi muazzam ve gizli kalmış şaheser Giola’ya getiriyor.
Pek çokları gibi önce şaşkınlık ve hayranlıkla karışık olanı biteni izliyorsunuz. Çünkü herkes bu duru suyla bir şekilde buluşmanın yolunu arıyor. Kimisi yüksek kayaların üzerinden parendeler atarak dalıyor onun bağrına kimi hemen deniz kıyısına yakın yerdeki doğal merdivenvari yerden usulca süzülüyor zümrüt yeşiline. Kesinlikle değer bir yolculuk velhasıl.
Özellikle yazın gidildiyse sabah erken saatte burada olup kalabalık gelmeden havuzun keyfini çıkarmak mümkün. Kayalıklarda güneşlenmek, kafa dinlemek…

Aliki Plajı

Aliki Plajı bir yarımadanın bir bölümü. Yarımadanın batısında Aliki Plajı, doğusunda ise tarihi antik mermer ocağı ve batık mermer limanı bulunuyor. Plajı arkanıza, koyu sağınıza alıp patika yoldan ilerlerseniz burnu dönünce bambaşka bir dünya sizi içine çekiyor. Antik çağdan Bizans dönemine kadar mermer ocağı ve liman olarak kullanılan bir kalıntıyla karşılaşıyorsunuz. Önü masmavi suların açıklığı ile sonsuz gibi görünen bu alan su yüzeyine sanki dizilmiş gibi duran kalıntı izleriyle büyüleyici. Dar yolu takip ederek tepeye doğru çıktığınızda konuya daha hakim oluyorsunuz. Kayaların temizliği, parlaklığı ve şekilsel olarak sıra dışılığı, banklarda uzun süre sizi oturtacak nitelikte. Bilgilendirme yazı ve görüntülerinde, burada büyük mermer bloklarının gemilere nasıl yüklendiğini gösteren açıklamalar mevcut.
Aliki Plajı adanın en seçkin plajlarından biri. Kumu ince, suyu turkuaz, mavi arası ve tertemiz. Çocuklu aileler için ideal derinlikte. Aracınızı anayolda bırakarak az bir mesafeyi yürüyebilir ya da restoranın arkasındaki park alanına da bırakabilirsiniz.
Deniz dalgasız ve sakin. Burası dar bir koyda yer alıyor. Denize girerken bazı yerler taşlık. Yakın zamana kadar şemsiye ve şezlongların ücretsiz olduğu ancak art niyetli ziyaretçilerin bu işin cılkını çıkarması nedeniyle lokantalara ait bu mobilyaların günlük kiralandığını belirtmek isterim.

Aliki Plajı
Aliki Plajı
Aliki Plajı
Aliki Plajının arka bölümünde, Antik çağlardan Bizans dönemine kadar çalışan antik ocağı bulunuyor. Ocak sürekli faaliyette olduğu için yarımadanın büyük bir bölümü neredeyse deniz yüzeyine kadar açılmıştır;
Antik limanın kalıntıları

Paradise Plajı

Golden Plajı

Panagia Köyü

Ve geldik Panagia köyüne. Güzel köy. Vakit ayırmaya, gezmeye değer. Yemek molasını burada verecek şekilde programa almakta yarar var. Sokaklar oldukça dar. Evler, küçük bahçeler, sokaklar ve araları tertemiz. Köy eğimli bir mevkide. Köy meydanında oldukça yaşlı çınarların altında güzel bir park var ve aşk çeşmesi olarak anılan çeşmeden akan sula kanalete dökülüyor ve sokak aralarında akmaya devam ediyor.
Diğer köylere göre daha turistik bulduğum bu köydeki fiyatlar diğerleriyle hemen hemen aynı. Panagia’da et yemek öneriliyor. Oğlak, kuzu, tavuk çevirmesi ve kokoreçten oluşan seçenekleri önerilen mekanlardan birinde almak gerek. Biz Elena teyzeyi tercih ettik. Fiyat ve lezzet tam denk geldi. Önerimizdir.

Canlı dönüşüne hayran kaldığım

Tasos’ta ne kadar kalmalı?

Aslına bakarsanız, tatilinizin bir bölümünü değil de tümünü burada geçirecekseniz geri dönüş yolunuzda aklınız fazlasıyla burada kalacak demektir. Özellikle huzurlu iklimi, sunduğu plaj alternatifleri, mutfağı ile zamanın en güzel geçirileceği yerlerden biri. Bu amaçla beş gün, yedi gün kalınır.
Ama görelim, yaşayalım, sindirelim fakat başka yerlere de haksızlık etmeyelim derseniz (bizim gibi) o zaman iki gün, bilmedin üç gün idealdir.

Candaki

Levent Şık Yazıları

İçeriğe atla ↓