Yine yağmur yağdı

Kıyıda köşede kalmış ayrıntılarımızla nasıl da farklıyız değil mi? Ya da ya da nasıl da aynıyız değil mi aslında? Kimsenin görmediği ama bir göreni olsa da fark edilse dediği şeyimiz az mı sanıyorsunuz? Onlar fark edilse diye yüreğimiz avucumuzda gezdiğimiz zamanlar az mı? Sadece bunu -belki kendimize bile- seslendirmekten imtina ediyoruz.

Kimimiz duygusundan düşüncesine, bakışından işvesine her şeyi ehlileştirerek gizemde tutuyor kendini, kimimizse uluorta meydanlık yerde.

Rüzgârın şiddetle ve ısrarla cama fırlatarak önüme sürdüğü yağmurun damlalarını izledim uzun uzun az önce. Her birinin cama dudak deyişi de üzerinde süzülüşü de apayrı. Oysa savuran rüzgar da doğuran ana da aynı her birini… kimi camın kaygan yüzeyinde vantuzlu dudaklarıyla keyifte kimiyse arkasını dönüp gitme telaşında… aynı biz gibi, kimi şiirde geçen ve müstehcen bulduğu dudakları görmezden gelmekte, kimiyse yapıştığı camın canını almakta… kimi sonbahar sabahı serinliğinde kimiyse dörtnala bahara koşmakta… hepimiz gibi, biz gibi…

Günlük yaşamdan bir kaç satırlık gözlem

İşe gider gibi çıktım evden. Oysa izindeyim, iş ne ola ki? İşte iş böyle bir şey, işe gitmek… sabah metrosunda başka şehrin insanlarını göz ucuyla gözlemek -çünkü bulunduğum şehirde insanlar göz göze iletişimden uzaklar, belki de hoş karşılanmıyor- o edinimlerden genele uygun haller çıkarıp birkaç paragrafa konu sağlamak.

New York metrosunda en dikkat çekici şey kesinlikle ciddi soğuk olmasıdır. İstisnasız 18 derece civarında diye hissettiğim bir serinlik (bize göre soğukluk) hakim. Pek kötü kokuya rastlamadım. Hele sabah saatlerinde sakince işlerine doğru yönelmiş kentliler banliyölerden şehrin merkezlerine doğru akarken bireysel iletişimlerini kendi içlerine yönlendirilmiş oluyorlar genelde. Yirmi yaş civarı diye gördüğüm özellikle genç hanımların iki üç kişilik gruplar halimde kendi aralarında söyleştikleri de oluyor. Adamların sesleri kalın, ama daha az duyuluyor. Aynı sırada oturduğumuz altı kişiden ortalama üçü dördü kitap ya da kindle dan kitap okuyor. Kulaklıklar genelde kulakta. Eğlenceli bir şeyler dinleyenler gülümsüyor, gülüyor kendi kendilerine. Sakince dinleyenlerin yanında özellikle ten rengi biraz daha koyu olanlar yerinde duramıyor ya kıpırdıyor ya çekinmeden olduğu yerde hafif hafif dans ediyor ya da müziği içlerine kaçan seslerle seslendiriyorlar. Rahatsızlık verici bir durum olmuyor mu? Evet oluyor. Ama bunu kime göre hangi yargıya göre diye sormak gerekiyor. Örneğin dün bir metro yolculuğumda (gündüz) bireysel müzik kutusundan çıkan güney Amerika melodilerini tüm vagonla paylaşan bir orta yaş abi vardı. Gayet düzgün giyimli, normal davranışlıydı bize göre. Ama ben trende geçirdiğim yirmi dakika boyunca müziği keyifle dinledim. Kimse de dönüp adama bakmadı bile. Hatta o kişinin hemen yanında oturan ve havalimanı durağından binen iki çikolata renkli teyzeden biri hem yanındaki ile konuşarak hem de tatlı tatlı dans ederek anın tadını çıkardı. Bakmayın ben bunları yazıyorum ama bunlar tamamen benim gözlemlerim. Böyle şeylerin bizde olması mümkün değil. Ben dünyanın başka bir yerinde neler yaşanıyor onun kaydını yapmakla meşgulüm. Yani ne eleştirel ne de hayıflanıcı bir hal içinde değilim. Bir yazar olarak en sevdiğim şeyi yapıyor insanları -çaktırmadan- izliyorum. Doğrudan yapmamam gerektiğini biliyorum. Çünkü burası öyle bir yer değil. Ülkemizde insanların yüzüne, orasına burasına doğrudan bakmak o kadar sıradanlaşmış ki buralarda o bakışlarla muhatap olmamanın ne kadar özgürleştirici bir şey olduğunu da hissediyorum.

Kim ne giymiş ne kadar giymiş, ne kadar açılmış ya da örtünmüş kimsenin umurunda değil. Bugün giydiğin bir giysi yarın da temiz olarak giyilebiliyorsa değiştirmene gerek olmadan giyebilirsin. Kimsenin bununla ilgili olmadığını anlamak çok kolay. Ama düzgün ve temiz giyime dikkat ediliyor. Aynılıkla pasaklılık farklı ne de olsa.

Metrolardaki soğuk iklimden söz etmiştim. Benim gibi üzerine ek bir katman atan çok az kişi var. Genelde bu aşırı soğuğa alışılmış. Hatta marketlerden ofislere her yere hakim bu serin hava ona uygun yaşamayı sağlamış. Bizler o sıcaklılarda hasta olmaktan endişe ederken buradakilerin umurunda değil. Çünkü buna uygun yaşamayı öğreniyorlar çocukluktan.

Çocuk deyince hiç ağlayan çocuk sesi duymadım desem yeridir. Bunu nasıl başardıklarını konuşabiliriz. Ama gerçek bu daha çocukluktan ağlayarak bir şey elde edilemeyeceğini öğrenmişler sanki.

Metroda dans hünerlerini sergileyen siyahi gençleri izlerken hayran olmamak mümkün değil. Vagonun içindeki demir tutamaklara uygun olarak hazırladıkları koreografiyi öyle güzel sunuyorlar ki alkış ve bahşiş ardından geliyor. Kamera kaydı alınması ise gayet doğal olan. Zira ünlü olmanın yolu bu gösterinin instagramda tik tokta paylaşılmasından geçiyor. Çok başarılılar. İstasyon ve vagonlarda müzik yapanlar ise ayrıca keyifle dinlenmeyi hak ediyorlar.

Anların renkleri

Kavurucu yaz sıcakları son demlerindeydi. Zaman eylüle uzanmaya gayret etse de ağustosun hâlâ vazgeçmediği açıktı. Tarihin izleriyle süslü binalar arasında dolanırken ekranda bir yazı belirdi: senin alternatifin yok. Ne hoş bir hissedişin iz düşümü.

Sokakları enine boyuna kat edenler arasında binaları süzüp izliyorum. Zamanın mahzeninden çıkıp gelmiş birçok apartmanın fotoğrafı telefonumun hafızasına kaydoluyor. Seçtiğim birinin kırmızı tuğlalarla örülü duvarındaki acil durum merdiveni bir anda mekanımız oluveriyor: gel ikimiz için bir kat seç şuradan, sen boyalarınla tuvale anı işlerken, ben de seni izleyeyim diyorum.

Yanıtın gecikmiyor. Ekran bir kez daha seninle aydınlanıyor: herkesin kırıp dökmeye alıştığı şu zamanlarda, senin gözlerinden yansıyan birkaç fotoğraf, yazdığın birkaç cümle, bir değer okyanusu gibi gözlerimin önünde dalgalanıyor.

Sokaklar her yaştan insanla dolu; sesler sadece ses, anlamdan uzak. Acil durum merdiveninde seni hayal ediyorum. Birkaç basamak yukarındayım. Gözlerim senin gölgenle buluşuyor. Saçların buğday başağını kıskandırır gibi dalga dalga omuzdan beline süzülüyor. Askılı beyaz elbisen parmak uçlarına dökülmüş; paletin oyuklarında kırmızıdan turuncuya geçen renkler endam ediyor. Şövalenin üç bacağı, demir merdivende güçlükle yer bulmuş; sen tuvalin başında aşağıya bakıyor, gelen geçenin sokakta bıraktığı izleri zihnine neşrediyorsun. İzliyorum. Biliyorum ki izledikçe, birazdan ben de yazacağım.

Akşam ışığı binaların camlarına düşerken gölgeler uzuyor. Paletindeki renklerin vakti geliyor; güneşin son ışıkları nesnelerin üzerine marifetle seriliyor. Defterimdeki sayfaları sağdan sola, soldan sağa aktarıyorum. Sen tuvalde anın konturuyla meşgulsün. Hafif bir yel saçlarına iri bir dalga veriyor; kokusu bana kadar ulaşıyor. Hayatın güzel olduğunu hissettiren bir kalbe ne denebilir ki? diyerek sessizliğe sesinin rengini bırakıyorsun; şükür.

Ekranıma yeniden dönüyorum. Sana dairlikler ışıldıyor. Ellerinin ucunda titreyen ışık, tenine vuruyor. Fotoğrafa yaklaşıyorum; ellerini, saçını, tenini gözlerim kapalı duyumsuyorum. İçimde bir ateş yükseliyor, tarifsiz bir sıcaklık: hayatın kaynağı.

“Vous êtes ici… juste ici” diye bir yabancı ses düşüyor fona. Ardından uzak bir balkondan eski bir İtalyan şarkısı: “La vita è bella… la vita è bella…” Şarkının tınıları rüzgârla birlikte üzerimize dolanıyor; sanki şehrin ruhuyla bütünleşiyor. Duvarlar, onca zamanın tanığı, bu seslerle bir kez daha aşkla yıkanıyor.

Sonra yeniden demir merdivende buluyorum kendimi. Gel aşağıya bakalım, biraz dedikodu yapalım, diyorum tebessümle. Sen başını eğiyor, paletinle tuvalin arasındaki bir ritmi sürdürüyorsun. Seyrine hayran kaldığım dudakların aralıyor. Cevabın, bakışın ve çizginle geliyor: Çoğu zaman insanları kendi algımızla değerlendirsek de bir de öz var diyorsun. Seni sen, beni ben yapan şeyler… Ve senin hikâyende bir yerlerde adım geçiyorsa, işte o tarifsiz bir mutluluk.

Hafif bir serinlik, sokakta artan uğultu ve gökyüzünün yavaş yavaş geceye teslim oluşu… İzliyor, zamana sessizce eşlik ediyoruz. An, konuşmadan, sadece bakışlar, çizgiler ve nefeslerle paylaşılıyor; kelimeler ise aramızdaki görünmez köprü.

İnsan kendini özler mi?

Mira: İnsan kendini özler mi?

Albert: Özler bence. Ben özlüyorum. On gün önceki halimi bile… Nedenini düşündüğümde cevabım hazır: O zamanlar kaygılarımı küçültüp yönetebilen, umutlarını tazeleyebilen, düşüncelerini kalbine taşıyıp bir sanat objesinde ifade edebilen biriydim.

Mira: Sorarken fark ettim, soru sormayı bile özlüyorum artık. Bir zamanlar büyük cümleler kuran, kendinden emin, her sorunun cevabını bilen biriydim. Şimdi hiçbir şey bilmiyorum. Son zamanlarda en çok hissettiğim şey bu: Emin değilim, fikrim yok. Oysa eminlik ne güzel duyguydu.

Albert: Yaş dönemleri bizi evirip çeviriyor. Gün içinde işittiğimiz ya da sadece şahit olduğumuz şeyler bile içimize işliyor. Sonra duygular karmakarışık hale geliyor, bir anda hepsinden uzaklaşıyoruz. Üzücü mü? Evet. Ama çok da doğal

Mira: Bende de bir boyun eğmişlik var. Birine bir şey anlatmak istemiyorum. Daha kötüsü, kimsenin anlamayacağına ikna olmaya başlıyorum.

Albert: Doğal işte. İnsan kırklı yaşlarını geçtikçe kimseye bir şey anlatamadığını, aslında anlatmak istemediğini fark ediyor. Çünkü özne hep biziz. Birine kızdığını farz et. O kişiyi çerçeveden çıkarınca kızgınlık sürüyorsa, kızdığın aslında sensin.

Mira: Peki bu değişim tutarsızlık mı? Sürekli fikirlerim değişiyor, beş yıl önceki halime bile muhalifim. Bu durumda başkalarının beni anlamasını nasıl beklerim?

Albert: Ben buna ilerlemek derim. Olacağın ben’e doğru hızla gitmek. İnsan değişir. O yüzden de başkalarını olduğu gibi kabul etmek daha kolay geliyor bana. Ama çoğu kişi kendini anlamaya bile çabalamıyor. İşte asıl uzaklaşma sebebim bu.

Mira: İnsanların değişebileceğini biliyorum. Bu yüzden de onları olduğu gibi kabul edip sorun çıkarmayan birisi olmayı daha çok seviyorum. Ama çoğu kişinin öyle olmadığını bu konuştuğumuz şeyleri hiç düşünmediğini görüyorum. Asıl insanlardan uzaklaşma sebebim benim bu. Fikir geliştirip duygularını anlamak için kimse ama kimse çaba sarf etmiyor.

Aslında bugünkü halimin sebebini biliyorum. Önceki hayatımda — evli olduğum yıllarda — hiçbir şey düşünmek zorunda kalmıyordum. Kendimin donmuş bir sürümü çok sevilmişti. “Tutulan” o ben değişmesin diye uğraşıyordum. O hayat bitince, yeniden başlamak istedim. Yirmi beş yıllık deneyimi sildim, yirmi altı yaşıma döndüm. Son beş yılımda ise eksik kaldığını düşündüğüm o yılların deneyimini sıkıştırdım.

Albert: Hikayeni hayretle ve biraz da gıptayla dinliyorum. Müthiş. Ben şöyle okudum sonunu: yirmi altı yaşın rehavetiyle kendini yeni zamana teslim ettin. Ama sonra peki ben ne olacağım dedin. İşte o soruyla evrimleşme sürecin başladı. Şimdi sancısını çektiğin bu yakıcı sorunun, zamanla dönüşümüne karışması çok doğal.

Mira: Kendimi kapatmışım.

Albert: Endişeye mahal yok. Zira her uyku sonrası yeniden doğarız. Kimileri sabah kimileri gece. Gerçek olan şu ki kendi enerjisini üretebilen herkes (tüm sistemler) bir vakit sonra yeniden doğmuş olmanın ödülünü alır.

Mira: Yaptım. Yapıyorum. Kendimi yeniden yaratıyorum. Ama özümü koruyarak yapmanın daha değerli olduğuna inanıyorum. Özgün kalarak, özümdeki ben’le yeni geleni karşılamaya çalışıyorum. Karamsarlığı sevmiyorum. Umutlu ve aydınlık olmayı yeğliyorum.

Ama bazen keskin gerçeklerle karşılaşınca bocalıyorum. Çünkü evlendiğimdeki dünyayla boşandığım zamandaki dünya bambaşka. Evlilik kadın ya da erkeğe farklı konfor alanları sağlıyor. Ceremenin tümünü biraz da gönüllü olarak ondan çekiyoruz. Hiç evlenmemişler bahsi geçen bu şeyi hiç bilemez. Ama evlenmiş olanlar da onların özellikle kırk yaşından sonraki hissiyatını bilemez. O şerbet içilmiştir bir kere.

Albert: Az önce özgün olmaktan bahsederken aklıma geldi. Varoluşta ham hal, orijinallik olağanüstü kıymetli. İnsanları sıradan, heyecansız, merak edilmez yapan şey de birbirinin tekrarı olmalarıdır kuşkusuz.

Konuyu değiştirmiş olacağım ama seninle yakın zamanda yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum. Parkta yürüyüşteyim. Bir yaz akşamı için erken bir vakit, saat yirmi bir civarı. Gündüzün aşırı sıcağı bir nebze kırılsa da sıcak yine yerinde. Çimlere serilmiş bir sürü insan kendi halinde sohbette. Genelde ikili, üçlü gruplar halindeler. Ama bir bölüm tamamen daha kalabalık aile gruplarıyla kaplı. Bir yandan müzik dinliyor bir yandan da sıkı adımlarla yürüyorum.

Daha az insanın olduğu tarafta, yola yakın bir ağacın dibine oturmuş genç bir kadın dikkatimi çekti. Düzden kuru toprağa oturmuş, dizlerini de hafif kendine doğru çekmiş, sırtını ağaca dayamıştı. Bunlar değil belki ama her yakınından geçişimde sigarayı körüklerken beliren kızıl renk loş ortama öyle güçlü bir sesle haykırıyordu ki önce bu dikkatimi çekti. Sonraki geçişlerimde o sese, gri dumana eşlik eden sarsılarak ağlama görüntüsü eklendi. Parkur dairesel olduğu için ortalama on dakikada bir aynı sahneyi izlemeye başladım. Birkaç turdan sonra dayanamayıp -biraz da çekinerek- yanına yaklaştım hanımefendi iyi misiniz, size yardım edebileceğim bir şey var mı? dedim. Çok teşekkür ederim, kendim halledebilirim diyerek yanıtladı. Sözler ağzından dökülürken göz göze geldik, ciddi bir göz yaşı akıttığını daha net gördüm o gri aydınlıkta. Yakınımızdan geçmekte olan otomobillerin farları sahneyi biraz daha aydınlatmıştı zira. Sizi ağlarken görünce içim üzüldü, o yüzden sormak istedim, kusura bakmayın rahatsız ettiysem dedim. Çok teşekkür ederim inceliğiniz için, ben iyiyim, merak etmeyin dedi. Peki, ben burada yürüyüşteyim, eğer ihtiyacınız olursa tekrar geçişimde seslenebilirsiniz dedim. Uzaklaştım. Kaygılı değildi. Ama fazlaca üzgün olduğu açıktı.

Bir sonraki turda hanımefendi orada değildi. Umarım üzüntüsü geçmiştir dedim içimden. Ya da bunca kedere sebep olan bir kişi varsa o gelip onu oradan almış el ele tutuşup gitmişlerdir diye ümit ettim.

Bu tür durumlarda insan psikolojisi doğrudan kendine, kendi yaşadığı benzer zamanların hafızada kayıtlı sahnelerine gidiveriyor. Muazzam bir hatırlatıcı ses gibi, koku gibi hemen derinlerde yatan bir an karesinin ipi çekiliyor. Ardından, o anın üzerinden geçen zamanda yaşananlar anımsanıyor. Sonra hiçbir şey kalıcı değil, bak o göz yaşlarının benim yüzümden aktığı vaktin üzerinden neler geçmiş neler deyip an’a, yarına umutla sarılıyor. Bu başkasının üzüntüsünden kendine fayda çıkarmak gibi görünüyor ilk bakışta. Ama aslında gerçek hiç de öyle değil. Zira aklı başında, kalbi yerinde olan her insan böylelikle hiçbir duygunun kalıcı olmadığını anımsayarak yoluna devam ediyor.

Mira: Yani diyorsun ki, insan bir vakit geliyor kendini özlüyor.

Albert: Evet. Kendini özlüyor. Ama aynı zamanda yeniden yaratıyor. Belki de insanın en büyük yolculuğu bu.

Mira: Harika; Albert: Asil ve parlak

Bazı insanlar diğer bazılarıyla asla aynı dairenin içinde buluşamayacak

Bazı insanlar diğer bazılarıyla asla aynı dairenin içinde buluşamayacak. Evet. Bu çok üzücü. Ama kabul edilmesi zor bir şey değil.

Zaafımızdır ki insana fazlaca anlam yüklüyoruz. Çünkü sözle ya da hiç ses etmeden sadece gözle anlaşabilme olasılığımız olduğunu düşünüyoruz. Böylesi bir ön kabulle başlıyoruz.

Diğer yandan kendimize yüklediğimiz anlamlar da var. Bundan da abartılı olanla olmayanın ayırdındaki terazi maalesef yine sessizi alta alan yönde sakildir.

Bir psikolog, psikiyatr ya da sosyolog değilim. Ama bunlardan en azından birinde uzmanlığımın olmasını çok isterdim. Kendimi o alanlarda hep ilgili ve hevesli bulsam da o yönde çaba harcayacak güçte, inançta ve cesarette bulamadım. Aslına bakılırsa geçirdiğim çocukluk ve gençlik dönemlerine bakınca ben hiçbir şeyi çokça isteyecek bir hevesle ve birikimle donanmadım. İsteyebileceklerim sınırsızdı ama tam aksine kısıtlıydı. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Ara ara hikayelerimde yerini buluyor bu konular. Derdim kendimi anlatmak değilmiş gibi görünüyor ama durup durup kendime geliyorum. Neden? Çünkü anlatacaklarım var. Kendimden yola çıkarak başka Leventlere dokunması olası sözlerim var. Yazıyorum, konuşuyorum.

Lakin şimdi şunu anladım. Kendinden söz etmenin bile kabul görme olasılığı yüksek bir çok yolu var. Şahsen bundan bile habersiz olduğuma ikna oluyorum. Neden? Çünkü o da bir eğitim ve birikim meselesiymiş. Orada da yokum. Tatsız.

Şimdi bir yere doğru eviriliyor yazılarım, fotoğraf altı serzenişlerim, övgülerim, şikayetlerim. Bir şeyin ilgilisi ile karşılaşması her zaman bir şanstır. Tıpkı bir çocuğun iyi bir öğretmenle karşılaması gibi bir şans. Bu konuda haksızlık etmeyeyim. Yazdıklarım, konuştuklarım kimi gönüllerde bir yer edindi. Kıymet gördü. Ama eleştirildiğim açılardan kendime baktığımda neyi neden yaptığımı açıklamak zorunda kalışlarım da az değil. Oysa o türden bir baskıdan muaf yaşamak, yazmak ve sadece paylaşmaktı asıl niyetim. Alıcı alsın, ilgi duymayan uzaklaşsın. Ama öyle olmuyor. İnsan olarak zaaflarımız var, en fenası da kırılganlıklarımız. Yanına bununla hiç bağdaşmayan sınır tanımazlıklarımız, ölçüsüzlüklerimiz, kendimize benzetme hırsımız ve telaşımız var.

Şimdi yol ayrımındayım. Bir aylık bir süre için orijinden uzaklaşma bana epeyce farkındalık kazandırdı. Yanlış yerden doğru gıda almak gibi bir zaaftaymışım. Bir vesile ile naçizane varlığım ve bilgimle destek olduğum tüm tanıyanlar bilir ki sadece elindekini sorgusuz paylaşan biriyim. Gerisine karışmam, fazlasını istemem. Ama bu bile hata aslında. Vurdulu kırdılı, entrikalı filmlere olan talepten feyz almam beklenirken ben aksini savunmaya devam ettim, edeceğim -maalesef-.

Bugünden bir de iyi haber vermiş olayım. Üç dört ay kadar önce bir telefon aldım. Bir tanıdığım aracılığıyla bana ulaştığını söyleyerek başladı karşıdaki söze. Sonra bir şirket yöneticisi olduğunu, ama onun dışında deneme yazıları yazarak kendini başka bir mecrada var etmek isteğini belirtti. Hazırda olan dosyasına bakmamı, yayınlanmaya değer bulup bulamayacağıma dair fikrimi sordu. Estağfirullah. Böyle bir fikir beyan edecek had nerede bende. Sadece çabanızı kıymetli bulduğumu, destek bağlamında ne gerekiyorsa sunabileceğimi söyledim. Sonra hikaye kendiliğinden aktı. Bulunduğum konuma göre sabah saatlerinde bir mesajla kitabının çevrimiçi baskısının bağlantısını paylaştı hanımefendi benimle. Desteğim için teşekkür olağan elbette ama “sizinle sevincimi paylaşmak istedim” diye bitirmişti mesajını.

Tüm metnin özeti budur, sevincinizi, umudunuzu kimlerle paylaşıyorsanız sizi, siz gibi hissedecek olanlar onlardır. Okuru, ilham alanı bol olsun dedim. Sonlandırdık sohbetimizi yazılanlar dilinden.