Ben bugün mutlu kere mutlu iki çocuk gördüm

Arka Yüz’ün 50. sayfasında yer alan aynı başlıklı yazıma ilham kaynağı olan fotoğraftır.

(Görsel paylaşımında çocuklara zarar gelmemesi adına özen gösterdim. Video kaydını görseniz o suda olmak istersiniz eminim :)

@Bursa – 22.08.22

Arka Yüz – An kareleri

Halkidiki, Sithonia – Yunanistan

Üç parmak – Halkidiki

Bu yazımda Yunanistan’ın önemli turistik yörelerinden biri olan Halkidiki’nin Sithonia bölgesinden (üç parmaktan ortadaki) söz edeceğim.

Halkidiki – Üç parmak

Ege Denizinin kuzeyinde yer alan Halkidiki üç parmaklı ele benzerliği ile farklı bir coğrafi görünüme sahip. Bu yöre ezelden beri insan hareketlerine sahne olduğundan bir çok antik kente ev sahipliği yapmış (Acrothoi, Charadrus, Spartolus vd.). Selanik’in güneyine düşen ve oldukça yakın sayılan bu yöre 50’li yıllardan itibaren Selaniklilerin tercih ettiği bir dinlenme yeri olmuş.

Bugün de üç parmaktan en dışta yer alan ve Selanik’e en yakın olan Kassandra -sunduğu eğlenceli turistik değerleriyle-, orta kol olan Sithonia -sakinlik arayanlara ikram ettiği eşsiz, huzurlu ve doğal koylarıyla- turist çekme konusunda pek bir mahirler. Üçüncü parmak (Athos) ise ucunda yer alan manastırlar sayesinde özellikle kadınlara kapalı bir bölge. Hatta bu kolu ancak dışarıdan görmeye imkan veren tekne turlarının yapılıyor olması durumu biraz daha açıklar sanırım. Sadece erkeklerin girebildiği bu üçüncü kolu kendi haline bırakıp ilk ikisinin sunduğu nimetlerden söz etmek bize daha hoş gelecektir.

Son iki yılın belası Covid 19

Son iki yılda (2020-21) insanlığın başına musallat olan Covid 19 salgını sayesinde yazın tatil zamanları dahil tatsız-tutsuz vakitler geçirdik. Bu yaz ise kendisiyle mücadelede bir nebze de olsa başarı gösterdiğimize kanaat edip (ya da amaan ne olursa olsun diyerek baştan karaya vurup) daha cesur hareket etme niyetine girdik. Buradaki çoğulluk vurgusu, tüm insanlığın bu yöndeki eğiliminden ilham almıştır.

Yaz tatili için ülke dışında rota arama meylini hep içinde sıcak tutan bu satırların yazarı öncelikli planını Romanya üzerine kurmuştu (10 günde mistik bir Romanya turu). Daha sonra Covid 19’un azgınlık kostümünü yeniden kuşanıp sahaya çıkmasıyla uçak kabininde olma korkusuna kapılmış 2020 öncesi gibi arabalı seyahatler hayaline düşmüştür. Rodos turu, Batı Karadeniz turu gibi düşleriyle satır aralarında dolanırken birden bire -eski sevda- Halkidiki merakı su yüzüne kavuşmuş bir gün içinde karar verip yola koyulmuştur.

2022 rotası

Hızlı bir çalışma sonrası bu yazın arabalı yurt dışı rotası İskeçe-Halkidiki-Sithonia-Porto Koufo-Kefalonia-Yanya-Selanik şeklinde belirlenmiş oldu. Yaklaşık 10 günlük bir zamana yayılacak bu gezide deniz tatili, yeni yerler görme, yeni yiyecekler tatma ve son iki yılın acısını çıkartma gibi hedefler arka planda çalışmaktaydı. Gezinin en önemli ayağı İyon Adalarından biri olan Kefalonia olarak belirlendi. Bu ada ülkenin epeyce batısında yer aldığı için uzun bir yolculuğu gerektiriyordu. Başlangıçta bu uzun yolun ikiye bölünmesi -Delphi’de bir gecelik mola ve yöre ziyareti- planlansa da evdeki hesap çarşıya uymadı. Porto Koufo’nun büyüsü buradaki tatilimizi bir gece daha uzatmaya vesile oldu. Porto Koufo-Kefalonia yolu günü kaplayan bir yolculukla nihayetlendi (yaklaşık, gemi dahil 12 saat sürdü). Her bölümü şahaneydi.

Şimdi ilk duraktan başlayarak hem yolu hem yolculuğu hem de bıraktığı izleri aktarmaya gayret edeyim. Keyifle okunsun dilerim.

Olmazsa olmaz yolculuk başlangıç (ya da bitiş) noktası, İskeçe

Ata yadigarı bu Batı Trakya incisinin kendine özgü havasından sebeple özüne duyduğum hayranlığı çevremdeki pek çok kimse bilir. Bu konuda daha önce yazdığım yazıya buradan erişebilirsiniz. Öyle ılık bir esintidir ki onda olan bir akşam üzeri sofrasına davet eder gibi çağırır uzaktakini yakınına. Ben de bu seslenişe suskun kalmam, kalamam hiç bir zaman. Meriç’in iki yakasını kavuşturan o gri demir korkuluklu dar köprüyü Yunanistan ülkesine doğru geçerken onu düşünmelerimin derinleştiğini duyumsarım. Ya da tersi bir yolculukta onun dar sokaklarına serili asırlık Batı Trakya türkülerine kulak vermeden, aynı zaman çarkında kök-gövde salmış çınarlarına dokunmadan geri dönenmem İpsala’ma.

Yine böyle haleti ruhiye içinde akşam üzeri bağrındayım işte Rodop’un yamacına sığınmış bu huzur şehrinde. Eski Kent’in dar sokakları bildiğim şiirlerin kaygısız sözleri gibi tanıdık insan cıvıltıları ile neşeli, zamana meydan okurcasına. MezeBarın masaları da tıpkı çevresindeki diğerleri gibi sadece gönülden hasbıhalin mekanı gün batımında. O hararetli ama serin ağustos gecesinde çınarlı meydanın müdavimleri aynı içten konuşmaların tebessümünde. Dondurmayı külahta sevenler kollarına iliştirdikleri ince hırkalarıyla ağır ağır kaldırımları dolduruyorlar. O hırkalar hiç omuza dahi alınmayacak belki ama tedbir tedbirdir diyerek yerlerini korumada.

İskeçe sokakları, bu dar İskeçe sokaklarında hangi bildik türküler yankılandı kim bilir yüz yıllar boyu

Bu şehir gercekten benim içimdeki ifadesiyle “İskeçecik” işte yahu, daha ne diyeyim. Siz de gelip geçiyorsanız Egnatia Odos’tan (Romalıların, İstanbul’u Adriyatik’e bağlamak için yaptıkları bu tarihi yoldan) bir kulak verin ondan size akan fısıltılara, kim bilir belki benim gibi seversiniz siz de ondan yükselen şirin, şiirsel nağmeleri.

Sakin sabahı, yormayan insanlarıyla İskeçe’de başlayan gün bizi bir başka coğrafyanın yoluna düşürmeye hazırlıyor şimdi.

Kıyıdan kıyıdan Sithonia

Kahvaltının ardından, otoyol sıkıcılığına teslim olmadan kıyıdan kıyıdan Kuzeybatı Ege’yi ülke içine doğru kat ediyoruz. National Road boyunca geçilen sahil beldelerinin temizliği, insan çeşitliliği, sakinliği gözden kaçmıyor. Bulgarlar, Sırplar, Almanlar, İtalyanlar ve Fransızlar başta olmak üzere farklı milletlerden misafirlerin bu yöreyi tatil için seçtiği anlaşılıyor (araçların plakaları bunun kanıtı). Bahçe içinde tek (ya da en fazla iki) katlı evlerin sevimli bahçeleri çiceklerle bezeli. Çevreleri baskın bir yeşil doku ile kaplı. Yüksek boylu ağaçların gölgesi keskin yaz güneşinden bunalmaya fırsat vermeden doğal bir serinlik armağanı sunuyor altında gezinenlere. Özellikle Alman ve Yunan menşeili marketlerin içi de dışı da insan dolu. Para dönüyor doğal bir tercihle, bu çok belli. Yemeden-içmeden olmuyor zira.

Keyifli sürüşle yolculuğumuz bizi Halkidiki ilinin üç parmağından ortada yer alanın en ucuna kadar götürüyor. Bu yolculuk 270 km kadar sürüyor. Trafikte her hangi bir rahatsızlık verici bir durum olmuyor (korna sesi işitmek dahil). Sakin sakin geçen bu akış bile tatilde oluşa bir armağan sanki.

Stagira-Akanthos

Sithonia bölgesinin ortalarında Neo Marmara adıyla karşılaşınca (tabi biraz da hikayesini okumuşluğumuzdan feyzle) bizim Marmaramızdan mübadele ile göç etmiş (Rum kökenli) hemşehrilerimizle rastlaşmış gibi oluyoruz. Geldikleri zaman çadırlarda kalan ve sonra kendilerine burada nitelikli bir hayat kurmak adına yola koyulan yöre insanı hem doğalı korumayı hem de hayatın gereği ticarete konu ürünleri ortaya çıkarmayı başarmış. Özellikle çamlardan oluşan ormanlık alanlar arasına yerleşik renkli kasalarıyla arı kovanları bu bölgeye özgü özel ballara da mekan olmuş. Lezzeti, tadana bir farkı olduğunu duyumsatıyor. Yine bağcılık ve buna bağlı sektörlerden biri olan şarap endüstrisinde de özel ve hak edilmiş bir övgüye sahipler. Turkuaz renkli, temiz denizleri, ipeksi kumsalları, sakinlik vaadleriyle bunun peşinde olan her milletten insana kucak açmış bir turizm bölgesi oluvermişler. Diğer turistik kol olan Kassandra’ya bu yıl gitme imkanım olmadı. Aslında imkanım vardı ama Sithonia’nın, özellikle de Porto Koufa’nın sunduğu aşırı sakinliği feda etmek istemedim. Hatta üç gece konaklama şeklindeki planımıza bir gece daha eklemek suretiyle bu eşine az rastlanır huzur ikliminden bir mühlet daha ballanmayı tercih ettim. Ancak orada olununca tam anlaşılabilecek bir sessiz davetti bu önümüze çıkan.

Neo Marmara

Sithonia’nın koyları, kıyıları

Sithonia gezi rehberlerinde, adından sıkça ve övgüyle (haklı sebepten) söz edilen ve mutlaka görülmesi gereken koylar-plajlar da var. Ama üst paragrafta anlatamaya gayret ettiğim Porto Koufo kucaklayıcılığı bizi o kadar sarmış ki kısa süre diğer koyları (Neo Marmara, Toroni, Sykia, Sarti, Portakali, Vourvourou) ziyaret edip yeniden kuytumuza geri dönmeyi tercih ettik.

Portakali Plajı

Porto Koufo

Porto Koufo’da akşam üzeri

“Bu koyu diğerlerinden farklı kılan neydi” diye soracak olursanız her şeyin en başında sakinliği ama aşırı sakinliği diyebilirim. Öyle ki ağustos böcekleri mesaiyi bıraktığı anda sadece denizde yüzen birin kulaç şıpırtısını duyabilirsiniz. Kumsal, Porto Koufo Otel (ve yanındaki bir diğer otel) tarafından kullanılıyor görünse de daha geniş alan halkın kullanımına adanmış. Ücretsiz olan şemsiye ve şezlongları kullanırken, onları bakıp kollayan büfeden bir içecek yiyecek almanız yeterli (abartılı bir fiyat beklemeyin tabi). Sembolik gibi geliyor bana böyle hizmetler ve ödemeler. Plajın diğer önemli kısmından siz nasıl isterseniz öyle yararlanın (şemsiyeni kur, kamp sandalyeni aç ya da kuma seril). Aslanağzı misali ileride iki tepenin suya akışıyla kapanlı bir koyak haline gelmiş bu yere zaman zaman demirleyen tekneler size güzel fotoğraf unsuru oluşturmak dışında bir etki yapmıyor.

Porto Koufo sahili her vaki muazzam görseller sunuyor

Yunanistan’da plajlar ve fazlası

Buraya ekleyeceğim gözlem notu aslında bu ülkeyi ziyaret eden herkesçe bilinir. O da şu ki bu ülke sahillerini ve plajlarını çok iyi koruyor. Temiz ve bakir kalması için elinden geleni yapıyor. Deniz avcılığı sürdürülebilir şekilde yapıldığı için olsa gerek ülkenin hangi bölgesinde olursanız olun aynı deniz ürününü (hemen hemen) aynı fiyata alıp tüketebiliyorsunuz. Üstelik bunu bir hizmet olarak bir işletme (tavernadan) elinden alıyorsanız her yerde hemen hemen aynı fiyata ve aynı lezzete sunmak gibi bir ayrıcalıkları olduğunu görüyorsunuz.

Eğer ülke içinde seyahat ederken otoyolların dışına çıkıp sahil kenarlarında araç sürerseniz hemen her kıyıda, koyda denize girmek için can atarsınız. Üstelik bunun için sizden ne bir ücret talep eden olur ne de oraya kondurulmuş bir turistik tesisin zorbalığı ile karşılaşırsınız. Bu bence ülke turizmi açısından çok keskin bir ayıraç.

Diğer taraftan sunulan hizmetlerde öyle ciddi bir standart yakalanmışki masaların üzerine serilen kağıt örtü (şık, estetik ve ortasında o bölgenin haritası bulunuyor) oturduğunuz sandalyenin tasarımına, oturma zemininin hasırına kadar… Masaya getirilen su şişesinden tüketeceğiniz içeceğe kadar her şey adalarda, ana karada, kuzeyde, güneyde hep aynı nitelikte. Su, ücreti alınmaya bir hoş geldin ikramı (çoğunlukla, büyük kentlerde ya da tamamen turiste hizmet eden yörelerde hariç olabilir). Porsiyonlar çok dolu. Öncelikle gözünüz doyuyor ki ödediğinizi hakettiği için işletmeye daha başlangıçta saygı duyuyorsunuz. Dahası bunun bir ülke standardı (belki de stratejisi) olduğunu gördükçe aynı saygının çapını genişletiyorsunuz. Kazıklanır mıyım acaba endişesi bir yana fazla aldım az mı ödedim diye bile düşünmeye başlıyorsunuz.

Bu yıl dikkatimi çeken bir başka konu sahillerde mevcut (ücretli ya da ücretsiz) şezlongların da aynı model olduğu. Bu beni çok şaşırttı. Yapım malzemesi ve tasarı tamamen aynı olan çerçevenin giydirilmesinde farklı renkler kullanıldığını görsem de kaliteli olduğu belli olan döşeme malzemesi için genelde mavi renk tercih edilmiş. Plastik plaj malzemesine hiç rastlamadım. Gördüğüm plastik sandalye sayısı dahi bir elin parmaklarını geçmez.

Bir başka konu yüzlerce ada üzerine kurulu bu ülke, adalardaki yaşamı kendi akışına bırakmamış. Birbiri arasındaki ulaşım ağı çok sıkı. Farklı isimlerle ve deniz taşıtlarıyla çok etkin bir deniz ulaşımı imkanı veriyorlar. En uzak adadan en yakındakine bir şekilde ulaşımınız sağlanıyor. Talep edilen ücretler (o ülke vatandaşı için) makul düzeyde. Bu araçlarda görev yapanlar hiç bir işi şansa ya da akışına bırakmıyor. Eğer gemiye otomobil kabul ediliyorsa bunların park alanına yerleşimini bizzat sürücü yaparken görevliler sizi (Ingilizce) yönlendirerek aracınızı en güvenli şekilde park etmenizi sağlıyorlar. Gemiler konforlu. Bir buçuk saatlik bir yolculuğu gerektiren Killini-Poros (Kefalonia) seyahatinde kendinizi uçak konforunda hissetmeniz sağlanıyor. Kimsenin araç parkında kalmasına izin verilmiyor (daha önceki deneyimlerimden de hareketle). Ayrıca gemi adamları da dahil olmak üzere hizmet alanı fark etmeksizin herkes çok eğleniyor. Suratsız birini görmek zor. Gemicilerin (kaptan ve diğerleri) şakalaşmalarına tanık olunca bu konuda da gözlem yapmaya karar verince genelde bir eğlenceli iş yapma kültürü olduğunu düşündüm. Yanya’da kaldığımız oteldeki görevlinin ben aracımı mahalledeki otoparka güvenli şekilde park edene kadar yakınımda olduğunu görünce hoşuma gitmiş normal karşılamıştım. Ama ertesi sabah kahvaltı sonrası kişinin otelin işletmecisi-sahibi (ikinci kuşak, otel 1934’ten beri ayakta) olduğunu öğrendim. Aynı otelin (Metropolis Hotel) görevlisi Vasili’nin mutlulukla bir ilgisi olduğuna inandığımız kahvaltı öğünü öncesi seçenekleri sunarkenki sempatikliğini nasıl anlatabilirimki. Gidip yaşamanız gerekir. Çok uygun fiyatla beş yıldızlı, hem de şehirin göbeğinde bir tesiste konaklatarak bunu sağlayan işletme ancak taktirle anılır diye düşünüyorum.

Daha sayılabilecek onlarca sebepten dolayı ülke coğrafyasının her yerinde özellikle Almanları, İngiliz ve Italyanları, Fransızları ve sonra da Balkanların değişik ülkelerinden bu ülkeye akmış fazlaca insanı görüyorsunuz. Bu tesadüf olamaz diyorsunuz. Gerçekleri görmek lazım bu noktada.

Zagreb – Hırvatistan

Ban Josip Jelačić Meydanı
Aziz Mark Kilisesi
Lotrscak Kulesi (Lat. campana latrunculorum-hırsızların çanı)
Zagreb Katedrali
Dolac Pazarı
Ulusal Hırvat Tiyatrosu

.

Tkalčićeva Caddesi (Tavsiye mekan Pinvica Mali Medo)
Panoramic View-Point of Zagreb City
Ilica Caddesi
Taş Kapı (Stone Gate)
Park Ribnjak
Grič Tüneli 
Mirogoj Mezarlığı
Jarun Gölü

Viyana – Avusturya

Viyana’nın simgelerinden Stephansdom’un önünde

O, bir yol bulup kalbi kendisinde tutsak eder

Viyana, tarihten getirdiği misyon ve değerlerle hep önemli bir Orta Avrupa kenti olmaya devam etmiş. İki milyona yakın nüfusuyla Avusturya nüfusunun yaklaşık dörtte birine ev sahipliği yapıyor. Bu yönüyle Avrupa Birliği’nin onuncu büyük kenti.

Avrupa kıtasının etkin hanedanlarından biri olan Habsburglar yüzyıllar boyu yerleşim yeri olarak Viyana’yı tercih etmişler. Bu da onu kültür, sanat ve politika bakımından önemli bir konuma getirmiş. Hanedanının izleri günümüzde de kentte varlığını koruyor. Bu izlerden biri olan Schönbrunn Sarayı dünya kültür mirası listesinde yer alıyor. Aziz Stefan Katedrali sembol yapılardan biri. Savaş koşullarında üstlendiği misyon ona bu önemli tacı kazandırmış. Kentin ortasında. Şehrin her yerinden görünüyor.

Klasik müziğin başkenti

Viyana, uzunca bir süre dünya klasik müziğinin başkenti unvanıyla da anılmış. Dönemin ünlü bestecileri (Brahms, Bruckner, Mahler, Richard Strauss gibi) bu şehrin ilhamından esinle eserler vücuda getirmiş. Salzburg doğumlu Mozart, arayış ve gezileri sırasında Viyana’ya gelmiş olsa da 1781’de aristokrasinin kendisine gösterdiği ilgiye cevaben Viyana’ya yerleşmiş. 1782’de ünlü operası Saraydan Kız Kaçırma ile önemli bir başarı elde etmiş. Daha sonra 1786’da Figaro’nun Düğününü bestlediğinde Aziz Stephen Katedralinin arkasında bir apartmanda yaşıyormuş.

Bu bir kaç örnek Viyana’nın klasik müziğin gelişiminde üstlendiği öncü role işaret ediyor. Günümüz Viyana’sında, 10.000 müzik tutkunun her akşam canlı klasik müzik konserine dahil olduğu söyleniyor (Kaynak). Yüz yılları aşan bir kültür ve deneyim birikiminin sonucu olsa gerek.

Yemyeşil bir şehir

İster eğlence ister iş amaçlı olsun Viyana ziyaretinden sonra tadının damakta kaldığı hissedilen bir başka olgu ise yeşil dokunun verdiği huzur olmalı. Kentin sahip olduğu coğrafi alanın %30’a yakını yeşil bir örtü ile kaplıymış. Hal böyle olunca gerek kent merkezinde gerekse çevresinde yer alan geniş parklar, koyu gölgeli ağaç tabakası çok sıcak geçen yaz aylarında bile insana iyi geliyor. Huzurlu bir üst kültür bu açıdan da konuğu sarıyor.

Şinitselden öte

Tavuk eti severler için şinitselin yeri ayrıdır. Ama Viyana şinitseli bambaşka bir mecraya taşır konuyu. Bu şehrin insanı bu mevzuyu çok iyi çalışmış. Her öğün tüketilse yeridir. Diğer taraftan konaklanan tesislerde kahvaltıya özel bir önem verildiğini söyleyebilirim. Deneyimlediğim hiç bir tesiste kötü kahve, ekmek, peynir vb ile karşılaşmadım. Dondurmalarına, elmalı turtasına (apple strudel) bayılmamak imkansız.

Tarihe saygılı yerel yönetim

Kentin sokaklarında dolaşırken yüzlerce yılın birikimiyle ve gücüyle dimdik ayakta duran binaların arasından ilerliyorsunuz. İnsan geçmiş yaşantıların izleriyle her daim bir arada olduğu hissini yaşıyor. Diğer taraftan zamanın gerektirdiği çağdaş yapı ve araçlar da aynı doku içine öyle sıcak serpiştirilmiş ki yadırganmıyor ya da eksiklik/fazlalık hissedilmiyor. Tarihe gösterilen özen sokak zemininden yapıların çatılarına, aydınlatma tercihlerinden çöp yönetimine kadar parmak ısırtıyor. Binaların içi ve dışı için tercih edilen renkler, yapıların birbirine olan saygısı o kadar net ve temiz ki insan imreniyor.

Sosyolojik yapı

Toplum yapısı olarak, Almanlarla tarihi bağları düşününce onlar gibi katı bir disiplin beklerseniz yanılıyorsunuz. Sanatın ve kültürün insan ruhuna verdiği incelik ve vakar sanki bu iki toplumu bu yönden ayırıyor. Çalışma disiplinleri benzer olsa da Viyanalıların hayata bakışları daha romantik gibi gelir bana. Ayrı ayrı yıllarda geçirdiğim uzun zamanlarda rahatsız edici bir insan davranışına tanık olduğumu anımsamıyorum. Yabancı nüfusun azımsanmayacağı bir kent. Absürt davranışların odağında başka milletlerden olduğu açıkça belli olan kimselerin olduğuna şahitliğim de az değil.

Viyana’ya kaç gün yeter?

Viyana seyahati için süre önerim olamıyor maalesef. Çünkü bu kentte kaç gün kalırsanız kalın yapacak bir şey buluyorsunuz. Sıkılmadan ve günlerin nasıl geçtiğini anlamadan yaşayıp gidiyorsunuz. O nedenle buraya şu kadar gün ayırın diyemiyorum. İçinizden geldiği kadar, imkanınız yettiği kadar diyerek bu konuyu toplamış olayım.

Viyana, sosyal yapısı ve sunduğu imkanlarla üst segmentte bir şehir olarak görülür. Ancak her bütçeden insanı en uygun giderlerle ağırlayabilecek olanaklara da sahiptir. Bunu mutlaka dikkate alıp bu güzel kenti görmenizi, yaşamanızı salık veririm.

Viyana’ya nasıl gidilir?

Viyana Avrupa’nın ortasında bir kent. O nedenle her türlü ulaşım aracıyla buraya gelmek mümkün ve işlevsel. Bu yazıda otobüs ve uçakla gelişten bahsetmek isterim. Tren kullanarak buradan Prag’a gitmiştim. Onu da Prag’la ilgili bölümde anlatayım.

Bu yazı, bir çok seyahatin bir harmanı olarak ortaya çıktı. Çünkü Viyana bir kez gelip, gezip, görüp “tamamdır” denebilecek bir şehir değil. Hep gelmek, hep içinde olmak isteğini uyandıracak bin bir yüzü var.

Ljubljana’dan Viyana’ya seyahat

Viyana seyahatlerimizden biri, Münih, Salzburg, Ljubljana, Viyana düzeninde planladığımız (gezi planı burada) uzun soluklu turun son etabı olarak gerçekleşti. Bir önceki durağımız olan Ljubljana ile ilgili yazıma buradan erişilebilir.

Ljubljana’dan Viyana’ya otobüsle ulaşımımızı Avrupa’nın yaygın otobüs ağı firması Flixbus ile gerçekleştirdik. Bir Alman markası olarak firma disiplinli, düzenli, konforlu ve temiz hizmetin temsilcisi. Flixbus, 2019’da ülkemizin en eski otobüs taşımacılığı şirketi olan Kamil Koç’u da bünyesine almıştı.

Ljubljana’da şehirler-ülkeler arası çalışan otobüsler merkez tren istasyonunun önünden hareket ediyor. Biz sabah yedide hareket eden otobüs için biletlerimizi mobil uygulama üzerinden aldık. Yaklaşık beş-beş buçuk saatlik bir yolculukla Viyana Uluslararası Otobüs Terminali (VIB)’ne vardık.

Otobanda seyir halindeyken, Slovenya’nın Pesnica şehri yakınındaki sınır kapısından Avusturya’ya geçiliyor. Münih’ten Salzburg’a oradan Ljubljana’ya geçerken olduğu gibi Pesnica’da da bir pasaport/kimlik kontrolüne muhatap olmadan geçiş sağlanıyor. Graz’da yolcu almak ve indirmek için duruldu, sonrası zaten Viyana.

Seyahatimiz huzurlu geçti. Sıra dışı hiç bir şey olmadı. Otobüs planlı olmak üzere iki kez mola verdi. Mola verilen yerler, otoban üzerinde, her türlü ihtiyaca yanıt verecek tesislere sahipti. Araçlar (binek otomobiller, otobüsler, kamyonlar) kendilerine ayrılmış alanlara park ediliydi. Belirtilen hareket saatlerinde tüm yolcular yerlerindeydi. Dakika sapması olmadı.

VIB’e ulaştığımızda, görevli inen herkesin valizine tek tek kendisi teslim etti. Otobüs Bratislava’ya doğru yol alırken biz otelimize geçiyorduk.

Ljubljana-Viyana otobüs yolculuğundan bir kaç görüntü. Slovenya’dan Avusturya’ya geçiş Pesnica yakınındaki sınır geçiş noktasından oldu. Mola yerlerinde araçların kendilerine ayrılan alanlara park etmiş olması görüntüleri ne kadar da sade kıldı.

İstanbul’dan Viyana’ya seyahat

Ülkemizin farklı kentlerinden Viyana’ya uçakla gelmek mümkün. Sezona göre değişmekle birlikte sefer frekansı yüksek bir hat bu hat. Ben iki kez İstanbul üzerinden (IST ve SAW) geldiğim için o konuda fikrim var. İstanbul-Viyana uçuşu yaklaşık iki saat kadar sürüyor. Viyana Uluslararası Havalimanı (VIE), şehrin yaklaşık 20 km dışında. Schwechat kasabası yakınında. Şık bir havalimanı.

Viyana havalimanı şık, tertemiz ve bakımlı. Yönlendirme tabelalarını takiben binanın alt katında yer alan tren istasyonuna inip buradan şehire ya da başka şehirlere gitmek için seçenekleri değerlendirmek mümkün. Taksi, otobüs vb ulaşım araçları terminal binasının ön yüzünde.

Viyana’da kent içi ulaşım

Havalimanı-Şehir ulaşımı

CAT (City Airport Train) Viyana havalimanı ile şehir merkezi arasındaki en hızlı ulaşım aracıdır. Havalimanın altındaki yeraltı istasyonundan hareket ettikten sonra sadece Wien Mitte durağında durur. Detaylı bilgi burada.

Schnellbahn S7 Yaklaşık 30 dakikalık bir sürede Wien Mitte (kent merkezi) durağına ulaşım sağlar.

Taksi, otobüs vb araçlarla da havalimanı-şehir ulaşımı sağlanabilir. Ödenen ücrete göre seyahat süresi ve konforu değişim gösteren, seçeneği bol bir ulaşım sistemi mevcut. Ancak hiç biri diğerinden kötü değildir.

Kent içi toplu ulaşım

Viyana toplu ulaşım ağı en geniş, en rahat ve en uygun Avrupa kentlerinden biri. U (U-bahn- Untergrundbahn) harfi ile gösterilen ve yeraltında giden (metro) tren sistemi en hızlı ve en geniş ağı oluşturuyor. Gitmek istediğiniz yeri haritada (ya da mobil uygulamada) bulup hangi U treniyle gideceğinizi, nerede hangi trene aktarma yapacağınızı kolaylıkla izleyebilirsiniz.

Viyana, toplu ulaşımında bilet kullanımını (diğer pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi) hizmeti alana bırakmış çağdaş bir kent. Yolcu, seyahat süresince geçerli bir bileti yanında bulundurmaktan sorumlu. Rastlantısal olarak vagona/otobüse binen bilet kontrolörüne (Schwarzkappler) uygun bileti ibraz etmek zorunluluğu var. Ben şunun akrabasıyım, sen benim kim olduğumu biliyor musun, ah ya evde kalmış biletim, hemen inip alayım vs gibi mazeretler işlemiyor. Günde ortalama 100 kontrol görevlisi metro, otobüs ve tarmvaylarda adaleti sağlamak için görev yapıyor. Uygun bir bilet ibraz edemeyen yolcu 105 Avro ödemek zorunda kalıyor (yanınızda nakit yoksa 14 gün içinde 115 Avro, 14 günü aşarsa 145 Avro ödemek gerekiyor). Bunu bilen, biletsiz olarak seyahat etmeyi göze alamıyor (2021 yılında biletsiz seyahat oranı %2,7, kesilen ceza tutarı ise 8,5 milyon Avro imiş). O nedenle biniş ve inişlerde bir bilet kontrolü yapılmıyor.

Viyana toplu ulaşım ağı

Viyana’da, metro dışında, yüzeyde ilerleyen tramvaylar (tram) ve otobüsler de toplu ulaşım için yaygın olarak kullanılır.

En hızlı toplu ulaşım için metro ağından yararlanmak en iyisi. U harfinin yanına gelen rakamlar ve renkler hatları kolayca ayırt etmeye yardımcı. Bir üst görseldeki haritayı takiple hangi yöne, hangi hatla gideceğinize karar verip perona inmeniz yeterli. U-Bahn 24 saat çalışıyor.

Belli bir zaman için kente gelenler toplu ulaşım araçlarında belli gün süreyle kullanılan seyahat kartlarını tercih ederler. Böylece gün içerisinde sınırsız sayıda toplu ulaşım aracı güvenli ve endişesiz bir şekilde kullanılabilir. Burada paylaştığım kart bunlardan biridir. Toplu ulaşıma ek olarak daha bir çok aksiyonda yarar sağlar. Bilgilerinizi girip ve ödemesini yaparak seçtiğiniz gün kadar geçerli kartınızı çevrimiçi olarak oluşturabilirsiniz. 2022/07 fiyatı: 3 gün/29 Avro

Viyana sokaklarından ulaşıma dair görüntüler. Hop-on-hop-off (indi-bindi) otobüsleriyle şehiri gezmek her zaman hem dinlendirici hem de bilgilendirici oluyor. Viyana’da da farklı renkler belirlenmiş hat güzergah ve uzunluklarına sahip indi-bindi otobüsleri mevcut. Bunların çalışma prensibi kentin önemli noktalarından geçerek belli duraklarda turistin inip gezebilmesi ve sonra arkadan gelen otobüslerden birine binerek geziyi ve turu tamamlaması şeklindedir. Viyana için işlevsel olduğunu düşündüğüm sarı hattı deneyimleme imkanım oldu.

Viyana’da konaklama

Benim ilkem, konaklayacağım yerin ya şehir merkezine (gerekirse yürüyerek bir yerlere ulaşabilmek) ya bir metro istasyonuna ya da bir tren garına yakın olmasıdır. Viyana’da Hotel Prinz Eugen ve Best Western Plus Amedia Wien otellerini deneyimle imkanım oldu. Son derece memnun kaldığım tesislerdi. Viyana için konaklama yerinin nerede olduğu çok önemli değil aslında. Kent hem güvenli hem de ulaşım ağı çok işlevsel. U-Bahn 24 saat çalışıyor.

Viyana’nın sarayları

Viyana bir nevi Avrupa’nın giriş kapısı hüviyetinde. O nedenle doğudan gelecek akınlara (özellikle Osmanlı’ya) karşı bir güvenlik duvarı olarak değer görmüş. Osmanlının, son kuşatmasının da başarısızlıkla sonuçlanmasını takiben -korku yerini hep korusa da- Avrupa artık doğudan gelebileceklerin önünü aldığına kanaat etmiş. Belki ondan sonra Viyana’nın kent olarak kaderi de değişmiş. Bugün hayranlıkla andığımız, izlediğimiz kültür, sanat, bilim vb konularda eşsiz sunumların mekanı haline gelmiş.

Bu arada bir dönem dünyanın korkulu rüyası olan A. Hitler Avusturya-Almanya sınırında bir kasabada doğmuş. Güç koşullarda geçen çocukluk ve gençlik dönemleri babasının da baskısıyla memuriyet dışında bir işten para kazanma çabasıyla geçmiş. Resme ilgisi olduğundan bu alana yönelmiş. Bunun için Viyana’ya gelerek Güzel Sanatlar Akademisine kabul edilmek için epeyce uğraşmış. Bugün de değer gören tabloları var. Ancak akademi, daha çok mimarlığa yatkın olduğu gerekçesiyle bir kaç kez başvurusunu red etmiş. Belki dünyanın ikinci bir savaşa doğru sürüklenmesinin yolu da o günlerde açılmış.

Viyana yüzyıllar boyu imparatorluklara başşehirlik yapmış. O dönemlerde kullanılan konutlar ve diğer yapılar neredeyse o halleriyle korunduğu için bugün turistik anlamda çok ilgi görüyor. Bu yazı içinde hepsini anmak mümkün değil. Ama en azından olmazsa olmazlardan söz edip bir fikir vermeye çalışmak isterim.

Seyahatte olan kişi kendi ilgi alanına göre ciddi bir araştırma ile kendi yol haritasını oluşturması en makulu. Bir de Viyana gibi kentlere gitmeden önce mutlaka çok iyi çalışmak gerekiyor. Bu olmazsa zaman, emek ve maddi kayıp ziyanlığı kaçınılmaz görünüyor.

Belvedere Sarayı

Belvedere, güzel manzara anlamına geliyormuş. Buradan hareketle, Savoy Prensi Eugen, sarayı kendisi için yazlık saray olarak kullanmak üzere 1668-1745 yıllarında tarafından yaptırmış. Yukarı ve Aşağı Belvedere Sarayı olmak üzere iki parçadan oluşuyor. Bu iki barok yapı çok geniş ve göz alıcı bir bahçe ile birbirine bağlanıyor. 15 Mayıs 1955’te Avusturya’nın özgürlüğüne kavuştuğu anlaşma Yukarı Belvedere Sarayında imzalanmış (sarayın web sitesi burada).

Klimt, Schiele, Rodin ve van Gogh’un başyapıtları Yukarı Belvedere’de sergileniyor (ayrıntılar burada).

Bilet fiyatları burada.

Belvedere Sarayından bir kaç görüntü

Hofburg Sarayı

Habsburg hanedanlığı başta olmak üzere Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun birçok mensubuna ve hanedanına ev sahipliği yapmış bir saray. Schönbrunn yazlık saray olarak kullanılırken Hofburg daha çok kışlık olarak kullanılırmış. Saray 1654 yılında yapılmış. Ekmek yoksa pasta yesinler sözüyle hatırlanan Fransız kraliçelerinden Marie Antoinnette bu sarayda doğmuş (ayrıntılar burada).

Hofburg, 600 yıldan fazla bir süre Habsburgların ikametgahı ve dolayısıyla Kutsal Roma İmparatorluğu’nun merkezi olmuş bir saray. Bugün üç ana bölüm müze olarak ziyaret edilebiliyor: Sisi Müzesi, İmparatorluk Daireleri, Gümüş Koleksiyonu. Gezerken İmparator Franz Joseph ve karısı İmparatoriçe Elizabeth’in (Kraliçe Sisi)  kullandıkları odalar ve eşyalar görülebiliyor. Aklınızda ışıltılı hayat nedir diye bir soru varsa bu sarayı kombine olarak gezip gördükten sonra aydınlanma yaşıyorsunuz.

Bilet fiyatları burada.

Hofburg Sarayına dıştan bakış. İçi muazzam, fotoğraflar kifayetsiz kalırdı.

Schönbrunn Sarayı

Schönbrunn, güzel çeşme anlamına gelen bu sözcükle saray adını hak ediyor gerçekten. 1569’da, Kutsal Roma İmparatoru II. Maximilian, bu bölgeyi satın alır ve burada kaynayan bir su görüp o sudan içer. Suyun lezzetini beğenince buraya bir çeşme yapılmasını emreder. Çeşmeye Schönbrunn adını verir. Ayrıca İmparator buranın avcılık için değerli bir alan haline getirilmesi için de talimat verir. O zamanan bu zamana Schönburnn bahçeleri, çeşmeleri ve hayvanat bahçesiyle bugün de o ihtişamla varlığını sürdürüyor. (Daha fazlası için).

Habsburgların yazlık mekanı olarak kullanılmış saray 1642’de yapılmış. 1848’de tahta geçen Franz Joseph bu sarayda doğmuş. Ölene kadar burada yaşamış.

Gezmekle bitmeyecek saray, bahçeleri ve çevresi için epeyce uzun bir zaman ayırmanızı öneririm. İmparatoriçe Maria Theresa’nın 1780’deki ölümüne kadar bahçelerin düzenlemesi ve zenginleştirilmesi hiç bitmemiş. İmparatoriçe son döneminde Zafer Takı (Gloriette), Neptün Çeşmesi (Neptune Fountain), Roma Kalıntısı (Yazılı Kaya) (Roman Ruin) and the Dikilitaş Çeşmesi (Obelisk Fountain) gibi yapıları ortaya çıkması için çalışmış.

Bilet fiyatları burada.

Muazzam Schöbrunn içten, dıştan, bahçeden, parktan her yerden muazzam

Schönbrunn Bahçeleri

Bazı şeyler maalesef yazarak anlatılamıyor. Schöbrunn’nün 160 hektarlık büyüklüğü de böyle bir konu. Görmek lazım. Ama aşağıdaki bazı görseller ve dizel motorlu Schönbrunn Panorama Treni (ayrıntılar ve güzergah burada) belki biraz çağrışım yaptırabilir. Panorama Treni ziyaretçilerin bir noktadan başka bir noktaya gitmesini kolaylaştırmak için çalışıyor. Zafer Takının önündeki çimlerde oturup yorgunluk atmak, gölgelenmek ve bir şeyler yiyip içmek iyi bir tercih olabilir (bahçelerle ilgili ayrıntılar burada).

Schönbrunn bahçeleri

Tiergarten Schönbrunn (Schönbrunn Hayvanat Bahçesi)

1752 yılında Habsburglar tarafından kurulmuş Schönbrunn Sarayının bahçesinde kurulmuş. Dünyanın en eski, Avrupa’nın en iyi hayvanat bahçesi olarak kabul ediliyor. 17 hektarlık bir alanda 700 türden yaklaşık 8.000 hayvanı sunuyor.

Franz Josef Land – kutup ayılarının dünyası, polaryum, yağmur ormanları, insektaryum, akvaryum ve teraryum, zürafa parkı, çöl gibi isimlerle anılan onlarca bölümü vardır. Kocaman bir günü içinde geçirmek isteyebileceğiniz detayda ve güzellikte bir hayvanat bahçesidir (dahası burada).

Tür koruma ve araştırma bölümü dünyanın farklı bölgelerinden getirilmiş olan türler üzerinde hem araştırma hem de koruma çalışmaları yürütmektedir. Üzerinde çalışılan türlerin listesi burada.

Bilet fiyatları burada.

Schönbrunn hayvanat bahçesinden bir kaç görüntü

Viyana’nın müzeleri

Viyana’nın, küçükten büyüğe 100 kadar müze ve koleksiyona sahip olduğu söylenir. Bunların her birini gezmek, görmek ve hakkını vermek bir ömre ancak sığar sanırım (abarttım galiba ama olsun). Herkes ilgi alanına göre seçimler yaparak konunun bir ucundan tutmak ister. Ama bazıları var ki onları görmeden olmaz. Yazımın bu kısmında en azından bunlardan söz etmek isterim.

Müze ve sergi ziyareti de bir kültür biriminin ürünü. Avrupa’da okulların tatilde olduğu bir dönemde tesadüfen Doğa Tarihi Müzesindeydim. Sabah müzenin açılış saatine yakın kapıya gittiğimde onlarca ilkokul, ortaokul çağındaki çocuğun kapının açılmasını beklediğini gördüm. Hava soğuk olduğu için giriş kapısının sahanlığında bekleniyordu. Sonra katlara dağılınca çocukların Slav dil ailesinden bir dille konuştuklarına kanaat ettim. Yakın bir ülkeden gelmiş olmalılar (Slovenya mesela). Başlarında büyük olarak kimse yoktu. Okul faaliyeti olduğu belliydi ama öğretmen görmedim. Çocukların her birinin elinde not defterleri vardı. Kendilerine ayrıca verilmiş bir A4 kağıdında yazılı bitkiyi, hayvanı ya da mikroorganizmayı görmek için koca müzede onları bulup gördükleriyle ilgili not alıyorlardı. Müzede kaldığım üç saat boyunca o çocuklarla hep karşılaştık. Ama hepsine ayrı ayrı görevler verilmiş olmalı ki hiç toplu hareket etmiyorlardı. Aval aval bakınmıyorlar sürekli ya bir şey arıyor ya da not alıyorlardı. Hoşuma gitmişti. Çocuklar ve müze konusunda güzel bilgiler var. Buraya bıraktım.

MuseumQuartier (MQ)

MuseumQuartier (MQ)’i size tanıtmak için kendim bir şeyler yazabilirdim. Ama doğrudan, resmi bir Viyana tanıtım sitesinden çevirerek buraya koymak istedim. Çünkü ben böylesini yazamazdım. Şöyle diyor:

Viyana’daki MuseumsQuartier (MQ), dünyanın en büyük kültürel alanlarından biridir. Büyük müzeler, küçük kültürel girişimler ve popüler bar ve restoranların karışımı bir başarı öyküsüdür. Bir müzeyi gezdikten sonra, keyifli yemek bahçelerinde veya MuseumsQuartier’in avlusundaki şık MQ mobilyalarında kendinize rahat bir yer bulabilir, bir tur top oynayabilir veya Veganista’dan bir dondurmanın tadını çıkarabilirsiniz.

Elbette MuseumsQuartier her turist rehberinde bulunur. Ancak Viyanalılar, yazın sohbet etmek, takılmak, bira içmek ve boule oynamak için bir araya geldikleri eski imparatorluk sarayı ahırlarını da sever. MuseumsQuartier, şehrin açık hava oturma odasına dönüştü. Her yıl farklı bir renge sahip olan ünlü MQ mobilyalarına uzanmak ve sadece gökyüzüne bakmak. Buna Viyana usulü rahatlama denir.

Çok davetkar bir sunum değil mi? MQ’in web sitesi burada. Şimdi bu muhteşem alanda organize edilmiş şahane müzelerden bir kaçına girip çıkalım, ne dersiniz?

MuseumQuartier’den bir kaç görüntü

Doğa Tarihi Müzesi (Museum of Natural History Vienna)

Sadece bir doğa bilimci için değil doğaya ilgi duyan herkes için muazzam bir koleksiyon. Sözcükle ifadesi zor. Doğada taştan böceğe, kuştan bitkiye ne varsa dünyanın her yerinden getirilmiş örneklerle bezeli inanılmaz bir bilgi ve görsel şölen deryası. Bu arada yukarıda bahsi geçen çocukların bazı görsellere de yansımışlar.

Müzenin web sitesi burada.

Bilet fiyatları burada. Bu sayfayı incelerken dikkatinizi çekecektir, yeni anlayışta müze sadece müze değildir.

Doğa Tarihi Müzesinden görüntüler

Sanat Tarihi Müzesi (Kunsthistorisches Museum Wien)

1891 yılında aynı ismiyle Avusturya-Macaristan İmparatoru I. Franz Joseph tarafından açılmış dekoratif ve güzel sanatlar alanında eserlerin sergilendiği müzedir. Doğa Tarihi Müzesiyle karşılıklı olarak MQ’ın önemli iki bileşenidir.

Alanında isim sahibi olan sanatçıların eser ve tabloları sergilenir. Mısır ve Yakındoğu Koleksiyonu, Yunan ve Roman Antik Koleksiyonu, Madeni Paralar koleksiyonu, Dekoratif sanatlar koleksiyonu gibi bölümleri bulunur.

Müzenin sitesi burada.

Bilet fiyatları burada.

Sanat Tarihi Müzesinden görüntüler

Kent merkezi (Innere Stadt)

Viyana kent merkezi

Viyana’nın kent merkezi (Innere Stadt-Şehir içi) çevresinden Ringstrasse Bulvarı geçen merkezi 1. Bölge (Innere Stadt)’dir. Gotik tarzdaki St. Stephen Katedrali’nin kulesinden Stephansplatz Meydanı manzarası görülebilir. Araç trafiğine kapalı olan Kärntner Strasse ve Graben’de lüks dükkanlar ve kafeler yer alırken etraftaki sokaklar sanat galerileri ve restoranlarla dolu.

Aziz Stephan Katedrali (St. Stephen’s Cathedral) (St. Stephansdom)

Viyana’nın en önemli simge yapısıdır. 1147 yılında inşa edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Viyana’yı kuşatmaları sırasında halkın sığınak olarak kullandığı yerdir. Kent için bu bakımdan önem taşır. Hatta Katedralin çan kulesinde 1534’te görevli memur Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çanı çalarak halka haber vermiştir. Böyle bir görev ve görevliye artık ihtiyaç kalmadığı 1956’da Viyana Belediye meclisince görüşülüp karara bağlanıyor.

Kilise şehrin merkezinde (Stephansplatz) yer alır. Ücretsiz olarak gezilebilir. Kentin mükemmel manzarasını izlemek için Avrupa’nın en güzel gotik kalesi olarak kabul gören Güney Kulesine çıkmak gerek. 137 metre yüksekliğindeki bu kule 1356’da yapılmaya başlanmış. Kulenin terasına ulaşmak için 340 kadar merdiven basamağını çıkmak gerekiyor. Bunun da bir ücreti (14 Avro) var.

Aziz Stephan Katedrali

Viyana’da yeni yıla doğru

Yeni yıl öncesi, tüm Avrupa kentlerinde olduğu gibi Viyana’nın ünlü caddeleri ve sokakları da ışıl ışıl oluyor. Hava müthiş soğuk olsa da günün sundukları içinizi ısıtmak için sokaklarda sizi bekliyor.

Noel zamanı Viyana sokakları ışıl ışıl

Mariahilferstraße

Sağlı sollu alışveriş dükkanları, kafe ve restoranlarıyla seçkin bir uzun bir cadde. Ara sokakları da görmeye-deneyimlemeye değer. Küçük mekanların kendine özel içecek ve yiyecekleri var. Caddeyi buradan sanal olarak da gezmek mümkün.

Viyanalı bir sandviç markası olan Duran’ın Mariahilferstraße’deki dükkanının önünden geçerken tadım yapmanız önerilir (daha fazlası için)

Bir kısmı yaya olarak gerçekleşecek bir turla şu güzergahı yapmak epey şey görmeye, deneyimlemeye yarayabilir. Bulunduğunuz yer neresi olursa olsun metro ile West Bahnhof’a gelin. Burada yüzeye çıktığınızda Mariahilfer Strase’nin bir ucunda olacaksınız. Buradan, West Bahnhoff’u arkanıza alarak aşağı yönde ilerleseniz Mariahilfer’in içine doğru yürümüş olursunuz. Mağaza vitrinleri doğru yerde olduğunuza işarettir. Bu caddeyi keyfinizce gezerek aynı yönde kat ederseniz MuseumQuartier (MQ) gelirsiniz. Yukarı anıldığı gibi burası en önemli müzelerin merkezi. Ziyaretleri tamamladıktan sonra yine aynı yönde ilerleseniz Burggarten’e (park) gelirsiniz. Buradan sola giderseniz Hofburg Sarayına, sola giderseniz Opernring caddesi üzerinden Karlsplatz’a buradan da sola dönerek Opera Binasının önüne gelirsiniz. Opera ve Hotel Sacher solunuzda kalmak üzere doğru ilerlediğinizde Kartnerstrase’ye yürümüş olursunuz. Buranın devamı da sizi Stephansplatz’a (katedralin önüne) götürür. West Bahnhof’tan itibaren bu yolu durmadan yürürseniz 50 dakikanızı alır (3’7 km). Gezerek, görerek -belki dinlenerek- yol alacağınız için size bir güne mal olabilir ama değer mekanlarla, yiyeceklerle beslenmiş olursunuz.

Viyana’da klasik müzik konseri

Beethowen’a göre müzik, her bilgelik ve felsefeden daha yüksek esin verir. Viyana özellikle klasik müziğin başkenti olma unvanını hak eder şekilde alıcısına bir çok imkan sunar. Gerek nitelikli müzik eğitimi anlamında gerekse dinleyiciye onu sunma anlamında çokça seçenek hep yakınınızdadır.

Biz de Viyana Kraliyet Orkestrası‘nın Viyana Üniversitesi Konser Salonunda verdiği konserlerden birinde dinleyici-izleyici olarak bu şehirde klasik müzik dinlemenin hazzına vardık. Üniversitenin muazzam koridorlarında hayranlıkla gezinirken büyük çağdaş tarih profesörü Erika Weinzierl fotoğrafını görüp görüntülemiştim. Binanın iç kısmındaki orta bahçe ise yaz akşamı serinliği için pek bir davetkardı. Şahane bir deneyimdi her bakımdan.

Viyana Üniversitesinin tarih kokulu koridorları, bahçesi ve o ambiyans içinde klasik müzik konseri

Viyana’da yeme-içme

Şinitsel

Viyana sözcüğü pek çok gezgine doğrudan Şinitzeli çağrıştırır. Onun Viyana’daki lezzettini almış birisi başka bir yerde yediklerinde aynı tadı bulamaz. Çünkü “Viyana Şinitzeli” Avusturya’nın milli yemeği değerindedir. Şinitzelin hazırlığı, tavuk, dana ya da domuz etlerinin tahta ya da plastik bir çekiç yardımıyla iyice dövülmesiyle başlar. Daha yumurta, galeta unu gibi malzemeler işe karışır. Sonra elde edilen et kızartılır. Yanında mutlaka özel hazırlanmış mayonez lezzeti baskın patates salatası ile servis edilir.

Bu konuda akla gelen en önemli isim Figlmüller’dir. Elbette bir kente, ülkeye mal olmuş bir gıda ürünü başkaları tarafından da aynı lezzetle sunulmaktadır. Plachutta, Lugeck Figlmuller, Amerlingbeisl, Schnitzelwirt gibi mekanlar da ünü olan şinitzel restaoranlarıdır.

Figlmüller

Dünyaca nam sahibi şinitsel mekanıdır. 1905 yılında Johann Figlmüller, Viyana Wollzeile’de ilk şarap restoranını açar. Sunduğu şinitsel o zamandan bu yana Viyana’ya giden herkesin dilindedir. Daha sonra Aziz Stephen Katedrali’nin hemen köşesindeki yeri onun çok daha fazla insan tarafından deneyimlenmesine ve tanınmasına vesile olmuş. Rezervasyonsuz gitmek akıl işi deği. Restoranın dar sokağında uzun süre sıra beklemek durumunda kalabilirsiniz. Web adresi burada.

Figlmüller, en azından bir kere gitmeli

Apple Strudel

Herhangi bir geleneksel Viyana kafesinde en popüler tatlınız nedir diye sorsanız Apple Strudel işaret edilir yüksek ihtimal. Şinitsel gibi o da Avusturya’nın ulusal yiyeceği olarak kabul edilir. Bugün bilinen en eski meyveli turta tarifi 1697’ye kadar uzanıyor. El yazısıyla yazılmış tarif Viyana Belediyesi Kütüphanesi’nde duruyor.

18. yüzyılda Habsburgların hakimiyetindeki toprakların mutfakları ile Avusturya mutfağı arasında alış verişler olmuş. Özellikle Macar mutfağı, dolayısıyla da Macarlarla yakınlığı da dikkate alınırsa Osmanlı mutfağı da Avusturya mutfağını etkilemiş. Türklerin baklava türü hamur işleri apple strudel’le ilişkili olarak anılıyor.

Apple Strudel Show

Bir gastronomik ürün eğer ulusal nitelik sahibiyse onun gerçek tarifinin öğretilmesi, doğru şekilde hazırlanıp sunulması onun üzerindeki hak sahipliğinizin imzasıdır bana göre. Avusturya bunu Apple Strudel ile müthiş bir ustalık sergileyerek uyguluyor. Apple Strudel hazırlamak bir gösteriyle ziyaretçilere anlatılıyor. Bu konuda, Schöbrunn Sarayının Rezidens bölümünde sunulan bir gösteriye katıldık. A’dan Z’ye şahane bir apple strudel nasıl yapılır uygulamalı olarak konu uzmanı bir şef tarafından anlatıldı ve uygulandı. Daha fazla bilgi burada mevcut olacak.

Bir turta nasıl hazırlanırı anlatmak için muazzam hazırlık ve gösteri

Naschmarkt (Atıştırmalık pazarı)

Adı üstünde atıştırmalık pazarı, hemen alıp yiyin için diye kuruluyor. Ama siz isterseniz paket yapıp evinize götürün. Burası manavların, lokantaların ve tatlıcıların toplu halde bulunduğu tarihi bir pazar yeri.

Genelde sebze, meyve, tatlı, balık, et ve et ürünlerinin satıldığı pazarda zamanla egzotik meyveler ve belli damak zevkine hitap eden mutfaklar da yerini almış. Türk, Yunan, Asya ülkeleri ürünleri ve mutfakları bulunuyor. Cumartesi günleri köylüler de tezgah açıyor.

Buraya ulaşmak için U4 metrosuyla Kettenbrücke durağında inmek en iyi yol.

Daha fazla bilgi gerekirse burada var.

Tarihi atıştırmalık pazarı

Bir pazar gününü Viyanalılar gibi yaşamak

Her ülke insanın tatil günü etkinliği kendine özel oluyor. Bizim ülkemizde bölgelere göre değişmekle birlikte kırda-kırsalda olmak ilk tercihler arasındadır sanırım. Faaliyet içeriğine bakılırsa piknik yapmak (ateşli-ateşsiz), temiz havanın keyfine varmak gibi konular sayılabilir. Aslında ana çatıya bakarsak başka ülke insanları da benzer şeyleri tercih ediyor. Bahsettiğimiz içerik değişmekle birlikte…

Viyanalılar pazar günü neler yapıyorlar diye araştırırken Kahlenberg Tepesi, Donau (Tuna) Park gibi yeşili bol yerlerin tercih edildiğini öğreniyorum. Viyana’da geçirdiğimiz bir pazar gününü biz de buralara ayırıyoruz.

Kahlenberg Tepesi (Kahlenberg Mountain)

Kahlenberg’in özelliği, hikayesi nedir, nasıl gidilir gibi detay araştırırken, bizim tarih kitaplarımızda kaybettiklerimiz arasında sıcak yerini koruyan Viyana kapılarından dönüşümüz karşıma çıkıyor. Kahlenberg, bize göre tepe ama aslında dağ (480 m) olarak geçiyor literatürde. 1683 yılında Osmanlının, Merzifonlu Kara Mustafapaşa’nın otağının kurulu olduğu yer de burası. Viyana’ ya yardıma gelen Polonyalılar Osmanlı’ yı bu tepe civarında yenilgiye uğratıyor.

Bu tepenin neden bir pazar aktivete alanı olarak tercih edildiğini oraya gidince çok daha iyi anlıyorsunuz. Burası hem Viyana’ yı ve hem de Tuna Nehrini tepeden görme izleme imkanı veren harika bir konuma sahip. Yeşil doku tepeden Tuna’ya ve Viyana’nın merkezine doğru dalga dalga akıyor. Kafe ve restoranlar çeşit ve fiyat bakımından elverişli.

Tepeden aşağıya doğru yürüyerek inmek için orman içi patika yolları tercih ediyoruz. Böylece geniş bir alana kurulu Kahlenberg Macera Dünyası (Waldseilpark)’nın içinden geçerken yüksek çamlar arasına kurulu oyun alanlarını, çocuk parklarını, piknik ve cadır alanlarını görüyoruz.

Viyana merkezden U4 metrosu ile son istasyon olan Heiligenstadt durağına gelip buradan hemen metro çıkışından 38A numaralı otobüsle Kahlenberg Tepesine ulaştık. Dönüş yolumuzun bir kısmını orman içi yürüyüş yollarından bir kısmını da yine 38A otobüsüyle yaptık. Heiligenstaft durağından U4 metrosu ile Tuna Parkına gitmek üzere buradan ayrıldık.

Kahlenberg Tepesi, Tuna ve Viyana manzarasıyla görülmeye değer. Tarih süzgecinden geçmiş kimi anma plakaları karşılaştığınızda kendinizi tatsız hissetmenize vesile olabiliyor (Tercümeleri: Viyana Önünde Türklere Karşı Savunmanın 300. Yıldönümü. Viyana’yı özgürleştirmeye yardım eden Ukraynalı Kazaklara ithaf edilmiştir.) Macera Parkı (Kahlenberg World of Adventure) Waldseilpark) her yaştan insana şahane bir pazar aktivitesi imkanı sunuyor.

Donau Park (Tuna Parkı) (Daha fazlası için)

Kahlenberg dönüşü uygun metro hatlarını kullanarak Tuna Parkına geliyoruz. Şahane rekreasyonel bir alan. Devasa. Çok geniş düz ve yeşil bir alan. Oyun parkları, kafe ve restoranlar, oturma alanları vb. mevcut. Sonra Reichsbrücke üzerinden Tuna’yı izleye izleye karşıya geçtik. Buradan Rotenturmstrase üzerinden Stephansplatz’a geldik.

Tuna Parkında şahane bir gün

Rathaus (Viyana Belediyesi)

1872’den 1883’e kadar Friedrich von Schmidt tarafından tasarlanan planlara göre Neo-Gotik tarzda inşa edilmiş. 1892-1894 arasında kısa bir süre için, Viyana Belediye Binası dünyanın en yüksek binasıymış.

Yaz aylarında önünde kurulan sahnede film gösterileri, konserler; kışın Noel pazarları vb etkinliklerle her zaman canlı bir meydan. Gündüz ayrı, gece ışıl ışıl bambaşka bir ambiyans.

Viyana Belediye Binası (Wikipedia)

Tuna Kulesi (Donauturm)

Tuna Parkının bir ucunda Tuna Kulesi buluyor. Yukarıya çıktığınızda her şey çok daha güzel görünüyor.

Tuna Kulesinden bir kaç kare

Prater

1897 yılında yapılmış ikonik bir dönme dolap en göze çarpan olmak üzere bir çok eğlence ve oyun aracı olan bir yerden söz ediyorum. Prater, çocuklar, gençler ve yetişkinler için 250’den fazla cazibe merkezini içinde barındırıyor.

Her yaştan insana eğlence sunan bu park mutlaka görülmeli. Çevresindeki ağaçlı, çimli alanda yerlere serilip dönme dolabın seyrine dalmalı. Hatta o kırmızı kutulardan birinin içinde olup şehre bir de yüz yıllar öncesinin camından bakmalı. Noel zamanı burada Noel pazarı kuruluyor, unutmamalı.

Gelmek kolay, şehrin göbeği sayılır. U1, U2 Prater’den geçiyor.

Sitesi burada.

Her yaştan insana çok çok eğlence, Prater’de

Vienna Pass/Flexi

Viyana’da görmek istediğiniz yerleri belirlediyseniz, kaç günlük bir zaman diliminde bu seyahati tamamlayacağınız da netleştiyse bu kartın avantajlarını incelemenizi öneririm. Bu kartın da içerik ve fiyatları farklı iki tipi var sarı (Vienna Pass) ve yeşil (Flexi Pass).

Bu kartlarla bir çok etkinlik alanında giderlerinizi azaltma imkanınız var.

Ayrıntıları buradan okumanız yararınıza olacaktır. Çünkü aslında gezmek pahalı bir iştir şüphesiz. Gezen kişi av malzemesi bir turist gibi dolanırsa cüzdanının kolayca hafifletildiğini hissedebilir. O halde böyle avantaj kartlarından haberdar olmak imkan varsa tüm indirimleri alarak gezmek gezginliğin şanındandır. Yolunu aydın ola.

Vienna City Card

Viyana Şehir Kartı üç ana avantaj sunar: ücretsiz seyahat, 7 gün indirim ve gezi otobüsleri ve havaalanı transferini içerebilen isteğe bağlı eklentiler.

Sitesi burada. Avantajlarını inceleyip size uygunluğunu denetleyebilirsiniz.

.

Viyana gez gez anlat anlat bitmeyecek bir şehir. Sizi kendine bağlar. Bir daha bir daha gelesiniz ister. Ben elimden geldiğince, dilim döndüğünce, bilgim ve görgüm yettiğince anlatmaya gayret ettim. Umarım birileri buradan hareketle benim kentle ilgili hislerime ulaşır. Yazıklarımdan yararlandıysanız ve başkaları da haberdar olsun diye düşünüp paylaşmak isterseniz sol taraftaki sosyal paylaşım butonlarını kullanabilirsiniz. Mutluluk duyarım. Alt taraftaki yorum bölümüne gelişimime katkınız olacak bir kaç cümle bırakırsanız daha ne isterimki.

Okuyan, izleyen herkese sağlık ve huzurla nice yollar, kentler diliyorum.

Bu arada fotoğrafların neredeyse tamamı (birkaçı hariç) bana aittir. Kullanmak iserseniz elbette kullanın ama lütfen bu yazıya atıfta bulunmayı ihmal etmeyin. Hassasiyetiniz için şimdiden teşekkürler.

candaki.com / 07.07.2022 / Levent Şık

Ljubljana – Slovenya

Salzburg’a veda Ljubljana’ya merhaba

Salzburg Merkez Tren İstasyonundan ayrılış. Camın hemen ilerisinde coşkun bir salınımla buradayım diyen Salzach Nehri dağlardan yağmurla inmiş toprak partiküllerini gövdesine sığdırmış şehre doğru koşmakla meşgul

Alplerin eteklerine sıralanmış küçük köyler, ovalar, meralar arasında dolanan tren yolu boyunca seyir alanımıza düşen yeşilin binbir tonu

Kranz tren istasyonu ve ondan biraz sonra görüntüye giren yerleşim yerindeki yaşam alanları, binalar ve bahçeler; görüntüler artık bir seviye alta inen endamıyla tanıdıklaşmaya başlıyor

Ve nihayet yorgun bir kimlikle bizi karşılayan Ljubljana Merkez Tren istasyonunun peronları, parke taşlarının çatlakları arasında buradayız deme telaşındaki otsu bitkiler, bir grilik

Münih ve Salzburg’dan sonra Ljubljana

İnsan, bir şehirden diğerine gezerken zihin de ister istemez durmadan çalışıyor. Bazı kıyaslamalar yapıyor. Özellikle kentle ilk karşılaşma anında hissedilenler, onun devamında konuşulan ilk kişiler, kullanılan taşıma araçları, göz göze gelindiğinde insanların bakışlarındaki ifadeler, vb. Sadece yapıları, eskiden yeniye değişimlerini görmek elbette önemli bir sosyal-turistik faaliyet. Ancak eğer gezgin kişi bunlarla yetinmeyip aynı zamanda kentleri, kasabaların, köylerin oradan hareketle ülkenin insanının ruhunu duyumsamak isterse daha detay bakmak istiyor. O zaman gezmekler, onun için harcanan zaman, emek ve para çok daha manalı hale gelmekle kalmıyor keyifi de başka oluyor.

Dörder günlük Münih ve Salzburg izlenimleriyle yüklü zihnim onların tadını sindirmekle meşgulken Salzburg Hbf’den hareket eden bir öğle öncesi treninin kompartımanındayız. Altı kişilik oturma alanının üçünde biz varız. Bilet numaralarımızın hepsi cam kenarına denk düşmüyor. Ancak insan bir yolcukta aracın içine doğru yönelmiş olmaktansa pencerenin dışındaki hayata doğru bakıyor olmayı daha çok istiyor. En azından benim gibi yolculukları bir arınma durağı olarak gören birisiyse kişi öyle camın önünde hızla geçenleri hatıra defterine yapıştıra yapıştıra ilerlemek istiyor. Bu defa da öyle oluyor. En azından cam kenarına denk gelen bir koltuk numaramız var. Diğer koltuklarda seyahat edenler bildiğim diller dışında sözcükler kullanarak telefon görüşmeleri yapıyorlar. Birbirlerinden bağımsızlar ama aralarında derinliksiz konuşmalar yapacak kadar anlaşıyorlar.

Cam kenarından dış mekanı özümsemeye çalışırken arada bir tren içi anonslara da kulak kesilmeye çalışıyorum. Zira Münih’ten Salzburg’a gelirkenki kadar rahat değil içim. Kaotik olmaya aday bir kargaşa var hem içimde hem de dışımda. Neden bilmiyorum. Ama o anonslarda bir anlaşılmazlık ve süreklilik var. Devamlı uyarı gerektiren bir durum var gibi ama anlaşılması güç bir hal. Titreşimini yitirmiş tavandaki hoparlör brandasından Almancamsı, İngilizcemsi bir şeyler kulağıma akıyor durmadan.

Sonra bir aralık, tam tren yolunun diğer tarafında neler var diye kompartıman dışına çıkarken kızlardan biri “siz Ljubljana’ya mı gideceksiniz” gibi bir şey yuvarladı önüme. Yüzüne baktım, bana sormuş o soruyu, “evet” dedim. “Bu istasyonda tren değiştirmeniz gerekir o zaman” deyiverdi. Evet ya işte bu, aksi giden bir şey vardı. Ne elimizdeki bilette ne de başka bir yerde yazmayan ama madem yoldasın bilmen gereken bir şeydi bu. Yaklaşan istasyon Klagenfurt’tu. Buradan Slovenya Demiryollarına ait bir trene aktarma yaparak yola devam edecektik. Benim aklım nedense çevrimiçi bir ortamda aldığım biletle doğrudan Ljubljana’ya gitmeye odaklanmıştı. Trenden inince baktım ki kompartımandaki kız bizim turist olduğumuzu fark edip bana sormasa Frankfurt’a doğru yol alıyor olacakmışız meğer. Ama bunu da epeyce bir tabela okumasından sonra anladım. Hemen yan perona geçtik, beklemeye başladık.

Bir gün önce yaşananlar

Benim aklımı peynir ekmeğe teslim etmemin elbette bir sebebi vardı. Bir anektod olarak buraya onu da iliştireyim. Bir gün önce, Salzburg seyahatimizi taçlandıran Hallstatt gezisi dönüşü… Hava karardı kararacak… Yağmur bulutları seyirde. Otobüste herkes uyukluyor… Arada bir ‘tak tuk’ gibi sesler duyuyorum ve “aha biri daha direncini kaybetti, telefonu elinden, cebinden düştü” diyerek gülümsüyorum… Seyahatimiz bitiyor, otelimize geliyoruz… Oğlum “baba benim telefonum sende mi” diye oldukça anlamsız bir soru soruyor. Çünkü böyle bir şeyin olmayacağını o da biliyor. Son bir ümitle işte çantasında, cebinde olmayan telefonunun bizde olmasını diliyor.

Hemen telefonumdaki uygulamadan az önce indiğimiz otobüsün tekrar Bad Ischl’a gitmek için ne zaman hareket edeceğine bakıyorum. Beş dakikası var. Ama bizim oraya varmamız yaklaşık yedi dakika alacak. Hemen koşuya başlıyoruz. Ama hareket etmiş olan otobüs biz terminale varamadan önümüzden geçip gidiyor. Ege üzgün. Burası otobüsler için baş durak (Südtiroler Platz) olduğu için bir sonraki otobüsün perona gelmesini bekleyeceğiz ki şoföre bir şeyler soralım. Yol haritası belirleyelim. Bu arada diğer peronlara gelen otobüslerden birinin şoförünün tüm yolcular inince otobüsün koltuklarının altlarını kontrol ettiğini fark ediyoruz. Yanına gidip konuştuğumuzda her yolculuk sonrası bulunan eşyaların bir torbaya konulara işletme şefliğine teslim edildiğini öğreniyoruz. Tabii bu arada başka bir yolcu o düşürülen şeyi alıp gitmediyse. Saat 19’u geçmiş. Doğal olarak az önce adresini aldığımız işletme şefliği kapalı. Sabahsa Ljubljana trenimiz var.

Sabah ofisin açılış saatinde verilen adresteyiz. Görevli hangi saatte, hangi otobüste vb sorularla birlikte telefonun modelini ve rengini soruyor. Ege hepsini yanıtlayınca “şifresini biliyor musunuz” diyerek şeffaf poşetlerin içine özenle yerleştirilmiş eşyaların olduğu bir rafa doğru yöneliyor. Düzen içindeki gruptan bir tanesini alarak yanımıza geliyor. “Telefon bu muydu” diyor. Ege gülümsüyor. Görevli olumlu yanıtı duyunca “şifrenizi girerek açar mısınız” diyerek telefonu poşetin içinden çıkararak uzatıyor. Ege aynı anda şifreyi söylemeye yelteniyor. Görevli kadın hızlı bir refleksle “hayır hayıır, şifreyi söylemeyin, onu bilmek istemeyiz, siz sadece şifrenizi girerek telefonunuzu açın” diyor. Ege büyük bir mutluluk ve heyecanla telefonunu eline alıp açıyor. Elleri titriyor. Nasrettin Hocanın eşeğini kaybedip bulması gibi bir hikayenin içindeyiz.

Görevli poşetin içindeki kağıdı çıkararak Ege’ye kaç yaşında olduğunu soruyor. 18’in altında olduğunu öğrenince şaşırarak bana dönüyor, “siz?” “babasıyım”. Kadın bir defa daha şaşırdığını gizlemeyerek “yakın yaşta görünüyorsunuz” diyerek gülümsüyor. Kağıdı bana uzatarak telefonumuzu eksiksiz aldığımızı ifade eden yazının altını imzalamı istiyor. İyi dileklerle ayrılıyoruz.

Çıktıktan sonra, on iki yaşındaki bir insanın söylediği şu söz içimi çok acıtıyor: “Baba sadece Avrupa’da, Avusturya’da olduğumuz için telefonum bana geri döndü. Bizim ülkede olsa çoktan el değiştirmişti, izine bile rastlayamazdık. Hele böyle otobüste düşürmüşüm, bir muhatap bile bulamazdık.” Üzüleyim mi sevineyim mi bilemedim ama galiba oğlum haklıydı.

İşte Klagenfurt’taki aktarma öncesi, bir kaç saat önce yaşanmış bu konuşmalar sanırım sindirilme aşamasındaydı. Telefon giderdi, yenisi gelirdi. Belki biraz zaman alırdı. Ama gelirdi. Peki o ümitsiz düşünceler…

Yol boyunca gördüklerim ve bana düşündürdükleri

Klagenfurt’tan bindiğimiz trenle başlamak üzere Ljubljana’ya yaklaştıkça ortamın rengini belli eden maddi varlığın yavaş yavaş eridiğini fark etmeye başladım. Önceki iki kentte görmediğin bir fakirleşme ve sıradanlık, kargaşalık gözle görülür olmaya başlıyordu. Bu keskin farkın dikkate gelmesi, Münih ve Salzburg’un sosyal refah seviyesinin epeyce üst grupta yer alıyor olmasının da etkisi vardı elbette.

Slovenya, bir sosyalist federal cumhuriyet olan Yugoslavya’nın dağılmasıyla (ya da dağıtılması mı desek) ortaya çıkan devletlerden biri. 1991’de bağımsızlığını ilan etmiş, 2004’te AB üyesi olmuş. Bu ülkedeki ilk saatlerde “burası bizim seksenlerimizdeki halimizde kalmış” diye içimden geçirmişliğim vardır. Yakın tarihe bakıldığında Yugoslavya merkezli yaşanan çatışma ve bölünmeler, çoğunlukla etnik köken milliyetçiliğinin ne kadar iki ucu keskin bir bıçak olduğunu anlatıyor.

Bu ülke de Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkmıştı. Slavların ülkesi adıyla kurulmuştu. Tito, birlikte yaşama fikrini üreten, gönüllüğü ve zorunluluğu uygun yer ve zamanda kullanmayı başarmış bir liderdi. Uzun yıllar boyunca Yugoslavya’yı bir arada tutabilmişti. Ülkenin farklı etnik grupları üretimin bir ucunda hep oldukları gibi refahtan da benzer oranda pay aldıklarından dışarıdan gelen kışkırtmalar yerini bulmakta zorlanmış. Tito uluslarası alanda da iyi ilişkiler kurmayı başarınca güçlü bir devlet modeli ortaya çıkmış.

Tito döneminde uzun yıllar dışa kapalı ama kendi içinde üreten ve tüketen bir toplum olan Yugoslav halkı Tito’nun ölümünden sonra ekonomik kıskaca girerek bugünkü yedi ülkeye bölündü. Bu bilgi ile o yedi ülkede gezerken insanların eski günlere özlem duyduğuna tanık oluyorsunuz. Genelde “fakir ama mutlu” kavramları bugünden bakınca o günlere atfedilmiş gibi duruyor. Çünkü ya üretensin ya da pazar. Aradaki dengeyi kuran ülkeler ortaya koyduklarıyla en azından varlıklarına dair nispeten güçlü bir duruş gösterebiliyor. Slovenya tarım toprakları verimli olan bir ülke. Buğday gibi, patates gibi, üzüm gibi bazı temel tarım ürünleri yetiştiriciliğinde iyiler. Almanya, Avusturya, İtalya, Fransa gibi ülkelerle dış ticaret ilişkisi içindeler. Çok kısa olsa da Trieste’ye komşu bir kıyıdan Adriyatik’le bağlantıları var.

“Ben taksiciyim”

Beni bir anda seksenler Türkiye’sine götürense yol-yer sorduğumuz ilk kişinin verdiği yanıt oldu: Ben taksiciyim, sizi o otele götürebilirim. Sözlerin sahibi, geniş kasa, siyah bir BMW, bir büfenin önünde tost yiyen bir kaç iri yapılı gençten biriydi. Bir arabaya baktım, bir yüzüne baktım; bir tuhaflık olduğunu hiç konuşmadan anlattım. Ama araç pek taksi gibi değil dedim. Taksimetre torpidoda, ben aslında bilmem ne fabrikasında çalışıyorum dedi. Ortak bir dil geliştirerek anlaştığımız bu gence oraya ne kadar tutacağını sordum. Bir rakam söyledi. Tamam gidelim anlamında işaretle arabaya yöneldim. Arkadaşlarına ben hemen gidip gelirim benzeri bir şey söylemiş olmalı. Elindekileri masaya bıraktı. Hemen bagajı açıp valizleri yerleştirdi. Araca biner binmez torpidodan taksimetre cihazını çıkardı. Bizim eskiden sürgülü teyp dediğimiz bir düzeneğe benzer şekilde radyonun altındaki boşluğa cihazı yerleştirdi. Eğer fazla yazarsa söylediğimi ödersiniz az yazarsa o rakamı verirsiniz dedi. Anlaşmıştık zaten. Otelin önüne vardığımızda taksimetre 10 rakamını gösteriyordu. Anlaştığımız rakam da 10 avroydu. Ödemeyi yaptım. Biz otele girerken o taksimetreyi torpidoya aktarmakla meşguldü. İşte o yüzden benim kafa takvimim bir anda seksenler oluverdi. Yabancısı olmadığımız konulardı.

Ejderhalar şehri Ljubljana

Ljubljana Kalesi

Şehrin adını taşıyan kale oldukça görkemli ve bakımlı. Funikülerle ulaşım sağlanıyor. Kale hapisaneden savunmaya bir çok amaçla kullanılmış. Bugün turistik amaçların yanı sıra sergi, düğün, kukla gösterisi gibi etkinliklere de mekan oluyormuş

Füniküler sistemi

Kaleye ve şehre üstten bakış

Kale içinde sergi salonu, müze gibi alanlar mevcut

Meydan, köprü ve sokaklar

Adını Slovenya’nın ünlü şairi France Preseren’den alan Preseren Meydanı. Franciscan Kilisesi ve Triple Köprüsü de bu meydanla bağlantılı

Ljubljana’nın tarihi M.Ö. 2000’lere kadar gidiyor. Dünyanın en eski tahta tekerleği de bu şehirde 

Sokaklar geniş değil belki ama dar da değil. Bakımlı, özenli ve temiz. Halk ve turistler bu sokaklara yerleşik mekanlarda neşe içinde sohbetteler genelde

Ljubljanica Nehri üzerinde her biri diğerinden kıymetli hikayeleriyle köprüler mevcut

Ejderha Köprüsü, Kilitli Köprü

Ljubljana organik tarımda iyi görünüyor, görüntüler pazardan

Çok sayıda müze var bu şehirde. Zira kentin tarihi de epeyce eski zamanlara gidiyor

Bezigrad Stadyumu

2008’de kapanan bu çok amaçlı stadyum şimdilerde virane. Adı Bežigrad Central Stadium idi. Ağırlıklı olarak ulusal ve uluslararası çokça karşılaşmaya ev sahipliği yapmış yapım yılı 1925’ten 2008’e kadar. Bu fotoğrafı çevresi ahşapla kaplanmış bu yerin içinde ne var diye merak edip iki tahta arasındaki aralıktan çektim. Sesler geldi kulağıma, 2001 dünya kupası Q grubu maçında 9000 kişi önünde Slovenya Romanya ile karşılaşıyordu. Ev sahibi takım ilk golünü atmıştı.

Alplerden Karadeniz’e Sava Nehri

Sava Nehri, Slovenya topraklarından doğan iki akarsuyun (Sava Dolinka ve Sava Bohinjka) birleşmesiyle oluşur. Sırbistan’ın başkenti Belgrad’ta Tuna Nehri ile kavuşana kadar 1000 km’ye yakın yol yapar. Bunun yaklaşık dörtte biri Slovenya topraklarında geçer. Sava’nın, Ljubljana yakınlarında iki kola ayrılmasından Ljubljanica Nehri oluşur. Bu nehir de başka akarsularla desteklendikçe Ljubljana şehrini ikiye bölerek güzelleştiren bir hal kazanır. Bu arada Sava, Tuna’ya doğru akmaya devam eder. Tuna’yı besleyen önemli kollardan biri olur. Tuna Karadeniz’e aktığında Sloven Alplerinden (Planica) doğan Sava Nehrinin soğuk suyu Karadeniz’e erişmiş olur.

Sava Nehrini bilir misiniz? Slovenya’dan doğar ve gider Tuna’yı Belgrad’ta bulur. Balkandadır yolculuğu

Ejderha Köprüsü (Dragon Bridge)

Ljubljana içinden geçen Ljubljanica Nehri üzerinde yapımları eskilere uzanan köprüler vardır. Bunlardan en meşhuru Ejderha Köprüsü. Köprünün giriş ve çıkışlarında ikişer olmak üzere dört ejderha güvenliği sağlar, korur. Efsaneye göre kahraman Jason kılıcı ile bir sebepten (hikayesi var tabii) karşısına çıkan ejderhayı yenmeyi başarmış ve şehri kurtarmış. Bu sebeple ejderha, büyüklüğün, gücün ve cesaretin sembolü olarak tüm ülkede simgeleşmiş.

Ejderha Köprüsü

Ejderha (Dragon Brigde) Köprüsünü bekleyen ejderhalar bakırdan yapılmış ama zamanla renkleri yeşile dönünce daha sevimli ve mistik birer figür haline gelmişler. Köprü 1848 yılında yapılmış.

Triple Bridge (Üçlü Köprü)

Üçlü Köprü, 1842’de yapılmış. Üç köprüden oluşan bir grup. Kuzeybatı Avrupa, Güneydoğu Avrupa ve Balkanlar’ı birbirine bağladığına inanılır. Bu taş köprü, Ljubljana’nın eşsiz bir mimari mücevheri olarak kabul edilir.

Triple Bridge

Robba Çeşmesi

1743’te Francesco Robba tarafından yapılmış Robba Çeşmesi

Tivoli Park

Tivoli Park, Ljubljana şehir merkezinde, kentin en büyük ve en güzel parkı. 1813’te Fransız mühendis Jean Blanchard tarafından yapılmıştır. Beş kilometrekarelik bir alanı kaplar. Koyu gölgeli dev ağaçlarıyla, yürüyüş yolları ve orman içi patikalarıyla, süs çiçek tarhlarıyla, ilginç ağaçlarıyla ve çok sayıda heykel ve çeşmesi ile muazzam bir dinlenme ve eğlenme alanı.

Üst paragraflarda, kentin meydanlarıdan biri olarak anılan Preseren’den Tivoli Park’a yürüyerek ulaşmak yaklaşıl 15 dakikalık bir zaman alır. Ağaçların altına serilip, çimenler üzerinde yorgunluk atmak, bir şeyler yemek içmek için idela bir alandır.

Eğer bisiklet kiraladıysanız (Ljubljana Card aldıysanız bunun hediyesi olarak da size bisiklet kullanma imkanı verilmektedir) bu parkın tüm noktalarını -hem de güvenli bisiklet sürmenin keyfine vararak- keşfedebilirsiniz. Park içinde bulunan çeşitli kültür-sanat faaliyet alanlarından (müze, sergi, konser, gösteri vb) yararlanabilirsiniz.

Bohinj ve Bled Gölleri

Bu ülke sakin ve kafa dinlemeye uygun olmasıyla dikkat çeken bir cennet. Bu cümledeki sıfatların içini tam anlamıyla dolduracak iki göle geldi sıra. Bled ve Bohinj gölleri yazın yerli ve yabancı turistlerin sahili, plajı, sakinleşme yeri adeta.

Kartpostallık görüntüleriyle pek çok yerde karşılaşmış olabileceğiniz iki doğa harikası. İşin özü suyu ve yeşili bol bu ülke hem nüfus yoğunluğunun yüksek olmaması hem de doğallığın belli bölgelere lokalize olmanın çok ötesinde ülke geneline yayılmış olması önemli bir kazanç.

Ljubljana’dan Bled Gölü’ne gitmek isterseniz toplu ulaşım araçları var. Ancak iki gölü birlikte görmek ve çevre güzelliklerden de nasiplenmek için araç kiralamak en iyi seçenek gibi duruyor.

Bohinj, Sava’nın doğduğu kollardan biri, huzur ülkesi

Bled’de bir yaz günü akşama akarken

Ljubljana Card

Her kentte, belli süreler için geçerli olan şehir-gezi kartları olduğundan daha önce de söz etmiştim. Bazı şehirlerde çok işlevsel bulmadığı kartları anmak istemiyoru. Ama gerçekten amacı gezen kişiye maddi anlamda destek sağlamak olan kartları anmamak da olmaz. Bu kart “beğendiklerimden biri”. Bir çok avantajından yararlandım. Sitesi burada. Siz de kenti açınızdan değerlendirip konuya yaklaşın diye öneririm.

Yararlı bir kent gezi kartı

Sonraki durak Viyana