Çamlıhemşin, Fırtınaderesi, Batum (Doğu Karadeniz 4)

Günaydın. Bazı sabahlar, içinde dolu dolu iyi dilekler barındıran bu sade sözcüğü ne kadar da çok hak eder. Göğsü yara yara gelen bir coşkuyla gürülder adeta o günaydın nidası. İşte böyle bir sabaha, böyle bir günaydına açıyoruz gözlerimizi bir Çamlıhemşin sabahında. Gece karanlığında eriştiğimiz Yamantürk Öğretmenevi gecenin o saatinde bizi o kadar huzurla karşıladı ki resepsiyonistinden garsonuna, aşçısından kat görevlisine bizi fethettiler adeta.

Düne dair yazımızı okuyanlar hatırlayacak ki Gito Yaylasına erişimimiz hiç de rahat olmamıştı. Çok kötü bir yoldan, ama aynı zamanda tamamen bakir bir doğanın bağrından güç de olsa ilerleyerek erişmiştik Gito’ya. Amacımızdı, başarmıştık. Ama değer miydi sorusuna öyle çok içten bir evet sesi çıkaramamıştık. Çünkü “Rize” ve “Yayla” kavramları yan yana gelince beklenti iyiden iyiye yükseliyordu. Reklamlar galiba bizi biraz da yanıltmıştı. Çokça yeşil, çokça orman gülü, çokça oksijen… Dünden karımız bunlardı ve belki de en önemli kazanç edindiğimiz deneyimdi. Her önerilen rota beklentilerimizi karşılayamayabilir ve her tavsiye edilen yol sağlıklı bir yolcuk sağlamayabilirdi. Bir şey daha vardı ki o da genel geçer haliyle “her şey her zaman kötü gitmezdi”.

Gito dönüşü, Alpin bölge olarak adlandırdığımız, yüksek boylu bitkilerden arınmış, oranın sert iklim koşullarına direnç gösterebilen kimi özel bitkilerin yaşayabildiği kuşağın hemen altına inince uzunca bir süre ladin, göknar, şimşir gibi türlerden oluşan orman içinden geçen; çukurlu ve iri taşlı dar toprak yoldan ilerleyip Fırtına Deresinin müthiş bir gürültüyle çağladığı yere geldik (haritada daire işaretli yer). Buradan itibaren yol küçük parke taş döşeli olduğu için bir anda sanki yeni hizmete girmiş kara sıcak asfalttan bir otoyoldaymış hissiyle ilerlemeye başlayacaktık. Hem derenin ihtişamlı akışında gözlerimizi yıkamak, hem ülkemizin önemli şimşir ormanlarının bulunduğu bu bölgenin nimetlerinden yararlanmak ve hem de geçmiş kilometreler boyunca vücudumuzda birikmiş elektriği toprakla buluşturmak için kısa bir mola verdik. Kendi aramızda geçen konuşmaları elbette doğrudan paylaşamam, hele ki yol tercihini belirleyen benim böyle bir şey anlatmam mümkün değil ama anın bize sunduklarının değerini bildiğimizi söyleyebilirim. Videolardan birinde derenin gümbürtüsü sizin de dikkatinizi çekecektir zaten.

Hava iyiden iyiye kararmaya durmuş, devasa ağaçlarla bezeli bir şimşir ormanında, derin bir vadinin tabanındaydık. Başımızı gökyüzüne çevirdiğimizde akşam karanlığının habercisi koyu mavi çatıya kara lekeler karışmaya başlamıştı. Artık buradan itibaren yolumuz daha nitelikli olduğuna göre keyif alarak Çamlıhemşin’e varmak en iyisiydi. Araç farlarının mihmandarlığında süzülerek aktık aşağıya. Keskin virajlar, tatlı düzlükler, daracık köprülerden geçerken aydınlanan alandaki tabelalar yarınki (yani bugünkü) gezi rotamızı da çiziyordu adeta.

Yamantürk Öğretmenevi bize harika bir akşam yemeği sunmakla kalmadı bunu Fırtına Deresinin hemen yanında uzanan verandasında ve ülke standartlarının çok çok üzerinde bir dekorasyon ve hizmet anlayışı içinde sundu. Yemek konusuna daha sonra değineceğim için burada yer vermiyorum. Yediğimizden tat, ödediğimizden fazlasıyla karşılık aldık.

Şimdi yeniden “günaydın” diyerek bu sabahımıza tekrar dönmek istiyorum. Planımıza göre bugün çok işimiz var. O yüzden “erken kalkan yol alır” sözüne binaen biz de er vakitte o muhteşem manzaralı veranda da yeniden buluştuk. Otelimizin gerek konumu, gerek imkanları bütün gün, gece burada otursak, yatsak, kalksak insanı sıkmayacak türden. Kalite ve standart çok yüksek. Biz ilgilere teşekkür etmekten usanmadık, yorulmadık. Fazla fazla hak ediyorlar çünkü. Bizim talebimiz üzerine daha erken saatte kahvaltıyı hazır eden görevlilerin nezaketi, konukları memnun ve mutlu etme çabası görülmeye değerdi. Bazen biz ezildik zarafetleri karşısında. Yöresel ürünlerle bezeli açık büfe kahvaltı setindeki tepsilerin jelatinini biz açtık. Hepsi mis gibi Karadeniz kokuyordu. Tertemiz, el emeğiydiler. Kahvaltının ardından görevlilerle sevgiyle vedalaşarak Fırtına Vadisine doğru ilerlemeye başladık. Gece karanlığında mistik yolculuk sırasında siluetine tanık olduklarımız parlayan güneşin ışıklarıyla tüm renklerini, güzelliklerini görmek isteyen sunmaktaydılar. Artık iyice içimize sinen yeşilin envayi tonu yine aynı ihtişamla başımızın üzerindeki şemsiyeyi oluşturmaya devam ediyordu. İlk olarak iki aracın rahat geçebileceği bakımlı, parke taş döşeli yolu takiben Zil Kale’ye geldik. Kaleyi dıştan görüp geçmek, yanına kadar gitmişken asla içimize sinmezdi. Aracı size ayrılmış otopark alanlarından birine uygun şekilde park edip kişi başı 5 Tl ücret karşılığında kaleyi gezebiliyorsunuz. Burası günlük turların da başlangıç noktası olmalı. Biz onlardan önce davranıp kalabalık arasında zamanı ve mekanın güzelliklerini heba etmemeye çalıştık. Başardık da. O “yüzden erken kalkar yol alır” denmiş sanırım. Zil Kale, 14. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen, denizden 750 metre, hemen altında akmakta olan Fırtına Deresi’nden de 100 metre yükseklikte, sarp bir kaya üzerinde yerleşik bir kale. İhtişamlı bir yapı. Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunduğu yazıyor kaynaklarda.
Zil Kalenin bölümlerini gezmek, dağlara, vadiye seslenmek yarım saatinizi alıyor. Tekrar yola düştük. Yol üzerinde çok sayıda tarihi kemerli taş köprü var. Bunlardan birini ikisini görmek, fotoğraf çekmek, çekilmek için biraz vakit harcadık. Tarihe dokunmak insanın hoşuna gidiyor her zaman. Bir de köprünün altından akmakta olan derenin coşkusu sanki ruh arındırıcı niteliğinde olunca… Dönüşte bir kahve içmek üzere Çinçiva’yı gerimizde bırakıp doğruca Palovit Şelalesine yol aldık. Ana yoldan ayrıldıktan sonra yine şimşir ormanının içinde, sözcüklere sığmayacak bir keyifle, hazla, mutlulukla, doymuşlukla Palovit’e ilerledik. Bu yazılan hisler ancak oraya gidip yaşanırsa karşılık bulur diye düşünüyorum. Abartının olmadığını bilmenizi isterim. Öyle böyle değil. Bunca yıldır dağ bayır geziyorum böyle güzel korunmuş, böyle zarif ağaçlarla bezeli ormanlar görmedim diyebilirim. Bu Fırtına Vadisi gerçekten bambaşka bir yermiş. Emeği olan yöre insanına, orman bakanlığımızın özveriyle çalışan personeline hem saygı, hem sevgi ve hem de minnet duyduk tüm gün boyunca. Palovit ise defalarca kullandığım “muhteşem” sözcüğünü her harfiyle hak eden bir başka doğal güzellik. Nasıl bir güçle düşüyorsun bunca yüksekten, nasıl çağlıyorsun bu kadar, bu ıssız orman içinde ve nasıl serinletiyorsun insanı uzağına saçılan su zerreciklerinle. Nasıl yahu? İnsan delirdim sanıyor. Hele yol tarafından şelalenin olduğu alt bölüme inerken üzerinden beklemeli olarak geçilen o köprü var ya, nasıl mistik bir iç ürpertisi veriyor insanın içine. Bırrrr. 3-5 kişi bir taraftan diğer tarafa geçince, bu sefer diğer taraftan 3-5 kişi köprüyü kullanabiliyor. Ama acelesi olanlar burada da var elbette. Görünüz efendim, görünüz, ıslanınız, kameranız su zerrecikleriyle dolsun fotoğraflarınız biraz buğulu çıksın olsun. Yaşayınız.

Gergin ne kadar kas, sinir varsa hepsi yerle yeksan çok şükür. Bir pamuk çuvalıyız adeta şu gün içinde, çok şükür. Doğanın ortasında, doğalın başkentindeyiz, Rize, Çamlıhemşin, Fırtına Vadisindeyiz. Dönüşte Çinçiva (Şenyuva)’da bir kahve molası veriyoruz. Burada da bir kemerli köprü var, tarihçesi de olan bu köprüyle karşı taraftaki ahşap evlere gidiliyor. Hatta bu ahşap evlerden birisinde bir dizi çekilmiş, bilenler, izleyenler o tarafa doğru yürürken biz neredeyse altımızdan akan derenin üzerinde kahvelerimizi yudumluyoruz. Daracık yolda zaman zaman trafik sıkışıyor ister istemez. Biz kahvenin tadına varırken bir araç sürücüsü bizim arabanın sol ön çamurluğuna tatlı bir öpücük de konduruyor, keyfe keder. Bunu yazmamdaki amaç şu bu bölgede düzlük epey sorun, o yüzden araçlar birbirlerine çok yakın seyrediyor. Zaman zaman böyle ufak öpüşmeler de olabiliyor. Ondan da haberdar olunuz isterim.
Çinçiva’dan ayrılışımızdan sonra yolumuz yine Çamlıhemşin merkezinden geçerek bu kez meşhur Ayder Yaylasına düşüyor. Artık üzerimizi bir battaniye gibi saran yeşilden söz etmiyorum bile. O kadar içteki artık o kadar olur. Ayder’e doğru ilerlerken havada ekşimsi bir limonilik başlıyor. Bulutlar sanki bize en çok yağmur alan bölgede olduğumuzu anımsatmak niyetindeler. Olsun. Biz yine gezeriz ki. Yağsın ama sel olmasın, gezeriz biz. Ayder de bir milli park alanı bildiğiniz gibi. Ancak burası beni epeyce şokladı, sarstı. Çünkü İstanbul Aksaray’da, Laleli’de, ne bileyim İzmir’de Kemeraltı’nda, Fuar’da lunaparkta ne varsa hepsinden burada da var. İnsan zembilliyi cabası. Ülke hudutlarını aşmış bir namın ürünü bu olsa gerek, daha çok Arap kökenliler olmak üzere herkes ama herkes burada. Yollar araçlarla dolu, yol kenarlarındakiler, işletmelerin bahçelerindekiler falan, acayip acayip her yer araç. Sanki akşam Karşıyaka, Altınyol trafiği gibi adım adım yavaş yavaş zirveye doğru ilerliyoruz. İnstagram çılgınlığı salıncaklı fotoğraflar için burada o kadar çok seçenek var ki aklınız şaşar. Dönme dolaplar, çeşitli oyun araçları, hani şu yumruk atınca sizin gücünüzü ölçen aletler var ya ondan bile var. Acayip diyorum ya, acayip işte. Nerede Palovitin, Çinçivanın nezihliği? Neyse olsun buna da ihtiyaç var. Bence bu ihtiyacı gidermek için Ayder feda edilmiş gibi görünse de yine de tüm bunların belli bir kontrol altında olması çok akıllıca geldi bana. Biz daha ilerleyip yükselmeye devam ettik. Kalabalığın azaldığı yerde, biraz daha yukarılarda araçtan inip dolaştık. İlk defa kışlık kalın montlarımızı giymek zorunda kaldık. Çünkü epeyce soğuktu. Başımızın üzerinden ince ince dumanlar akıyordu. Yine deli gibi çağlayan bir derenin yanında yamacında fazla fazla nefesle aldık, fotoğraflar çekildik. Kırmızı masa örtülerini dahi yanında getiren piknikçi ailelere gıpta ile baktık. Güzeldi, güzeldi. Ama artık bizim Batum’a doğru yol almamızın da vaktiydi. Şarkıda diyor ya “Biz gideriz Batum’a, Batum’un otağına (batağına mı neydi?)” neyse onun vakti işte şimdi.

Dönüş yolumuz yine o Aksaray misali yerleşim bölgesinden geçerek Çamlıhemşin’e doğru oldu. Jandarma teşkilatının mensupları gerek yolları açık tutmak için gerekse insanların dağ başında olmadık işlere karışmasını önlemek için görevdeydi. İyi ki varlardı.
Çamlıhemşin’den sahile doğru ilerlerken yeniden Karadeniz’le karşılaşmamız Ardeşen’de oldu. Çok kısa bir süre içinde de Sarp Sınır Kapısında olacağız. Ancak Gürcistan’a geçmeden önce ülkemizde güzel bir yemek yiyip öyle intikal edelim istiyoruz. Orada neyle karşılaşacağız belli değil zira. Sosyal medya platformlarından bazıları yemek mekanlarını da puanlayıp önerilerde bulunuyorlar bilirsiniz. Bizim de yolumuzun üzerinde olan, Sarp’tan hemen önceki Kemalpaşa’da Şevket Baba Balık Restoran için tavsiye alıyoruz. Denizin, sınırlarda yaşamanın insanları farklı şekillendirdiğine inanan biri olarak bu yargımıza katkıda bulunacak bir işletmeyle böylece tanışıyoruz. Yemek ve mekan yazımda ayrıntılarını anlatacağım. Sadece mütevazılığın başkentinde bir saray lokantası diye tanımlayarak şimdilik Sarp’a geçmek istiyorum.

Karadeniz boyunca, özellikle Fatsa’dan sonra sayısını akılda tutamayacağımız kadar tünelden geçtik. Ancak Artvin sınırlarına girince bu işin artık abartı düzeyine geldiğine tanık olduk diyebilirim. Dağların yollara izin vermediği yerler ya da daha önce dar olup da bugün yetersiz kalan eski yollar tünellerle yol yükünü epey hafifletmiş. Buralara gelince yola harcanan parayı gözünüzle görebiliyorsunuz. Ulaşımı oldukça rahatlatmış bu çok açık. Ancak bazı tüneller o kadar uzun ki kapalı alan fobisi gelişmemesi için bir sebep yok diyebilirim. Sarp sınır kapısına ilerlerken de –ki sınır bölgeleri için çok elverişli bence de- uzun tünellerden geçerek yol alıyorsunuz. Dağlar denize öyle sert iniyor ki tünel yapamasak nasıl geçerdik ki diyor insan.

Sınır Kapımız ihtişamlı. Beyaz bir bina ve üzerinde bayrağımız mevcut. Estetik olarak duruşu güzel. Ancak ne yapmanız gerektiğine dair bir yönlendirme mevcut değil. Kalabalığın içine ilk düştüğünüzde şaşkınlığı ne kadar kısa sürede atarsanız o kadar iyi. Emniyet görevlileri siz soru sorduğunuzda kibarca sizi yönlendiriyorlar. Ama bence soru sormaya gerek kalmadan yönlendirme olması daha iyi olurdu. Yurt dışı çıkış harcınız ödeyip aracınızı –varsa- gümrük sırasına almanız yeterli. Araçta aracı kullanan ve ruhsat sahibinden başka kimse olmaması gerekiyor. Eğer 18 yaşında altında çocuk varsa ve aracı anne kullanıyorsa çocuk araçta kalabiliyor. Yoksa anne aracı kullanmıyor ya da ruhsat sahibi değilse yaya olarak gümrükten geçmesi gerekiyor (bu zaman zaman farklı uygulamaları olan bir konuymuş). Karşıya yaya olarak geçmek çok kolay. Metro istasyonunda inip karşı hatta geçmek gibi bir iş. Ancak araç geçişi biraz daha meşakkatli.
Ben yaya olarak geçen kişiydim. Farklı deneyimlerim oldu dolayısıyla. Gürcü polisi çok sert bir kere. Türkçeyi kırık dökük öğrenmişler. Ama öğrendikleri kelimelerle biz burada iletişim kurmaya kalksak kavga çıkar. Emir kiplerini kullanıyorlar ve nazik olmayan kelimeleri kapmışlar. Karşı taraf geçince birden “doğunun” ne demek olduğunu anladım. Az önce veda ettiğim toprak da bizim ülkemizin kuzeydoğu ama burası geldiğim ülkenin doğusuydu. Bizim seksenli yıllarımızda yaşıyorlar diye düşündüm ilk olarak. Herkes zorla bir şey satmak için çevremde dolanıyordu. Taksi, dolmuş, otobüs, sigorta … hep “ister?” ya da “lazıım” diye biten sıkıcı tarzda cümleler. On dakika sonra ben de uyum gösterip her sorana “lazım değil, lazım değil” diye yanıt vermeye başlayınca ortamın insanı nasıl etkilediğini bir kez daha anladım.

Eğer araçla ülkeye giriyorsak mutlaka araç sigortası yaptırmamız gerekiyor. Bunu zaten geçen yılki deneyimlerimizle öğrendik. Ancak bu abilerin sigortası sadece kendi ülkelerinde geçerli ve en az on beş günlük yapılıyor. Ücreti TL olarak almaya çalışıyorlar. Çünkü öyle olunca daha fazla paraya satmış oluyorlar. Aracımız gümrükteyken ben de buraların jargonunu öğrenme fırsatı buldum. Türk mi yoksa Gürcü mü olduğunu anlayamadığım bitirim tiplerle onların anlayacağı türden bir sözcük dağarcığıyla konuşup paramı Gürcü Lari’sine çevirmeye ve kendi paraları ile sigortayı almaya kara verdim. Anlaştığım kişi tamam dedi ama işlemi yapacak kişi ruhsat gelince bunu yapmak istemedi. Epeyce tartıştıktan sonra kırkı dökük internet bağlantılarının izin verdiği bir vakitte işlemi yaptırdım.

Onu bunu ister misin çığırtkanlarının arasından kendimiz kurtarıp Batum’a doğru akmaya başladık. Çok harap bir şehir geldiğimiz yere göre, çok harap, her şey eski, kırık, dökük. Güven vermiyor hiçbir şey. Sınır kapısıyla şehir merkezi arası 19 km. Uyarılara göre hız tabelasında ne yazı yorsa kesinlikle aşmamak gerekiyor. 40’la gidiyoruz. Kavşaklarda çoğunlukla ışık yok. Olan yerde uyan yok. Ama biz yabancıyız, uymalıyız. Işık olmayan kavşaklarda “yaradana kısmet” deyip dalıyorsun karmaşaya. Yandan bir dolmuş (Menemen dolmuşu gibiler) gelip vurmazsa gideceğin yere dönüyorsun. Arabaların tamponları neredeyse hiç yok. Farkların kimisi eksik. Sonradan öğrenip anlıyoruz ki bu abiler araba kullanmayı bilmiyorlar, tamponlar kazalarda bırakılmış. Eksik araç kısımları ise başka arabaların ihtiyacını karşılamış (çalınmış yani). Nasıl yetmişler, seksenler olduk mu?

Bu arada sahil boyunca devasa oteller, duvarlarında, çatılarında kumarhane reklamları. Acayip, çok acayip. Zengin misiniz, fakir mi? Anlayamadık abiler. Konaklama yerimize ulaşmamız ayrı macera. Şimdilik burada nokta koyalım. Otel konusunu daha sonra Batum’u anlatırken konuşalım diyorum.

Rize (Doğu Karadeniz 3)

Bugün sizlerle kuzeyin biraz daha doğusuna gideceğiz. Trabzon’daki evimiz KTÜ Sahil tesislerinde güzel bir kahvaltı şenliğine dahil olduktan sonra resepsiyondaki zarif delikanlıya anahtarlarımızı teslim ettik. Valizlerimizi araçlarımıza yükleyip Karadeniz Sahil yolunu Rize yönüne doğru takip etmeye başladık.

Sizde de böyle oluyor mu, insan başka bir ülkede, şehirde tatildeyken yorgunluk nedir bilmiyor. Gezgin, bir önceki gün ne kadar yüksek tepelere, yamaçlara tırmanmış olursa olsun; ne kadar çok adım atmış yol kat etmiş olursa olsun ve hatta gece ne kadar geç yatarsa yatsın sabah patlamaya hazır “bomba” gibi uyanıyor. Bu bile rutinin dışına çıkmak için yeterince özendirici değil mi sizce de? O yüzden imkan varsa evde kapalı kalmamak, alınacak nefesleri dışarıda almak en iyisi.

Uzungöl

Rize’ye doğru ilerlemekteki amacımız, yıllar önceki ziyaretimizde nispeten bakir halini gördüğümüz Uzungöl’ün bahis olduğu gibi bir plastik ve beton cennetine dönüşüp dönüşmediğini görmek. Sahil boyunca Sürmene’den itibaren yoğunlaşan çay ekim alanlarını izlerken ülkemiz çiftçisini çay ile tanıştıran ve bunun için de insanüstü emek harcayan Zihni Derin’i saygıyla anmadan geçmedik. Çay bitkisinin hasat mevsimi olduğu için yer yer çaylıklarda yaprak toplayan çalışkan Karadenizli Kadınlarımızı gördük. Oldukça yüksek eğimli arazilerde, sanki ovadaymışçasına çalışan bu emektarların elinden geçip sohbetimize gelen, muhabbetimize taban oluşturan çayın kokusu buram buram ortalıkta dolanıyordu zaten. Kamyon kasalarında taşınmakta olan çay yapraklarından bazıları buralardan gitmek istemiyor olmalılar ki brandaların kenarlarından kaçı kaçıvermişler yollara, yol kenarlarına savrulmuşlardı.

Of, Bayburt yoluna dönerek denize paralel uzanan Doğu Karadeniz Dağlarının kimi yerlerinde geniş, kimi yerlerindeyse dar vadilerinden birinde ilerlemeye başladık. Özel çay fabrikalarının yoğun olduğu Çaykara’dan geçerek Uzungöl’e vardık. Söylendiği, yazılıp çizildiği gibi burası ne yazık ki tüm doğallığını yitirmiş. Şehirde insan için olan ne varsa burada da var (bu gözlemimiz ne yazık ki Ayder Yaylası için de yazımıza girecek). Bu kadar beyaz plastiğe gerek var mıydı bilmem ki? Ama yine de yükseklere çıkıp yukarından izlediğinizde muhteşem bir doğa parçası. Elimizle yaptığımız çirkinlikleri görmezsek gerçekten muhteşem. Eğer siz de bizim gibi düşünürseniz çok ama çok kötü bir toprak yoldan Garester Yaylasına çıkmayı deneyebilirsiniz. Önerim odur ki buraya resmi tatiller dışında bir zamanda gelin. Çünkü tatil dönemlerinde yollar da mekanlar da kapasitenin çok üzerinde araç ve insan barındırıyor. Bu hem tehlikelere ve hem de güzelim doğal örtünün tadını çıkaramamamıza vesile oluyor. Garester Yaylasına çıkılan yol yeni açılmış, genişletilmiş ama bilinir ki yolla beraber inşaat ve yapılar hemen o yolu ilk kullananlar olurlar. Nitekim daracık yola rağmen, yol boyunca bir çok iş yeri açılmış, yol kenarları otopark olmuş, tınlı ince toz da cabası. Ama manzara mükemmel.

Garester dönüşü göl çevresinde aracımızla bir gezinti yaptık. Yaya olarak bunu yapmak mümkünken insan kalabalığını taşıyamayacağımızı fark ederek hızlıca oradan ayrılmak istedik. Demografik yapının daha çok dilini anlamakta zorlandığımız Arap harflerinden oluşan plakaları ve devasa araçlarıyla gelen misafirlere kaydığı gözden kaçmıyordu.

Gito Yaylası

Geldiğimiz yolu geri dönerek yeniden sahil yoluna çıktık. Bir sonraki hedef rotamız Gito Yaylası. Pek çok gezi planında yer alan, anlatıla anlatıla bitirilemeyen Gito Yaylası. Bir benzin istasyonunda biraz dinlendikten sonra yeniden yola koyulduk. Elimizdeki GPS uygulamaları Gito için farklı yollar önermekte, biz de günü ekonomik kullanmak adına en kısa yolu tercih etmekteydik. Önce Rize’ye geldik. Rize, Trabzon’a göre çok daha bakımlı bir kent. Yapılaşma için gereken düzlük alan biraz daha fazla olsa gerek ki binalar, caddeler, sokaklar oldukça düzgün. Çayeli ve Pazar’ı geçtikten sonra yol yine dağlara doğru ayırdı bizi. Önce Hemşin’e geldik. Denizden uzaklaştıkça üzerimize sinen yeşil kokusu katbekat arttı. Derin vadiden ilerlerken yüksek yamaçları kaplayan bitki örtüsü az sayıda çeşitli bitkiden oluşsa da birey olarak çok fazla üyeyle temsil ediliyorlardı ki adeta yeşilden bir şemsiye altında ilerlemekteydik. Hemşin küçük bir yerleşim. Burayı geçtikten sonra yol kıvrıla kıvrıla ilerlemeye ve hatta biraz biraz da bozulmaya başladı. Bizimle aynı yöne gidenler karşıdan gelenler olduğu için güvenli bir şekilde ilerliyorduk. Varış yerine uzaklığımız çok olmamasına rağmen ciddi anlamda bozulan yoldan dolayı ilerlememiz oldukça güç olmaya başladı. Kantarlı isminde bir yerleşim yerinden geçtik. İnsanlarla konuştuk, selamlaştık. Doğru yoldaydık ama yol bize “doğru” değildi. Çok çok bozuldu, iyice yavaşladık, arıcılık için çok özel olan bu bölgeden geçiyor olmak elbette çok kıymetliydi ama bilmediğimiz bir mecrada yine bilinmeze doğru giderken gün yavaş yavaş iniyordu. Çok çetrefilli bir yolculuktan sonra Gito’ya vardık. Varmalıydık zaten bunca emeğe. Kaçkar Dağlarında önemli bir zirvedeydik. Altimetre 1987 metreyi gösteriyordu. Muhteşem bir özgürlük hissi, hava kararmaya başladığı için de endişe vericiydi. Ancak bizimle beraber yolda olan kimseler ya da geri dönmekte olanlara bakılırsa her şey çok olağandı. Biz de onlar gibi davranmaya çalıştık. Fotoğraflardaki his oradaki ıssızlığı tam vermeyebilir. Aslına bakarsanız yıllardır süren bitki toplama amaçlı arazi çalışmalarımızda defalarca böyle yerlerde bulunmuştuk. Ama bir rotayı takip ederek gelmek başka bir histi tabi. Şimdi artık Çamlıhemşin’e dönme zamanı.

Sonra yine geldiğimize benzer kötü bir yoldan aşağıya inmeye başladık. Sık ağaçlardan oluşan orman içlerine girdik, çıktık; Fırtına Deresi Vadisine, muazzam gürültüyle Karadeniz’e koşan beyaz köpüklü suların seslerinin arka planında Çamlıhemşin’e geldik. Çok yorucu bir parkurdu. Ama bize tüm kötü anıları unutturacak bir konaklama tercihinde bulunmuştuk. Yamantürk Öğretmenevi, tek kelimeyle olağanüstü bir tesis. Fotoğraflarına bakınız. Oraya giderseniz daha iyisinde kalmayacaksanız burayı tercih ediniz. Konaklama ve yiyecek içecekle ilgili ayrıntıları en son bölümde ele alacağım için şimdilik bu kadar yer vermiş olayım. Güzel bir akşam yemeğinin ardından hemen penceremizin önünden geçen Fırtına Deresi’nin tatlı sesiyle uykuya dalmak muhteşemdi. Yarın akşamki konaklama yerimiz Batum (Gürcistan) olacağı için günümüzü çok iyi planlayıp hakkını vermemiz ve bu eşsiz vadinin bize sunduklarından fazlasıyla yararlanmamız gerekiyor. İyi bir plan yaptık, bakalım yarın neler olacak?

Amasya (Doğu Karadeniz 1)

Doğu Karadeniz seyahatimizin ilk bölümü uzunca bir yolculuğu gerektirdiğinden ilk geceyi Ankara’da değerlendirelim istedik. Sabah, pazar günü sabahının erken saatinde caddelere, yollara hakim ıssızlığını fırsat bilerek yeniden düştük Amasya yoluna. Hani şarkı var ya -biraz da acıklı- “Samsun asfaltında otomobiller” diyerek Mamak’tan indik aşağıya.

Geceyi İLKSAN’ın Ankara’daki otelinde geçirmiştik. Burayı daha önce de deneyimlemiştim. Her zaman çok temiz ve bakımlı, kahvaltısı mükemmel. Alınana karşılık ödenen ise makulün epey ötesinde.

Amasya’dan devamla Samsun’u ve Karadeniz sahil yolunu Trabzon’a kadar geçmeyi ve geceyi de Trabzon’da geçirmeyi planlamıştık. Böylece Ege’den Doğu Karadeniz’e giden epeyce uzun yolu iki parçaya bölmek, dinlenerek ve keyif alarak yol yapmak imkanımız oldu. Ankara-Amasya arası yaklaşık 330 km ve 4 saat alıyor. Yol zemin olarak yer yer bozulsa da ciddi bir problem yok. Kırıkkale ve Çorum illerini geçerek İç Anadolu bozkırının bir kısmını koklaya koklaya yol alıyoruz.

Tahminimden daha zengin bir kent Çorum. Sanayisi var, tarımı var, tarihi ve turizmi önemsenecek bir geçmişi var. Il merkezi 820 rakımlı, fotoğraftan da anlaşılacağı üzere denizden yüksek ama Anadolu coğrafyasına göre çukurda bir yerleşim. Çukurun içine düzgünce yerleşmiş. Üniversitesi şehre yakın ve görkemli; bir kimliği var görünüyor. Çevre yolunun üzerinde, özellikle şehir merkezine yakın yerlerde leblebicilerin reklamlarını, büyük mağazalarını buluyorsunuz. Ben Kamanlar Leblebiyi denedim, yoğun ilgiye istinaden. Çorumun sarı leblebisinin lezzetini çok beğendim.

Gezip gördüğümüz yerlerden aklımda kalan leblebi konusunda iddialı çok kentimizin olması. Bunların başında Çorum geliyor. Gerçekten de yolunuz buradan geçerse Çorum Leblebisini denemenizi öneririm. Çok lezzetli. Hatta insanın çocukluğumuzdaki gibi taneleri toz haline getirip şekere katası geliyor. O tadı hissettiriyor damakta. Bir başka dikkatimi çeken şey Çorum’un çeşitli yerlerinde gördüğüm dev bilbordlardaki yazı: Dünya’nın Merkezi Çorum’a Hoş Geldiniz. Belediye Başkanı oldukça iddialı değil mi? Hoşuma gitti aslında. Mecizötü’nden Amasya’ya ayrıldığımızda ise bir platoda ilerlerken sağınızı solunuzu saran kimi yeşil, kimi sararmış ekili tarlalar insanı adeta içine alıyor. Eski yollarımız gibi bir geliş bir de gidiş şeridinden oluşan karayolunda araç sürmek öyle tat vericiydi ki. Bayıldım. Amasya’ya yaklaştıkça meyve ağaçları, sulu tarım alanları, boşluksuz ekilip biçilen tarım arazileri “çiftçimize minnet” dedirtiyor. Yolculuk çocuk oyunu gibi tarlaların arasından bir çukura inerek bir tepeye çıkarak sürüyor. Keyifle. Çay ve leblebi eşliğinde.


Amasya’nın geçmişi günümüzden 7500 yıl öncesine kadar gidiyor. Birçok medeniyet buralarda konmuş göçmüş. Bugün askeriyesi ve üniversitesi ile var olma mücadelesi veren Amasya turizme ciddi yatırım yapan ve bunun da karşılığını alan bir ilimiz. Kentte turizm bilincinin yerindeliği ve yükseliği hemen dikkati çekiyor. Yerel halk çok kibar ve bilgili, yardımcı ve güler yüzlü. Sıcak ve samimi.

Bir günde şehir merkezindeki pek çok yer gezilebiliyor. Biz, Barış Manço’nun “Dağlar Dağlar” isimli şarkısına da konu olan bu dağlar şehrinin kalesinin yer aldığı Haşena Dağı’na çıkarak kente biraz yukarıdan bakmakla başladık. Dik bir yokuşla süren dağa çıkış yolu paket taş döşeli olduğu için araçla çıkmak hem kolay hem de mantıklı.

Yürüyerek çıkmak da mümkün ancak epeyce bir enerji harcamak lazım. Kale, denizden 700, şehrin içinden geçen Yeşilırmak’tan ise 300 metre yüksekte bulunuyor. Kalenin içindeki kalıntıları görmek, şehre yüksekten bakmak, şanla dalgalanan bayrağımızın altında bir nefese almak isterseniz kale girişindeki belediye gişesinden kişi başı 5 TL’lik bir bilet almanız yeterli. Sonra ister istemez en üste, bayrak direğinin olduğu yere çıkmak, dik ve sayıca kifayetli tahta merdivenleri tırmana tırmana biletin hakkını vermek isteyeceksiniz. Zirveye eriştiğinizde eşsiz Amasya manzarası, şehri çepeçevre kuşatan dağlar, Yeşilırmak’ın kıvrım kıvrım ilerlerken nazlı nazlı salınışı, ırmağın iki yanına serpilmiş çınarların gölgesindeki Osmanlı mimarisi tipinde bakımlı ahşap evler, yeni yerleşim bölgesinde nispeten yükselmiş çok katlı binalar, dar sokaklarda bir oyana bir bu yana kaçınan şehir sakinleri (ve her ne sebeple burada bulunuyorlar bilemediğimiz karasinekler) … Kale içinden şehre bakarken nam-ı diğer Şehzadeler kenti Amasya sizi böyle kucaklayıveriyor işte. Hava açık ve güneşliyse bol bol fotoğraf çeker, çekilir sonra şehrin sokaklarına bırakırsınız kendinizi.

Görülmesi önerilen yerler şehir merkezinde olduğu için ve turizm mevhumunu şehrin idarecileri ve sakinleri de içlerine sindirdikleri için ne aracınıza uygun bir park yeri bulmakta ne de sorduğunuz sorulara uygun yanıtlar almakta hiç zorluk çekmiyorsunuz bu dağlar kentinde. Cadde ve sokaklarda bir şerit otopark olarak kullanıldığı gibi düz arazi kısıtlı olsa da geniş araç depolama alanları da var. Başka şehirlerdeki gibi arabanız başınıza dert olmuyor kısacası. Tam şehir merkezinde uygun bir alana arabamızı park ettikten sonra yanımıza gelen belediye görevlisi şehrin bu bölümünü iki saatte gezebileceğimizi o nedenle de 4 TL ödeme yapmamızın yeterli olduğunu söylüyor. Sonra ırmağın kıyısından, yakın planda görülen eserlerden hareketle bize nereleri görmemiz gerektiği konusunda aydınlatıcı bilgiler veriyor. Daha önceden oluşturduğumuz gezi rotasını görevlinin uyarıları ile revize ederek hızlı bir şehir turu yapıyoruz. Amasya Yalı Boyu, restore edilmiş Osmanlı evleri, onların Yeşilırmak’a düşen akisleri ve hemen arkadaki daracık sokağın bitiminden başlayan sert ve dik kayaları ile güzel bir fotoğraf karesi sunuyor hatıralara. Alçak Köprü, Roma döneminden günümüze kalmış tek köprü olarak anılıyor. Amasya Saat Kulesi 865 yılında yapılmış, 1938 depreminde yıkılmış, 2002 yılında yeniden yapıldığı söyleniyor. Şehrin hemen her noktasından görülebilen Kral Kaya Mezarları Ege kıyılarında gördüklerimizden çok daha ihtişamlı. İçlerine girilemese de yakınlarına, yamaçları tırmanarak erişmek mümkün. 23 adet olduğu ifade ediliyor. Tüm gezi rotalarında yer alan Aynalı Mağara tam bir hayal kırıklığı oluyor. Zira kısa bir yolculukla eriştiğimiz bu mağaranın penceresinden içini ve içindeki aynaları görmek mümkünken o pencereye erişim için gereken basamaklı bir sistemin olmadığını öğreniyoruz. Hatta konuştuğumuz iki avcı “merdiveni yanınızda getirmeniz gerekirdi” deyince hayal kırıklığına şaşkınlık da ekleniyor. Sonra erişim kolaylığından dolayı içinin talan edildiğinden söz ediliyor. Dıştan bakıp geçmekle yetiniyoruz. Bir sonraki hedefimiz çok cazip bir yer, o yüzden bir ana önce Borabay (bazı tabelalarda Barobay) Gölü Tabiat Parkı’na erişmek için Amasya-Erzincan yoluna çıkıyoruz.

Göl Amasya’ya yaklaşık 60 km uzaklıkta. Taşova’ya varmadan ayrılan Ladik yolunda bir süre ilerleyerek (yolda genişletme çalışmaları devam ediyor, zemin yer yer bozuk) Borabay tabelasını görüp ana yoldan sola ayrılıyoruz. Önce göl ile aynı adı taşıyan korunalık, yemyeşilin içine gömülüp gizlenmiş, tek katlı evlerle bezeli köyden geçip yükselmeye başlıyoruz. Tatlı eğim ve virajları aşıp denizden yaklaşık 1000 metre yüksekte, kıymetli bir taş misali dağların arasına saklanmış zümrüt yeşili Borabay Gölü’ne ulaşıyoruz. Otomobil başına giriş ücreti 12 TL.

Burayı ilk kez gören birinin birkaç dakika kendine gelemediğini, bu büyüleyici güzelliğin sözcük dilinde bir karşılığının olup olmadığını yokladığını, daha önce böylesi bir etki altında kalıp kalmadığına dair olarak anılarını kurcaladığını sanıyorum. “Muhteşem” sıfatını fazlasıyla hak eden bu eşsizliğin içine sızmak için göl çevresi boyunca ilerleyen patika yola farkında olmadan kendinizi bırakmanız; kuşların birbirlerine seslenirken çıkardıkları nağmelerin aslında böyle bir sadelikte ne kadar da ruh temizleyici olduğuna tanık olmanız; rengârenk, bakımlı ahşap evlerin o anki misafirlerini nasıl da sevgiyle ağırladığına olan şahitliğiniz, “ah! keşke ben de” diye iç geçirmeniz çok ama çok mümkün. Sözcükler bitti, görüntülere bırakalım kendimizi en iyisi, kayın, sedir, sarıçam ve kestanelerin oluşturduğu ormanın göl suyundaki aksine gönlümüzü teslim edelim.
Ziyaretiniz sırasında siz de fark edeceksiniz ki insan Borabay Gölünün kıyısından ayrılmak istemiyor. Bir kez o iklimin yağmuruna, güneşine maruz kaldıysanız orada daha uzun kalmak ve hatta boş ev varsa onlardan birinde geceyi geçirmek, sabahı göldeki balıkların şıpırtıları ile karşılamak istiyorsunuz. Ama bir yol planınız varsa da ayaklarınız daha sakin adımlarla da olsa aracınıza doğru ilerlerken boynunuz sürekli arkanızda olarak, biraz da mahzun bu şaheserle vedalaşıyorsunuz.

Bizim bundan sonraki yolumuz epeyce uzun aslında. Geceyi Trabzon’da geçireceğimiz için önümüzde bir Samsun yolu ve oradan sonra da Karadeniz sahil yolunun Trabzon’a kadarki bölümü var.

Ladik üzerinden Samsun’a ulaşmamız yine küçük köyler arasından ama daima yeşile boyana boyana geçen sevimli bir yol ve devamında İstanbul, Ankara, Samsun bağlantı yoluna bağlanmamızla da yoğun bir trafik içinde geçiyor. Samsun’da daha önceki seyahatlerimizin birinde tanışıp dost olduğumuz ve sanki uzun yıllardır berabermişiz de ara vermişiz gibi hissettiğimiz kıymetli Ankaralı ailesini ziyaret ediyoruz. Kısa bir kahve molası ve özlem giderme sohbetinden sonra yeniden yola çıkıyoruz. Hedefimiz Trabzon artık. Çünkü akşam karanlığı ve gece görünüyor. Sahil yolunun büyük bir kısmı şehirlerin içinden geçiyor. Batıda görmediğimiz bir uygulama ile bu yollarda hız sınırı 110 km/sa. Her yerde yazılı. Ancak evlerin kapısı neredeyse bu yola açılıyor. Dükkan ve apartman önlerinde otomobiller. Dağlar denize paralel, düzlük alan çok az. Yer yer (Çarşamba Ovası, Bafra Ovası, Perşembe Ovası gibi) dağları yaran girintiler olsa da genel coğrafya bu değil. Yer sıkıntısı büyük. Üstüne bir de yolu yanal ve dikey olarak kullanmakta sakınca görmeyen ve bunu çok dikkatsizce yapan sürücüler, yayalar. Sıkıntılı bir yol burası. Samsun Trabzon arası 325 km, neredeyse Fatsa’ya kadar yaklaşık 100 km böyle hızlı bir yol ve tehlikeli bir parkur. Trabzon’a varışımız gece yarısını buluyor. Konaklama için Karadeniz Teknik Üniversitesinin sahil tesislerini tercih ettik. Hava güzelse Karadeniz’i hissedebileceğiniz, imkan olsa ve görünse hemen karşıdaki Soçi’lilere el sallayabileceğiniz bir nokta. Kısıtlı karasal ortamı en verimli şekilde kullanmak amacıyla, biraz da denizi doldurarak inşa ettiğimiz Trabzon Havalananı hemen üstümüzde. Uçakların inişini kalkışını izlemek, izleyemiyorsak hissetmek çok mümkün. Pisti gösteren aydınlatma direklerinin arasından geçerek tesise ulaşıyoruz, o kadar alanla içli dışlıyız yani. Bu benim için çok güzel. Yarın Trabzon sabahında karşılaşacaklarımız coğrafyanın sertliğinin bir yansıması olacak elbette. Sonraki bölümde görüşmek üzere.

Borabay Gölü, Amasya

Muhteşem Borabay’ın zümrüt yeşili huzuruna yaslamışım sırtımı, ne gam? Kurbağalar vıraklarken, tatlısu balıkları her türlü şirinliği suyun kıpırtısız yüzüne bırakıp bırakıp kaçmakta. Kayın dalları, yarin yanağına yüz sürmek için eğildikçe eğilmekte, bunda bir beis görmemekteler. Ulu sarıcamlar ara ara dik başlarıyla kem bakışa oklar fırlatmakta, büyük bir kıskançlıkla. Doğudan batıya zümridi bir sevda kokusu boyuna geçmekte gölü uzun uzun. Sık dallar arasından sızıp sızıp kendine bir oyuk bulma telaşındaki güneşse gözlerimi kamaştırmakta pek bir mahir doğrusu. Başım zaten dönmüş döneceği kadar şu haziran ikindisinde, daha neyin derdindesin cancağzım sen. Bırak beni şu Borabay’ın sevgili misali kollarına. Bırak, öylece kalayım burada.

Borabay Gölü – Amasya

Trabzon (Doğu Karadeniz 2)

Trabzon’a çeşitli vesilelerle ve farklı yollardan defalarca gittim. İlk gidişimi unutamıyorum. Çünkü tıpkı yöresel yemeklerin gittikleri yerlerdeki değişimi gibi bizim yıllarca tanış olduğumuz Trabzonlu, Karadenizli dostlarımız da Ege’ye uyum sağlamışlar meğer. Bunu ilk gidişimde, üniversite kampüsüne gitmek için bindiğim dolmuştaki diyaloglardan fark ettim. Meydandaki dolmuş durağına geldiğimde bıçkın delikanlılığın ne olduğu konusunda hiç bilgim olmadığına kanaat etmiştim. Hareket ve söylemlerdeki sert ve keskinlik o kadar belirgindi ki ürkmüştüm. Dolmuş yolculuğu sürerken para alış verişleri devam ediyor ama hiç kavga çıkmıyordu. Oysa İzmir’de dolmuşta ya da başka bir yerde birbirine o kadar sert çıkışanlar mutlaka cenge girerlerdi. O yol boyunca gözlemim aslında bu insanların dışa yansıyan sert ve keskinliğinin iç dünyalarını pek yansıtmadığını düşündürmüştü. Yoksa kan gövdeyi götürmeliydi bu şartlarda. Tebessüm neredeyse hiç yoktu. Fıkralardaki tabelalar gerçek, gırgır şamatada Temel, İdris, Dursun kayıptı. Şehirde bir tam gün geçirip, gezince, insanları biraz daha izleyince ve akşam üzeri Boztepeye çıkıp çay içince dedim ki bu insanlar nasıl gergin olmasın; top oynarken elinden kaçsa yolculuğun sonu Karadeniz. Dik yamaçlar, keskin virajlar, bağıran araç motorları, egzostlar, tarım yapılan seksen derecelik eğimli araziler… böyle gidiyor. Sonra Karadeniz’de yamaçlardaki evlerin neden dağınık, birbirinden uzak olduğuna da benzer yorumu getirdim, gerginiz arkadaş uzak durun yahu:) üstüne bir de gençlerin işsizliği, kadınların çok çalışkan olması, ama ortada görünmemesi, meşgalenin sadece bir futbol takımı üzerine yapılması, bunun da hakiminin erkek olması, kısıtlı düzlük alanlar…

Trabzon’daki ilk sabahımız benim daha önceki gelişlerimde edindiğim izlenimlerle tamamen örtüşür bir sabahtı. KTÜ Sahil Tesisleri çok başarılı, denizin içinde, yeşilin ortasında adeta. Ama bu yumuşaklığa rağmen kimse size günaydın demiyor, kahvaltınızı zorla hazırlamışlar gibi sert sert bakıyorlar ve hiç tebessüm etmiyorlar. Durumu olduğu haliyle kabul ediyoruz.

Gezi rotamızda ilk olarak Kızlar Manastırı var, kapalı! Rotalarda önerilen yerlerden Zağnos Vadisi her yerde görüşebilecek bir rekreasyon alanı. Kaleye çıkacak moral yok. Bizi Atatürk Köşkü paklar diyerek yolumuzu dik yamaçlara çeviriyoruz ki tam isabet, epeyce yükseğe kurulu ormanlık alanda, hoş bir bahçe ve ortasında beyaz bir mücevher. Atamız burada sadece iki gece kalabilmiş. Hatta hayranlıkla incelediğimiz duvardaki haritada kurşun kalemiyle kendi el hareketleriyle işaretlenmiş yerler var. Dersim olayları sırasında buradaymış ve muhteşem ayrıntıların yer aldığı Türkiye haritası üzerinde isyanı bastırmak için talimatları buradan vermiş. Kullandığı eşyalardan çok sevdiği fincanı camekanın içinde sergide. Yapı çok zarif, her odası özenle döşenmiş, belediye himayesinde ve bakımlı. Artık Trabzon denince bu Köşk gelecek aklımıza. Siz de görün, hissedin; bahçesinde yürüyün, balkonundan Karadeniz’i koklayın.
Sonraki durağımız Sümela Manastırı oldu. Ancak daha önceki ziyaretimizden sonra bakım için kapandığını duyduğumuz eser bugünlerde ziyarete açılmış. O da çok sınırlı haliyle.

Şehirde ve yollardaki tabelalarda Vazelon Manastırı ismini görünce araştırıp öğreniyoruz ki yeni keşfedilen yerlerden biri. Tabelaları takip ediyoruz. Dağların içine içine araç sürsek de akşam olurken içimize bir ürperti girse de aramaya devam ediyoruz ve en son tabeladan sonra izine rastlayamıyoruz. Trabzon gezimiz pek başarılı gitmiyor velhasıl. Ama bu bizden kaynaklanmıyor. Görülmesi önerilen yerlerin izindeyiz. Aranırken taranırken akşam oluyor. Kendimizi yeniden şehir merkezine ve oradan da Sera Gölü kıyısına atıyoruz. Çok şükür, günün kabusunu burası siliyor. Gölde su bisikleti gezisi, içilen çaylar, yenilen sütlaçlar… Gecemiz yine KTÜ tesislerinde geçiyor. Ilık havaya deniz kıyısında İzmirden getirdiğimiz çiğdemi çitleyerek eşlik ediyoruz. Şehir karşımızda, Karadeniz arkamızda ya da tersi. Karadeniz kıyısı boyunca Akçaabat civarından alçalarak yaklaşan uçaklar neredeyse avucumuza inecekler. Kalkışlarıysa Rize yönünden oluyor. Güzel gece.