Zamanla öğreniriz ki insanların kapasiteleri, zaafları, ihtiyaçları ve tekrar eden davranış kalıpları sandığımızdan daha çok birbirine benzer.
“Onlara anlam yüklemek insanın kendisiyle ilgilidir.”
Anlam, nesnel bir şeylikten ziyade bizim iç dünyamızın projeksiyonudur. Birine “özel” demek, aslında onun kim olduğundan çok bizim neye aç olduğumuzu anlatır.
Anlamın ederini zaman ortaya çıkarır. Çünkü anlam başta umutla, ihtimalle ve idealizasyonla yüklenir. Zaman ise davranışı tekrar ettirerek, kriz yaratarak seçim anları doğurur. Sonra kaçınılmaz şekilde o sorunun sorulacağı vakit gelir: Ben buna yüklediğim anlamın karşılığını alıyor muyum?
Bu nokta önümüzde iki yol belirir: Vazgeçmek: Bu anlam bana aitmiş, karşılığı yok. Derinleştirmek: Bu anlam karşılıklı ve taşınabilir.
Bu yol ayrımında insan olgunlaşmayı hisseder. Seçimi doğru yapmak kadar önem kazanan bir başka şey de seçimi yapabilmek becerisidir. İşte bu noktada kimi ruhlar tıkanır kalır. Geçmiş yaşantıların öğretileri ta çocukluktan itibaren bir film şeridi misali bilinçten akar süzülür. Yolunu kendi öz ışığı ile aydınlatıp seçenlere hayranlıkla…
Bu seçimleri yapmak bir tercihten ziyade bir görevdir. Çünkü biliriz ki insanlar aynı kıymette kalmaz, çünkü kıymet sabit bir şey değil, ilişkisel bir şeydir.
Kıymet, verilen emek, alınan sorumluluk ve göze alınan riskin meyvesidir. Sabit kalan kişi, aslında riske girmemeyi seçmiştir.
Peki, insanlar neden “aynı kıymette kalmayı” değil de diğerini seçiyor? Çünkü aynı kalmak güvenlidir. Derinleştirmek bedel ister. Bu bedeller açıklık, kırılganlık, tutarlılık, bazen fedakârlıkla belirir.
Çoğu insan “özel hissedeyim ama bedel ödemeyeyim” ister. Bu mümkünlerden biri değildir, o da bilir ama ister. Bu yüzden insanlar anlamı kabul eder gibi yapar ama onu taşıyacak davranışı göstermez. Sonra da “zaten herkes aynı” noktasına geri düşer.
Asıl can alıcı olansa sonradan fark edilendir: Zaman insanlara herkesin aynı olduğunu öğretmez. Zaman, kimin anlamı taşıyabildiğini öğretir.
