Mardin; gece gerdanlık, gündüz seyranlık şehir

Mardin, taşın ve inancın şiiri 

Akşamın alaca karanlığı göğü ele geçirirken birer birer yanar şehrin ışıkları. O vakit geldimi gelin gibi süslenir Mardin adeta. Boynuna dizili inci taneleri olur o evlerin, sokakların lambaları.

Bu yazıda Üstat Refik Durbaş’ın şiirinden esinle “taşın ve inancın şiiri” kadim kent Mardin’den söz açılıyor.

Akşam oldumu inci bir gerdanlık asılır sanki şehrin boynuna (fotoğraf alıntıdır)

Gördüğüm kimi şehirler, ovaların ortasında bir başınalığın timsaliydi adeta. Bazılarıysa dağ yamaçlarına serili çicekler gibi, yaslıydılar o heybete. Bir de yüksek mevkilere kurulu, uzaktan görününce bir vakar ile karşıdan geleni selamlayan şehirler vardı. Onların sayısı pek pek azdı. İşte bizim Mardinimiz, eşsiz Mezopotamya Ovasına öyle yukardan bakar durur asırlardır.  Tarih öncesinden gelen parlak bir nişan gibidir. Toprak kıymeti bilmenin sessiz bir ifadesidir bu kanımca. Tarımla hemhal olabilecek toprağın varsa dağın zirvesine kurarsın evini, barkını. Eker-biçer, yapar-yaşarsın onun verdiğiyle. Güney İtalya ve kimi Ortaçağ şehirlerinde gördüğümü anımsıyorum böylesi yerleşimleri.

Mezopotamya Ovasına bakış (alıntıdır)
Mardin Kalesi ve şehir merkezinden kesit

Mardin gibi kaç şehir biliyorsunuz böyle uçsuz bucaksız bir ovaya tepeden bakan. Tepeden dedimse bir haddini aşmışlık manasında değil bu elbette. Tam aksine asırlara, çeşit çeşit medeniyetlere gözcülük edip de bunca mütevazı olan kaç kent bilirsiniz? Karada olup da ufku görmeye imkan veren kaç şehir vardır dünya üstünde?

Güneydoğunun bu kadim kenti böyle içten bir alçak gönüllüğün simgesidir nazarımda. İnsanlık tarihine dair hangi konunun kapağını kaldırsanız adı geçer her satırda. Tarihi İpek Yolu üzerindedir Mardin. Hanlar, kervansaraylar zamanların hatırasını taşır gelir bugüne. M.Ö 2000 yılı dolaylarında Asur egemenliğinde olan Mardin ve çevresi daha sonra Hitit ve Urartu egemenliğine geçmiştir. Sonra medeniyetler, medeniyetler üst üstüne.

Map of Mesopotamia, 2000-1600 BCE
Mezopotamya Haritası M.Ö. 2000-1600 (https://www.ancient.eu/Mesopotamia/)

Yalınlığın şairi (merhum) Refik Durbaş’ın dizelerindeki deyimle “taşın ve inancın şiiri” bu müstesna kent. Mardin’in, gören göze en özel armağanı, Mezopotamya’ya uzun uzun bakıştır.

İnancın tarihteki yolculuğu Deyrulzafaran Manastırı’nın en dibinde gizli Güneş Tapınağına götürür sizi. Farklı dini inanışlara mensup insanların yaşam ahenginin kutsal mekanlar bağlamındaki özene de yansıdığına tanık olursunuz Mardin’de. Camiler, kiliseler, manastır ve diğer dini yapılar bunlara güzel örneklerdir.

Dicle’nin, Fırat’ın asırlardır suladığı Mezopotamya’ya (eski Yunanca’da iki nehir arasında anlamına gelir) nasıl bereket bıraktığını da bu şehri görenler bilirler. Mardin çevresinde toprağı şöyle bir kazayım deseniz 5 binlik bir zaman rayihası yükselir. İnsanın boyunu aşar bu koku, bu tarih bir anda. Bu taş şehrin simgesi olan Ulu Cami Artukluların elindendir. O da gelir taa on ikinci yüzyıldan.

Ulu caminin minaresi

Minaresi damla formundaki süslemeleriyle eşsiz olarak kabul edilir. Ulu Cami enlemesine inşa edilmiş ve böylece saf tutanların imama eşit yakınlıkta olması amaçlanmış. Burada hanefi ve şafi mezheplerine dahil olanlar aynı anda kendilerine ayrılan bölümde ibadet edebilir. Bu dinler ve mezhepler arasındaki hoşgörünün güzel örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.

Ulu cami (Wikipedia’dan alıntıdır)

Mardin’de sabah

Bir Mardin sabahına başladıysanız, terasa çıkıp elinizi alnınıza siper ederek önünüze serilen ovaya bırakın gözlerinizi. Geçmiş yüzyıllara doğru uzunca bir yolculuğun kapısındasınız işte şimdi. Hayal edin, uçsuz bucaksız tarlalar uzaklarda bir ufuk vadecek zihninize. Asırlar sahne sahne akıp geçerken gözünüzün önünden nice insan acılarının sesi de erişecek belki kulaklarınıza. Güneş solunuzdan usul usul ışığını hüzmelendirecek cıvıltılar eşliğinde.

Mardin’de sabah, Mezopotamya Ovası saygı

Buraların insanı, tıpkı içinde yaşadıkları kent gibi vakar içindedir. Tebessümle ciddiyet arasındaki terazinin ayarını en hassas halde tutmayı başarmışlardır. Bu topraklar, sadece buğday, aş, yerleşik hayat değil aynı zamanda maneviyatın da kalbi olmuş. Bunların hepsi yöre insanın ruhunda mütevazı bir güç. Türkçe, Süryanice, Kürtçe, Arapça, Ibranice, Ermenice gibi dilleri konuşan pek çok insan yaşıyor Mardin’de. Bu kültür çeşitliliği pek çok insanı buraya davet ediyor. Belki de bu davetin icabı olsa gerek Mardin’de bir Hilton Oteli bulunuyor.

Gönül zengini bir Mardin insanı Musa Hoca ile sohbette

Deyrulzafaran Manastırı

Deyrulzafaran Manastırı, Mardin’in 5 kilometre doğusunda, Mardin Ovasına hakim bir noktada yer alıyor. Üç kattan oluşan Manastır 5’inci yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle bugünkü haline 18’inci yüzyılda kavuşmuş. Manastır bugün de Süryani Kilisesi’nin önemli dini merkezlerinden biri olarak görev yapıyor.

Manastır, tarih boyunca çokça farklı isimlerle anılıp, biliniyor. Şu andaki ismini, çevresinde bolca bulunan ve safrana yakın akraba türlerden biri olan bir çiğdem türünden alıyor. Yapının duvarlarındaki ana rengin safrandan elde edilen boyanın ürünü olduğuna inanılıyor.
Bu bitki ile ilgili araştırmalar yaparken yöreyi ziyaret etme imkanımız oldu. Manastırı, içindeki Güneş Tapınağını rehber eşliğinde gezdik. Manastırın görevlisi Süryani kahvesi ve çöreği ikram etti. Uzun uzun sohbet etme imkanımız oldu. Manastır içindeki Kırklar Kilisesinde sergilenmekte olan matbaa makinesinin 1876 yılında buraya getirildiğini ve 1969 yılına kadar Süryanice, Arapça, Osmanlıca ve Türkçe kitaplar basıldığını öğrendik.

(Detaylı bilgi için: http://www.deyrulzafaran.org/turkce/detay.asp?id=276&kategori=MANASTIR)

Manastırın duvar renginin bu çiğdemden geldiğini inanılıyor

Manastırın sadece ön cephesi açık, Mezopotamya Ovasına bakıyor

Süryani kahvesi

Tarçın ağırlıklı kokusuyla damata lezzeti duran Süryani Çöreği

Yüzün güneşle aydınlandığı zamanlar, Güneş Tapınağı

Deyrulzafaran Manastırının en kuytu köşesinde, Milattan Öncesine ait karanlık bir oda bulunuyor. Bu oda Güneş Tapınağı olarak kullanılmış vaktinde. Ona ulaşmak için devasa yapının içinden, koridorlar geçiyor, merdivenlerle aşağı iniyoruz. Son bölümdeki dar basamaklar da geride kalınca tapınağın içine giriliyor. Duvarlar, tavan, doğu cephede yer alan ve gün ışığını kabul eden açıklıklık insanı alıp götürüyor. Dünya üzerindeki nesnel varlığınız ifadesi nedir, sorguluyorsunuz. Yapının duruşundaki estetiğe mi, mimarisine mi yoksa bir zamanlar insanların açıklığa dönük olarak güneşe gösterdikleri lütfa mı hayran kalacağınızı bilemiyorsunuz.
Yapı birbirine geçme taşlarla örülerek inşa edilmiş. Tuturucu bir malzeme yok. Tavanın ortasındaki kilit taşı alınınca çökeceği aşikar. Ama o asırlar boyu yaşanan tüm yer hareketlerine, doğal afetlere dayanıp bugüne gelmiş. Bu mütevazı yapının üzerine bina edilen manastırı düşününce karmakarışık oluverir zihniniz bir anda.
Bu karanlık odada bulunan tek pencere doğuya bakıyor. Güneş ışınlarının girmesiyle kaybolması arasında geçen sürede ibadet ediliyor. Asırlar boyunca, yüzlerini pencereye, güneşe dönerek burada bulunmuş ve devrini tamamlamış insanları hayal ediyor, ürperiyor insan.

Güneş Tapınağı

Mardin’de görülecek yerler bitmez

Kısıtlı zamanlar için bulunduğum Mardin’de görülmesi gereken tüm yerleri gördüğümü söyleyemem. Ancak bir gezi planı oluşturma niyetiyle bu yazıyı okuyan birisi için önerilerim olacaktır elbette. Bu bölümde ilin yazılı turistik kaynaklarını tarayarak özelliği olan bazı mekanları anmak isterim.
Kasımiye Medresesi 15. yüzyıldan beri tüm heybetiyle yerinde duruyor. Günümüze kadar mükemmel yapısıyla ayakta kalabilen medresenin yapımına Artuklu Dönemi’nde başlanmış ve Akkoyunlu Hükümdarı Cihangiroğlu Kasım Padişah döneminde (1457-1502) tamamlanmış. Mardin’in güneybatısındaki Mardin Şehir Stadyumunu geçtikten sonra İtfaiye garajından sağa sapılarak 250 metre gidildikten sonra ulaşılabiliyor.

(Detaylı bilgi için: https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/mardin/gezilecekyer/kasimiye-medresesi)

Kasımiye Medresesi (alıntıdır)

Dara Antik Kenti Mardin’in 30 kilometre güneydoğusunda bulunan Oğuz Köyü’nde yer alıyor. Tarihte Yukarı Mezopotamya’nın en önemli yerleşim yerlerinden birisi olan Dara, İmparator Anastasius‘un (491-518) girişimleriyle 505 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırını Sasanilere karşı korumak için askeri amaçlı bir garnizon kenti olarak kurulmuş.

Detaylı bilgi için: https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/mardin/gezilecekyer/dara-antik-kenti

Dara Antik Kenti

Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi Mardin’de hüküm süren son Artuklu Sultanı Melik Necmettin İsa bin Muzaffer Davud bin El Melik Salih tarafından 1385 yılında yaptırılmış.

Detaylı bilgi için: https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/mardin/gezilecekyer/zinciriye-sa-bey-medresesi

Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi

Mor Gabriel Manastırı (Deyrulumur Manastırı) Midyat ilçesinin 23 kilometre güneydoğusunda bulunuyor. Manastır, Süryani Kadim Cemaati’nin ünlü ve büyük yapıtlarından biri. Meşe ağaçları ile kaplı yüksekçe bir tepede yapılmış. Manastırın temelleri Mor Şmuel ile Mor Şemun tarafından 397 yılında atılmış ve yapı kısa sürede tamamlanmış.

Detaylı bilgi için: https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/mardin/gezilecekyer/mor-gabriel-deyrulumur-manastiri

Mor Gabriel Manastırı (Deyrulumur Manastırı) 

Mardin Müzesi https://muze.gov.tr/muze-detay?SectionId=MRD01&DistId=MRK

Mardin Müzesi

Sabancı Şehir Müzesi http://www.sakipsabancimardinkentmuzesi.org/

Telkâri

Biz, batıda “gümüş işçiliği” der geçeriz. Bunun Mardin’deki adı bir sanat ifadesi gücündedir; Telkari. Gümüş tel işleme sanatı. Teller eritilir, kalıplara dökülür, belli bir incelik kazanması için haddeden geçirilir. Bu teller bir mikrondan yirmi mikrona kadar inceltilip birbirine sarılır. Sonra istenilen takı modelleri için şekil verilir, kaynatılır. Beğeniye sunulur.

Telkâri, ince ruh, ince iş

Bıttım sabunu

Bu kadar çok doğal sabunu başka nerede bulursunuz bilmem. Çeşit çeşit renk renk bitkisel kökenli sabunlar bıttım (menengiç) ağacından yapılıyor. Zayıf telli saçları beslediği söyleniyor. Bıttım (menengiç), Latince ismi Pistacia terebinthus olan ve Antep fıstığı (Pistacia vera)’nın yakın akrabasıdır. Menegiç ağaçları, Manisa Yunt Dağında olduğu gibi kimi yörelerde aşılanarak Antep fıstığı plantasyonuna alınıyor.

Bittım sabunu ve menegiç ağaçları

Mavi badem, peksimet, cevizli sucuk, leblebi

Mardin çevresinde yetişen bademlerden, Lahor ağacı kökünden elde edilen kök boya ile renklendirilmiş maviye çalan badem şekeri elde ediliyor. Oldukça lezzetli bir çerez. Ekmek hamurundan yapılan peksimet bir kaç ay tadı değişmeden saklanabiliyor. Yörede yetişen nohutlar dağlanarak tuzlu “dağlı leblebi” yapılıyor. Üzüm suyu ile cevizin ip üzerinde dizilerek kurutulmasından elde edilen cevizli sucuğu Mardin’de denemelisiniz. Yörede yetişen üzümlerden elde edilen Süryani Şarabı sektörde seçkin bir tanınırlığa sahip. Mardin kiraz, mahlep ve sumak gibi bitkisel ürünleriyle de dikkat çekiciyor.
İkbebet (içli köfte), ırak, semburek, kitle raha, etli dolma, kibe (işkembe dolması). kuzu çevirme, kaburga dolması, lebeniyye, zerde ve kahiyat bu isimler de burada dursun. Mardin’e gelince nasılsa peşlerine düşmeniz kaçınılmaz olacak.

Mardin Taşı

Kente rengini veren taş, Mardin Taşı olarak tescilli bir isim. Bu taş bal renginde ve ocaktan çıkarıldığında işlenmeye müsait bir yumuşaklıkta oluyor. Bu özellikleri ile de yöre insanına özdeş; sıcak, yumuşak, samimi, dertleşmeye hazır bulunuyor. Yöreden naif ruhlu, hassas karakterli türlü sanatçıların çıkması da belki bundandır.

Mardin Evleri

Kuşkusu yok ki Mardin’i ilginç kılan özelliklerden biri de evleridir. Şehir Mazı Dağları’nın güney yamaçlarında, Mezopotamya Ovasına nazır, doğudan batıya doğru kurulmuş. Doğal konumdan kaynaklanan bir üst üstelik, sıkışıklık dikkati çekiyor. Şehre Kızıltepe yönünden ya da Mardin Kalesi üzerinden bakıldığında evler birbirinin üzerine yığılmış gibi görünüyor. Çok benzediğinden, Kale, Kartal Yuvası olarak da anılıyor. Bir Ortaçağ mimarisi olan bu tarz günümüzde de korunarak sürdürülüyor. Bu haliyle şehir bir kapalı bölge karakteri gösteriyor.

Mimarinin gelişiminde bölgede sarı kalker taşı ocaklarının yoğun oluşu önemli rol oynamış. Böylece kapı, pencere, asma katı gibi zorunluluklar dışında ahşaba ihtiyaç kalmamış. Yukarıda söz edildiği gibi ocaktan çıkartıldıktan sonra rahatça kesilip işlenebilen bu taş daha sonra sertleşiyor. Sıva gerektirmiyor. Sıcakta ve soğukta daha da sertleşme devam ediyor.

Bu mimariye etken bir diğer konu da iklim olmuş. Ayrıca mimaride önemli bir yere sahip eyvan, revak gibi yarı açık mekanlar, özellikle batı güneşine karşı gölgede kalabilecek biçimde yönlendirilmiş. Mezopotamya ovasına açılan kapılar tepenin eğimi üzerinde kuruldukları için en az iki katlı oluyor. Hiçbir evin gölgesi birbirinin üzerine düşmüyor. Güneş ışınlarının aksine düzenlenen daracık sokaklar iklim şartlarına göre yazın kavuruculuğunda gölgede kalıp insanları sıcaktan koruyor. İklim nedeniyle kapı ve pencereler küçük. Odalar avluya bakıyor. Yazın eyvanda oturuluyor, gece de yatılıyor.
Biz Mardin’de, Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı’nın İpekyolu Misafirhanesinde konakladık. Tam olarak yöre evi nasıl olur gördük, içimize sinerek keyfini yaşadık.

Konakladığımız yer tipik bir Mardin evi. Terasın önü Mezopotamya Ovası

Yeni Mardin

Hikayesini anlattığımız Mardin, eski Mardin’dir. Onun bir de “yeni” olanı var! Özellikle son yıllardaki göç hareketleri yeni konuta ihtiyacı doğurmuş. Bunun için toplu konut alanı belirlenmiş. Eski Mardin’e giderken yol sizi bu yeni yerleşim bölgesinden geçiriyor. Bazı devlet kurumları ve banka şubeleri de bu bölgede. Neyse ki yeni ile eski arasında coğrafi ve doğal bir izolasyon var. Yoksa Mardin’e çok yazık olurmuş.

Yeni Mardin

Mardin’e nasıl gidilir?

Mardin Havalimanı (MQM) yalnızca ulusal uçuşlara imkan veriyor. Şehir merkezine yaklaşık 20 km uzaklıkta. Araç kiralama, taksi gibi seçeneklerin yanında, hemen havalimanının önünden geçmekte olan minibüsler de bir seçenek. Yöreye hızlıca uymak, karışmak isterseniz bunu deneyimleyim derim. Havalimanına Istanbul, Ankara ve (bazı dönemlerde) İzmir’den ulaşım imkanı var. Mardin’e en yakın diğer havalimanları olan Diyarbakır 95 km, Şanlıurfa 190 km uzaklıkta.
Mardin’e havayoluyla gelmenin güzel yanı sadece zaman tasarrufu açısından olmuyor. Açık bir havada, tüm İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu coğrafyası bilgilerinizi tazeleyebiliyorsunuz.

Başlangıç noktasına bağlı olmakla beraber karayoluyla Mardin’e gelmek uzunca bir yolculuğu gerektiriyor. Yollar genelde otoyol standardında olduğu için bir konaklama ile rahatlıkla gelinebilir. İç Anadolu’dan Güney Anadolu’ya geçişte yoğun TIR trafiğine dikkat edilmeli. Zira ülkemizi Orta Doğu’ya bağlayan güzergahta araç kullanıyor olacaksınız. Yollar ne kadar geniş ve bölünmüş olsa da iri araçlar yoğun olarak bir araya geldiğinde ürkütücü olabiliyor. Afyon, Aksaray, Pozantı, Adana, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin güzergahında bu anlamda TIR sürücülerinin dinlenmede olduğu saatleri dikkate alarak yolda olmak en iyi çözüm önerimdir.

Benim önerim ya doğrudan havayoluyla Mardin’e gelip 3-4 günü dolu dolu burada geçirmek ya da örneğin (bizim yaptığımız gibi) havayoluyla Adana’ya gelmek buradan kiralanacak uygun bir araçla Adana, Antakya, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin şehirlerimizi on günlük bir sürede gezmek.

Kos – Yunanistan

Bodrum merkezde, başınızı hafifçe kaldırıp denize doğru baktığınızda hemen şuracıkta gördüğünüz ada işte bu ada; Kos demeye alıştığımız İstanköy Adası. Katamaran tipi bir tekneyle yarım saatten az bir sürede limanına varılan Kos Adası’nı görme, gezme imkanım oldu. Gördüklerimi okuduklarımla harmanlayıp paylaşmak isterim. Fotoğraflar eşliğinde keyifle okunsun, gitmiş kadar olunsun dilerim.

İstanköy (Kos) Adası – Yunanistan

Türkiye gibi büyük bir anakaradan geliyorsanız bu ada size pek bir küçük gelecek. İki günde hakkından gelinebilecek sessiz, sakin bir yerleşim burası. Kos, Anadolu’dan 8 mil (yaklaşık 13 km) kadar uzakta. Ada 400 yıl (1525-1912) boyunca Osmanlı idaresinde kalmış. Bir Türk köyü (Platani), (ada merkezinde) bir Türk mahallesi, camileri ve esnafıyla Türk varlığı olan bir ada. Meşhurluğu tescilli Türkçe isimli lokantaları olan bir yer. Antik Çağ hekimlerinden Hipokrat’ın burada doğduğu ve ilk tıp eğitimini burada aldığı düşünülür.

Adalarda gezmek için araç kiralamak

Böyle kısa zamanda gezilebilecek yerlerde mümkün olan en fazla şeyi yapmak istiyor insan. Araç kiralama imkanına sahip olmak o yüzden önemli. İki güne sığacak bir yerdeyiz. Hareket kabiliyeti yüksek, küçük bir araç en ideali. Genelde yollar iki şeritli. Şehir merkezi gibi kimi yerlere minik bir arabayla girmek çok daha kolay oluyor. Adaya gelmeden önce telefonla ya da internet üzerinden bağlantı yapmak özellikle yüksek sezon için akıllıca. Kısıtlı zamanı riske atmamak lazım. 2020 yılına kadar Yunan adalarında günlük araç kira bedeli 25-30 Avro arasındaydı. Koronavirüs günleri ekonomiyi nasıl etkileyecek hep birlikte göreceğiz.

Ada psikolojisi

Türkiye’den Yunan adalarına deniz yoluyla ulaştıysanız pasaport kontrolü aşaması bir canınızı sıkabilir. Biz çok tez canlı, onlar çok yavaşlar. Bunda adada yaşıyor olmanın da etkisi var kuşkusuz. Ada insanının hiçbir zaman acelesi olmaz. Gidebileceği en uzak yer için haracanacak süre bile belli ve nettir. Bu aşamayı sakince atlatmak yerinde olur.

Kefalos

Aracı teslim aldıktan sonra otel girişini yapmak ve sonrasın hemen keşfe başlamak, bir gezgin için nefes kesici bir heyecan demektir. Bilmediğin bir yerde bilinmeze doğru… Öncesinde mutlaka bir Lidl yoksa yerel büyük bir market bulunmalı temel bazı ihtiyaçlar alınmalı elbette.
Aç şimdi pencereleri, tarih öncesinden esin alan Ege’nin sıcak rüzgarı yalasın tüm bedeni. Dolsun içine-dışına mavi bir koku. Vur şimdi yollara yönünü…
Ada gezileri bir noktadan başlayıp aynı noktada biter genelde. Ama Kos gibi bazı adalarda kıyı çok düzlük vermediğinde tepelerin (dağların) yanından, yamacından, ortasından akar gider yollar, ıssız ıssız. Adaya gelince insan en dipten başlayıp her yeri tarayıp görmek istiyor. O yüzden bizim rota da Kos’a gelenlerin ilk yaptığı gibi güneydeki Kefalos bölgesinden başlıyor.

Kos gezi rotası

Yazlık (2019 temmuz) bir huzurevi nasıl olur derseniz, ben işte böyle olur derim. Ege’nin mavi-turkuaz suyu, ipek misali kumdan kıyılara vurdukça sessizliğin içine tazecik bir koku bırakıyor adeta. Olan tüm ses bu. Agios Stefanos plajına bırakın kendinizi. Plaj malzemeleri ücretsiz.

Kefalos

Bir adaya gittiysem, bütün yol seçenelerinin sonunu görmek hevesinde olurum genelde. Zaten çok da fazla seçenek olmaz adalarda. Tepelere çıkar arkasına inersiniz, ya plajdır ya da kayalık. Güney bölgesini bu yönden tamamladıktan sonra Mastichari bölgesine geçtik.

Mastichari

Yakınındaki Kalimnos Adasına bakan, oldukça rüzgar alan, denizi dalgalı bir plaj ve yerleşim yeri. Geniş bir kumsalı ve nitelikli tesisleri olan bir bölge. Kıyıda ise özellikle akşamları keyifli olanaklar sunan çok sayıda restoran (taverna) mevcut. Akşam yemeği için burada bir mekan tercih edilebilir (biz de öyle yaptık). Limandan Kalimnos’a geçiş yapılabiliyor. Sabah gidip akşam dönmek mümkün. Ancak bizim böyle bir planlamamız olmadığı için yapamadık.

Mastichari Plajı

Mastichari kıyı şeridi

Marmari ve Tigaki

Mastichari kıyı şeridinin devamı Marmari ve Tigaki’ye çıkıyor. Buralarda da plajlar var. Özellikle Tigaki bölgesi konaklama olanakları bakımından daha çok imkana sahip. Ama plajlarda ciddi bir yoğunluk dikkatimi çekmedi hiç. Çünkü seçenek çok.

Aynı bölgede Kohilari Plajı uçurtma sörfü (kite surfing) için mükemmel bir ortam. Deli gibi esen rüzgar yerdeki kumu alıp savururken sizin de ayaklarınızı yerden kesiyor.

Kohilari Plajı rüzgar sörfü için harika bir rüzgara sahip

Kos merkez

Adada gezilecek yerlerin çoğu merkezde ve yürüme mesafesinde.
Hipokrat Ağacı: Rivayete göre Hipokrat bu ağacın altında öğrencilerine ders veriyormuş. Ancak ağaç en fazla 500 yıllık. Temsili bir durum kısacası. Zira baba MÖ 5. yüzyılda yaşamış. Ana gövdenin içi boşalmış. Yan dallar destekle yaşatılıyor. Aynı adı taşıyan meydan ve çevresinde sakin ve huzurlu bir ortam var. Kafeler, restoranlar pek davetkar.
Gazi Hasan Paşa Camii: Hippokrat Ağacının hemen arkasında bulunuyor. 1786 yılında dönemin Osmanlı Valisi Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından yaptırılmış. Savaşlarda ve son olarak 2017 depreminde epey hasar görmüş.

Hipokrat Ağacı

Gazi Hasan Paşa Camii

Bu bölgedeki diğer görülesi yerler:
Neratzia Kalesi (Şövalyeler Kalesi)
Eleftherias Meydanı
Defterdar Camii
Açık hava arkeoloji müzesi

Platani Köyü

Adanın merkezine 5 km uzaklıkta, Türk nüfusun yoğun olduğu Platani köyü bulunuyor. Köy yakınlarında kalıntıları olan Asklepion dünyanın ilk hastanelerinden biri olarak kabul ediliyor. Hipokrat tıp eğitimini burada almış. Alana giriş için 8 Avro gibi bir ücret talep ediliyor. Biz akşam üzeri gittiğimiz için giremedik. Görevli kadın bisikletine binip ana kapıdan gülerek uzaklaşırken “yarın sabah erken gelmeyi unutmayın” demeyi ihmal etmedi.

Platani Camii

Platani köy meydanı

Zia Köyü

Adadaki ikinci günümüzde önce otantik Zia köyünü ziyarete gittik. Ancak buraya daha iyi bir planlamayla akşam üzeri gün batımına yakın bir zamanda gelmek daha doğruymuş. Dağın yamacında Kalimnos adasına nazır bu köy ilgi çekici bir yer. Yeme-içme ve hatıra eşya alma konusunda seçenekler mevcut. Bolca virajlı bir yolla, orman içine gire gire bir tepeye doğru bir yolculukla Zia’ya varılıyor. Köyün girişinde otopark alanı var. Aracınızı oraya bırakmanız gerekiyor. Keyifli bir yer.

Zia Köyü

Termi

Thermi plajı, bizim Reşadiye Yarımadamızın uç kısmına bakıyor. Burada denizin içinde ve hemen kıyıda bir sıcak su kaynağı mevcut. Deniz tarafı taşlarla çevrili olduğu için sığ  bir havuz görünümünde. İçine girilse de uzun süre sabit durmak imkansız, su çok çok sıcak. Ana yol bu kaynağın üst kesiminde bitiyor. Buraya inmek için iptidai bir yol açılmış. Araçla belli bir yere kadar inilebiliyor. Ama dar ve kötü zeminli bir yolda, üstelik epeyce dik bir yokuşta kiralanmış bir aracı zorlamamak daha güvenli geldi bize. Kıyıda bir büfe ve plaj da mevcut.

İşte böyle sevgili dostlar, bir gezimiz de bu şekilde sonlandı. Yunan adaları gerek kültür olarak, gerek yeme-içme rahatlığı bakımından bizleri memnun ediyor. Yüz yıllardır aynı denizin suyunda kulaç atmış oradan tuttuğu balıkların hangi taraftan geldiğine bakmaksızın lezzetle tüketmiş insanlarız. Siyasi çekişmelerin gündem kovalayan kırıcılığı yerine aynı gökyüzünü paylaşmaktan öte ortaklıkları olan bu iki güzide ulusun dostlukla yüz yıllar boyu birlikte olmasını dilemek zor olmamalı.
İstanköy adasından dönüş için limana gelirken, hemen karşımızda duran ülkemizin ihtişamlı topraklarındaki insan hareketlerini izliyoruz. Bir saatten az bir zamanda karşıda olacağız. Bu çok coşturucu bir duygu değil mi sizce de? Bir orada bir burada olmak, olabilmek ne büyük özgürlük, kuşlar misali.
Yeni bir rotada buluşmak dileğiyle.

Yurt dışına araçla çıkışta gereken belge

Yeşil Kart aslında A4 kağıdı boyutunda bir kağıttır
Yurt dışına aracıyla çıkmak isteyenlerin yanında bulundurması gereken belgeler:

1. Geçerlilik süresi uygun bir pasaport
2. Yeşil Kart Sertifikası
3. Aracın ruhsat sahibinin ya da vekalet belgesinin araçta bulunması
4. Uluslararası geçerliliği olan ehliyet

Yeşil Kart Sertifikası ne işe yarar?

Yeşil Kart Sertifikası (Sigortası), ülkemizdeki trafik sigortasının kapsamını, geçerli olduğu ülkeler bazında genişleten bir kaza güvencesi sağlamaktadır. Türk Hükümeti’nin de imzaladığı 1959 tarihli Strasbourg Anlaşması çerçevesinde, yeşil kart sistemi dahilindeki ilkelere, Mali Mesuliyet Poliçesinin uluslararası uzantısı şeklinde, kaza mahalli ilke mevzuatı ve limitleri dahilinde teminat veren, uluslararası, yeşil renkli ve tek formatla düzenlenen olmazsa olmaz bir belgedir.

Yeşil Kart Sertifikasının maliyeti ne kadardır?

Bedeli otomobil için yıllık (2018) 225€. Siz yurt dışında kalacağınız süreye göre 15 güne kadar %20, bir aya kadar %25 vd şeklinde ödeme yaparak bu A4 kağıdını sigortacınızdan almanız gerekiyor. Güncel fiyatları bu bağlantıdan öğrenebilirsiniz.

Yurt dışına araçla çıkışta Yeşil Kart Sertifikası yeterli mi?

Yeşil Kart Sertifikası, pasaportunuzdan sonra sorulan ikinci şey. O yüzden önemli. Bir kazaya karışmanız halinde bu sigorta sizi de karşı tarafı da kurtarıyor. (Beter durumları göz ardı ediyorum. Çünkü kural her şeydir. Buralarda uyulmayan her kural oralarda pek bir muteber. Hele şehir içlerinde 40’ı bazen 50’yi geç, bizdeki gibi tabelada değil kurallar; hele bir emniyet şeridinde şöyle bir boy göster lüzumsuz yere…).

Yurt dışı çıkışta bir diğer husus araç sahibinin mutlaka araçta olması. Yoksa vekaletname ile ancak bu mümkün oluyor. Kural kesin, esneklik yok.

Uluslarası bir ehliyete ve yukarıdakilere sahipseniz geçin direksiyona. Avro yüksek, uçak biletleri cep yakıyor ama yollar çok güzel ve keyifli. Yüksek kapasiteli bir termos, bolca sevdiğiniz kahveden ve çaydan alın. Bolca karton bardak…

Genelde hızınız 90 olduğu için ve tabii ki arkanızdan, sağınızdan, solunuzdan sürekli tacize uğramayacağınızdan araç kullanmanın aslında ne de zevkli olabileceğini hissedin.

Kavşak ve yaya geçidi kuralları kesin, alışın, kullanın; insanlığınızla övünün; yüzü gülen insanlara siz de gülün, nasıl da ömrü yok yere çarçur ettiğinizi siz de görün.

Yeşil Kart Sigortası kağıtta yazan başlangıç ve bitiş tarihleri dahil olarak geçerlidir. Önerim şudur; araçla yurt dışı tatil planı yaparken yeşil kart için alınacak güvence süresini iyi hesaplamak ve hakkını vermek.

Bu arada bir ay boyunca bir tek polis kontrolüne rastlamadık. Sadece Tiran yakınlarında yol kontrolünde gülümseyerek devam edin diyen iri yapılı iki nüktedan polis kaldı aklımda. Yani bu kağıda ihtiyacımız hiç olmasın ama ülke giriş ve çıkışlarında mutlaka sorulacaktır işleyiş gereği. (23.08.18).

Yunanistan

İpsala çıkışlı (Kipoi-Yunanistan girişli) rota ve konaklama önerileri

İpsala – Dedeağaç (Alexandroupoli) – Gümülcine (Komotini ) – İskeçe (Xanthi)
1 gece konaklama (İskeçe (Xanthi) gezi rehberi) (Hotel Xanthippion)
İskeçe (Xanthi) – Keramoti – (Feribotla) Tasos Adası
2 gece konaklama (Tasos gezi rehberi) (Ktima Panaretos)
Tasos Adası (Feribotla) – Keramoti – Selanik
1 gece konaklama (Hotel Urban Donkey)
Selanik – Kalambaka, Meteora
1 gece konaklama (Meteora gezi rehberi) (Hotel Meteora)
Kalambaka, Meteora – Atina
2 gece konaklama (Atina gezi rehberi) (Athens Iris Hotel)
Atina – Patras – Killini – (Feribotla) Zakintos Adası (veya Kefalonia ya da ikisi de)
2 gece konaklama (Zakintos gezi rehberi) (Laganas Bölgesi)
Zakintos Adası (Feribotla) – Killini – Patras – Yanya (Ioannina)
1 gece konaklama (Yanya gezi rehberi) (Dovitel Boutique Hotel)

Transfagaraşan Yolu – Romanya

Bu yazı, bir dönemin soğuk ve solgun izlerini taşıyan, gerek muhteşem doğasıyla gerekse dolana dolana zirve yapan yollarıyla en ilginç gezi güzergahlarından biri olan Transfagaraşan Yolundan ve Fagaraş Dağlarının bakir ormanlarından söz ediyor.

Mevsim bahar olunca

“Bahar”denince, -bizde olduğu gibi- her zihinde, çiçek, böcek canlanmıyor elbette. Mesela, 68’in hemen başında, (o zamanki) Çekoslavakya’da, Komünist Partisi Sekreteri Alexander Dubcek’in önderliğinde  “Prag Baharı” esmeye başlıyordu. Kışın en sert yüzünü gösterdiği günlerdi; liberalleşme reformlarına dair şarkılar Prag sokaklarını ısıtıyordu. Doğaldır ki, ülkede karşıt söylemler de hemen kapının önünde bekliyordu. 
Varşova Paktı’nı oluşturan Doğu Bloku ülkelerinden iki yüz elli bin kadar asker, fikirde ve zikirde liderleri olan Sovyetler Birliği (SSCB)’nin öncülüğünde, 20-21 Ağustos 1968 gecesi Çekoslavakya’yı işgal ediyordu. Mevsim yaz olsa da niyet edildiği gibi bu baharın rengine kül karışıyordu.
Romanya ve Arnavutluk bu işgal ordusuna katılmamakla kalmıyor hatta birçok ülke gibi bu işe karşı da çıkıyordu. Bu arada, aynı dükkanda tüccarlık edilse de siyasal ve toplumsal dalgalanmalardan doğan rüzgarın nereye ne getireceğinin belli olmadığı da anlaşılıyordu. İşte bu bilinmezlik ve korku bir süre sonra Romanya lideri Nicolae Çavuşesku’ya Fagaraş Dağlarını deldiriyordu.

Fagaraş Dağları ve Avrupa’nın son bakir ormanları

Karpat Dağları, Doğu Avrupa’nın beş ülkesinde boy gösterirken Romanya da bundan nasibini alıyor. Kuzeybatı-güney doğrultusunda ülkeyi ikiye bölen Fagaraş Dağlarıysa Güney Karpatların doğusunu oluşturuyor.

Karpat Dağları (alıntı)

1. Dış Batı Karpatlar
2. Asıl Batı Karpatlar
3. Dış Doğu Karpatlar
4. Asıl Doğu Karpatlar
5. Güney Karpatlar
6. Batı Romanya Karpatları
7. Transilvanya Platosu
8. Sırbistan Karpatları

Fagaraş Dağları, Avrupa’da kalan son bakir ormanların bazılarına ev sahipliği yapıyor. Romanya’nın en büyük zenginliklerinden birinin bu ormanları olduğu söyleniyor. Örneğin, kayın ormanları ülkenin farklı yerlerinde ve Fagaraş Dağlarında geniş alanlar kaplıyor. Bu ağaçlar 40 metreye kadar boylanırken 300-400 yıla yakın ömür sürüyorlar. 400-500 metreden 1300-1500 metreye kadar olan yükseltilerde yaşayabiliyorlar. Ancak son yıllarda süregelen iklim değişimlerine bağlı olarak yakın gelecekte 1500 metreden daha yüksek rakımlara taşınacakları öngörülüyor. Bu arada, Avrupa’nın oksijen kaynağı olması hasebiyle Romanya’daki bazı ormanlar 2017’de UNESCO Dünya Mirası Listesine dahil edilirken Prens Charles bölgenin balta girmemiş ormanlarının hamiliğini üstlenen kişilerden biri oluyor.
Bu konuda daha ayrıntılı bilgi talep edenler olabilir düşüncesiyle iki bağlantı adresini paylaşmak istiyorum. İlki bir doğa fotoğrafçısı, gazeteci ve yazar kimliğinin yanısıra çevre ve doğa gönüllüsü, aktivist bir Alman vatandaşı tarafından yönetiliyor. Hem bilimsel yönü ve hemde sanat derinliği olan fotoğrafları benim dikkatimi çekti (http://schickhofer-photography.com/fagaras-mountains-europes-wildest-forests). Diğer bağlantı ise Avrupa’da Doğayı Koruma kuruluşu EuroNatur’a ait. Bu kuruluş ülkemizdeki bitki topluluklarını içine alan bilimsel çalışmaları da destekleyen, ormanlar konusunda bilimsel düzeyde faaliyet gösteren bir kuruluş (https://www.saveparadiseforests.eu/en/primary-forest-research-in-romanias-fagaras-mountains-compromised-by-logging/).

Avrupa’nın balta girmemiş yegane kayın ormanları Fagaraş Dağlarında

Doğrudan veya dolaylı insan etkisi olmaksızın sadece doğal faktörlerin etkisi altında gelişen ormanlar bakir orman olarak kabul ediliyor. Yüksek derecede biyolojik çeşitliliğe sahip, çeşitli gelişim aşamalarında ve çeşitli yaşlarda ağaçları içeriyor.
Fagaraş Dağları, bakir ormanlar bakımından oldukça varlıklı. Orman bilimcileri, yolunu sadece bir kaç çobanın bildiği, başka insan ayak izinin değmediği yaşlı kayın ve ladin ormanlarının varlığından söz ediyor. Diğer taraftan özellikle alçak seviyelerde, kereste ve orman ürünleri bakımından oldukça hoyrat kullanılmış olan dağ bu tahribatın önüne geçmek için 2016 yılında Milli Park statüsüne alınıyor.

Transfagaraşan Yolu

Daha kaç S yapabilirdiniz

Çavuşesku yönetimi, bugün Transfagaraşan olarak bilinen gizli yolu 1970-74 yılları arasında işte bu stratejik dağın içine yaptırıyor. Bir Sovyet istilası karşısında askeri erişimin, iletişimin dağın içine saklanmış yollardan, tünellerden sağlanabilmesi amaçlanıyor.
Duymuşsunuzdur, “hiç tükenmeyecek sandığımız aşkımız bitecek miydi?” diye başlayan bir şarkımız var. Şarkıda sitemle söz edildiği gibi bir gün her şey bitiyor; sonsuzluğu vaadeden her ne ise öyle ya da böyle bir sonla nihayetleniyor. Zaman geliyor ne Sovyet baskısı kalıyor ne de yıllarca halkını canından bezdiren Çavuşesku ve onun zulmü. Sadece acı bir hatıra olarak yolun yapımında hayatını kaybeden (isimleri, sayıları bilinmeyen, ama binlerce diye söz edilen) askerlerin el izleri kalıyor dağ koyaklarında. Burası, Avrupa’nın zirvesi kabul edilen Alplerin bir uzantısı olan Güney Karpatların doğusu, Fagaraş Dağları.
Transfagaraşan yolu açık ara Romanya’nın en görkemli yolu olarak kabul ediliyor. Bu yol, Transilvanya ve Wallachia tarihi bölgeleri ile Sibiu ve Piteşti şehirlerini birbirine bağlayan 92 kilometrelik bol kıvrımlı, iki şeritli bir yol. Piteşti yakınlarındaki Bascov ile Sibiu civarındaki Cartisoara köyleri arasında kalan tarihi değerde asfalt bir dağ yolu.

Sibiu-Piteşti-Bükreş arasını, Transfagaraşan üzerinden alabilirsiniz (temmuz-eylül arasında)

Romanya’nın en yüksek (2544 m) noktası olan Moldoveanu Zirvesi bu yolda. Buzuldan olma, zümrüt gözlü Balea Gölü (2042 m) de burada. Gölü, Piteşti yönüne doğru geçince girilen, Romanya’nın en uzunu (884 m) Balea Tüneli ve 27 viyadük ve köprü de bu yolda. Tünel içinde, nem ve sızıntıdan dolayı ıslanmış bir yolda, karanlıkta ve epeyce yüksek eğimli bir yoldan ilerlerken heyecan duymamak imkansız olduğundan adrenalin de bu tarihi dağ yolunda.
Dağın, çevresindeki ovalardan bağımsız içine kapanık duruşu pek çok özel bitkiye kendilerini temsil etme imkanı da vermiş görünüyor. Alpin kuşak olarak anılan bu alanda, ağustos ayında bir çok bitkinin çiçekte olduğuna tanıklık edebilirsiniz. Ülkemizde yoğun olarak Doğu Karadeniz dağlarında rastladığımız doğal çileklerin bu mevsimde çiçekte olması iklim hakkında bir ip ucu olabilir. Bitki çeşitliliği anlamında olduğu kadar yöreye özgü endemik bitki türleri de epeyce fazla.

Balea Gölü

Yolun ana omurgası 2000 m yükseklikte ve tipik Alpin iklimin etkisinde kalıyor. Bugün dahi kar nedeniyle ekim sonundan haziran sonuna kadar kapalı kalan bir yol bu yol. Kış şartlarının ne kadar çetin olduğu ve inşaatın ne denli güç koşullarda yapıldığı hakkında bir fikir verebilir belki bu bilgi.
Yol resmi olarak 20 Eylül 1974’te açılsa da asfaltlama işi 1980’e kadar sürüyor.
S-biçimli, keskin inişli, sert dönüşlü; otomobil sürücüleri ve motor tutkunlarının cazip buldukları, zorluk bakımından kıymet verdikleri bir yol. Motorcular buradaki sürüş deneyimlerini bir “hac” görevi olarak tanımlıyorlar. Sabahın erken saatinde İstanbul’dan yola çıkıp öğlen olmadan dağ yoluna girmiş motorcularla tanışıp sohbet edince bunun ne demek olduğunu ben de anlamış oluyorum.

S biçimiyle yükselmeyi kolaylaştıran dağ yolu

Yüzey şekilleri hız yapmanıza büyük engel oluşturuyor. Hız kadranı 40 km/saati görebiliyor ortalama. Yol kenarlarında durup dik yamaçlardan derin vadilere bakmak, düzlüklerde çiçek, böcek fotoğrafı çekmek, tatlı tatlı süzülerek akacağı yolu arayan kar suyunun seyrini izlemek, sesini dinlemek çok güzelse de en göz alıcı yeri Balea Gölü ve Şelalesi olmalı.

Transfagaraşan’a nasıl gidilir?

Turistik turları bir kenara bırakırsak buraya gelmek için en keyifli seçenek kendinizin sürdüğü bir araçla (ister otomobil, ister motorsiklet) olanıdır. Eğer rotanızda Sibiu varsa (ki mutlaka en az iki gecelik olmalı) Sibiu’dan Braşov’a doğru seyre başlamalısınız. Yüksek bir ovada ilerlerken sağınızda iyice belirginleşen yükselti Fagaraş Dağları olacaktır.

Yaklaşık 45 km boyunca ana yolu takip ettikten sonra Balea Gölünü işaret eden tabeladan dağ yoluna dönmeniz gerekecek. Buradan itibaren köylerin içinden geçilecek. Bir süre sonra da keskin virajları, dik yokuşlarıyla yükselen dağ yolu sizi kucaklayacaktır. Yol kenarlarındaki uygun yerlerde durup derin vadileri yukarıdan izlemek, orman ağaçlarının serinliğine sarılıp gelen oksijene gark olmak için can atacaksınız.

Sibiu’dan Braşov yönüne giderken 45 km sonra sağa dönülüyor
Dağ eteklerindeki köylerden biri
Yol kenarlarında çok sayıda motorcuya rastlayacaksınız, şaşırmayın
Ladin ormanı içinde turistik oteller

Aylardan ağustos olsa bile bir kaç kilometre yol aldıktan sonra üzerinize giyecek bir şeyler arayacağınızdan hazırlıklı olmanızda yarar var.

Dolana dolana yukarılara
Çok sayıda köprü, viyadük ve tünel sizi bekliyor
Aconitum napellus – Kurtboğan
Fragaria vesca – Çilek
Balea Gölüne teleferikle de ulaşmak mümkün

Dura-kalka Balea Gölüne kadar gelince uzunca bir molayı hakettiniz demektir. Yolun sağındaki park alanına aracınızı bırakıp Balea’nın sunduğu huzura kendinizi bırakabilirsiniz. Buradaki molanızı yemek saatinize denk getirirseniz göl kenarında keyifli bir yarım saat sizi bekliyor demektir. Payınıza düşen huzuru aldıktan sonra hemen otopark çıkışından girilen tünelle bir başka maceranın kapısında bulursunuz kendinizi.

Balea Gölü bir buzul gölü

Karanlık ve keskin bir aşağı meyli olan bu yolda yavaş seyretmek en iyisi. Romanya’nın en uzun tünelinden geçmektesiniz.

Romanya’nın en uzunu, Balea Tüneli
Karanlık ve ıslak bir tünelden yokuş aşagı

Sonra ormanlar içinden akan bir yolu takiben sağda solda yerleşik piknik ve kamp alanlarını görerek Vidraru Gölü ve Avrupa’nın en büyüklerinden biri olan Vidraru Barajına gelirsiniz. Fotoğraflamaya değer görsel şölen böyle devam eder.

Karadeniz Dağlarını andıran görsellikler
Sonsuz yeşil
Vidraru Baraj Gölü
Vidraru Barajı seddesi
Vidraru Barajı

Sonra artık alçak irtifalarda Anadolu köylerine benzer köyler başlar. Bahçeli, tek katlı evleriyle, kendinize çok yakın bulacağınız insanlarıyla temiz-pak köyler. Yol kalabalıklaştıkça Piteşti’ye yaklaşmışız demektir.

Buradan Bükreş’e otobanla devam ederseniz bir buçuk saatlik bir sürüşle başkente varacaksınız anlamına gelir. Bu otoyolun kullanımı için sizden bir ücret talep edilmeyecektir. Yol boyunca sağlı sollu geniş ovalarda ciddi bir tarımsal faaliyet olduğu dikkatinizi çekecektir. Avrupa’nın meyve-sebze ihtiyacını karşılama konusunda Romanya önemli bir konumda. Bu uygunluk ve gözdelik ulaşım kolaylığından kaynaklanıyor gibi görünse de tarım toprakları oldukça geniş alanlar kaplıyor. Bunu gözünüzle görüyorsunuz. Boş duran tarım arazisi yok. Her yer ekili. Geniş düzlükler fazla. Aletli tarıma çok elverişli. Bir de tarlaların çok parçalanmamış olduğu da dikkat çekici. Başkente yaklaştıkça sayıca ve cesametçe artışı gözlenen sanayi kuruluşları, fabrikalar da ülke hakkında epeyce fikir verecektir.
Bükreş kentinde iki üç gün geçirdiğinizde sosyal yapı hakkında epey bilgi sahibi oluyorsunuz. Zenginlikle fakirliğin arası çok açık. Lüks otomobiller cirit atarken, yeni yeni gökdelenler arzı endam ederken hemen onların yakınlarında gayet sefil hayat yaşayan insanları görmek çok olası. Bütün Avrupa’da olduğu gibi burada da Almanların gerek perakende market sektöründe gerekse sanayi üretiminde temsil konusunda lider oldukları dikkati çekiyor. Bükreş’le ilgili yazılacak çok şey olduğundan bu konuyu bir başka bölüme bırakalım diyorum.

Piteşti-Bükreş yolu

Farklı bir deneyim için bu seyahat için 8-10 saat ayırmakta yarar var. Özellikle temmuz ve ağustos aylarında yoğun turistik faaliyetler nedeniyle yollarda araç sayısında gözle görülür bir artış oluyor. Özellikle Balea Gölü yakınındaki otopark alanında uygun yer bulmak için beklemek gerekebiliyor. Bir diğer konu yaz mevsimi dahi olsa mutlaka koruyucu kıyafet bulundurmak gerekiyor.

Candaki

Levent Şık Yazıları

İçeriğe atla ↓