Alsas, Fransa 1 – Colmar

Bu yazımda, (kuzey)doğu Fransa’nın masalsı kentlerinden Colmar’ı ve ona yakın kasabaları, köyleri anlatmaya çalışacağım.

Bu yöreye gelen herkesin amacı farklı olabilir. Kimisi üstün Fransız Alsace yöresi şaraplarının yapılışına tanıklık etmek isteyebilir. Tadım turlarına katılabilir. Kimisi doğa harikası bu yörenin kırlarında, uçsuz bucaksız düzlüklerinde, hafif eğimli yamaçlarında yeşile doymayı arzu edebilir. Ancak buradan ayrılırken hepsinin aklında kalacak imge Orta çağın büyüsünü hala üzerinde taşıyan; malum kasvetten eser kalmamış yüzleriyle, rengarenk evleri ve o da yetmezmiş gibi el işi ürünü zarif süslemeleri olacaktır. Gerek köylere gerekse şehirlere hakim tertemizlik, pırıl pırıllık hayranlık uyandıracak bir başka nokta.

Colmar’ın ikonlaşmış evlerinden biri

Bu yöreye Türkiye’den gelmenin birkaç yolu var. Biz Basel üzerinden olanı tercih ettik. Dönüşümüzü ise Stuttgart’tan yaptık. Bunun tersini yapmak mümkün olduğu gibi Strasbourg’a gelip oradan trenle Colmar’a kısa sürede ve uygun bir maliyetle gelmek de olası. Bir başka seçenek Paris’ten 3,5 saatlik bir tren yolculuğuyla Colmar’a ulaşmak. Tercih yaparken ana gider olan uçak biletini, arada ödenecek olan tren ya da otobüs biletlerini dikkate almak yerinde olacaktır. Zira Paris’ten trenle gelmek istendiğinde bilet ücretinin (25-160 Avro) oldukça değişkenlik gösterdiğini hatırlatmak gerekir. Eğer Basel üzerinden gelinecekse Basel Tren istasyonuna giden 50 numaralı otobüs ve buradan da en uygun Colmar trenine binmek en masrafsız seçenek olabilir. Bunun için gümrükten çıkışınızı Isviçre tarafından yapmanız gerekir. Çünkü aşağıda anlatacağım gibi bu havalimanından üç farklı ülkeye giriş yapabiliyorsunuz. Bir başka seçenek Fransa tarafından çıkıp St. Louis tren istasyonuna yine otobüsle gidip oradan trene binmek. Ya da bizim yaptığımız gibi doğrudan Colmar’a giden FlixBus otobüsünü kullanmak.

Basel, Mulhouse, Freiburg EuroAirport (BSL)

Bu havalimanı üç ülkenin (İsviçre, Fransa, Almanya), üç şehrinin (Basel, Mulhouse, Freiburg) sınırlarının kesişim noktasında, Fransız topraklarında yer alan ilginç bir havalimanı. Yanlış ülkeye giriş yapmamak için pasaport kontrolünden sonraki yönlendirme tabelalarına dikkat etmek gerekiyor. Uluslararası bir liman olan EuroAirport, Basel’e 6, Mulhouse’a 22, Freiburg’a 70 km mesafede. Her üç yöne de her türlü ulaşım imkanına sahip. Ayrıntılı bilgi için limanın resmi web sitesi ziyaret edilebilir (https://www.euroairport.com/en/).

Biz Fransa’nın kuzeydoğusundaki Alsace bölgesini gezmek üzere buraya geldiğimiz için Mulhouse tarafından çıkış yaptık. Havaalanı hacim olarak küçük olsa da pratik ve işlevsel bir görünüme sahip.

Ve aşağıda günden, güneşten eser yok. Hoş bulduk Basel, Mulhouse, Freiburg
Almanya ve Fransa tarafına geçiş
İsviçre tarafına geçiş
FlixBus otobüs durağı Fransa tarafında, eğer Basel’e gitmek istenirse sağa gitmeniz gerekiyor
Almanya (Freiburg) ve Fransa (Mulhouse) tarafına çıkış noktası
Sınırların kağıt üzerinde kaldığı küçük dünya. Hangi ülkeye çıkacaksanız dikkatle o yöne ilerleyiniz!
Şık ve sade
Yeni bir rota icra eden mutlu biri (gezen insan mutludur)
İlerideki tel örgünün diğer tarafı Basel (Isviçre)

Biz bu kısa gezide iki gece Colmar’da, bir gece Strasbourg’da konaklayıp dönüşümüzü de Stuttgart üzerinden yapmayı planladık. O nedenle gümrük çıkışımızı Fransa tarafına yaptık. Pek çoğunda olduğu gibi bu havalimanında ücretsiz İnternet erişimi mevcut. Flixbus mobil uygulaması üzerinden en yakın zamanlı Colmar otobüsünden biletlerimizi aldık. Yaklaşık 45 dakikalık bir bekleme zamanımız vardı. Bu sürede nefis birer kahve içilir, yöresel unlu mamullerin tadına bakılır, kalan zamanda da havaalanı dip köşe gezilirdi. Öyle de oldu. Hava sıcaklığı 5 derece civarında olduğu için otobüsün peronunu ve hareket çizelgesini kontrol ettikten sonra kapalı alanda bulunmak daha mantıklıydı.

FlixBuss Durağı (sefer planı)

Flixbus yeşili otobüs, hareket edeceği saatten beş dakika önce perona geldi. Bu otobüslerde (bizdeki gibi) muavinlik hizmeti bulunmuyor. Şoför (ler) bilet kontrolü yaparak (basılı belge ya da QR koduyla) yolcuları otobüse alıyor(lar). Otobüse binmeden önce varsa valizin bagaja yolcu tarafından yerleştirilmesi gerekiyor. Bu seyahatlerde koltuk numarası almak gerekmiyor. Bulduğunuz yere oturabiliyorsunuz. Ancak numara rezervasyonu yapmak isterseniz o vakit (web uygulaması üzerinden) bileti alırken bunu belirterek ödeme yapmanız icap ediyor. Rezervasyonlu bir yolcu, koltuğa keyifle kurulmuş iki yolcuyu kaldırmak zorunda kalınca bu konuyu da yazma ihtiyacı hissettim.

Otobüs yolculuğu sorunsuz ve keyifliydi. Doğal olarak çay-kahve ikramı yoktu. Ama herkesin elinde bir kahve matarası vardı. Ayakta yolculuk etmek zorunda kalan 5-6 yolcu bulunuyordu. Otobüs Mulhouse, Selestat gibi bir kaç yerleşim yerine uğradı. Yaklaşık doksan dakikalık bir yolculuktan sonra Colmar Tren Garında otobüsten indik.

EuroAirport Havalimanından Colmar’a otobüsle erişim rotası

FlixBus otobüsleri genel olarak şehirlerin tren garlarının yakınındaki peronlardan yolcu alıyor ve indirebiliyor. Onun dışında bir seçenek yok. Avrupa ülkelerinde ana ulaşım ağı trenler üzerine kurulu olduğu için -genelde- otobüsler için bizdeki gibi otobüs terminalleri bulunmuyor. Tren garlarına yakın bir konuda, peron şeklinde alanlar bu ihtiyacı karşılıyor. Ancak Münih, Hamburg, Hannover gibi kimi şehirlerde gayet donanımlı otobüs terminalleri de gördüm. Otobüsler bu alanlarda uzun süre park halinde kalmak yerine planlanan saatte, perondan yolcusunu alıp ya da indirip orayı terk ediyor. Şoförler genelde Avrupa Birliğine yakın zamanda katılmış ülkelerin insanları (Bulgar, Sırp vb milletlerden olanlara rastladım). Dil bildikleri için iletişim sıkıntıları yok. Belli standartların üstünde giyim, kuşam ve davranış kurallarına sahip olduklarından işlerinin hakimi konumdalar. Eğer seyahatiniz sırasında ülkeler arası geçiş olacaksa otobüse binerken, bilet kontrolüyle birlikte pasaport kontrolü şoförlerden biri tarafından yapılıyor. Araçta sigara içme konusunda bir şey yazmaya gerek bile yok (herkes fosur fosur içiyor dermişim:). Hatırlatmak isterim ki FlixBus (2011’de, Münih’te kurulan bir Alman firması) yakın zamanda ülkemizin en köklü otobüs firmalarından birini satın almıştı.

Yeni yılın başlamasına bir kaç gün var. Yol boyunca görülen yerleşim yerlerinde belirgin bir hareketlilik gözleniyor. Bu bölge özellikle yılın son ayında yüksek miktarda turist alıyor. Zira Alsace yöresinde bağcılık ve hayvancılıkla iştigal eden halk büyük oranda köylerde yaşıyor. Bu köyler yeni yıl öncesi inanması güç ince işçiliklerle öyle bir süsleniyorki her köy, her sokak, her meydana, her ev bir diğerine nazire yaparcasına ihtişamla bu güzelliklerini sergiliyor. Bu vakitler buraları gezip-görmek bir ayrıcalık oluyor.

1. Gün: Fotoğraflardaki maket şehir, Colmar; başka türlü bir köy, Eguisheim

Özellikle son yirmi yılda İnternet ve onu baz alan teknolojik ürünler günlük yaşamın sıradan parçaları haline geldiler. Mobil cihazlara erişimin kolaylaşması, buna paralel olarak İnternet hizmetlerinden yararlanma olanaklarının makul bedeller karşılığında sunulması başka mecraların kapısını da aralamış oldu.
Artık kulakların iyiden iyiye alıştığı bir deyim olan sosyal medya sayesinde fiilen birbirinden uzaklaşan insanoğlu sanal dünyadaki varlığıyla ciddi bir yakınlaşmanın da mimarı oluverdi.

Resim sanatından fotoğraf sanatına geçişte gezginlerin, dünyanın farklı yerlerini gördüğünü belgeleyip bunları yakın çevreyle paylaşmaları belli bir statü kazandırırmış. Bugün de durum bundan farklı olmasa gerek. Adı duyulan, kendi görülemeyen dünya köşeleri artık gezginlerce sunulan görüntüleriyle avuç içlerine kadar geldi. Bilgi sahibi oldukça ilgi de arttı. Kimi yerler hiç erişemeyecek olsa da içlerinden bazıları ölmeden görülecekler listesine alındı.
Fotoğraf paylaşım bloklarında, özellikle de yeni yıl öncesinde bazı Avrupa kentlerinin görüntüleri sıkça akar oldu. Bu sık karşılaşmalar bir yandan bilinç altımıza, aslında erişimin o kadar da zor olmadığına dar, küçük yakınlaştırıcı ipuçları bırakmaya başladı. Sonra kendimizi bir arama motorunun, bir harita uygulamasının başında, bir kentin sokaklarında dolaşırken, hakkındaki bilgileri okurken bulduk. Bütçe sınırları dahilinde bu merak alevini söndürecek çözümlerin yolu aranmaya başlandı.

Tam o vakitte (kullanılıyorsa) kredi kartlarında birikmiş uçuş milleri kontrol edildi, durumlar yoklandı. Çünkü bu tür hayalleri gerçek etmenin önündeki en büyük engel ulaşım giderleri oluyordu.

Pek çoğumuz çok önceden bir seyahat planı yapamıyoruz. Bunu yapabilsek epey uygun fiyatlara biletler sağlayabiliriz. Ama yaşadığımız ülkenin ve çalıştığımız iş yerlerinin dinamikleri buna izin vermiyor. Bir Alman gibi yaz tatilimizi 6 ay önceden planlayabilsek ne olurdu sanki, ama olmuyor işte. Fakat, biz de Türküz dostum, aklımıza bir şey geldi mi bir fırsat yaratır onu yaparız. Çaresizce oturmak bizim hamurumuza katılmamıştır. Bir ateş bir kere akla düşmeye görsün…

Colmar da özellikle yılın son aylarında servis edilen görüntüleriyle, böylesine hayaller kurduran bir şehir. Ve biz o hayalin peşinde gökyüzünün gri bulutlardan nasibini epeyce aldığı bir günde oradayız. Oysa uçak alçalmaya başlamadan hemen öncesine kadar güneş ışınları güçlü oklarıyla camları zorluyordu neredeyse. Düşük irtifalara ilerledikçe kalın bir yağış bulutu tabakası kentlerin üzerini örttüğünden koca uçağın o tabakanın katmaları arasına girişi ve ilerleyişi belli bir sarsıntıyla olmuştu.

Yüksek irtifada seyretmenin güzelliğin, havada asılı ne varsa hepsi aşağıda. Güneş gülen yüzüyle yanıbaşımızda

Yeni bir rotadayız. Bu rota epeyce ayrıcalıklı şeyler sunmayı vadediyor misafirine, heyecan içindeyiz. Uykusuzluk ve yorgunluktan eser yok. Yoldayız ya daha ne olsun. Colmar Merkez Tren istasyonunda kendisinden ayrıldığımız ve Amsterdam’a doğru yol alacak olan otobüs bizde huzurlu bir yolculuk anısı bırakmıştı. Şimdiyse dünyadaki on binlerce tren garından birinin önünde yap-yabancı gözlerle yolunu arayan gezginleriz.

Arsızca saldırıya maruz kalmadan belli süre için edindiğimiz bir taksinin terkisinde, daha önceden kiraladığımız aracı almak üzere minik (Bizim Efes Havalimanından biraz büyük) Colmar havalimanına ulaşıyoruz. Bu minik Fiat (500) iki gün boyunca bizimle olacak.

Havalimanı kavşağında, Amerika’nın en önemli simgesi olan, New York’taki Özgürlük Heykelinin bir eşi dikkatimizi çekiyor. Asıl heykelin hikayesi Osmanlının Mısır’daki varlığına, Süveyş Kanalının açılmasına kadar gidiyor. Ancak New York’taki heykel asılın yenilenmesinden doğuyor. Bu yenilemede görev alan sanatçılardan biri olan Frédéric Auguste Bartholdi Colmar’da doğduğu için anısına bu heykel yapılmış.

Öğle saatlerine yaklaştık. Güneş yüzünü, gri bulutların arasından utangaç utangaç göstermeye gayret etse de sıcaklık 4 santigrat derece. Fakat teni ısırıp haşlayan öyle keskin bir soğuk da hissedilmiyor.

Aracımızı teslim aldıktan sonra kalacağımız otele gidiyoruz. Geniş bir bahçesi olan, iki katlı mütevazı bir otel. Kapı açık ama herhangi bir görevli sesi duyulmuyor. Karşılama masasındaki tarçınlı kurabiyeler pek bir cazip duruyor. Görevliyi beklerken tadına bakıyoruz. Rengarenk lobiden ve yemek salonundan görüntüler alırken şirin bir hanım “hoş geldiniz” diyerek bizi Fransızca selamlıyor. Almanca ve İngilizce dillerinden geçişlerle ve Türkiye’de hava nasıldırlarla kısa sürede kayıt ve anahtar teslimi yapılıyor.

Sonra ver elini Eguisheim ve Colmar. Birinci günden kalan zamana bu iki yerleşimi ayırdık. Yaklaşık on beş dakikalık bir sürüşle, en meşhur Colmar köylerinden biri olan Eguisheim’a vardık. Köyü dışında aracımızı park edip (ücretsiz) köy sokaklarına kendimizi bıraktık. Hepsi birbirinden farklı malzemelerle süslenmiş köy evleri adeta birbirleriyle yarışır gibiydi. Ziyaretçilerin oluşturduğu kalabalık gruplar arasından uygun fotoğraflar elde etmeye çalışmak en zoruydu. Akşama doğru Colmar’a dönüp gündüz gözüyle meşhur Colmar sokaklarını gezmek istedik. Öyle de oldu. Ancak havanın kararmasıyla soğuğun inmesi bir oldu. Kayda değer soğukla beraber iyiden iyiye hissedilen yorgunluk otele gitmenin vaktinin geldiğini söylüyordu. Gece de Colmar sokaklarını görüntülemeye çalışırken onca soğuğa rağmen sokakları dolduran insanların yoğunluğu, neşesi dikkate değerdi.

Eguisheim ve diğer köylere toplu taşımayla da erişim mümkün. Ancak sefer sıklığına bağlı kalınması gerekiyor. Genelde bu tür seyahatler belli bir zamana sıkıştırıldığı için en uygun seçenek araç kiralama oluyor. Ancak ben gitmeden toplu ulaşım imkanlarını da araştırdığım için burada bilgisini paylaşmak isterim (https://www.rome2rio.com/s/Colmar/Eguisheim).

Colmar-Eguisheim arası çok uzun bir yol değil. Bisiklet, motosiklet gibi seçenekler de mümkün. Ancak kış mevsiminde değil de bunu baharda yapmak en akıllıcası sanırım. Harika köy yolları, üzüm bağlarıyla bezeli doğanın içinde böyle bir seyahat unutulmaz olur herhalde, ama baharda ya da yazın. Eguisheim’a toplu ulaşımla gelmiş kişilerle konuştuğumuzda araç kiralamadıklarına pişman olduklarını da duyduk. Kiraladığımız aracın günlüğü 20 Avroydu. Toplamda 40 Avro kiralama ücreti ve 37 Avro da yakıt giderimiz oldu. Kesinlikle değerdi.

Colmar’dan Eguisheim Köyüne ulaşım yolları (özel araçla)

Colmar başlı başına ikonik bir şehir. Ortaçağdan kalma havası ve dokusuyla insanı içine alıyor, büyülüyor. Yanlış hatırlamıyorsam altı meydanda Noel pazarı kurulu. Hepsi tek tip satış stantlarında birbirinden farklı ürünlerle sizi kendilerine davet ediyorlar. Yeme-içme, hediyelik eşya alma, yöresel oyunlara katılma, çocuklar için özel eğlence alanları hepsi içten ve doğaldı. Colmar’ın en meşhur noktası La Petite Venice (Küçük Vedenik). Burada diğer insanların içinde olmadığı bir kare fotoğraf çekmek imkansız gibi bir şey. Daracık sokaklarda sakin sakin yürüyen yerliler, turistler özellikle akşam üzerinden itibaren bu alanları dolduruyorlar. Havanın soğuk olması pek kimseyi ilgilendirmiyor. Çünkü bu vakitler yılda sadece bir ay oluyor.

La Petite Venice

2. Gün, diğer yerler: Turckheim, Kaysersberg, Bennwihr, Riquewihr, Ribauville, Selstat, Obernai

Bu gezinin ikinci gününü yine Colmar köylerine (ya da Colmar’a yakın kasabalara) ayırdık. Doğal dokularıyla hepsi görülmeye değer. Özellikle de yılın son ayında. Buralara gelen herkesin bu rotayı yapmasını öneririm. Bahsi geçen güzergah Alsace Şarap Rotası olarak biliniyor. Gerçekten de yol şahane üzüm bağlarının arasından geçip giderken bağcılığın böyle nitelikli bir şekilde yapılabildiğine tanık oluyorsunuz. Kimi köylerde kurulu şarap üretim tesisleri bu işten nasıl da güzel para kazanıldığına işaret ediyor adeta.

(İnternet’ten alıntıdır)

Vaktimiz, bu rotanın tümünü değil ama önemli bir kısmını görmeye yetecekti. O nedenle Colmar’dan hareketle, Turckheim, Kaysersberg, Bennwihr, Riquewihr, Ribauville, Selstat, Obernai yerleşimlerini ziyaret ettik. Özellikle Kaysersberg, Riquewihr, Ribauville ve Obernai‘yi gezmek epeyce zaman alıyor. Yeni yıla yakın zamanlarda gidildiğinde insan kalabalıklarıyla karşılaşılıyor. Evlerin süslemeleri, çeşit çeşit yöresel un ürünleri, şekerlemeler, içecekler sizi alıkoyuyor. Neyin fotoğrafını çektiğinizi, hangi evin, dükkanın önünde poz verdiğinizi karıştırmaya başlıyorsunuz.

Aşağıdaki haritada Colmar’dan hareketle gerçekleştirdiğimiz rota görülebilir. Eğer Strasbourg yönünden geliyorsanız rotayı tersten uygulamak daha doğru.

Colmar köylerini (çevre kasabalarını) bu rota ile ziyaret etmek epey zaman kazandırıyor

Hemen üstteki fotoğrafta, arkada kalan yer Turckheim. Şarabıyla pek meşhur bu Alsace bölgesinin en ünlü yerleşimlerinden biri. İsminde kendimize dair bir izler aradığınızı düşünüyorum. Yaptığım araştırmalardan edindiğime göre çok da haksız değilsiniz. Bu yörede Alman etkisi oldukça fazla, tarih boyunca Fransa, Almanya arasında gidip gelmiş yerler buralar. Bu şehrin Almanca adı Türkheim, yani Türk Yurdu. Ancak bu ismin Türklerle ne ilgisi var, bu konuda bir bilgi yok.

Mulhouse ve Basel’i görmeden olmazdı

Mulhouse, Alsace şarap rotasının, Strasbourg’tan sonra ikinci büyük şehri. Otomobil ve kimya sektörleriyle Fransız ekonomisi önemli katkıları olan bir kent. Almanya-Fransa arasında git geller yaşasa da 2. Dünya Savaşından sonra Fransa’da kalmış.

St. Etienne Katedrali

Mulhouse’la Basel şehir merkezlerinin arası yaklaşık 40 km. Kırk beş dakikalık bir sürüşle bir Fransa kentinden, bir İsviçre kentine geçiş yapabiliyorsunuz. İki ülke arasında sınır bölgesi olan alanda bir kontrol noktası olsa da bu pek işlev görmüyor. Yarı yer altından, yarı yer üstünden derken kendinizi bir anda başka bir ülkenin sokaklarında buluyorsunuz. Geçilen ülke İsviçre ise yaya kaldırımlarıyla, otomobil ve hafif raylı sistem araçlarının aynı düzlemde gittiklerini görünce farklı bir kültüre karıştığınızı anlıyorsunuz. Biz kısa zamana çok yer sıkıştırdığımız için Mulhouse ve Basel’i gece görebildik. Ama gece dediysem dokuzlar onlar değil. Kış havası erkek karaya çaldığından sekiz civarında olmasına rağmen gece hissi veriyor. Sokaklarda pek insan görmek de mümkün olmuyor tabi bu zamanda. Ancak Ren Nehrinin içinden geçtiği şehirleri güzelleştirmemesi olası mı? Basel de gündür gözüyle, hatta bahar mevsiminde görülüp gezilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Ayvalık sokakları ve Girit Leblebisi

Girit Leblebisi, yalnızca bir usta tarafından Ayvalık’ta üretiliyor

Ayvalık, kendine özgü ürünleriyle, sıfatlarıyla namı yerinde bir kıyı şehrimiz. Balıkesir’e bağlı olsa da il merkezinden bağımsız bir karaktere sahip, etnik yapısındaki zenginlik ve çeşitliliğin ekmeğini doyasıya yiyen bir müstesna beldemiz.
Ününe konu olan şeyler tam olarak bilinmeyebilir belki ama ismi pek çoklarınca duyulmuştur. Yaz yolculuklarını bu zeytin kokulu kentin güzergahından geçirip en azından bir tostunu yiyelim, gitmişken bir de Cunda’sını görelim diyenler az değildir. Ya da şöyle bir kaç gecemizi onda geçirelim; eskinin ruhunu hala koruyan, -maziye özlem duyanlara ilaç niyetine- tadı ve kokusuyla, parlak Arnavut taşlarıyla içler çektiren dar sokaklarında salınalım; geceleri süt liman bir deniz kıyısı mekanında, lezzetli balıklarıyla selamlaşalım diyerek işi büyüten; Sarımsaklı’sında, Badavut’unda Kuzey Ege’nin soğuk sularına kulaç bırakanlar da az değildir.

Ayvalık seyir tepesi

Eğer Çanakkale-İzmir devlet karayolunda seyir halindeyken keskin prina yağı kokusu camlarınızın fitillerini zorlamaya başladıysa bilinki Ayvalık’tasınız. Açın camları, açın ki sinsin ruhunuza barışın, sağlığın bu özel kokusu. İyi hissettirecek bir doğa rengiyle buluşsun teniniz kendiliğinden, birdenbire. Sonra kırın direksiyonu sağa, verin yüzünüzü denize. Azaltın hızınızı, artık yetişecek bir yeriniz yok bu andan itibaren; tarihten getirdiği sevgi, dostluk ve sulh iklimiyle sizi de bağrına basacaktır bu yeşil kent. Denize doğru alçalırken sağa-sola bakının mağrur ve asil bir yeşil, gözlerinize kavuştukça zihninizi yoran fikirlerin birbir bedeninizi terk ettiğini hissedeceksiniz.


Şikayete hiç mahal yok, geldiğiniz yerde de aracınızı öyle kolayca park edip gailenize koşmuyordunuz. Ücreti karşılığında da olsa uygun bir yer bulursunuz. Sırtlardaki kızılçamların adeta baş eğerek selam durduğu körfezi önce yukarıdan görmüş, hayranı olmuştunuz, şimdiyse yakından dokunma zamanı. Ana yoldan itibaren davet üzerine davet çıkaran, sokaklarında ve mevsiminde nergis kokularının kol gezdiği süslü uzun saçlı periyle temasın vakti.
Dokunulan yerde nasıl bir iz kalacaksa bu kentte de ruhunuzda öylesine bir iz bırakacak elbette, unutmayın. Derin derin nefes alın çarşının sokaklarında. Adımlarınız sık olmasın. Cadde niyetine uzun dikey sokaklar birazdan denize bağlar sizi nasılsa az sonra. Kollarınızı iki yana açın, gere gere ve bakın eski insanlardaki samimiyetin derecesine, neredeyse bir evden diğerine iki kol mesafesinde yakınlığın ölçüsüne. Sahildeki durgun suya dalıp çıkan martılar bir senin başında bir karşıdaki adanın, maliklik için öyle çok da kafa yorma burada. Bırak sinsin şehir ve zaman saçlarına, ellerine; bir çay içimlik ömürde sarma gereksiz yere hiç ona buna.

Cunda evleri

Taze mevsim meyveleri, sanki hepsi dalında, mavi brandalı yürüyen tezgahlarda; al tadına bak. Sonra o tadı hatırla. Lor tatlısı ye, karadut suyu iç, tostçular çarşısında Ayvalık tostundan nasibini al; ama akşama papalina masada olmalı onu da unutma; roka ve yanında içmekten hoşlandığın ne varsa.
Akşama doğru Cunda’ya geç mesela. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü de bu yolda. Adaların nasıl da sevgiyle birbirine bağlandığına tanık ol, o kır çiçeklerinin arasında. Tepede durup geleni geçeni selamlayan yel değirmenini görmezden gelme sakin. Vaktin en ılık rüzgarı orada seni bekliyor olmalı. Uzak-yakın adalara göz gezdir, nergislerin çiçek açtığı mevsimde ağaç altlarının o güzelliklerle bezendiğini hayal et. Kokuları aklını çelsin durduk yere. Gün batımına kal ya burada ya da karşına denk delecek olan diğer yükselti Şeytan Tepesinde.

Badavut sahili

Cunda sokaklarına bırakırsan eğer kendini akşamla beraber biraz zor ayrılırsın artık buradan. Neşeli şarkılara insanların şen kahkahaları eşlik eder kimi sokaklarda, kimindeyse sadece sükun, hepsi tadında. Çıplak camlarıyla gün ışığı renginde ampüllere elektrik yürüdükçe şiirselleşir o sokaklar artık bir anda. Bir tahta sandalye üzerinde geceyi sabaha erdirecek muhabbetlerin başlangıç zilidir adeta o ışıldamalar. Bir ip güzergahına aralıklarla asılmış sıra sıra sohbet lambaları ağaç dallarına tutturulmuş uçlarıyla gecenizi unutulmaz kılmaya gönüllü. Küçük kare masalar ancak birleşe birleşe büyük masalara dönüşür buralarda. Sohbete hasret birisi mutlaka yan masadan biriyle tanışmış olur gece yolunda giderken. Ard niyetsiz, kem sözsüz geçer vakte düşen ne varsa gönül heybesinden.
Sabah olunca o tatlı sarhoşluk damağınızdadır artık, belki sonsuza kadar. Bir plajda alırsın soluğu akşamın huzuruyla. Badavut’daysan eğer kitabındaki sayfalara kimse giremez sakinliği ile nam yapmış bu diyarda. Ya da bıraktıysan eğer kendini Sarımsaklı’ya hangi mevsimde olursa olsun soğukluğundan dem vurabilirsin suyun, ama onun da tadı başka.

Ayvalık şehir merkezi

Girit Leblebisi

Ülkemizde leblebi denince yanına ismini yazdıracak pek çok şehir buluruz. Herbirinin kıymeti kendinden menkul bu leblebi türleri arasında üretimi en meşakkatli olanlardan biri -bence- Girit Leblebisidir. Araştırmalarımdan edindiğim bilgiye göre bu leblebinin ismi Giritlilere özgü bir imalatın ürünü olmasından geliyor. Giritçedeki adı astragala olan bu leblebinin yurdumuzdaki üretimi sadece Mustafa Kidir tarafından yapılıyor. Mübadele ile Girit Adasından Ayvalık’a gelmiş olan baba Hasip Kidir tarafından Girit Türklerinin bir kültür mirası olarak üretilmeye başlanmış. Bugün sadece oğlu Mustafa Kidir tarafından imalatı yapılan leblebinin en önemli özelliği kızgın deniz kumu içinde, özel kazanlarda kavruluyor olması.
Oldukça sert yapısıyla ama kendine has lezzetiyle farklı olarak tanımlayabileceğim leblebi damakta kendine özgü bir tat bırakıyor. Nohut bir saat kadar deniz suyu içinde bekletilerek ıslatılıyor. Onun öncesinde, uzunca bir süre, altı odun ateşiyle beslenen saç kazanlar, içindeki deniz kumu ile beraber iyice kızdırılıyor. Sudan alınan nohutlar kazanlara, kumun içine bırakılıyor. O sırada bir cızlama, pişme, kavrulma sesi duyuluyor. Kazan ateşten alınarak iki yanındaki kulplardan sıkıca tutulup iyice çalkalanıyor. Bu aşaması oldukça meşakkatli olan bu işlem sırasında çıkan duman ve buhardan insanın yüzü yanıyor. Bir de sistemin hareketi tamamen bel desteği ile gerçekleştiğinden sırta ve bele ciddi bir yük biniyor. Kavrulman belli kıvama gelince karışım eleme düzeneklerinden geçiriliyor. Tamamen kumdan arınmış olan leblebi taneleri kararmış ama lezzetli yüzleriyle adeta mübadele zamanlarında binbir elem ve kederle yaşanan bu dramın hatırasını üzerinde taşıyarak avucunuza geliyor. Sertlikse, -belki de- o zamanların, gerek Girit’in fethinde, gerekse mübadelede yaşanan güçlüklerin ürettiği insani sertliğin bir ifadesi olarak tarih kokuyor.
Ayvalık’a yolu düşene, diğer lezzetlerinin yanında leblebisinin de tadına bakması önerimiz olsun.

Ayvalık’ın denize koşan sokakları

Meteora – Yunanistan

Listedeki Meteora’yı “OK” olarak işaretliyor olmanın mutluluğu

Bu yazımda sizleri mistik atmosferiyle benzerlerine fark atar diyebileceğim Meteora‘ya götürmek isterim. Meteor sözcüğü, Latince’de olağanüstü olay anlamına gelirken bizim de aklımıza uzaydan yeryüzüne düşen taş ve kaya parçalarını getirir. Lakin yazımıza konu olan Meteora bunlardan biraz daha farklı bir manada kullanılıyor. Kelime tam olarak havada asılı duran anlamına geliyor. Doğanın nadir ve gizemli jeolojik oluşumlarından biri olmasının yanında bu dev kayaçların üzerine kurulmuş binalar (manastırlar) ayrıca dikkate değer. Bölgeyi gezip gördükten sonra bu havada asılı durmanın ne menem bir şey olduğunu daha iyi kavrıyor insan.
Pindos Dağları’nın yanında, Tesalya’nın batı bölgesinde, eşsiz ve muazzam kaya sütunlarının yerden yükseldiği görülür. Bu sıra dışı biçimlenişi jeologlar öyle kolayca açıklayamamışlar. Bir volkanın boynunu, boğazını andıran bu oluşumların böyle bir özelliğinin olmamasına rağmen yapıdaki kayaçlar kumtaşı ve konglomera karışımından oluşmakta.
Konglomera, milyonlarca yıl boyunca bir gölün kenarındaki deltaya akan derelerden taş, kum ve çamur birikintilerinden oluşuyor. Bir jeolojik devir olan Paleojende, yaklaşık 60 milyon yıl önce bir dizi yer hareketi deniz tabanını yukarı itmiş, bu yüksek bir platonun oluşumuna yol açmış ve ve kalın kumtaşı tabakasında birçok dikey fay çizgisine neden olmuştur. Dev kaya sütunları daha sonra kötü hava koşullarına bağlı olarak su, rüzgar gibi faktörlerin etkisiyle aşınarak bugünkü hallerini almış. Burada jeolojik anlamda ilginç olan konu bu konglomera formasyonu ve yıpranma tipinin, çevredeki dağ formasyonu içinde nispeten bir bölgeyle sınırlı olarak gelişmiş olmasıymış.
Bu tip oluşumlar dünyanın başka bölgelerinde görülse de Meteora’yı özel kılan milyonlarca yıl boyunca biriken tortul kayaçların tekdüzeliği ve kötü hava koşullarının sebep olduğu aşınmanın ani ve keskin bir dikey ayrışmaya yol açmış olmasıdır.
Meteora çevresindeki mağaralar, 50.000 ile 5.000 yıl arasında sürekli olarak yerleşim yeri olarak kullanılmışlar. Bilinen en eski örnek yapı olan Theopetra mağarasının girişinin üçte ikisini tıkayan taştan bir duvar, 23.000 yıl önce, muhtemelen soğuk rüzgarlara karşı bir engel olarak inşa edilmiş. Dünya o zamanlar bir buzul çağı yaşıyormuş. Mağaralarda, Paleolitik ve Neolitik döneme ait insan eliyle yapılmış eserler bulunmuş.
On birinci yüz yılda, Meteora bölgesine, kayaların içindeki mağaralara keşişler yerleşmiş. Ulaşım, erişim zoruluğu beraberinde gözden ırak olmayı da sağladığından dev kayaların üzerlerine manastırlar inşa edilmiş. Kimi yerlerde sadece bir insanın geçebileceği bir açıklığın oyulmasıyla yapılan giriş kapısı çoğu manastır için yapılmamış bile. Yüksek konumdaki bu yapılara erişim, aşağıdan gelecek olanın bir filenin içine oturarak makara sistemiyle kendini yukarı çektirmesi şeklinde gerçekleşmiş. On dördüncü yüz yılda yirmi manastır varmış. Bugün altı tanesi ayakta bulunuyor.

Meteora’ya ulaşım

Meteora bölgesini ziyaret etmek için İpsala sınır kapımızdan sonra 580 kilometrelik bir yolculuk gerekiyor. Yön bulucu cihazınıza, Kalambaka şehrini yazarak yol almanızı öneririm. Zira Meteora yazıldığında, ülkede bu isimle anılan başka yerlere gitme olasılığınız vardır. Meteora bölgesinde kısıtlı bir yerleşim imkanı bulunmasına rağmen hemen arka planda, Pineios Nehri kıyısında bulunan Kalambaka yerlilerin yaşadığı, konaklama seçeneklerinin daha fazla ve uygun fiyatlı olduğu bir şehir. Bu iki yerleşim arası 5-10 dakikalık bir sürüş mesafesinde zaten. Ayrıca Meteora’nın dev kayalarının bir yüzü (belki de arkası demek lazım) Kalambaka’ya bakıyor.
Bizim buraya erişimimiz Tasos adasından ayrılıp Egnatia Odos yolunu kullanarak oldu. Kozani, Grevena, Mikani yolunu izleyerek; biraz da otoyol dışı yolları daha çok sevdiğim için farklı coğrafyaları görerek Meteora’ya vardık.
Varış saatimiz akşam üzeri olduğu için doğrudan ihtişamlı kayaların arasına bıraktık kendimizi. Güneş batmaya yakın, kayaların üst kesimlerine ulaştıran yolları izleyerek bu defa alt yerleşimlere (Meteora ve Kalambaka) üstten bakarak fotoğraf çalışması yaptık. Her bir şeyin karelere sığmadığını görüp andan keyif almaya çalıştık.
Hava kararmaya başladığında, bu defa arka yoldan Kalambaka’ya inerek kalacağımız yeri bulduk. Meteora otel bakımlı, temiz bir oteldi. En büyük kayalardan birinin dibindeydi. Oto park sorunu yoktu. Aile işletmesi olduğu için bizi karşılamaları, ağırlamaları daha samimiydi.
Böyle ilk kez gidilmiş şehirlerde otelde zaman geçirmek bana çok anlamlı gelmiyor. Evde de yapılabilecek bir iş bu. O yüzden, temel ihtiyaca binaen bir kaç parça eşyayı odaya bırakıp dışarıya çıktık. Genelde otel görevlilerinden yemek ve gezi planı önerisi almak iyi oluyor. Bölgenin dev bir haritası üzerinde işaretlemeler yapıldı, lokanta önerileri samimi olarak alınınca önce kendimizi yemeğe teslim ettik. Yerel ezgiler eşliğinde, sakin bir yol kenarı lokantasında geceyi karşıladık. Şehri gezmek hem serinde hem de herkesin sokaklarda, parklarda olduğu zamanlara kaldı.

İkinci gün, manastırlar

Ertesi sabah en geç yedi buçukta çıkmak istediğimizi söylediğimiz için mütevazı yemek salonunda kahvaltı masamız hazırdı. Biz sandalyelere oturunca, bitmeyecek sandığım gidiş gelişler ve çeşitlilikle lezzetli bir kahvaltılık çeşitleri masaya taşındı. Oldukça uygun fiyata kaldığımız bu otel bizi etkilemişti. Çünkü sadece kahvaltı konaklamaya verdiğimiz ücret kadardı neredeyse.
Otel sahibinin önerisiyle, kalabalık turist gruplarından önce (özellikle Japonlar ellerinde şemsiyeleriyle. zarif konuşmaları ve ince gülüşleriyle) kendimizi ilk manastırın kapısında bulduk. Ziyaretler dokuzdan itibaren başlıyor ve ciddi bir talep olduğu için ve girilip çıkılan kapılar, tırmanılan merdivenler hep tek kişilik olduğu için zaman kayıpları yaşanabiliyor. Erken yol almak iyi fikir o yüzden. Tüm girişler ücretli ama oldukça cüzi bir rakam. Bir kaç manastıra girip çıkınca ana tema anlaşılıyor. Okuduklarımıza göre en çok önerilenleri, ovaya en hakim olup da fotoğraflara nispeten güzel yansıyacak olanları seçmiş olsak da inip-çıkarken, tırmanıp-yürürken, oraya-buraya bakarken dört saat kadar zamanı bu gezi sırasında harcadığımızı gördük. Bir gün önceki akşam üzeri turunun bize epey zaman kazandırdığını doğal yapıyı görme, dev kayaların alt kısımlarında bulunan, mağaralara giden ya da yürüyüş yolu olarak kullanılan patika yolları görmüş olmamız çok isabetliymiş. Yoksa burası böyle bir günde bitecek bir yer değilmiş.

Meteora’ya yaklaşırken ilk karşılaşma
Meteora yerleşiminden
Köy meydanından Meteora kayalarından biri
Köy meydanından Meteora kayalarından biri
Köy meydanından kayalara doğru gizemli yollardan biri
Sadece burada değil Avrupa’da her yerde karşılaşabileceğiniz sarı erikler anlık meyve ihtiyacınızı karşılamak üzere sizi bekler. Eriğin bağırsaklar üzerindeki rahatlatıcı etkisini dikkate alarak tüketmekte yarar var:)
Bir süre daha ilerleyebildim, sonrası hep o korku filmlerinde bilinç altımıza işlenen akibete götürdü geri döndüm. Yol iki saatte bir kayanın üzerindeki manastıra götürüyor sizi.
Evin camından bakınca böyle kayalar görmek nasıl olur acaba? Akseki böyleydi galiba?
Eski evlerden biri. Diğer pek çoğu turistik amaçlı yenilenmiş. Konaklanabiliyor.
Etkileyici
Oldukça sıkı bir ormanın içinden geçen yolu takiben yükseliyoruz
Ve şimdi de aşağılar. Her bir manastırın ve her bir kayanın birer adı var elbette
Yukarlardan Meteora
Şirincik otelimiz
Tanıdık tatlar
Tavsiye üzerine
Her şeyin adı var ama akılda tutabilene aşk olsun; Kalambaka’nın her yerinde, turist panolarından görüntü
Kahvaltı masasından bir kesit, eksik çekmişim :)
Manastır gezileri
Manastır gezileri
Manastırlardan biri
Ne desem ki?
Çok şeyi göze almış bu keşişler bence. Manastırlardan birindeki belgeselde orijinal çekimleri izleyince şaka olmadığını anladım.
Kalambaka’ya üstten bakış, gelirseniz burada konaklayın derim

Youtube’da karşılaştığım bir video bağlantısını da paylaşmak isterim. Görüntüler etkileyici ve bölgeyi yansıtıcı.

Meteora – Ella Locardi

Tasos – Yunanistan

Görme imkanı bulduğum ve birikimim dahilinde beğendiğim yerleri ilgilisiyle paylaşmak keyif veriyor. Öğrendiklerimiz tekrar edilmezse unutuluyor. Yazarak anılar tazeleniyor. Gelecek zamana bir nokta kadar da olsa bir iz bırakmak çok güzel.
Hele bir gün, mesaj kutularımdan birine, önerdiğiniz rotayı kendimize uyarlayarak yaptık, harika yerler gördük, tavsiye ve paylaşım için teşekkür ederiz türünden bir ileti düştüğünde değmen benim keyfime. Dar zamanlara sıkıştırmak suretiyle vücut bulan bu paylaşımların arka planındaki emek, iyi niyet ve samimiyet için helal hoş olsun diyorum.
Bu tür birikimler, buradaki paylaşımlar yoluyla olgunlaşıyorken arzum ileride bunların bir kitapta yer bulması. Yavaş yavaş.
Bir fotoğraf seçkisi eşliğinde Tasos izlenimlerimi paylaşmak isterim bu yazımda. Fotoğrafların altına, üstüne yazılacaklar zamanla zenginleşecektir. Keyifle okunsun, izlensin dilerim.

Tasos’a ulaşım

Yolculuğumuz kendi aracımızla gerçekleştiğinden, kara yoluyla Tasos’a ulaşmak için İpsala sınır kapımızdan ayrıldıktan sonra yaklaşık iki saatlik bir sürüşle Keramoti Limanına vardık. Adaya Kavala’dan da geçilebiliyor ama bu liman hem erişim kolaylığı hem de gemi sıklığı açısından daha uygun geldi bana. (Sefer planı için bağlantı adresi: https://www.go-thassos.gr/thassos-ferry-schedules-prices)
Romalılar tarafından, İstanbul’u Adriyatik’e bağlamak üzere yapılan Egnatia Odos yolu günümüzde AB fonları ve Yunanistan kaynaklarıyla otoyol kalitesine yükseltilmiş. İpsala’dan başlayarak Igoumenitsa’ya kadar gidiyor. Zemin olarak ülkemizdeki otoyollardan daha zayıf olmasına karşın sakin sürücüler için dinlendirici ve keyif verici bir yol olarak tanımlanabilir. Tasos adasına geçiş yapacağımız Keramoti’ye ulaşmak için Kavala’ya gelmeden otoyoldan ayrılmak gerekiyor. Yunanistan’daki yönlendirme tabelalarında önce Yunanca, ondan yüz, yüz elli metre sonra ise İngilizce ifadeler yer almakta.

İpsala-Keramoti arası sessiz, sakin bir yolculuk için ideal bir yol

Otoyoldan ayrılıp kısa sürede Keramoti’ye varıyoruz. Mis gibi deniz kokusu aracımızın çevresini kuşatırken camları açarak içimize de dolmasına izin veriyoruz. Keramoti’ye girince iki farklı yoldan limana gidilebiliyor. Tabelalardan ilham alıp birinin oönerdiği yoldan limana ulaşıyoruz.
Limanda, adaya geçmek için bekleyen araçlar için gayet nimazi bir sıra bulunuyor. Kuyruğun uzunluğuna bakarak eyvah demeye fırsat kalmadan belli bir düzen ve hız dahilinde kısa sürede kendimizi gemide buluyoruz.
Biletler (18 Avro araç, 4 Avro kişi başı), araçlar sıradayken, araçta bulunanlardan biri limandaki gişeden alınıyor. Ya da gemiye binme sırası size gelince aracınızı hattın biraz dışına çıkarak park edip kendiniz de alabiliyorsunuz. Kimse arkanızdan korna çalarak ya da pis pis bakarak tacizde bulunmuyor, endişe etmeyin. Bilete dair hiç bir gerginlik ve sıkıntı yaşatılmıyor, net olan bu. Görevliler, sizi o gemiye bir şekilde sakince bindiriyor.
Gemiye binip aracınızı güvenli bir şekilde park haline aldıktan sonra merdivenlerle üst katlara tırmanıyorsunuz. Güvertelerden birinden başınızı uzattığınızda muhteşem mavi-turkuaz bir havuzda olduğunuzu hissediyor daha üst katlara çıkmak için diğer merdivenlere koşuyorsunuz. Havada tek toz tanesi yokmuşçasına pırıl pırıl ışıl ışıl bir gökyüzü başınızın üstünü sarıyor. Göğün mavisini delip delip kaçışan bembeyaz martılar az sonra size nasıl güzel bir yol arkadaşlığı yapacaklarının haberini veriyorlar adeta.

Martıları besleme konusunda deneyimli kimi yolcuların yanlarında getirdikleri cips türü yiyeceklerin martılar tarafından nasıl da özenle ve rekabetle kapışıldığını izlerken liman görünüveriyor. O arada orta güvertede, bir müzisyenin Latin ezgileri arka fonda rüzgara eşlik ediyor. Çevrenizdeki konuşmalardan ülke analizleri yapmaya çalışırken, otuz dakikayı biraz aşan bir yolculukla adaya, ada hayatına merhaba diyorsunuz. Şaşırtacak kadar kısa sürede gerçekleşen gemi tahliyesi, düzen olduğunda ve bu düzenden sorumlu olanların görevlerini net olarak yerine getirdiğinde her şeyin nasılda sorunsuz ilerleyebileceğine tanık oluyorsunuz.
Ada hayatı, ada psikolojisi ve ona dair fikirler zihne yürürken gepegeniş bir coğrafyadan, sınırsız bir sürüş yollarından sonra ucu bucağı belli kara parçasında hayat sürenlerle selamlaşıyorsunuz. Onlarla aynı fikirde olabileceğimiz belki de tek konunun sakinlik tercihi üzerine olabileceğine kanaat ediyorsunuz. Zira hayat bir anda yavaşlıyor. Bu yavaşlığı sabote etme niyeti güden kimi sürücülerin plakalarından ülkedaş olduğunuzu görünce bir iç ferahlığı olmuyor değil hani?
Adaya indikten sonra ilk işimiz konaklayacağımız yeri bulmak oluyor. Ana kara kıyısındaki Kavala’nın çapraz karşısına denk gelen Prinos bölgesine ulaşırken inişli-çıkışlı bir yolu takip ediyor, kimi yerlerde çam ağalarının güzergaha bıraktığı koyu gölgelerden geçiyoruz. Gözlerimiz kamaşıyor ışık oyunlarının kovalamacasından. Mis gibi reçine kokusu açık pencerelerden içeri doldukça iyi hissetmek için sebeplerimizin arttığına kani oluyoruz. Adanın en büyük plajlarından biri olan La Scala, geldiğiniz yerdekileri andıran havasıyla sizi kendine çekiyor adeta. Otopark alanındaki araçların plakaları hep tanıdık oluşu bu cazibenin marifeti olmalı. Bu plaj ücretli ve ücretsiz olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Dekorasyon bakımından net bir fark olmamasına rağmen böyle bir ayrım var. Tercihimiz olmayan bir tarz olduğu için görerek fikir sahibi olup yolumuza devam ediyoruz.
Konaklayacağımız yer ülkemizde apart olarak adlandırılan tipte bir tesis. Zeytin ağaçları içinde ve hemen deniz kıyısında. Kum bir plaja sahip. Yerleşme faslını kısa tutup zamanı iyi değerledirmek adına yine yola düşüyoruz.
Görülmesi gereken yerler listesinin başındaki Marble Plajı ve onun civarındakiler için yeniden adanın merkezine dönüyoruz ve yine ağaçların gölgelerini, kimi zaman tozlu kıyı yollarını takiben Marble plajına ulaşıyoruz. Burayı gelen herkesin ilk yaptığını plajı üstten bir yerden gören açıdan bir kaç fotoğraf çekiyoruz. Muhteşem bir turkuaz renk ve bembeyaz mermer parçalarından oluşan plaj son derece bakımlı, özenli ve tertemiz. İnsana bu kadar da güzel olunmaz ki dedirtiyor. Çok güzel, çok. Denizden çıkınca teninizde pamuksu bir his, bir yumuşaklık oluyor. Mermer tozlarından olmalı diye düşünüyorum.

Marble plajının yaslandığı yamaç bir mermer ocağı. Buradan çıkarılan mermerlerin kırıntıları bu plajın ana malzemesini oluşturmuş zamanla. Marble’a benzeyen, hemen yakındaki Porto Vathy plajı üzerindeki yamaçlarda blok mermer alınan alanlar görülüyor. Yollar mermer ve toprak tozlarıyla örtülü. Aracınızın tozdan nasibini alması kaçınılmaz. Yakında yer alan diğer plaj Vathi de görülmeye değer. Biz ilk günü tamamlamadan bahsettiğim plajların sırtında kalan dağ yolunu kullanarak Panagia köyüne ulaştık. Adanın kuzeybatısında güzel bir yerleşim olan Panagia bir orman köyü. Sakin yaşamı turistlerin ilgi odağı olmasından nasiplenmiş görünüyor. Köy meydanında hediyelik eşya dükkanları, küçük lokantalar, kahvehaneler mevcut. Köyün meşhurluğu biraz da lezzetli et yemeklerinden geliyor. Kuzu, tavuk çevirme ve kokoreç. Ünlerinden haberdarız. Yarın akşam yemeğimize onları konu etmek niyetindeyiz.
Gün akşama doğru ilerlerken önce Limenas’a oradan da Prinos’a dönüyoruz. Geçilen mesafeler bizim gibi ana karada uzun yol yapanlar için mesafeden sayılmaz.
Akşam yemeğimizi Prinos sahilindeki lokantalardan birinde alıyoruz. Porsiyonlar tipik olarak çok doyurucu. Fiyatlar makul ve hemen her lokantada aynı. Ödenen bedeli hak ediyor. Standart olarak masa örtüsünün üzerine ince kağıttan bir örtü daha seriliyor ve bu kağıtta, nerede yemek yiyorsanız o bölgenin haritası buluyor. Siparişinizi beklerken bu haritada çalışma yapma imkanınız oluyor. Hiç bir Yunan lokantasında (taverna deniyor) Yunan müziği dışında bir müzik çalmıyor. İster canlı olsun ister başka yoldan sadece kendi müziklerini sunuyorlar. Bunu özel olarak not almıştım. Bizim lokantalarımız -özellikle turistik yörelerdekiler- neler çalıyorlar dersiniz?

Prinos, Marble, Porto Vathy, Panagia, Prinos

Plajlarıyla ünlü Tasos’ta ikinci gün

Adanın batı sahilinde, Prinou’da, denizin dibinde, zeytin ağaçlarından oluşan bir bahçe içine kurulu tertemiz bir tesiste geçiriyoruz geceyi. Dalga sesleri karanlığa akıyor. Bir yanda yaz böceklerinin gece mesaisi. Geceye düşen ay, ışığıyla berber birine tutulmuşluğun izlerini taşıyor. Gece bitsin istemiyor insan adeta.
Gün denize ilk ışıklarını sunarken, tatil günü için oldukça erken sayılabilecek bir saatte, kuş cıvıltılarına eşlik eden sakin dalgaların camı tıklatmasıyla uyanıyoruz o gecenin sabahına. Bahçede, yaşını başını almış zeytin ağaçlarının gövdeleri bilge insanların duruşundaki vakar ile ve buruşuk yüzleriyle yıllar öncesinin selamını hazır etmiş bekliyorlar o merhabanın muhatabını.
Otelde kahvaltı hizmeti yok. Ancak herkese açık olan mutfakta da yok yok. Kahve, çay, ekmek ve sıvı-katı yağlar ücretsiz olarak sunulmuş. Bir gün öncesinden aldığımız kahvaltılık malzemelere, tesisin annesi az önce bahçeden elleriyle topladığı domatesler, biberler ve salatalıklarla katkıda buluyor.
Gün ilerlerken yollara bırakıyoruz yine kendimizi; görülmesi önerilen diğer plajları ziyaret etmek niyetiyle.

Eskiden harita üzerinde yapılan rota planları bugün çok daha kolay yollardan hazır edilebiliyor. Ben bu amaçla Google Maps’i kullanıyorum. Masaüstü sürümünde epeyce noktayı art arda işaretlemek, birbirlerine olan konumlarını kestirip düzgün bir sırada yol almak imkanı veriyor. İkinci günkü yol haritamız aşağıda görülüyor. Dün kuzeye çalışmıştık, bugün ise doğu, batı, güney ne varsa hepsini göreceğiz.

İkinci günün yol haritası

Bu noktadan ileriye doğru adı geçecek plaj isimlerinin çoğu gezi rehberlerinde önerilen yerler. Ben arada bu güzergahların dışına çıkmayı da seviyorum. O anda sağa ya da sola ayrılan bir yolun devamında acaba ne var diye kendi kendime bir soru sorduğumda direksiyonu o tarafa kırarak yoldan çıkmak çok hoşuma gidiyor. Çoğunlukla da iyi bir şeyler oluyor.
Aşağıda isimleri olan plajlarla ilgili nette de çok bilgi var. Ben pek ayrıntı yazmayacağım. Gezi sırasında bana hissettirdiği özel bir duygu varsa belki onları eklemek daha okunulası bir metin ortaya çıkarabilir diye düşünüyorum.

Psili Ammos Plajı

Salonikios Plajı

Giola Lagünü

Giola Lagünü

Efsaneye göre, Zeus babanın gözüne benzeyen bu lagün kendileri tarafından Afrodit rahatça yüzebilsin yaptırılmış. İçindeki su da Afrodit’in gözyaşıymış. Her nasıl olduysa olmuş dünyada pek bir ender görülen bu doğal havuz meydana gelmiş. Denizin dibinde, ama ondan bağımsız bir kaya oyuğunun içinde berrak suyuyla çok cazip doğal bir havuz burası.
Giola’ya gitmek için, denizden yüksek bir yolda seyir halindeyken güzergahtan ayrılmak ve beton ve dik bir yoldan denize doğru inmek gerekiyor. Beton yol sorunsuz, dümdüz ve uzunca bir yol. Giola’ya yaklaşınca arabayı ücretsiz otoparklardan birine bırakıp yaklaşık 15 dakika kadar da toprak yoldan denize doğru yürümeye devam ediliyor. Bu meşakkatli yolculuk sizi muazzam ve gizli kalmış şaheser Giola’ya getiriyor.
Pek çokları gibi önce şaşkınlık ve hayranlıkla karışık olanı biteni izliyorsunuz. Çünkü herkes bu duru suyla bir şekilde buluşmanın yolunu arıyor. Kimisi yüksek kayaların üzerinden parendeler atarak dalıyor onun bağrına kimi hemen deniz kıyısına yakın yerdeki doğal merdivenvari yerden usulca süzülüyor zümrüt yeşiline. Kesinlikle değer bir yolculuk velhasıl.
Özellikle yazın gidildiyse sabah erken saatte burada olup kalabalık gelmeden havuzun keyfini çıkarmak mümkün. Kayalıklarda güneşlenmek, kafa dinlemek…

Aliki Plajı

Aliki Plajı bir yarımadanın bir bölümü. Yarımadanın batısında Aliki Plajı, doğusunda ise tarihi antik mermer ocağı ve batık mermer limanı bulunuyor. Plajı arkanıza, koyu sağınıza alıp patika yoldan ilerlerseniz burnu dönünce bambaşka bir dünya sizi içine çekiyor. Antik çağdan Bizans dönemine kadar mermer ocağı ve liman olarak kullanılan bir kalıntıyla karşılaşıyorsunuz. Önü masmavi suların açıklığı ile sonsuz gibi görünen bu alan su yüzeyine sanki dizilmiş gibi duran kalıntı izleriyle büyüleyici. Dar yolu takip ederek tepeye doğru çıktığınızda konuya daha hakim oluyorsunuz. Kayaların temizliği, parlaklığı ve şekilsel olarak sıra dışılığı, banklarda uzun süre sizi oturtacak nitelikte. Bilgilendirme yazı ve görüntülerinde, burada büyük mermer bloklarının gemilere nasıl yüklendiğini gösteren açıklamalar mevcut.
Aliki Plajı adanın en seçkin plajlarından biri. Kumu ince, suyu turkuaz, mavi arası ve tertemiz. Çocuklu aileler için ideal derinlikte. Aracınızı anayolda bırakarak az bir mesafeyi yürüyebilir ya da restoranın arkasındaki park alanına da bırakabilirsiniz.
Deniz dalgasız ve sakin. Burası dar bir koyda yer alıyor. Denize girerken bazı yerler taşlık. Yakın zamana kadar şemsiye ve şezlongların ücretsiz olduğu ancak art niyetli ziyaretçilerin bu işin cılkını çıkarması nedeniyle lokantalara ait bu mobilyaların günlük kiralandığını belirtmek isterim.

Aliki Plajı
Aliki Plajı
Aliki Plajı
Aliki Plajının arka bölümünde, Antik çağlardan Bizans dönemine kadar çalışan antik ocağı bulunuyor. Ocak sürekli faaliyette olduğu için yarımadanın büyük bir bölümü neredeyse deniz yüzeyine kadar açılmıştır;
Antik limanın kalıntıları

Paradise Plajı

Golden Plajı

Panagia Köyü

Ve geldik Panagia köyüne. Güzel köy. Vakit ayırmaya, gezmeye değer. Yemek molasını burada verecek şekilde programa almakta yarar var. Sokaklar oldukça dar. Evler, küçük bahçeler, sokaklar ve araları tertemiz. Köy eğimli bir mevkide. Köy meydanında oldukça yaşlı çınarların altında güzel bir park var ve aşk çeşmesi olarak anılan çeşmeden akan sula kanalete dökülüyor ve sokak aralarında akmaya devam ediyor.
Diğer köylere göre daha turistik bulduğum bu köydeki fiyatlar diğerleriyle hemen hemen aynı. Panagia’da et yemek öneriliyor. Oğlak, kuzu, tavuk çevirmesi ve kokoreçten oluşan seçenekleri önerilen mekanlardan birinde almak gerek. Biz Elena teyzeyi tercih ettik. Fiyat ve lezzet tam denk geldi. Önerimizdir.

Canlı dönüşüne hayran kaldığım

Tasos’ta ne kadar kalmalı?

Aslına bakarsanız, tatilinizin bir bölümünü değil de tümünü burada geçirecekseniz geri dönüş yolunuzda aklınız fazlasıyla burada kalacak demektir. Özellikle huzurlu iklimi, sunduğu plaj alternatifleri, mutfağı ile zamanın en güzel geçirileceği yerlerden biri. Bu amaçla beş gün, yedi gün kalınır.
Ama görelim, yaşayalım, sindirelim fakat başka yerlere de haksızlık etmeyelim derseniz (bizim gibi) o zaman iki gün, bilmedin üç gün idealdir.

Bryant Park, New York – ABD

Çim dinlenirken siz de iki sandalye arasına kurduğunuz köprüden ona eşlik edebilirsiniz

New York’un parkları, bahçeleri

Görme imkanı bulanlar ya da izledikleri filmlerden, okudukları kitaplardan fikir sahibi olanlar bilir ki Amerikanın New York’u iş ve sosyal yaşam zenginliğinin yanı sıra parkları ve bahçeleriyle de ünlüdür. Yüksek katlı binaların arasına serpili bu yeşil dünyanın en meşhuru da Central Park’tır. Kendileri haklı bir üne sahiptir. Manhattan’ın orta yerinde, gökdelenlerin, yüksek katlı binların arasına yerleşmiş bir vahayı andıran Park bir kurul (Central Park Conservancy) tarafından yönetilir. Resmi web sitesindeki (http://www.centralparknyc.org/) bilgiye göre parkın yıllık bütçesi 85 milyon Dolardır. Kar amacı gütmeyen bu kuruluş, bütçeyi uygun şekilde değerlendirmek, artırmak ve parkın sahip olduğu değerleri koruyarak daima halkın hizmetinde tutmak üzere görev yapıyor.

Toplumun hafızası, gönüllülük

Bu ülkede bir çok alanda olduğu gibi parklarda, botanik ve hayvanat bahçelerinde de bir gönüllülük sistemi işliyor. Özellikle emeklilik yıllarını sürenler bir kenara çekilip malum akıbeti beklemekle günlerini geçirmiyor. Geçmişte mesleki ya da hobi amaçlı edindikleri bilgi ve deneyimi gönüllü olarak sunulan hizmetlerle yaşatmaya ve yeni nesillere aktarmaya devam ediyorlar. San Diego’daki Midway Uçak gemisini gezerken, bir zamanlar aktif olarak gemide ya da savaş uçaklarında görev almış ve bugün yaşları seksenin üzerinde olan kimselerin “sarı şapka”larını takarak ilgili oldukları alanlarda rehberlik yapmalarından bir yabancı olarak çok etkilenmiştim. Bu ortamlara düzenli olarak getirilen her düzeydeki okul çocuklarının etkilenme seviyeleri şüphesiz çok daha fazla olacaktır. Amerika’da neden etnik kökenin ötesinde bir Amerikalılık kimliğinin baskın olduğu bu gibi ayrıntılarla açıklanabilir belki. Çocuk çok küçük yaşlardan itibaren Amerikan milliyetçiliği ile bizzat işin içindeki kimseler yardımıyla tanışıyor.

Midway Uçak Gemisi ve gönüllü olarak tanıtım yapan “sarı şapkalı” emektar pilotlar

Central Park”ın resmi web sitesinin ana sayfası

Devasa boyutlardaki Central Park’ın farklı bölümleri ve buraların da hem müdavimleri ve hem de gönüllüleri var. Gönül bağı önce sahiplenmeyi, korumayı ve sonra da maddi, manevi destek olmayı sağlıyor. Örneğin güllere merakı olan birisi bu konuya ayrılmış bölümde geçirdiği zamanın, hissettiği olumlu duyguların bir nişanesi olarak bir bankta adı yaşasın isteyebiliyor. Park bütçesine sağladığı katkıyla bu imkan kendisine verilebiliyor. Bakım, geliştirme ve koruma birlikte işlediğinden, kötü niyetlilere de fırsat verilmeyip aksine en ağır şekilde cezalandırıldıklarından park mobilyaları dahil her şey tertemiz ve pırıl pırıl olarak sizleri karşılıyor. Parklar çoğunlukla hava kararınca kapatılıyor. Yani belli saatlerde parktan yararlanabiliyorsunuz. Central Park da sabah 6 ile gece 1 aralığında kullanılabiliyor. Bu arada bir ayrıntı daha, eğer yanınızda çocuk yoksa çocuk oyun parklarına girmeniz mümkün olmuyor. Genel olarak tüm parklarda alkol almak, belli üç gün dışında ateşli piknik yapmak, sigara içmek yasak. Bu konuda bir fikir vermesi açısından Central Park’ın web sitesindeki ayrıntılı bilgilere erişilebilir: (http://www.centralparknyc.org/visit/rules-and-regulations.html).

… ve karşınızda, çetin zamanların tanığı, şimdilerin huzur şehri Bryant Park

Bir eylül günü Bryant Park

Güzelliklerini keşfetmeniz halinde sizi bağımlı kılmaya aday New York mekânlarından biri de Bryant Park’tır. Bu güzellik, adını, gazeteci, yazar, editör, kölelik karşıtı ve aynı zamanda romantik bir şair olan William Cullen Bryant‘tan (1794-1878) almış. Bryant, Amerikan edebiyatında romantik hareketin başlamasında önemli rol oynamış. Şiirlerinde insan hakları ve özgürlük temaları öne çıkmış. Büyük bir üne sahip olmasını sağlayan Thanatopsis’i henüz 17 yaşındayken yazmış. Şair bu meşhur şiirinde, ölümün, sınıf farklılıklarını ortadan kaldıran evrendeki en demokratik güç olduğunu, nereye gidilirse gidilsin ondan kaçılamayacağını, sanıldığı kadar da korkunç bir şey olmadığını anlatmış.

Bryant Park’ta bir yaz yağmuru sonrası

Bu yazıya konu edilen ve Manhattan bölgesinin seçkin parklarından biri olan Bryant Park 1884 yılından bu yana böylesine özel bir değerin ismiyle anılır. Park 39.000 metre karelik (standart ölçülerde 5,5 adet bir futbol stadyumu kadar) bir alanda kurulu. Her yıl 12 milyondan fazla kişi tarafından ziyaret ediliyor. Yıl boyunca sevilerek gidilen dünyanın en işlek kamusal alanlarından birisi. Park, yemyeşil mevsim bahçeleri, ücretsiz aktiviteleri, birinci sınıf tuvaletleri ve açık havada yemek yiyebilme imkanlarıyla ünlü (bryantpark.org).

Parkta bir öğle vakti

Bu geniş alan hantal bir ağırlıktan ve gereksiz bir büyüklükten tamamen uzaktadır. O, mavi, yeşil parlak camlarıyla, çelikten gövdeleriyle devasa gökdelenler arasında bir başına yaşamakla kalmaz. Sahip olduklarıyla ürettiği huzuru ve barındırdığı güzellikleri, içinden geçen, ona dokunan-dokunabilen herkesle paylaşır. İlkbaharı ve yazı yeşilin tonları ile işlenmiş bin bir rengi ve dinginliği ile karşılarken; sonbaharda ise turuncusu ve kırmızısı ile romantizmin beşiğine doğru çeker sizi adeta. Eğer şehre kış geldiyse O da soğuk havaya inat yine oralarda olmanız için bir bahane üretmenize yardımcı olur; yazdan, bahardan kalan ona dair bildiklerinizle. Ama o bu kez bambaşka bir yüzle çıkar karşınıza; artık, üzerinde neşeli çocuk seslerine büyüklerin kahkahalarının karıştığı bembeyaz bir buz pistinden ibarettir ve adeta beyaz bir gelinliğin sıcaklığında içinde kalmanıza davet mektupları yazmaktadır.

Şehre kış geldiyse o gelinliğini giyer ve her yaştan ziyaretçiyi mutlulukla ağırlamak için orada olmanızı bekler

5. ve 6. Caddelerin arasında 42. Sokakta yer alır Bryant Park. Hemen sırtını yasladığı New York Halk Kütüphanesi’nin (New York Public Library-NYPL) arka bahçesi konumundadır. New York’un hemen hemen tüm parklarında bulunan sandalyeleri ve yuvarlak masaları burada “Bryant Park” logoludur. Günün her saatinde güneşlenen, kitap okuyan, kendini ya da kulağına erişmekte olan müziğini dinleyen, arkadaşları ile sohbet eden yüzlerce insan bu parktan nasibini alır. New York’taki parkların müdavimlerinin çantalarında, kitap ve (termostaki) kahvelerinin yanında -yakalanan ilk fırsatta çimlere oturmak ya da uzanmak için kullanılmak üzere- bir de kilim bulunur. O kilimlerin ne kadar çeşitli olabileceğine dair bir araştırma yapmak isteyen mutlaka Bryant Park’a da uğramalıdır. Bu arada sandalyede oturmanın da bir üslubu olmalı diyorsanız eğer siz de oradan geçmelisiniz bu vesile ile. Zira burada kıyafetiniz hangi zamana ve mekana uygun olursa olsun bir sandalyeyi vücudunuz için kullanacaksanız diğeri bacaklarınızı uzatmanız için bekliyor olacaktır hemen yanınızda.

Bir yaz akşam üzeri Bryant Park’a huzur almaya gelenler

New York City Parklar ve Rekreasyon Departmanı’na ait olmasına rağmen, Bryant Park, 1980 yılında kurulan ve Bryant Park’ın restorasyonuna öncülük eden, kar amacı gütmeyen özel organizasyon şirketi Bryant Park Corporation (BPC) tarafından yönetilmektedir. Park, kamu-özel ortaklığının başarısı adına bir model olarak gösterilir.

Tüm canlıların dinlenmeye hakkı olduğunu sık sık hatırlamalı

Yaz gezmelerimin akşam üzerlerini genelde orada noktalamayı sevdim ben. Bazense öğle aralarında ihtişamlı gökdelenlerde çalışanların yemek molalarındaki hallerini izlemek için oldum oralarda. Hemen yakındaki New York Üniversitesinde çalıştığını varsaydığım şık takım elbiseli bir beyefendinin çimlere elindeki öğle yemeği paketini bırakıp sırt çantasında getirdiği kilimi yere serdiğini gördüm bir öğle vakti. Sonra ceketini, kravatını ve ayakkabılarını çıkardı. Buraya kadar “ben de yaparım” demiştim. Devamında kumaş pantolonunun paçalarını sıvadı bir kaç satır ve sonra çoraplarını fora ederek ayaklarını yemyeşil çimlerin huzuruna bıraktı. İşte o zaman ona çok özendim. Yemeğini yedi. 40-45 dakika sonra çıkardıklarını tekrar giydi ve kilimini toplayıp işine geri döndü. Ne imtiyazdı bu böyle.

Bir başka öğle arasında ise yine parkın müdavimleri Japon piyano sanatçısının harika ezgileriyle yemeklerini yediler. Yiyecekleriniz almak için çevrede pek çok seçenek olduğu için parktaki lokantadan yararlanmayabilirsiniz.

Parkta piyano saati

Zaman zaman çimlerde yoga etkinlikleri, zaman zaman Amerikan tarzı oyunların oynandığı festival günlerine denk gelebilirsiniz. Hepsi programlı elbette.

Peki bu parkın bir hikayesi var mıdır acaba? Bugüne nasıl gelmiştir? Vakitli vakitsiz ziyaretlerim sırasında bu konuyla ilgili yazılar okuma ihtiyacı hissettim. Çünkü insanların tutkuyla burada bulunuyor olmalarının altında yatan bir hikaye olmalıydı bence. Nitekim okudukça şunu bir kez daha anladım, hiç bir şey tesadüfen olmuyor. Bazı şeyler doğduğu gün edindikleri rolleri var oldukları sürece sürdürmek için bin türlü güçlük, aksilik ve zamanın getirdiği değişim rüzgarlarına karşın hep bir çaba içinde oluyor. Bu parkın hikayesi de bana ibretlik bir öykü gibi geliyor. Buyurun birlikte karar verelim.

BP hikayesi başlıyor

Manhattan göç dalgasından nasibini alıyor

Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya 1600’lerin ilk yıllarında büyük bir göç dalgası başlamış. Üç yüzyıldan fazla süren bu akım, birkaç yüz dolayında İngiliz kolonici ile başlamış ve yeni katılımlar sonucu milyonları aşan bir sele dönüşmüş. Güçlü ve çeşitli nedenlerle göç eden bu insanlar, kıtanın kuzey kesiminde yeni bir uygarlık kurmuşlar.

Bugün Bryant Park’ın da içinde bulunduğu Manhattan adasında yerleşim 1620’lerin başında başlamış. Rivayete göre, ada 1624’te bölgedeki Kızılderililerden 24 dolar karşılığında satın alınmış. Hemen ardından da adaya New Amsterdam adı verilmiş.

Hollanda yerleşim birimleri, genel bir kural olarak, Avrupa’dan atanan otokrat valiler tarafından yönetiliyormuş.  Yıllar geçtikçe yerel halk onlardan uzaklaşmış. Bunun sonucu olarak, İngiliz koloniciler Long Island ve Manhattan’daki Hollanda topraklarına tecavüze başlayınca, halk tarafından beğenilmeyen vali onları savunma için toparlamayı başaramamış. New Netherlands 1664’te düşmüş.

Hollandalılar, New Netherlands’ın düşmesinden ve İngiliz koloni sistemi ile birleşmelerinden uzun yıllar sonra da, New York bölgesinde önemli bir toplumsal ve ekonomik etken olmayı sürdürmüşler. Evlerinin dik ve sivri çatıları, kent mimarisinin değişmez bir parçası olmuş ve tüccarları da Manhattan’da ilk günlerdeki hareketli ticaret atmosferinin doğmasında büyük rol oynamışlar.

Rezervuar Meydanı’ndan Bryant Park’a

Bugün Bryant Park olarak anılan yer 1686 yılında, New York’un İngiliz Sömürge Valisi Thomas Dongan tarafından halka açık alan olarak belirlenmiş. George Washington’un birlikleri, 1776’da Long Island Muharebesi’nden geri çekilirken burada konaklamışlar. Alan 1822 yılında satın alınmış ve New York şehrinin yetkisi altına girmiş. Bir yıl sonra, bir çömlekçi tarlasına (fakirler için bir mezarlık) dönüşmüş ve bu hali 1840 yılına kadar devam etmiş. O yıl bitişikteki arsa üzerinde (şimdi New York Halk Kütüphanesi Merkez Şubesi – NYPL) Croton Dağıtım Rezervuarının yapımına başlanmış. Bu sebepten o dönemde Rezervuar Meydanı olarak anılmış. Rezervuar, New York’un su ihtiyacını karşılayacak su kemeri sisteminin büyük parçasıymış.

William Cullen Bryant, hemen kütüphane binasına sırtını vermiş halde tüm parka nazır vaziyette

1853 yılında, parkta New York Crystal Palace ile Bütün Milletler Endüstrisi Fuarı açılmış. Bu açılışa binlerce kişi katılmış. Büyük Sergi Salonu olarak da bilinen Kristal Saray, 1858’de yanmış. Park Gözlemevi, 1853 sergisinin bir parçası olarak inşa edilmiş ve 1856’da da yakılmış. Bölge, Amerikan İç Savaşı sırasında askeri tatbikatlar için kullanılmış. 1870-1971 arasında, Rezervuar Meydanı çağdaş park düzeniyle yenilenmiş. Burası için bir opera binası, bir New York Tarih Kurumu binası, New York Belediye Binası, bir postane binası gibi yapılar planlansa da bunlar hiç bir zaman yapılmamış.

O zamana kadar karmaşık bir yapılanma yaşayan Manhattan 1800’lerin başından itibaren ızgara sistemiyle dizayn edilmeye başlanmış, bugün de halen kullanılmakta olan bu düzenli yapılaşmanın fikir babası olarak Hollandalı mimarlar kabul ediliyor. Manhattan bölgesindeki Bateri Park civarında, Broadway Caddesinin başlangıcında ve Wall Street civarında düşük numaralı cadde ve sokakların çarpıklığı başlangıç zamanlarından bir anı olarak durmaktayken daha sonraki cadde ve sokaklar belirli bir düzenin ve planın ürünü olduklarını haykırmaktadır (yazarın notu).

Rezervuar 1900’de yıkılarak NYPL’nin Ana Şube binası yapılmış ve 1911’de açılmış. Bryant Park, 1933-1934’te Lusby Simpson tarafından yapılan bir plana göre yeniden inşa edilmiş. Bir süre 1988-1992’de peyzaj mimarı Hanna / Olin Ltd. ve mimar Hardy Holzman Pfeiffer Associates tarafından restore edilmiş; bu sırada park yeniden inşa edilmiş. 21. yüzyıl boyunca daha da iyileştirmeler yapılagelmiş.

Orta Manhattan bölgesindeki merkezi konumu nedeniyle Bryant Park çevresine birkaç ulaşım hattı yapılmış. İlk olarak 1878’de Altıncı Cadde metrosu açılmış.

Altıncı cadde ile kırk ikinci caddenin kesişim noktası parkın Time Meydanına doğru olan çıkışı

1910’ların başlarında Bryant Park’ın altına Catskill Su Kemeri su tüneli inşa edilmiş. Çalışma tamamlandıktan sonra, Park’ın etkilenen bölümleri restore edilmiş. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Bryant Park vatansever mitingleri için sıklıkla kullanılmış, bir “savaş bahçesi” ve Müttefik askerleri için bir “rekreasyon binası” inşa edilmiş. Savaştan sonra, parka bir uygulama bahçesi yerleştirilerek rekreasyon binası kaldırılmış.

1930’larda ise Bryant Park ihmalden dolayı itibarsızlaşmış. On yıl boyunca, Park’ın yenilenmesi için yüze yakın plan önerilmiş ancak hiçbiri yürürlüğe girememiş.

Bryant Park’taki ilk halka açık etkinlikler 20. yüzyılın ortalarında gerçekleşmiş. Örneğin, 1944’te II. Dünya Savaşı sırasında, parkta bir uçak gösterisi yapılmış. Park’taki açık hava yaz konserleri 1948’de New York Halk Kütüphanesinde bir müzikolog olan Philip Lieson Miller tarafından başlatılmış.

1960’lı yıllara gelindiğinde, Bryant Park, bakım yetersizliği ve bölgede gece faaliyet gösteren bir kaç işyerinin olumsuz etkisiyle bir bozulma sürecine girmiş. Suçu önlemek amacıyla 1962’de Bryant Park’ta yeni bir aydınlatma sistemi kurulmuş. 1966’da parklar komiseri Thomas Hoving, kötü gidişe dikkat çekmek ve parkın restorasyonunu konuşmak için bir toplantı düzenlemiş. 1970’lerde, Bryant Park uyuşturucu satıcıları ve evsizler tarafından ele geçirilmiş. Sıradan vatandaşlar ve ziyaretçiler tarafından gözden çıkarılan bir bölge olmuş. Parkın durumu o kadar kötülemiş ki, 1973’te parklar komiseri Richard M. Clurman, hep birlikte temizlik yapmak suretiyle New Yorkluların istediği gibi bir yer haline gelene kadar parkı kapatma tehdidinde bulunmuş. 1976’da parkta bir adam öldürüldükten sonra, New York Times, parkta kumar oynamanın ve içki içmenin yaygın ve olağan hale geldiğinden söz etmiş.

15 Ekim 1969’da, Vietnam’da Savaşı Sonlandırmak için ülke çapında Moratoryum’un bir parçası olarak Bryant Park’ta 40.000 kişinin katıldığı bir miting düzenlenmiş.

1970’lerin ortalarında Bryant Park Topluluk Fonu tarafından ilk temizlik girişimi başlatılmış. Suçu ve suçluları uzak tutacağı umuduyla ücretsiz konserler yapılmış. Bununla birlikte, girişim büyük ölçüde başarısız olmuş.

Bir başka inisiyatif olan Bryant Park Yönlendirme Komitesi, 1977’de yerel işletmeler ve New York Şehir Üniversitesi arasında bir ortaklık olarak kurulmuş. New York Şehri Polis Departmanından daha fazla sayıda memuru görevlendirilmiş. Bölge Savcısı Robert Morgenthau, Bryant Park’taki tutuklamaları daha hızlı gerçekleştirme sözü vermiş. 1978’de, Bryant Park’ın emniyetine ilişkin halk algısı, önceki yıllara göre biraz daha iyi noktaya gelmiş. Ancak uyuşturucu satıcıları, ofis çalışanlarının öğle aralarının ardından, parkı sık sık kullanmışlar. 1979’dan itibaren, kitap ve çiçek pazarları, peyzaj iyileştirmeleri ve eğlence etkinlikleri gibi koordineli bir aktivite programı, Parklar Konseyi adlı bir park savunucusu grubu tarafından başlatılmış. Parklar Konseyi’nin faaliyetleri popüler hale gelmesine rağmen, 1980’lerin başlarında park içinde uyuşturucu kullanımı ve küçük suçlar hâlâ yaygınmış. Bir grup sivil polisin 1980’den başlayarak parka yerleştirilmesinden sonra, altı ay içinde uyuşturucuyla ilgili 400 kişi tutuklanmış.

Bryant Park Restorasyon Şirketi (BPRC), 1980 yılında Dan Biederman tarafından, Time Inc. ve New York Halk Kütüphanesi başkanı Andrew Heiskell ile kurulmuş. BPRC, parkı yeniden canlandırmak için hemen ciddi değişiklikler yapmış. Gelecekteki suçları caydırmak için görünür suç belirtilerinin kaldırılmasını savunan “kırık pencereler teorisinin” savunucusu Biederman, parkı temizlemek, grafiti kaldırmak ve fiziksel hasarı onarmak için sıkı bir program başlatmış. BPRC, yasa dışı davranışlarla baş etmek için özel bir güvenlik birimi de kurmuş. Ayrıca, BPRC yaz aylarında açık hava konseri dizisine başlamış. 1982’ye gelindiğinde tutuklamalar, iki yıl öncesine kıyasla önemli ölçüde azalmış.

1983 yılında, kalabalık kitleleri parka çekmek ve devam eden bakım çalışmaları için para toplamak amacıyla, BPRC, Bryant Park’ı şehirden kiralamayı, yenilemeyi ve parkta bir kafe inşa etmeyi önermiş. 18 milyon dolarlık yenileme, BPRC, NYPL ve NYC Parkları arasındaki bir ittifak tarafından yürütülecekmiş. Restoratör Warner LeRoy, restoranı işletecek ve parkın doğusunda, kütüphanenin bitişiğindeki 80 metre yüksekliğinde, 10.500 metre kare (980 m2) cam kafeyi kurmayı planlamış. Ek olarak, parkta dört küçük yiyecek noktası, bir havuz ve su çeşmesi ve özel bir güvenlik ekibi bulunacakmış. 1984 yılında devlet, BPRC’nin bu tür bir restoran için yer kiralamasına izin veren bir yasa çıkarmış. Şehir Planlama Komisyonu da ertesi yıl yapıyı onaylamış. Ancak, önerilen kafe kütüphanenin arka cephesini gizleyeceğinden halkın muhalefetiyle karşılaşmış. Kafeye karşı çıkan birçok park savunucusu, önerilen restoranın halka açık bir parkın bir bölümünü özel bir kuruluşa devredeceğini iddia etmiş. LeRoy, bu muhalefet nedeniyle 1986’da projeden çekilmiş ve planın sürekli gözden geçirilmesinin önerilen yapıyı “sıradanlığa” getireceğinden korktuğunu söylemiş.

Şehir, 1988’de Bryant Park’ı BPRC’ye devretmiş. Daha sonra park Hanna/Olin Ltd. ve Hardy Holzman Pfeiffer Associates tarafından yeniden tasarlanmış.

Taşınabilir sandalyeler

Uygulama için Park 11 Temmuz 1988’de kapatılmış. Dört yıl sürece proje kapsamında, caddeden daha fazla görülebilirliği artıracak yeni park girişleri yapmak, Fransız bahçesi tasarımını geliştirmek, yemyeşil bir doku ve iç yolları oluşturmak, aydınlatmayı iyileştirmek gibi konular öne çıkmış. Bu aşmada, Biederman, Amerikalı bir sosyolog olan William H. Whyte ile birlikte çalışmış. Whyte ilk olarak taşınabilir sandalyeleri önermiş. William H. Whyte’a göre  insanların istedikleri yerde ve şekilde oturmalarına izin vermek uzun yıllara dayanan deneyimlerine göre onlara güçlülük sağlıyormuş. İkinci karar parkın caddeye göre seviyesini eşitlemek olmuş. Park neredeyse sokak düzeyine indirilmiş. Parkın 35 yıldan beri kapalı olan tuvaletleri de yenilenmiş. BPRC ayrıca, heykellerin bir kısmının onarılması gerektiğini ve bu heykellerin restorasyonuna fon sağlamak için William Cullen Bryant’ın ailesine ve diğer ilgililere çağrı yapılmasına karar vermiş. Restorasyonın maliyeti 8.9 milyon dolarmış. 5.7 milyon doları şehir finansmanı ve 3.2 milyon dolarlık özel finansman ile sağlanmış.

Yenileme, NYPL’nin Ana Şubenin Bryant Park’ın altındaki kısımlarını da ele alarak genişletilmiş. Park kazılmış ve üstüne çim, Büyük Çim yerleştirilmiş.

Park, 21 Nisan 1992’de tekrar açılmış. Yeni tasarım geniş beğeni toplamış. New York Times mimari eleştirmeni Paul Goldberger tarafından “çoğu için bir zafer” olarak kabul edilen yenileme, yalnızca mimari mükemmelliği için değil aynı zamanda Whyte’ın vizyonuna bağlı kalması nedeniyle de övgüyle karşılanmış. Goldberger, Biederman’ın sözlerine yer vererek Bryant Park’ın sorununun şehirden kopan bir çevre olarak algılanması olduğunu; paradoksal olarak insanların şehirden kopmadıkları zaman kendilerini daha güvende hissettiklerini ve kamusal alan üzerinde bir kontrol sahibi olduklarını düşündüklerini söylemiş. Yenileme, New York dergisi tarafından “Kentsel Yenilemenin En İyi Örneği” olarak övülmüş ve “küçük bir mucize” olarak tanımlanmış. Tasarım, Peyzaj Mimarlığı Dergisi Tasarım Liyakat Ödülü ve Kentsel Arazi Enstitüsü’nden (ULI) 1996 Mükemmellik Ödülü de dahil olmak üzere pek çok ödül almış. Park, 21. yüzyıl boyunca, Providence Jorge Elorza, Rhode Island gibi diğer şehirlerin belediye başkanlarının bazen taklit etmek için örnek aldığı bir toplumsal yenileme modeli olmaya devam etmiş.

Bryant Park, 1990’ların New York’unun canlanmasına model olmuş. 1995’te bir New York Times makalesinde park “Midtown Şehir Meydanı” ve Midtown ofis çalışanları tarafından sıkça kullanılan bir “ofis vahası” olarak anılmış. 1992’de Beşinci ve Altıncı Caddelerde iki gazete bayisi kurulmuş. Binlerce insanı çeken yaz aylarında açık hava konserleri başlatılmış. Bitkileri yiyen güvercinlerin istilalarını azaltmak için, BPC güvercinleri kısırlaştıran Ornitrol ilacını içeren mısır tanelerini saçmaya başlamış. Bu arada, kütüphanenin yanındaki bir restoranın finansmanı nihayet 1993’te güvence altına alınarak 1995 yılında açılmış.

BPC, 2002 yılında özel yapım bir atlıkarıncayı parka eklemiş ve 2003 yılında bir açık hava kütüphanesi olan Okuma Odası geleneyi yeniden canlandırılmış. Park, Temmuz 2002’de, New York şehrinde ziyaretçilere ücretsiz Wi-Fi erişimi sunan ilk park olmuş. Ücretsiz giriş yapılan bir buz pateni pisti 2005 yılında parkta açılmış.

Bryant Park çevresindeki gayrimenkul değerlerindeki çarpıcı artış ve bitişik alanlardaki yeni inşaatlar, parkın iyileştirmelerinin bir sonucu olmuş. 1993 yılında, Bryant Park çevresindeki eski boş ofis alanlarının hızlı bir şekilde doldurulduğu görülmüş. Yakındaki binalar ve işletmeler de parka atıfta bulunan isimler kullanmaya başlamış.

2010’lu yıllardan itibaren, Bryant Park çevresinde bir yerleşim mahallesi büyümeye başlamış. Parkın iki blok yarıçapı (yaklaşık 150 m) içerisindeki daireler milyonlarca dolara satılmaya başlanmış.

Bryant Park Corporation (BPC), kamuya açık bir parka özel finansmanla özel yönetim sağlama konusundaki en büyük ABD girişimi olmuş. Eski adı Bryant Park Restorasyon Şirketi (BPRC) 2009 yılında Bryant Park iş geliştirme bölgesini yönetmek için oluşturulan Bryant Park Yönetim Şirketi (BPMC)’ne dönüşmüş.

Bryant Park, bugün de her mevsime, günün her saatine ve her türden katılımcıya uygun etkinlikleriyle konuklarını ağırlamaya devam ediyor. Çimlerin kullanıma açık olduğu saatlerde kiliminizi serip -park kuralları dahilinde- dilediğinizce zaman geçirebileceğiniz özel bir park olarak imkanı olanları, yakınından geçenleri bekliyor. New York’ giden hemen herkesin ilk görmek istediği yer Time Square olduğu düşünülürse ve ikisi arasındaki mesafede mesafeden sayılmazsa bir kaç blok ilerleyip bu müstesna parktan sizin de nasibinizi almanız önerilir.

Bu yazı neden yazıldı?

Bryant Park merkezi konumu, dinlendirici ortamı, yeşiller arasındaki huzuruyla seçkin bir park. New York’ta ya da belki de yaşadığınız şehirde buna benzer parklar mevcut olabilir. Bu yazının yazılmasına asıl sebep bir yeri övmekten ziyade o yerin bugünlere nasıl geldiğinin etkileyici hikayesini paylaşmaktan ibarettir. Yukarıda özet olarak verilmeye çalışılan bilgilere bakılırsa bir şey dikkati çekecektir, bir alan eğer bir konuya tahsis edilmişse o geçmişte de bugün de aynı değerde yaşatılabiliyor. Eskiden öyleydi ama şimdi ihtiyaçlar değişti, artık böyle demek büyük bir kolaycılık oluyor. Neredeyse Manhattan’da ilk göçmen yerleşimlerinden başlamak üzere hep park alanı olarak kullanılan bu alan şimdi gökdelenlerin arasında bir vaha gibi insanların nefes alabileceği özel bir mekan olarak varlığını koruyor. Park tarihçesinden edinilen bir başka bilgi ise sivil toplum kuruluşları, bilim insanları ve en önemlisi toprağın gerçek sahibi halk kesimleri bir şey istemeli ve onu savunacak bilgi birikimine sahip olmalı. Eğer toplum bir konuda tutarlı bir inanca, tarafsız bir bilgi birikimine sahipse ne istediğini de sonucun az çok nereye varacağını da biliyor. Bu parkta, yukarıda anlatıldığı şekillerde oturup zaman geçirirken, onun hakkında okumalar yaparken aklımdan bunlar geçiyordu. Okurla bunları paylaşmanın bir yararı olacaksa onun da özneden bağımsız olmak üzere sözü edilen modelin kendi yaşantımıza nasıl uyarlanabileceğine dair fikirler geliştirmeye başlamamızla mümkün olabileceğine inanırım.

Dinlemek ve dinlenmek ne güzel, gerek kendine doğru gerekse kendinden öteye
Huzur
Halk Kütüphanesi parkla birlikte zamanın tanıklığında
Sonbahar ve ardından kış kapıda, yapraklar vedalaştı dallarla
Şemsiyeler de sandalye ve masalar gibi BP logolu burada