Balıkpazarı, Hamburg – Almanya

Hamburger, Fischmarkt, bir pazar sabahı erken saatler

Hamburg, Fischmarkt (Balık pazarı). Meşhur bir yer. 1703’ten beri. Balık, çicek, meyve, giysi, hediyelik eşya, tatlı, kahve, sebze ve hoş, samimi bir atmosfer… Meraklı turistler ya da yerli halk, kim varsa o erken saatte pazarda dolaşan, bağıra-çağıra tezgahlarına davet eden satıcıların ilginç gösterilerinden alıkoyamaz kendilerini sanırım.

Barmbek yönüne giden U3 trenine binip Landungsbrücken durağında iniyoruz. Bu durakta inmekle Hamburg’da görülmesi gereken yerlerden biri olan Tarihi St. Pauli Elbe Tünelini de ziyaret etme imkanı buluyoruz.

Elbe Nehri kıyısından yürüyüp Fischmarkt bölgesine geliyoruz. Limanda, geniş araç park alanına kurulu pazarın bu bölümü, kolayca, karavandan pazar tezgahına dönüşebilen araçlardan oluşuyor.

Hamburg, Fischmarkt

Göçmen oldukları belli bu insanlar, her pazar sabahı beşte buraya geliyor ve uygun fiyatlı ürünlerini bolca satarak sürümden kazanmak için çaba harcıyorlar. Normal zamanda bu tür davetlerle karşılaşma imkanı olmadığı belli kimi ziyaretçiler gülerek ilerlerken kendilerini tezgahların önünde dikiliyor buluyorlar. Belki de ellerinde bir torbayla pazarda dolanmaya devam ediyorlar.

Tatlıcı Ender abimizin çığırtkanlığa ihtiyacı olmadığı belli ki yardımcısıyla paketlemeye zor yetişiyor. Gaziantep denince damağınıza ne tür tatlı hissi düşüyorsa işte bu abimiz o hissi buradakilere bulaştırmış besbelli.

Pazarın ilerisi de daha çok meyve, sebze gibi mutfak ihtiyaçları için kurulan bildiğimiz pazar formatında. Burada da aynı şeklide yüksek miktarlı satışlar, uygun fiyatlarla yapılıyor. Avrupa’da pek sık rastlanamayacak pazarlıklı alış-veriş burada neredeyse olağan. Çok al, az öde. Ürünler asla ikinci sınıf değil, amaç da kalitesi düşük ürünü elden çıkarmak değil, o da belli. Adı sanı belli abur cubur çeşitleri kadar giyim eşyalarının da benzer şekilde satıldığını görüyorsunuz. Kimi çikolataların, müşterinin eline verilen şeffaf torbalara satıcı tarafından sırayla doldurulması, üzerine “haydi bu da benden” denilerek ekstraların eklenmesi bu pazarın en tipik ritüeli gibi geldi bana.

Herkes pazar için burada değil kuşkusuz. Bazıları pazar sabahı kahvaltısını ekmek arası balıkla ya da diğer yöresel yiyeceklerle yapmaya gelmiş. İhtişamlı Hamburg Limanı manzaralı bu pazar sabahı öyle sıradan bir etkinlik olsa az sonra bahsi geçecek olanları hiç açıklayamayız.

Az ilerde, kırmızı gövdeli, tombul çatılı bina demir, cam ve tuğladan yapılmış eski balık hali. 1896 model. Burada önceleri mezat yapılırmış (balık mezatına kando dendiğini biliyor muydunuz?). Şimdiyse burası bir etkinlik hallesi. Yüzyıllık binada, gruplar sahne alıyor, rock ve jazz konserleri veriyorlar. Sabah beş civarında, bölgedeki (Reeperbahn) eğlence yerlerinden çıkanlar için burası farklı bir pazar sabahı teklif ediyor.

Eğer bir fırsat bulup siz de Hamburg yaptıysanız ve bir pazarınız da varsa sabahın köründe siz de Fischmarkt’a gideceksiniz. Ya cumartesi gecesinin sonunda ya da sabah erkenden uyanarak geleceksiniz. Pazar sabahı saat beşteki ortam için endişe duymanıza hiç gerek yok. O saatte tüketilen içeceğin kahve olduğunu göreceksiniz. Salonu dolduran insanlar gayet sakince ellerindeki sandviçlerini tüketirken şarkılara eşlik ediyor olacaklar. Müzik yeni gruplarla devam edecek. Taşkınlık hiç olmayacak.

Dışarıdaki pazarda aynı saatlerde alış veriş başlamış olacak, sabah beş (kışın 06.00, https://www.fischauktionshalle.com/). Ekmek arası balıktan file file tropik meyvelere; Gaziantepli baklavacı abiden çorapçıya kadar herkes orada. Bu bir ritüel. Taşkınlık yok. Uygun fiyatta alışveriş, sonra sosyallik.

Üst katlardaki mekanlarda kahvaltı alabiliyorsunuz. Ya da diğer salonları etkinlikler için kiralayabiliyorsunuz. Ama pazar sabahı buradaysanız güne güzel bir başlangıç yapmanın en sade, en keyifli yolunu bulmuşsunuz demektir.

Bu fotoğraflardaki sosyallik, sadelik ve nezihlik etkiledi beni. Dikkat edin insanlara ne kadar yakın ve samimiler. Bu şu günün dünyasında istenmeyen şeydir belki de. Birey olmamız ve hep birey kalmamız isteniyor olabilir. Üst neslin bundan vazgeçmesi bekleniyor olabilir. Ancak insanlar eve kapandıkça daha çok sosyal medya kullanır oldu değil mi? Bunun bir anlamı olmalı. Daha çok sesli görüşme yapıyor herkes. Peki bu neden? Haydi iyi tarafından bakalım; elimizden kaymakta olanın kıymetini bilmeye başladık mı, ne dersiniz?

Yeraltında bir saray: Perama Mağarası – Yunanistan

Mağaralar, insanlık tarihi boyunca mistik duruşlarıyla ilgi çekici mekanlar olmuşlar. Bir çoğu ilkel insanın sığınma yeri iken, diğer önemli bir kısmı da ibadethane unvanıyla kayıtlara geçmiş. İnsan gözüne görünmeyen, sessizce ve uzun vadede kendini gösteren doğanın gücü tüm kültürleri bu yönüyle büyülemiş.

Perama Mağarası, çok uzun zaman önce açılmış bir yeraltı nehir yatağının bir bölümünü oluşturuyor. Küçük, büyük 10 salonu var. İçteki güzelliği hayal etmek de tarife sığdırmak da zor. Doğa eliyle boyanmış süslü heykelleri andıran benzersiz sarkıt ve dikit oluşumlarına dair bir sergi adeta. Öyle ki mağarayı keşfedenler bu sanatsal eserlere Taş Selvi, Pisa Kulesi, Noel Baba, Mısır Sfenksi gibi isimler bile vermişler.

Bu yazımız Avrupa’nın önemli mağaraları arasında saygın bir yeri olan Perama Mağarasından söz ediyor. Önce Osmanlı’nın Balkanlardaki önemli yerleşimlerinden biri olan Yanya’yadan bahsederek başlayalım.

Yanya (Ionniana)

Yanya, Yunanistan’ın Kuzeybatısında, dağlık Epir (Epirus) bölgesinin en büyük şehri. Pambotis Gölünün kucağında; yıkık kalesi, viranelik kale avlusu, daracık sokakları, alçak katlı, ahşap evleri, ata yadigarı çınar altlarıyla tarihi kıymette lirik, kırık bir şiir adeta. Hatırı sayılır irtifasıyla (480 m), yaz akşamları dahi serinliği hissettiren iklimiyle davetkar Anadolu yaylası neredeyse.

Pambotis ya da Yanya Gölü

Yanya Gölü kuzeydoğudan Mitsekeli Dağıyla çevrili. Çok uzaklarda bir sığınağı andıran bu saklı kentin temelleri M.Ö. 350 yıllarına kadar gidiyor. Şehir II. Murad döneminde (1431) Osmanlı topraklarına katılmış. Balkan Savaşı sırasında (1913) kaybedilmiş. Rivayet olunur ki Yanya Osmanlı egemenliğindeyken en parlak devrini yaşamış. Kale, Türk evleri, Ali Paşa’nın sarayı, Fethiye ve Aslanpaşa Camii bu dönemde yapılmış. Kent gümüş işçiliğine dair ününü bugün de koruyor.

Yanya’ya uzaklardan bir bakış
Mitsekeli Dağı

Sakin, sessiz ve huzurlu bu kentte bir havalimanı ve bir üniversite bulunuyor. Akşam üzerleri göl kıyısında yürüyüş yapan insanları, çay kahve eşliğinde sohbet edenleri izlerseniz kendinizi Anadolu’da bir yerde, mesela Eğirdir’de hissetmeniz işten bile değil. Şehir merkezindeki görkemli çınarlar ve onların arka planını oluşturan Kale, kale avlusundaki cami minaresi bu duygunuzu besleyecek görsel unsurlar. Gölde salınan gezi tekneleri ve suya bıraktıkları şıpırtılı melodiler hep tanıdık.

Yanya şehir merkezi
Çınarlar da muhabbetler de asırlık

Diğer taraftan Avrupa’nın en etkileyici mağaralarından biri olan Perama Mağarası da bu kentin sınırları içinde. Perama köyü, Yanya’ya 4 kilometre uzaklıkta.

Doğal sanat galerisi

Milyonlarca yıldır süregelen jeolojik olaylar, dünyamızın görünen yüzü gibi görünmesi için kazılmayı, oyulmayı, ışık tutulmayı bekleyen görünmeyen yerlerini de değiştiriyor. Anakaralar, adalar; ayrım gözetmeksizin alttan üste, üstten alta değişiyor. İnsan, kısa ömründe, sayısı belli mevsim değişimlerine tanıklık ederken, jeolojik olayları böyle net olarak izleyemiyor. Yıllar sonra bir vesileyle, bir olay ya da bir merak duygusuyla toprağı kaldırıyor, yüce dağları dağ yapan kayaları deliyor, oyuyor, kazıyor; önceden bilmediği ama aslında belki de milyonlarca yıldır orada var olan bir oluşumla selamlaşıyor. Tıpkı Perama Mağarası gibi.

1,5 milyon yıl önce Goritsa Tepesinin iç kısmında oluşan mağaranın keşfi İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk geliyor. Gökten yağan bombalardan saklanmak için yer arayan Perama köylüleri mağaranın girişini sığınak olarak kullanmışlar.

Speleologlar (mağara araştırmacısı) Anna ve Ioannis Petrohilos 1951 yılından itibaren mağarayı bilimsel olarak incelemeye başlamış. Hayal gücünün ötesinde çeşitli tipte sarkıt ve dikitler sunan mağaranın derinliklerine indikçe büyük koridorları, geniş odaları ve etkileyici süsleri görünce burada sadece tanrıların yaşayabileceği lüks bir saray olduğunu ima ederek mağarayı Pluto ve Persephone’a ithaf etmişler.

Perama Mağarası Planı – Tanıtım broşüründen

Rivayet odur ki, yeraltı tanrısı Hades (Pluto) karısı olması için güzeller güzeli Persephone’u yerin altına kaçırmış. Ancak Yunan Mitolojisinde tanrıların tanrısı baba Zeus ile Demeter’in kızı olan Persephone büyük cezalara maruz kalmış. Baba Zeus, ağlayıp sızlayan anneye, bir koşulda kızını yeniden yeryüzüne çıkarılması emrini verebileceğini söylemiş. Ama Hades’in sunduğu altı diş narı gizlice yiyen Persephone altı ay yeraltında bir şey yememesi karşılığında gün yüzüne çıkacakken “ölüler ülkesinde bir şey yiyenlerin yeryüzüne çıkma hakları bulunmamaktadır” kuralı nedeniyle, ölüler ülkesinde kalmaya mahkum olmuş.

Bu aşka ithaf edilen mağara görsel şölen anlamında dünyanın en seçkin mağaraları arasında gösteriliyor. Mağaranın alanı yaklaşık 15.000 metrekare. Bunun yaklaşık 1000 metrekaresi gezilebiliyor. Gezi rehber eşliğinde yapılıyor. İngilizce ve Yunanca olmak üzere iki dilde detaylı bilgiler veriliyor.

19 farklı tipte sarkıt ve dikit, yeraltı gölleri ve hayvan dişleri ve kemiklerinin fosilleri hayranlıkla izleniyor. Eğer daha önce bir mağara ziyareti yapmadıysanız ve mevsim farketmeksizin üzerinize koruyucu bir giysi almadıysanız soğuk canınızı yakıyor olacaktır. Mağara içindeki sıcaklık 17-18 0C civarında. Üşünüyor. Girişte merdivenlerle önce aşağıya iniyorsunuz. Islak ve kaygan zeminlere dikkat etmek gerekiyor. Sonra çoğu doğal malzemeden şekillendirilmiş olan merdivenler yukarı yönde seyrinizi yönlendiriyor. 45 dakikada yaklaşık 1,5 kilometre yürümüş oluyorsunuz. Bu sırada büyüklü küçüklü, farklı jeolojik zaman dilimlerinde oluşmuş şahane ve karmaşık mağara içi dekorasyonuyla büyüleniyorsunuz. Sarkıtlar, dikitler, kraliyet sarayları, yeraltı suları, kristal berraklığında ve mistik salonlar oluşturan mimari bir yapı, benzersiz yeraltı manzaraları. Doğal bir sanat galerisi adeta. Fotoğraf çekimi için belirli yerlerde izin veriliyor. Her gördüğünüzü görüntüleme imkanınız olmuyor maalesef. Mağaranın çıkışı, tepenin arka tarafından gerçekleşiyor.

Kaynakça: 1. https://ejournals.epublishing.ekt.gr/index.php/geosociety/article/view/10939 2. https://www.about-ioannina.gr/Ioannina_en/cave.htm 3. https://www.spilaio-perama.gr/en/ 4. http://www.mta.gov.tr/v3.0/arastirmalar/karst-magara-nedir

Alsas, Fransa 2 – Strazburg

Bir öncekiyle vedalaşıp yeni bir yıla merhaba dediğimiz anlarda başka ülkelerde neler oluyor hep merak etmişimdir. O nedenle bu konuda imkan oluşturmaya gayret ediyorum.

Bu yazımı, üç gece, dört günlük Alsas yöresi gezimizin üçüncü gününü (gecesini) geçirdiğimiz Strazburg’a ayırdım. Zira bugün yılın son günü...

Strazburg’a merhaba

Strazburg belki Fransa’nın başşehri değil ama Alsas Eyaleti’nin başkenti olmasının da ötesinde “Avrupa’nın Başkenti” olarak anılıyor. Fransa-Almanya sınırındaki bu güzel kent de Ren Nehrinin inceliklerinden, geçtiği yerlere sunduğu nimetlerden nasibini almış. Ren Nehrinin batı kolu (III Nehri) Strazburg’u süslüyor adeta.

1949 yılından bu yana AB görüşmelerine ev sahipliği yapıyor olmanın bir ödülü olsa gerek Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu şehirde yer alıyor. Bu sebeple, Avrupa Birliği’nin Brüksel’den sonraki 2. önemli kenti olan Strazburg az önce andığımız gibi “Avrupa’nın Başkenti” ünvanını taşıyor.

Bunca altın bilezik hangi kentte olursa elbette tüm seçkin görüntü ve yaşayışlar da orada birikecektir. Örneğin Strazburg yeni yıl kutlamaları konusunda oldukça iddialı bir kent. Yılın son ayına girilmeden başlayan hazırlıklarla şehir gelin gibi süsleniyor. Kent dinamizmi içinde ne varsa her şey bu süsten-püsten payına düşeni alıyor. Bu olağan üstülüğü görmek ve yeni yılın ilk anlarını bu kentin sunduklarından yararlanarak geçirmek isteyen on binlerce insan Strazburg’a akıyor. Buradaki etkinlikler medyada önemli yer kaplıyor. Sosyal medya araçlarındaki görsellerde sürekli Strazburg’tan zarif görüntüler paylaşılıyor. Üzerine bir de yakın yörelerde (Colmar, şarap rotası gibi) görülmeye, yaşanmaya değer bir çok turizm objesi de olunca Strazburg insansız hiç kalmıyor.

Biz de bunca medyatik bilginin etkisiyle yılın son gününü ve yeni yılın ilk zamanlarını Strazburg’da değerlendirmek istedik. O nedenle Alsas gezimizin üçüncü günü ve gecesini bu şehre ayırdık.

Colmar Tren istasyonundan Strazburg’a ulaşım oldukça kolay. Çok farklı tercihlere yönelik farklı konforlarda trenler olduğu için bilet konusunda bir çok seçenek var. Önceden bilet almak mümkün olsa da tren garının ana binasına girince orta bölümde yer alan otomatlardan da kolaylıkla bilet sağlanabiliyor. Ben orada bulunuş saatimize uygun olan ilk tren için otomatı ve kredi kartımı kullanarak uygun fiyatlı bilet aldım. On dakika içinde trenimiz geldi ve gar insanlarının klasik telaşlarına karışıp kendimizi vagona attık. Bu dünyanın her yerinde aynı olan bir ritüel diye düşünüyorum.

Trene binmek de inmek de hep telaşla oluyor. Sürücüyü (makinisti) görme imkanı olmadığından, “makinist bey dur bir dakika ben (b)inemedim henüz, dur dur” diye bağıramayacağımız için bunu yapıyoruz galiba (ben telaş etmem bu arada, trene hareket emrini veren amcalar bütün yolcular binmeden, kapılar kapanmadan o malum acıklı düdüğü çalmazlar, bilirim).

Trenle Colmar’dan Strazburg’a

Yemyeşil bir düzlükte ilerleyip, bazen küçük köyler arasından, bazen tarlalar içinden geçerek kısa sürede Strazburg Tren Garına ulaştık. Öğle saatleriydi. Sabahtan bulutları biriktiren gökyüzü nihayet topladığını yağmur olarak sunuyordu. Strazburg Tren Garı görülmeye değer. Her zaman olduğu gibi içini gezmek, neyin nerede ve nasıl konumlandığını gözlemek büyük keyif (herkes için olmayabilir tabi).

Ana bina 1841 yılında yapılmış, ihtişamlı bir yapı. Dış kısmı hem geniş bir hol kazanmak ve hem de ana binayı dış etkilerden korumak amacıyla camla kaplanmış. İçerideki klasik görünüme karşın dışarıdan oldukça modern bir görünümü var.

Strazburg Garı
Strazburg Gar Meydanı

Colmar’da ve Strazburg’da gecelik konaklama ücretleri kişi başı 50 Avroyu buluyor. Bu fiyata temiz bir oda, nefis bir kahvaltı dahil. Ucuz mu pahalı mı derseniz, “her şeyin bir bedeli var” derim. Bu tür, nispeten yaşamın (bizim gelirimize göre) pahalı olduğu yerlerde kısa sürede alınacaklar alınmalı, anılar fotoğraf karelerine maksimum verimlilikle sığdırılmalı. Zira görülecek çok yer. Ama mesela Ohri’ye gidilmişse oradaki huzuru ve bereketi içe sindirmek için daha fazla zaman harcanmalı. Çünkü Ohri’de, Üsküp’te mükellef bir yemeğe kişi başı 8-10 Avro ödüyorsunuz. Gecelik konaklama insan başına 20-25 Avro tutuyor. Ohri Gölünün eşsiz huzuru, temizliği üstüne hediye. Güzel kalpli Makedon dostların sevgileri, ilgileri ekmek kadayıfının üzerine bırakılmış sade Afyon kaymağı tadında.

Tren garından alacağımızı alıp, köşelere-bucaklara sinmiş yüz yılı aşkın süreli insan izlerinin sesini duyduktan sonra ilk işimiz otelimizi bulmak oldu. Yabancı bir kenteyseniz ve yaşınız 18-25 arası değilse gece yatacağınız yatak, kalacağınız tesisin güvenliği, temizliği önemli oluyor. Bir de şehir merkezine yürüme mesafesindeki oteller “can“dır diyoruz. Değilse? O halde toplu ulaşım ağına ucundan-kıyısından temas eden tesisler sevdiğimizdir.

Strazburg’da yeni yıla girmeyi planlayan birisi konaklayacağı yeri seçerken -daha önceden bir Avrupa kentinde, yılbaşı gecesi metro seferlerinin durdurulduğuna, tüm toplu ulaşım hizmetlerinin sabah ilk sefere kadar askıya alındığına tanık olduysa hele- kesinlikle şehir merkezine yürüme mesafesinde olan bir yer olmasına dikkat eder. Zira o gece bizim güzel Istanbul’umuzda olduğu gibi büyük merkezlerde kutlama yapmak amacıyla buluşmuş insanların bir kısmı tüm yıl yaşadıklarının acısını o gece çıkarmaya çalışırlar. Kamu araçları zarar görmesin diyerek ulaşım araçlarının seferleri durdurulur. Bu iyidir kötüdür tartışmaya gerek yok bence. Ama taksi dahi bulmanın mucize olduğu bir gecede otelinize yürüyerek gidebilmelisiniz, bunu bilirim, bunu söylerim.

Otel deyince bir başka konu daha var akla gelen; bir sonraki varışa sizi taşıyacak olan ulaşım aracına (tren, uçak, otobüs vb.) sizi en kısa sürede iletecek yerde olması. Her yer her şeye yakın olmayabilir ama bunların tümünü içinde barındıran tesisleri bulmak icin de emek ve çaba harcamak gerekir. Bu satırların yazarı bu işlere de epeyce kafa yoran birisidir. Zaten değil mi ki bir yere varmaktan ziyade güzel olan o yolda olmaktır. O halde bunların hepsi gezmenin şanından, tadındandır sevgili okur.

Otelimiz tren garına ve şehrin yılbaşı kutlamalarına ev sahipliği yapacak Kleber Meydanına yürüme mesafesindeydi (doğal olarak). Ancak bildiğiniz gibi otellerin misafir kabul saatleri genelde 14’ten itibaren oluyor. Fakat son zamanlarda bu kuralda esnemeler olduğunu gözlemliyorum. Buna dayanarak 13 civarında otelimize ulaştık. Zamanı doğru değerlendirmek için vakit kazanalım dedik ama öyle olmadı. 14 dendi. O halde sakince oturup kahve içmek en güzeliydi. Resepsiyon valizleri kabul ediyor elbette ama gece hangi vakitte otele döneceğinizi bilmiyorsanız odanızı ve valizlerinizi garantiye almanız en doğrusudur kanaatimce.

Otele gelirken de otelden ayrılıp La Petite France tarihi kent merkezine yürürken de tatlı bir yağmur bize eşlik ediyordu. Şemsiyeler ya ıslanıyor ya ıslanmıyordu ama onlarsız da olmuyordu. Şehirlerin tren garlarının olduğu bölgelerin havasını, insan dokusunu bilirsiniz; gerçek göçmenler bir şekilde kendilerini buralara atmışlar ama yaşam standartları oldukça düşük koşullarda, otel önlerinde, parklardalar. Hava soğuk desem değil ama sıcaklık da on derece civarında, giyim ister. Ancak kimi şehirlerde olduğunun aksine korkmadan yürüyoruz. Kimsenin kimseye bir şey yapması pek olası görünmüyor. Ama Paris’te bu güvenli yürüyüş imkanını bulamadığımı, metroda oldukça tedirgin olduğumu da hatırladım tabi. Aynı ülkenin iki farklı şehri.

La Petite France (Küçük Fransa) bölgesi Arnavut kaldırımlı sokakları, kanalları ve korunmuş yarı ahşap evleriyle ün sahibi olmuş turistik bir merkez. Strazburg’un tarihi bölgesi ve gezilerin odak noktası.

Dört taş kule ve üç köprüden oluşan Ponts Couverts, askeri savunma amaçlı olarak 14. yüzyılda yapılmış. Şehri taşkınlardan korumak için 17. yüzyılda, Ren Nehrinin batı kollarından biri olan III Nehri üzerinde inşa edilmiş olan Vauban Barajını izlemek için yüksek bir teras var. Bu baraj zamanın en büyük barajıymış. Fotoğraf ve video Vauban Barajının üzerindeki terastan çekilmiştir.

Ponts Couverts
Vauban Barajı

Nehirde bir saatlik gezi imkanı sunan büyük ve camlı tekneler mevcut. Bu gezide eşsiz kıyı manzaraları ve şirin evleri görüntülemek mümkün. Ayrıca barajın bir noktasında, dar aralıklı bir kanala alınmasına ve su seviyesinin düşük olduğu yerden yüksek olduğu yere doğru (Panama Kanalı misali) geçirilmesine tanık oluyorsunuz. Bizim vaktimiz nehir gezisi için yeterli olmadı ama teknelerden birinin bahsettiğim kod farklı alandan geçişine tanıklık ettik. Bu nokta gezi yürüyüş hattı üzerinde bulunuyor. Bölgede ayrıca Alsas yöresine özgü yiyeceklerin, içeceklerin satıldığı çok sayıda lokanta, mevcut. Nehir kıyısını takiple görülmesi önerilen yerleri görmeye devam ettik.

Gezilecek-görülecek çok yer var

Gün zaten gri bulutlar altında geçerken akşama yaklaşıyorduk. Kenti bir şamdan bahçesine, soğuk havaya rağmen içi ısıtan bir şömineye çeviren ışıklar parlaklıklarını artırdıkça sokakların, caddelerin, lokantaların, pubların neden bu kadar dolu olduğunu; insanların bir günlüğüne dahi olsa bu kente neden gelmek istediklerini iyice kavramaya başlıyoruz. Sunulan her şey insan emeğinin ürünü ve bunlara ulaşmak için sizden beklenen sadece bedenen, kalben orada olmanız. Anın tadını çıkarmaya hazır tertemiz hislerle orada bulunmanız. Sadece beklenen bu. Su, çoğu yaprak dökmüş ağaçlar ve dalları, ışık; sadece sarıya çalan gün ışığı. Dijital tabela kirliliği, gereksiz sayılabilecek araç ya da insan sesi olmaksızın, birbirine yol vermek için yarışan sürücüleriyle ışıl ışıl lüks ya da mütevazı araçlar; gülmekten ziyade tebessümü eksilmemiş insan yüzleri. Hepsi ücret talep etmeksizin orada, sizlerle.

Strazburg’daki yeni yıl kutlamaları Kleber Meydanında yapılıyor. Dev köknar ağacı her yıl kasım ayının sonunda bu alana özenle yerleştiriliyor. Fotoğrafını gördüğünüz köknar 90 yaşında, 30 metre boyunda, 7 ton ağırlığında. 250 dekoratif lamba ile ışıklandırılmış. Ocak aynının ikinci haftasında meydandaki yerinden alınıyor. Özel koşullarda korunmak suretiyle, yaşamına saygı duyularak bakımı yapılıyor. On binlerce (belki milyon, bilemiyorum) insan, bu ağacın önüne kurulan ahşap platforma çıkarak onunla fotoğraf çekiliyor, dileklerini diliyor. Ancak dünyadaki düzen iyilerin yüzü suyu hürmetine devam ediyor olsa da kötüler de hiç boş durmuyor. Bu meydanda yeni yıla 10-15 gün kala bir kara kalpli (insan diyemedim) geliyor ve elindeki patlayıcıyı burada ateşliyor. Sonrası malum. Hayatını kaybedenler, meydana ismini veren ve 1753 yılında Strazburg’da doğan General Jean-Baptiste Kléber’in heykelinin önünde üzüntüyle, kırgınlıkla, öfkeyle anılıyor. Bu saldırıda yaşamı sona erenler arasında hepimiz olabilirdik. Bu menfur olay hemen yanımızdaki bir coğrafyada da olabilirdi. Kayseri’de, Ankara’da, Istanbul’da olduğu gibi. O yüzden önce insan diyerek hayatını kaybedenlere dualarımızı gönderiyoruz.

Alsas, Fransa 1 – Colmar

Bu yazımda, (kuzey)doğu Fransa’nın masalsı kentlerinden Colmar’ı ve ona yakın kasabaları, köyleri anlatmaya çalışacağım.

Bu yöreye gelen herkesin amacı farklı olabilir. Kimisi üstün Fransız Alsace yöresi şaraplarının yapılışına tanıklık etmek isteyebilir. Tadım turlarına katılabilir. Kimisi doğa harikası bu yörenin kırlarında, uçsuz bucaksız düzlüklerinde, hafif eğimli yamaçlarında yeşile doymayı arzu edebilir. Ancak buradan ayrılırken hepsinin aklında kalacak imge Orta çağın büyüsünü hala üzerinde taşıyan; malum kasvetten eser kalmamış yüzleriyle, rengarenk evleri ve o da yetmezmiş gibi el işi ürünü zarif süslemeleri olacaktır. Gerek köylere gerekse şehirlere hakim tertemizlik, pırıl pırıllık hayranlık uyandıracak bir başka nokta.

Colmar’ın ikonlaşmış evlerinden biri

Bu yöreye Türkiye’den gelmenin birkaç yolu var. Biz Basel üzerinden olanı tercih ettik. Dönüşümüzü ise Stuttgart’tan yaptık. Bunun tersini yapmak mümkün olduğu gibi Strasbourg’a gelip oradan trenle Colmar’a kısa sürede ve uygun bir maliyetle gelmek de olası. Bir başka seçenek Paris’ten 3,5 saatlik bir tren yolculuğuyla Colmar’a ulaşmak. Tercih yaparken ana gider olan uçak biletini, arada ödenecek olan tren ya da otobüs biletlerini dikkate almak yerinde olacaktır. Zira Paris’ten trenle gelmek istendiğinde bilet ücretinin (25-160 Avro) oldukça değişkenlik gösterdiğini hatırlatmak gerekir. Eğer Basel üzerinden gelinecekse Basel Tren istasyonuna giden 50 numaralı otobüs ve buradan da en uygun Colmar trenine binmek en masrafsız seçenek olabilir. Bunun için gümrükten çıkışınızı Isviçre tarafından yapmanız gerekir. Çünkü aşağıda anlatacağım gibi bu havalimanından üç farklı ülkeye giriş yapabiliyorsunuz. Bir başka seçenek Fransa tarafından çıkıp St. Louis tren istasyonuna yine otobüsle gidip oradan trene binmek. Ya da bizim yaptığımız gibi doğrudan Colmar’a giden FlixBus otobüsünü kullanmak.

Basel, Mulhouse, Freiburg EuroAirport (BSL)

Bu havalimanı üç ülkenin (İsviçre, Fransa, Almanya), üç şehrinin (Basel, Mulhouse, Freiburg) sınırlarının kesişim noktasında, Fransız topraklarında yer alan ilginç bir havalimanı. Yanlış ülkeye giriş yapmamak için pasaport kontrolünden sonraki yönlendirme tabelalarına dikkat etmek gerekiyor. Uluslararası bir liman olan EuroAirport, Basel’e 6, Mulhouse’a 22, Freiburg’a 70 km mesafede. Her üç yöne de her türlü ulaşım imkanına sahip. Ayrıntılı bilgi için limanın resmi web sitesi ziyaret edilebilir (https://www.euroairport.com/en/).

Biz Fransa’nın kuzeydoğusundaki Alsace bölgesini gezmek üzere buraya geldiğimiz için Mulhouse tarafından çıkış yaptık. Havaalanı hacim olarak küçük olsa da pratik ve işlevsel bir görünüme sahip.

Ve aşağıda günden, güneşten eser yok. Hoş bulduk Basel, Mulhouse, Freiburg
Almanya ve Fransa tarafına geçiş
İsviçre tarafına geçiş
FlixBus otobüs durağı Fransa tarafında, eğer Basel’e gitmek istenirse sağa gitmeniz gerekiyor
Almanya (Freiburg) ve Fransa (Mulhouse) tarafına çıkış noktası
Sınırların kağıt üzerinde kaldığı küçük dünya. Hangi ülkeye çıkacaksanız dikkatle o yöne ilerleyiniz!
Şık ve sade
Yeni bir rota icra eden mutlu biri (gezen insan mutludur)
İlerideki tel örgünün diğer tarafı Basel (Isviçre)

Biz bu kısa gezide iki gece Colmar’da, bir gece Strasbourg’da konaklayıp dönüşümüzü de Stuttgart üzerinden yapmayı planladık. O nedenle gümrük çıkışımızı Fransa tarafına yaptık. Pek çoğunda olduğu gibi bu havalimanında ücretsiz İnternet erişimi mevcut. Flixbus mobil uygulaması üzerinden en yakın zamanlı Colmar otobüsünden biletlerimizi aldık. Yaklaşık 45 dakikalık bir bekleme zamanımız vardı. Bu sürede nefis birer kahve içilir, yöresel unlu mamullerin tadına bakılır, kalan zamanda da havaalanı dip köşe gezilirdi. Öyle de oldu. Hava sıcaklığı 5 derece civarında olduğu için otobüsün peronunu ve hareket çizelgesini kontrol ettikten sonra kapalı alanda bulunmak daha mantıklıydı.

FlixBuss Durağı (sefer planı)

Flixbus yeşili otobüs, hareket edeceği saatten beş dakika önce perona geldi. Bu otobüslerde (bizdeki gibi) muavinlik hizmeti bulunmuyor. Şoför (ler) bilet kontrolü yaparak (basılı belge ya da QR koduyla) yolcuları otobüse alıyor(lar). Otobüse binmeden önce varsa valizin bagaja yolcu tarafından yerleştirilmesi gerekiyor. Bu seyahatlerde koltuk numarası almak gerekmiyor. Bulduğunuz yere oturabiliyorsunuz. Ancak numara rezervasyonu yapmak isterseniz o vakit (web uygulaması üzerinden) bileti alırken bunu belirterek ödeme yapmanız icap ediyor. Rezervasyonlu bir yolcu, koltuğa keyifle kurulmuş iki yolcuyu kaldırmak zorunda kalınca bu konuyu da yazma ihtiyacı hissettim.

Otobüs yolculuğu sorunsuz ve keyifliydi. Doğal olarak çay-kahve ikramı yoktu. Ama herkesin elinde bir kahve matarası vardı. Ayakta yolculuk etmek zorunda kalan 5-6 yolcu bulunuyordu. Otobüs Mulhouse, Selestat gibi bir kaç yerleşim yerine uğradı. Yaklaşık doksan dakikalık bir yolculuktan sonra Colmar Tren Garında otobüsten indik.

EuroAirport Havalimanından Colmar’a otobüsle erişim rotası

FlixBus otobüsleri genel olarak şehirlerin tren garlarının yakınındaki peronlardan yolcu alıyor ve indirebiliyor. Onun dışında bir seçenek yok. Avrupa ülkelerinde ana ulaşım ağı trenler üzerine kurulu olduğu için -genelde- otobüsler için bizdeki gibi otobüs terminalleri bulunmuyor. Tren garlarına yakın bir konuda, peron şeklinde alanlar bu ihtiyacı karşılıyor. Ancak Münih, Hamburg, Hannover gibi kimi şehirlerde gayet donanımlı otobüs terminalleri de gördüm. Otobüsler bu alanlarda uzun süre park halinde kalmak yerine planlanan saatte, perondan yolcusunu alıp ya da indirip orayı terk ediyor. Şoförler genelde Avrupa Birliğine yakın zamanda katılmış ülkelerin insanları (Bulgar, Sırp vb milletlerden olanlara rastladım). Dil bildikleri için iletişim sıkıntıları yok. Belli standartların üstünde giyim, kuşam ve davranış kurallarına sahip olduklarından işlerinin hakimi konumdalar. Eğer seyahatiniz sırasında ülkeler arası geçiş olacaksa otobüse binerken, bilet kontrolüyle birlikte pasaport kontrolü şoförlerden biri tarafından yapılıyor. Araçta sigara içme konusunda bir şey yazmaya gerek bile yok (herkes fosur fosur içiyor dermişim:). Hatırlatmak isterim ki FlixBus (2011’de, Münih’te kurulan bir Alman firması) yakın zamanda ülkemizin en köklü otobüs firmalarından birini satın almıştı.

Yeni yılın başlamasına bir kaç gün var. Yol boyunca görülen yerleşim yerlerinde belirgin bir hareketlilik gözleniyor. Bu bölge özellikle yılın son ayında yüksek miktarda turist alıyor. Zira Alsace yöresinde bağcılık ve hayvancılıkla iştigal eden halk büyük oranda köylerde yaşıyor. Bu köyler yeni yıl öncesi inanması güç ince işçiliklerle öyle bir süsleniyorki her köy, her sokak, her meydana, her ev bir diğerine nazire yaparcasına ihtişamla bu güzelliklerini sergiliyor. Bu vakitler buraları gezip-görmek bir ayrıcalık oluyor.

1. Gün: Fotoğraflardaki maket şehir, Colmar; başka türlü bir köy, Eguisheim

Özellikle son yirmi yılda İnternet ve onu baz alan teknolojik ürünler günlük yaşamın sıradan parçaları haline geldiler. Mobil cihazlara erişimin kolaylaşması, buna paralel olarak İnternet hizmetlerinden yararlanma olanaklarının makul bedeller karşılığında sunulması başka mecraların kapısını da aralamış oldu.
Artık kulakların iyiden iyiye alıştığı bir deyim olan sosyal medya sayesinde fiilen birbirinden uzaklaşan insanoğlu sanal dünyadaki varlığıyla ciddi bir yakınlaşmanın da mimarı oluverdi.

Resim sanatından fotoğraf sanatına geçişte gezginlerin, dünyanın farklı yerlerini gördüğünü belgeleyip bunları yakın çevreyle paylaşmaları belli bir statü kazandırırmış. Bugün de durum bundan farklı olmasa gerek. Adı duyulan, kendi görülemeyen dünya köşeleri artık gezginlerce sunulan görüntüleriyle avuç içlerine kadar geldi. Bilgi sahibi oldukça ilgi de arttı. Kimi yerler hiç erişemeyecek olsa da içlerinden bazıları ölmeden görülecekler listesine alındı.
Fotoğraf paylaşım bloklarında, özellikle de yeni yıl öncesinde bazı Avrupa kentlerinin görüntüleri sıkça akar oldu. Bu sık karşılaşmalar bir yandan bilinç altımıza, aslında erişimin o kadar da zor olmadığına dar, küçük yakınlaştırıcı ipuçları bırakmaya başladı. Sonra kendimizi bir arama motorunun, bir harita uygulamasının başında, bir kentin sokaklarında dolaşırken, hakkındaki bilgileri okurken bulduk. Bütçe sınırları dahilinde bu merak alevini söndürecek çözümlerin yolu aranmaya başlandı.

Tam o vakitte (kullanılıyorsa) kredi kartlarında birikmiş uçuş milleri kontrol edildi, durumlar yoklandı. Çünkü bu tür hayalleri gerçek etmenin önündeki en büyük engel ulaşım giderleri oluyordu.

Pek çoğumuz çok önceden bir seyahat planı yapamıyoruz. Bunu yapabilsek epey uygun fiyatlara biletler sağlayabiliriz. Ama yaşadığımız ülkenin ve çalıştığımız iş yerlerinin dinamikleri buna izin vermiyor. Bir Alman gibi yaz tatilimizi 6 ay önceden planlayabilsek ne olurdu sanki, ama olmuyor işte. Fakat, biz de Türküz dostum, aklımıza bir şey geldi mi bir fırsat yaratır onu yaparız. Çaresizce oturmak bizim hamurumuza katılmamıştır. Bir ateş bir kere akla düşmeye görsün…

Colmar da özellikle yılın son aylarında servis edilen görüntüleriyle, böylesine hayaller kurduran bir şehir. Ve biz o hayalin peşinde gökyüzünün gri bulutlardan nasibini epeyce aldığı bir günde oradayız. Oysa uçak alçalmaya başlamadan hemen öncesine kadar güneş ışınları güçlü oklarıyla camları zorluyordu neredeyse. Düşük irtifalara ilerledikçe kalın bir yağış bulutu tabakası kentlerin üzerini örttüğünden koca uçağın o tabakanın katmaları arasına girişi ve ilerleyişi belli bir sarsıntıyla olmuştu.

Yüksek irtifada seyretmenin güzelliğin, havada asılı ne varsa hepsi aşağıda. Güneş gülen yüzüyle yanıbaşımızda

Yeni bir rotadayız. Bu rota epeyce ayrıcalıklı şeyler sunmayı vadediyor misafirine, heyecan içindeyiz. Uykusuzluk ve yorgunluktan eser yok. Yoldayız ya daha ne olsun. Colmar Merkez Tren istasyonunda kendisinden ayrıldığımız ve Amsterdam’a doğru yol alacak olan otobüs bizde huzurlu bir yolculuk anısı bırakmıştı. Şimdiyse dünyadaki on binlerce tren garından birinin önünde yap-yabancı gözlerle yolunu arayan gezginleriz.

Arsızca saldırıya maruz kalmadan belli süre için edindiğimiz bir taksinin terkisinde, daha önceden kiraladığımız aracı almak üzere minik (Bizim Efes Havalimanından biraz büyük) Colmar havalimanına ulaşıyoruz. Bu minik Fiat (500) iki gün boyunca bizimle olacak.

Havalimanı kavşağında, Amerika’nın en önemli simgesi olan, New York’taki Özgürlük Heykelinin bir eşi dikkatimizi çekiyor. Asıl heykelin hikayesi Osmanlının Mısır’daki varlığına, Süveyş Kanalının açılmasına kadar gidiyor. Ancak New York’taki heykel asılın yenilenmesinden doğuyor. Bu yenilemede görev alan sanatçılardan biri olan Frédéric Auguste Bartholdi Colmar’da doğduğu için anısına bu heykel yapılmış.

Öğle saatlerine yaklaştık. Güneş yüzünü, gri bulutların arasından utangaç utangaç göstermeye gayret etse de sıcaklık 4 santigrat derece. Fakat teni ısırıp haşlayan öyle keskin bir soğuk da hissedilmiyor.

Aracımızı teslim aldıktan sonra kalacağımız otele gidiyoruz. Geniş bir bahçesi olan, iki katlı mütevazı bir otel. Kapı açık ama herhangi bir görevli sesi duyulmuyor. Karşılama masasındaki tarçınlı kurabiyeler pek bir cazip duruyor. Görevliyi beklerken tadına bakıyoruz. Rengarenk lobiden ve yemek salonundan görüntüler alırken şirin bir hanım “hoş geldiniz” diyerek bizi Fransızca selamlıyor. Almanca ve İngilizce dillerinden geçişlerle ve Türkiye’de hava nasıldırlarla kısa sürede kayıt ve anahtar teslimi yapılıyor.

Sonra ver elini Eguisheim ve Colmar. Birinci günden kalan zamana bu iki yerleşimi ayırdık. Yaklaşık on beş dakikalık bir sürüşle, en meşhur Colmar köylerinden biri olan Eguisheim’a vardık. Köyü dışında aracımızı park edip (ücretsiz) köy sokaklarına kendimizi bıraktık. Hepsi birbirinden farklı malzemelerle süslenmiş köy evleri adeta birbirleriyle yarışır gibiydi. Ziyaretçilerin oluşturduğu kalabalık gruplar arasından uygun fotoğraflar elde etmeye çalışmak en zoruydu. Akşama doğru Colmar’a dönüp gündüz gözüyle meşhur Colmar sokaklarını gezmek istedik. Öyle de oldu. Ancak havanın kararmasıyla soğuğun inmesi bir oldu. Kayda değer soğukla beraber iyiden iyiye hissedilen yorgunluk otele gitmenin vaktinin geldiğini söylüyordu. Gece de Colmar sokaklarını görüntülemeye çalışırken onca soğuğa rağmen sokakları dolduran insanların yoğunluğu, neşesi dikkate değerdi.

Eguisheim ve diğer köylere toplu taşımayla da erişim mümkün. Ancak sefer sıklığına bağlı kalınması gerekiyor. Genelde bu tür seyahatler belli bir zamana sıkıştırıldığı için en uygun seçenek araç kiralama oluyor. Ancak ben gitmeden toplu ulaşım imkanlarını da araştırdığım için burada bilgisini paylaşmak isterim (https://www.rome2rio.com/s/Colmar/Eguisheim).

Colmar-Eguisheim arası çok uzun bir yol değil. Bisiklet, motosiklet gibi seçenekler de mümkün. Ancak kış mevsiminde değil de bunu baharda yapmak en akıllıcası sanırım. Harika köy yolları, üzüm bağlarıyla bezeli doğanın içinde böyle bir seyahat unutulmaz olur herhalde, ama baharda ya da yazın. Eguisheim’a toplu ulaşımla gelmiş kişilerle konuştuğumuzda araç kiralamadıklarına pişman olduklarını da duyduk. Kiraladığımız aracın günlüğü 20 Avroydu. Toplamda 40 Avro kiralama ücreti ve 37 Avro da yakıt giderimiz oldu. Kesinlikle değerdi.

Colmar’dan Eguisheim Köyüne ulaşım yolları (özel araçla)

Colmar başlı başına ikonik bir şehir. Ortaçağdan kalma havası ve dokusuyla insanı içine alıyor, büyülüyor. Yanlış hatırlamıyorsam altı meydanda Noel pazarı kurulu. Hepsi tek tip satış stantlarında birbirinden farklı ürünlerle sizi kendilerine davet ediyorlar. Yeme-içme, hediyelik eşya alma, yöresel oyunlara katılma, çocuklar için özel eğlence alanları hepsi içten ve doğaldı. Colmar’ın en meşhur noktası La Petite Venice (Küçük Vedenik). Burada diğer insanların içinde olmadığı bir kare fotoğraf çekmek imkansız gibi bir şey. Daracık sokaklarda sakin sakin yürüyen yerliler, turistler özellikle akşam üzerinden itibaren bu alanları dolduruyorlar. Havanın soğuk olması pek kimseyi ilgilendirmiyor. Çünkü bu vakitler yılda sadece bir ay oluyor.

La Petite Venice

2. Gün, diğer yerler: Turckheim, Kaysersberg, Bennwihr, Riquewihr, Ribauville, Selstat, Obernai

Bu gezinin ikinci gününü yine Colmar köylerine (ya da Colmar’a yakın kasabalara) ayırdık. Doğal dokularıyla hepsi görülmeye değer. Özellikle de yılın son ayında. Buralara gelen herkesin bu rotayı yapmasını öneririm. Bahsi geçen güzergah Alsace Şarap Rotası olarak biliniyor. Gerçekten de yol şahane üzüm bağlarının arasından geçip giderken bağcılığın böyle nitelikli bir şekilde yapılabildiğine tanık oluyorsunuz. Kimi köylerde kurulu şarap üretim tesisleri bu işten nasıl da güzel para kazanıldığına işaret ediyor adeta.

(İnternet’ten alıntıdır)

Vaktimiz, bu rotanın tümünü değil ama önemli bir kısmını görmeye yetecekti. O nedenle Colmar’dan hareketle, Turckheim, Kaysersberg, Bennwihr, Riquewihr, Ribauville, Selstat, Obernai yerleşimlerini ziyaret ettik. Özellikle Kaysersberg, Riquewihr, Ribauville ve Obernai‘yi gezmek epeyce zaman alıyor. Yeni yıla yakın zamanlarda gidildiğinde insan kalabalıklarıyla karşılaşılıyor. Evlerin süslemeleri, çeşit çeşit yöresel un ürünleri, şekerlemeler, içecekler sizi alıkoyuyor. Neyin fotoğrafını çektiğinizi, hangi evin, dükkanın önünde poz verdiğinizi karıştırmaya başlıyorsunuz.

Aşağıdaki haritada Colmar’dan hareketle gerçekleştirdiğimiz rota görülebilir. Eğer Strasbourg yönünden geliyorsanız rotayı tersten uygulamak daha doğru.

Colmar köylerini (çevre kasabalarını) bu rota ile ziyaret etmek epey zaman kazandırıyor

Hemen üstteki fotoğrafta, arkada kalan yer Turckheim. Şarabıyla pek meşhur bu Alsace bölgesinin en ünlü yerleşimlerinden biri. İsminde kendimize dair bir izler aradığınızı düşünüyorum. Yaptığım araştırmalardan edindiğime göre çok da haksız değilsiniz. Bu yörede Alman etkisi oldukça fazla, tarih boyunca Fransa, Almanya arasında gidip gelmiş yerler buralar. Bu şehrin Almanca adı Türkheim, yani Türk Yurdu. Ancak bu ismin Türklerle ne ilgisi var, bu konuda bir bilgi yok.

Mulhouse ve Basel’i görmeden olmazdı

Mulhouse, Alsace şarap rotasının, Strasbourg’tan sonra ikinci büyük şehri. Otomobil ve kimya sektörleriyle Fransız ekonomisi önemli katkıları olan bir kent. Almanya-Fransa arasında git geller yaşasa da 2. Dünya Savaşından sonra Fransa’da kalmış.

St. Etienne Katedrali

Mulhouse’la Basel şehir merkezlerinin arası yaklaşık 40 km. Kırk beş dakikalık bir sürüşle bir Fransa kentinden, bir İsviçre kentine geçiş yapabiliyorsunuz. İki ülke arasında sınır bölgesi olan alanda bir kontrol noktası olsa da bu pek işlev görmüyor. Yarı yer altından, yarı yer üstünden derken kendinizi bir anda başka bir ülkenin sokaklarında buluyorsunuz. Geçilen ülke İsviçre ise yaya kaldırımlarıyla, otomobil ve hafif raylı sistem araçlarının aynı düzlemde gittiklerini görünce farklı bir kültüre karıştığınızı anlıyorsunuz. Biz kısa zamana çok yer sıkıştırdığımız için Mulhouse ve Basel’i gece görebildik. Ama gece dediysem dokuzlar onlar değil. Kış havası erkek karaya çaldığından sekiz civarında olmasına rağmen gece hissi veriyor. Sokaklarda pek insan görmek de mümkün olmuyor tabi bu zamanda. Ancak Ren Nehrinin içinden geçtiği şehirleri güzelleştirmemesi olası mı? Basel de gündür gözüyle, hatta bahar mevsiminde görülüp gezilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Ayvalık sokakları ve Girit Leblebisi

Girit Leblebisi, yalnızca bir usta tarafından Ayvalık’ta üretiliyor

Ayvalık, kendine özgü ürünleriyle, sıfatlarıyla namı yerinde bir kıyı şehrimiz. Balıkesir’e bağlı olsa da il merkezinden bağımsız bir karaktere sahip, etnik yapısındaki zenginlik ve çeşitliliğin ekmeğini doyasıya yiyen bir müstesna beldemiz.
Ününe konu olan şeyler tam olarak bilinmeyebilir belki ama ismi pek çoklarınca duyulmuştur. Yaz yolculuklarını bu zeytin kokulu kentin güzergahından geçirip en azından bir tostunu yiyelim, gitmişken bir de Cunda’sını görelim diyenler az değildir. Ya da şöyle bir kaç gecemizi onda geçirelim; eskinin ruhunu hala koruyan, -maziye özlem duyanlara ilaç niyetine- tadı ve kokusuyla, parlak Arnavut taşlarıyla içler çektiren dar sokaklarında salınalım; geceleri süt liman bir deniz kıyısı mekanında, lezzetli balıklarıyla selamlaşalım diyerek işi büyüten; Sarımsaklı’sında, Badavut’unda Kuzey Ege’nin soğuk sularına kulaç bırakanlar da az değildir.

Ayvalık seyir tepesi

Eğer Çanakkale-İzmir devlet karayolunda seyir halindeyken keskin prina yağı kokusu camlarınızın fitillerini zorlamaya başladıysa bilinki Ayvalık’tasınız. Açın camları, açın ki sinsin ruhunuza barışın, sağlığın bu özel kokusu. İyi hissettirecek bir doğa rengiyle buluşsun teniniz kendiliğinden, birdenbire. Sonra kırın direksiyonu sağa, verin yüzünüzü denize. Azaltın hızınızı, artık yetişecek bir yeriniz yok bu andan itibaren; tarihten getirdiği sevgi, dostluk ve sulh iklimiyle sizi de bağrına basacaktır bu yeşil kent. Denize doğru alçalırken sağa-sola bakının mağrur ve asil bir yeşil, gözlerinize kavuştukça zihninizi yoran fikirlerin birbir bedeninizi terk ettiğini hissedeceksiniz.


Şikayete hiç mahal yok, geldiğiniz yerde de aracınızı öyle kolayca park edip gailenize koşmuyordunuz. Ücreti karşılığında da olsa uygun bir yer bulursunuz. Sırtlardaki kızılçamların adeta baş eğerek selam durduğu körfezi önce yukarıdan görmüş, hayranı olmuştunuz, şimdiyse yakından dokunma zamanı. Ana yoldan itibaren davet üzerine davet çıkaran, sokaklarında ve mevsiminde nergis kokularının kol gezdiği süslü uzun saçlı periyle temasın vakti.
Dokunulan yerde nasıl bir iz kalacaksa bu kentte de ruhunuzda öylesine bir iz bırakacak elbette, unutmayın. Derin derin nefes alın çarşının sokaklarında. Adımlarınız sık olmasın. Cadde niyetine uzun dikey sokaklar birazdan denize bağlar sizi nasılsa az sonra. Kollarınızı iki yana açın, gere gere ve bakın eski insanlardaki samimiyetin derecesine, neredeyse bir evden diğerine iki kol mesafesinde yakınlığın ölçüsüne. Sahildeki durgun suya dalıp çıkan martılar bir senin başında bir karşıdaki adanın, maliklik için öyle çok da kafa yorma burada. Bırak sinsin şehir ve zaman saçlarına, ellerine; bir çay içimlik ömürde sarma gereksiz yere hiç ona buna.

Cunda evleri

Taze mevsim meyveleri, sanki hepsi dalında, mavi brandalı yürüyen tezgahlarda; al tadına bak. Sonra o tadı hatırla. Lor tatlısı ye, karadut suyu iç, tostçular çarşısında Ayvalık tostundan nasibini al; ama akşama papalina masada olmalı onu da unutma; roka ve yanında içmekten hoşlandığın ne varsa.
Akşama doğru Cunda’ya geç mesela. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü de bu yolda. Adaların nasıl da sevgiyle birbirine bağlandığına tanık ol, o kır çiçeklerinin arasında. Tepede durup geleni geçeni selamlayan yel değirmenini görmezden gelme sakin. Vaktin en ılık rüzgarı orada seni bekliyor olmalı. Uzak-yakın adalara göz gezdir, nergislerin çiçek açtığı mevsimde ağaç altlarının o güzelliklerle bezendiğini hayal et. Kokuları aklını çelsin durduk yere. Gün batımına kal ya burada ya da karşına denk delecek olan diğer yükselti Şeytan Tepesinde.

Badavut sahili

Cunda sokaklarına bırakırsan eğer kendini akşamla beraber biraz zor ayrılırsın artık buradan. Neşeli şarkılara insanların şen kahkahaları eşlik eder kimi sokaklarda, kimindeyse sadece sükun, hepsi tadında. Çıplak camlarıyla gün ışığı renginde ampüllere elektrik yürüdükçe şiirselleşir o sokaklar artık bir anda. Bir tahta sandalye üzerinde geceyi sabaha erdirecek muhabbetlerin başlangıç zilidir adeta o ışıldamalar. Bir ip güzergahına aralıklarla asılmış sıra sıra sohbet lambaları ağaç dallarına tutturulmuş uçlarıyla gecenizi unutulmaz kılmaya gönüllü. Küçük kare masalar ancak birleşe birleşe büyük masalara dönüşür buralarda. Sohbete hasret birisi mutlaka yan masadan biriyle tanışmış olur gece yolunda giderken. Ard niyetsiz, kem sözsüz geçer vakte düşen ne varsa gönül heybesinden.
Sabah olunca o tatlı sarhoşluk damağınızdadır artık, belki sonsuza kadar. Bir plajda alırsın soluğu akşamın huzuruyla. Badavut’daysan eğer kitabındaki sayfalara kimse giremez sakinliği ile nam yapmış bu diyarda. Ya da bıraktıysan eğer kendini Sarımsaklı’ya hangi mevsimde olursa olsun soğukluğundan dem vurabilirsin suyun, ama onun da tadı başka.

Ayvalık şehir merkezi

Girit Leblebisi

Ülkemizde leblebi denince yanına ismini yazdıracak pek çok şehir buluruz. Herbirinin kıymeti kendinden menkul bu leblebi türleri arasında üretimi en meşakkatli olanlardan biri -bence- Girit Leblebisidir. Araştırmalarımdan edindiğim bilgiye göre bu leblebinin ismi Giritlilere özgü bir imalatın ürünü olmasından geliyor. Giritçedeki adı astragala olan bu leblebinin yurdumuzdaki üretimi sadece Mustafa Kidir tarafından yapılıyor. Mübadele ile Girit Adasından Ayvalık’a gelmiş olan baba Hasip Kidir tarafından Girit Türklerinin bir kültür mirası olarak üretilmeye başlanmış. Bugün sadece oğlu Mustafa Kidir tarafından imalatı yapılan leblebinin en önemli özelliği kızgın deniz kumu içinde, özel kazanlarda kavruluyor olması.
Oldukça sert yapısıyla ama kendine has lezzetiyle farklı olarak tanımlayabileceğim leblebi damakta kendine özgü bir tat bırakıyor. Nohut bir saat kadar deniz suyu içinde bekletilerek ıslatılıyor. Onun öncesinde, uzunca bir süre, altı odun ateşiyle beslenen saç kazanlar, içindeki deniz kumu ile beraber iyice kızdırılıyor. Sudan alınan nohutlar kazanlara, kumun içine bırakılıyor. O sırada bir cızlama, pişme, kavrulma sesi duyuluyor. Kazan ateşten alınarak iki yanındaki kulplardan sıkıca tutulup iyice çalkalanıyor. Bu aşaması oldukça meşakkatli olan bu işlem sırasında çıkan duman ve buhardan insanın yüzü yanıyor. Bir de sistemin hareketi tamamen bel desteği ile gerçekleştiğinden sırta ve bele ciddi bir yük biniyor. Kavrulman belli kıvama gelince karışım eleme düzeneklerinden geçiriliyor. Tamamen kumdan arınmış olan leblebi taneleri kararmış ama lezzetli yüzleriyle adeta mübadele zamanlarında binbir elem ve kederle yaşanan bu dramın hatırasını üzerinde taşıyarak avucunuza geliyor. Sertlikse, -belki de- o zamanların, gerek Girit’in fethinde, gerekse mübadelede yaşanan güçlüklerin ürettiği insani sertliğin bir ifadesi olarak tarih kokuyor.
Ayvalık’a yolu düşene, diğer lezzetlerinin yanında leblebisinin de tadına bakması önerimiz olsun.

Ayvalık’ın denize koşan sokakları

Candaki

Levent Şık Yazıları

İçeriğe atla ↓