Görme imkanı bulduğum ve birikimim dahilinde beğendiğim yerleri ilgilisiyle paylaşmak keyif veriyor. Öğrendiklerimiz tekrar edilmezse unutuluyor. Yazarak anılar tazeleniyor. Gelecek zamana bir nokta kadar da olsa bir iz bırakmak çok güzel.
Hele bir gün, mesaj kutularımdan birine, önerdiğiniz rotayı kendimize uyarlayarak yaptık, harika yerler gördük, tavsiye ve paylaşım için teşekkür ederiz türünden bir ileti düştüğünde değmen benim keyfime. Dar zamanlara sıkıştırmak suretiyle vücut bulan bu paylaşımların arka planındaki emek, iyi niyet ve samimiyet için helal hoş olsun diyorum.
Bu tür birikimler, buradaki paylaşımlar yoluyla olgunlaşıyorken arzum ileride bunların bir kitapta yer bulması. Yavaş yavaş.
Bir fotoğraf seçkisi eşliğinde Tasos izlenimlerimi paylaşmak isterim bu yazımda. Fotoğrafların altına, üstüne yazılacaklar zamanla zenginleşecektir. Keyifle okunsun, izlensin dilerim.
Tasos’a ulaşım
Yolculuğumuz kendi aracımızla gerçekleştiğinden, kara yoluyla Tasos’a ulaşmak için İpsala sınır kapımızdan ayrıldıktan sonra yaklaşık iki saatlik bir sürüşle Keramoti Limanına vardık. Adaya Kavala’dan da geçilebiliyor ama bu liman hem erişim kolaylığı hem de gemi sıklığı açısından daha uygun geldi bana. (Sefer planı için bağlantı adresi: https://www.go-thassos.gr/thassos-ferry-schedules-prices)
Romalılar tarafından, İstanbul’u Adriyatik’e bağlamak üzere yapılan Egnatia Odos yolu günümüzde AB fonları ve Yunanistan kaynaklarıyla otoyol kalitesine yükseltilmiş. İpsala’dan başlayarak Igoumenitsa’ya kadar gidiyor. Zemin olarak ülkemizdeki otoyollardan daha zayıf olmasına karşın sakin sürücüler için dinlendirici ve keyif verici bir yol olarak tanımlanabilir. Tasos adasına geçiş yapacağımız Keramoti’ye ulaşmak için Kavala’ya gelmeden otoyoldan ayrılmak gerekiyor. Yunanistan’daki yönlendirme tabelalarında önce Yunanca, ondan yüz, yüz elli metre sonra ise İngilizce ifadeler yer almakta.

Otoyoldan ayrılıp kısa sürede Keramoti’ye varıyoruz. Mis gibi deniz kokusu aracımızın çevresini kuşatırken camları açarak içimize de dolmasına izin veriyoruz. Keramoti’ye girince iki farklı yoldan limana gidilebiliyor. Tabelalardan ilham alıp birinin oönerdiği yoldan limana ulaşıyoruz.
Limanda, adaya geçmek için bekleyen araçlar için gayet nimazi bir sıra bulunuyor. Kuyruğun uzunluğuna bakarak eyvah demeye fırsat kalmadan belli bir düzen ve hız dahilinde kısa sürede kendimizi gemide buluyoruz.
Biletler (18 Avro araç, 4 Avro kişi başı), araçlar sıradayken, araçta bulunanlardan biri limandaki gişeden alınıyor. Ya da gemiye binme sırası size gelince aracınızı hattın biraz dışına çıkarak park edip kendiniz de alabiliyorsunuz. Kimse arkanızdan korna çalarak ya da pis pis bakarak tacizde bulunmuyor, endişe etmeyin. Bilete dair hiç bir gerginlik ve sıkıntı yaşatılmıyor, net olan bu. Görevliler, sizi o gemiye bir şekilde sakince bindiriyor.
Gemiye binip aracınızı güvenli bir şekilde park haline aldıktan sonra merdivenlerle üst katlara tırmanıyorsunuz. Güvertelerden birinden başınızı uzattığınızda muhteşem mavi-turkuaz bir havuzda olduğunuzu hissediyor daha üst katlara çıkmak için diğer merdivenlere koşuyorsunuz. Havada tek toz tanesi yokmuşçasına pırıl pırıl ışıl ışıl bir gökyüzü başınızın üstünü sarıyor. Göğün mavisini delip delip kaçışan bembeyaz martılar az sonra size nasıl güzel bir yol arkadaşlığı yapacaklarının haberini veriyorlar adeta.
Martıları besleme konusunda deneyimli kimi yolcuların yanlarında getirdikleri cips türü yiyeceklerin martılar tarafından nasıl da özenle ve rekabetle kapışıldığını izlerken liman görünüveriyor. O arada orta güvertede, bir müzisyenin Latin ezgileri arka fonda rüzgara eşlik ediyor. Çevrenizdeki konuşmalardan ülke analizleri yapmaya çalışırken, otuz dakikayı biraz aşan bir yolculukla adaya, ada hayatına merhaba diyorsunuz. Şaşırtacak kadar kısa sürede gerçekleşen gemi tahliyesi, düzen olduğunda ve bu düzenden sorumlu olanların görevlerini net olarak yerine getirdiğinde her şeyin nasılda sorunsuz ilerleyebileceğine tanık oluyorsunuz.
Ada hayatı, ada psikolojisi ve ona dair fikirler zihne yürürken gepegeniş bir coğrafyadan, sınırsız bir sürüş yollarından sonra ucu bucağı belli kara parçasında hayat sürenlerle selamlaşıyorsunuz. Onlarla aynı fikirde olabileceğimiz belki de tek konunun sakinlik tercihi üzerine olabileceğine kanaat ediyorsunuz. Zira hayat bir anda yavaşlıyor. Bu yavaşlığı sabote etme niyeti güden kimi sürücülerin plakalarından ülkedaş olduğunuzu görünce bir iç ferahlığı olmuyor değil hani?
Adaya indikten sonra ilk işimiz konaklayacağımız yeri bulmak oluyor. Ana kara kıyısındaki Kavala’nın çapraz karşısına denk gelen Prinos bölgesine ulaşırken inişli-çıkışlı bir yolu takip ediyor, kimi yerlerde çam ağalarının güzergaha bıraktığı koyu gölgelerden geçiyoruz. Gözlerimiz kamaşıyor ışık oyunlarının kovalamacasından. Mis gibi reçine kokusu açık pencerelerden içeri doldukça iyi hissetmek için sebeplerimizin arttığına kani oluyoruz. Adanın en büyük plajlarından biri olan La Scala, geldiğiniz yerdekileri andıran havasıyla sizi kendine çekiyor adeta. Otopark alanındaki araçların plakaları hep tanıdık oluşu bu cazibenin marifeti olmalı. Bu plaj ücretli ve ücretsiz olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Dekorasyon bakımından net bir fark olmamasına rağmen böyle bir ayrım var. Tercihimiz olmayan bir tarz olduğu için görerek fikir sahibi olup yolumuza devam ediyoruz.
Konaklayacağımız yer ülkemizde apart olarak adlandırılan tipte bir tesis. Zeytin ağaçları içinde ve hemen deniz kıyısında. Kum bir plaja sahip. Yerleşme faslını kısa tutup zamanı iyi değerledirmek adına yine yola düşüyoruz.
Görülmesi gereken yerler listesinin başındaki Marble Plajı ve onun civarındakiler için yeniden adanın merkezine dönüyoruz ve yine ağaçların gölgelerini, kimi zaman tozlu kıyı yollarını takiben Marble plajına ulaşıyoruz. Burayı gelen herkesin ilk yaptığını plajı üstten bir yerden gören açıdan bir kaç fotoğraf çekiyoruz. Muhteşem bir turkuaz renk ve bembeyaz mermer parçalarından oluşan plaj son derece bakımlı, özenli ve tertemiz. İnsana bu kadar da güzel olunmaz ki dedirtiyor. Çok güzel, çok. Denizden çıkınca teninizde pamuksu bir his, bir yumuşaklık oluyor. Mermer tozlarından olmalı diye düşünüyorum.


Marble plajının yaslandığı yamaç bir mermer ocağı. Buradan çıkarılan mermerlerin kırıntıları bu plajın ana malzemesini oluşturmuş zamanla. Marble’a benzeyen, hemen yakındaki Porto Vathy plajı üzerindeki yamaçlarda blok mermer alınan alanlar görülüyor. Yollar mermer ve toprak tozlarıyla örtülü. Aracınızın tozdan nasibini alması kaçınılmaz. Yakında yer alan diğer plaj Vathi de görülmeye değer. Biz ilk günü tamamlamadan bahsettiğim plajların sırtında kalan dağ yolunu kullanarak Panagia köyüne ulaştık. Adanın kuzeybatısında güzel bir yerleşim olan Panagia bir orman köyü. Sakin yaşamı turistlerin ilgi odağı olmasından nasiplenmiş görünüyor. Köy meydanında hediyelik eşya dükkanları, küçük lokantalar, kahvehaneler mevcut. Köyün meşhurluğu biraz da lezzetli et yemeklerinden geliyor. Kuzu, tavuk çevirme ve kokoreç. Ünlerinden haberdarız. Yarın akşam yemeğimize onları konu etmek niyetindeyiz.
Gün akşama doğru ilerlerken önce Limenas’a oradan da Prinos’a dönüyoruz. Geçilen mesafeler bizim gibi ana karada uzun yol yapanlar için mesafeden sayılmaz.
Akşam yemeğimizi Prinos sahilindeki lokantalardan birinde alıyoruz. Porsiyonlar tipik olarak çok doyurucu. Fiyatlar makul ve hemen her lokantada aynı. Ödenen bedeli hak ediyor. Standart olarak masa örtüsünün üzerine ince kağıttan bir örtü daha seriliyor ve bu kağıtta, nerede yemek yiyorsanız o bölgenin haritası buluyor. Siparişinizi beklerken bu haritada çalışma yapma imkanınız oluyor. Hiç bir Yunan lokantasında (taverna deniyor) Yunan müziği dışında bir müzik çalmıyor. İster canlı olsun ister başka yoldan sadece kendi müziklerini sunuyorlar. Bunu özel olarak not almıştım. Bizim lokantalarımız -özellikle turistik yörelerdekiler- neler çalıyorlar dersiniz?



Plajlarıyla ünlü Tasos’ta ikinci gün
Adanın batı sahilinde, Prinou’da, denizin dibinde, zeytin ağaçlarından oluşan bir bahçe içine kurulu tertemiz bir tesiste geçiriyoruz geceyi. Dalga sesleri karanlığa akıyor. Bir yanda yaz böceklerinin gece mesaisi. Geceye düşen ay, ışığıyla berber birine tutulmuşluğun izlerini taşıyor. Gece bitsin istemiyor insan adeta.
Gün denize ilk ışıklarını sunarken, tatil günü için oldukça erken sayılabilecek bir saatte, kuş cıvıltılarına eşlik eden sakin dalgaların camı tıklatmasıyla uyanıyoruz o gecenin sabahına. Bahçede, yaşını başını almış zeytin ağaçlarının gövdeleri bilge insanların duruşundaki vakar ile ve buruşuk yüzleriyle yıllar öncesinin selamını hazır etmiş bekliyorlar o merhabanın muhatabını.
Otelde kahvaltı hizmeti yok. Ancak herkese açık olan mutfakta da yok yok. Kahve, çay, ekmek ve sıvı-katı yağlar ücretsiz olarak sunulmuş. Bir gün öncesinden aldığımız kahvaltılık malzemelere, tesisin annesi az önce bahçeden elleriyle topladığı domatesler, biberler ve salatalıklarla katkıda buluyor.
Gün ilerlerken yollara bırakıyoruz yine kendimizi; görülmesi önerilen diğer plajları ziyaret etmek niyetiyle.


Eskiden harita üzerinde yapılan rota planları bugün çok daha kolay yollardan hazır edilebiliyor. Ben bu amaçla Google Maps’i kullanıyorum. Masaüstü sürümünde epeyce noktayı art arda işaretlemek, birbirlerine olan konumlarını kestirip düzgün bir sırada yol almak imkanı veriyor. İkinci günkü yol haritamız aşağıda görülüyor. Dün kuzeye çalışmıştık, bugün ise doğu, batı, güney ne varsa hepsini göreceğiz.

Bu noktadan ileriye doğru adı geçecek plaj isimlerinin çoğu gezi rehberlerinde önerilen yerler. Ben arada bu güzergahların dışına çıkmayı da seviyorum. O anda sağa ya da sola ayrılan bir yolun devamında acaba ne var diye kendi kendime bir soru sorduğumda direksiyonu o tarafa kırarak yoldan çıkmak çok hoşuma gidiyor. Çoğunlukla da iyi bir şeyler oluyor.
Aşağıda isimleri olan plajlarla ilgili nette de çok bilgi var. Ben pek ayrıntı yazmayacağım. Gezi sırasında bana hissettirdiği özel bir duygu varsa belki onları eklemek daha okunulası bir metin ortaya çıkarabilir diye düşünüyorum.
Psili Ammos Plajı


Salonikios Plajı


Giola Lagünü

Efsaneye göre, Zeus babanın gözüne benzeyen bu lagün kendileri tarafından Afrodit rahatça yüzebilsin yaptırılmış. İçindeki su da Afrodit’in gözyaşıymış. Her nasıl olduysa olmuş dünyada pek bir ender görülen bu doğal havuz meydana gelmiş. Denizin dibinde, ama ondan bağımsız bir kaya oyuğunun içinde berrak suyuyla çok cazip doğal bir havuz burası.
Giola’ya gitmek için, denizden yüksek bir yolda seyir halindeyken güzergahtan ayrılmak ve beton ve dik bir yoldan denize doğru inmek gerekiyor. Beton yol sorunsuz, dümdüz ve uzunca bir yol. Giola’ya yaklaşınca arabayı ücretsiz otoparklardan birine bırakıp yaklaşık 15 dakika kadar da toprak yoldan denize doğru yürümeye devam ediliyor. Bu meşakkatli yolculuk sizi muazzam ve gizli kalmış şaheser Giola’ya getiriyor.
Pek çokları gibi önce şaşkınlık ve hayranlıkla karışık olanı biteni izliyorsunuz. Çünkü herkes bu duru suyla bir şekilde buluşmanın yolunu arıyor. Kimisi yüksek kayaların üzerinden parendeler atarak dalıyor onun bağrına kimi hemen deniz kıyısına yakın yerdeki doğal merdivenvari yerden usulca süzülüyor zümrüt yeşiline. Kesinlikle değer bir yolculuk velhasıl.
Özellikle yazın gidildiyse sabah erken saatte burada olup kalabalık gelmeden havuzun keyfini çıkarmak mümkün. Kayalıklarda güneşlenmek, kafa dinlemek…
Aliki Plajı
Aliki Plajı bir yarımadanın bir bölümü. Yarımadanın batısında Aliki Plajı, doğusunda ise tarihi antik mermer ocağı ve batık mermer limanı bulunuyor. Plajı arkanıza, koyu sağınıza alıp patika yoldan ilerlerseniz burnu dönünce bambaşka bir dünya sizi içine çekiyor. Antik çağdan Bizans dönemine kadar mermer ocağı ve liman olarak kullanılan bir kalıntıyla karşılaşıyorsunuz. Önü masmavi suların açıklığı ile sonsuz gibi görünen bu alan su yüzeyine sanki dizilmiş gibi duran kalıntı izleriyle büyüleyici. Dar yolu takip ederek tepeye doğru çıktığınızda konuya daha hakim oluyorsunuz. Kayaların temizliği, parlaklığı ve şekilsel olarak sıra dışılığı, banklarda uzun süre sizi oturtacak nitelikte. Bilgilendirme yazı ve görüntülerinde, burada büyük mermer bloklarının gemilere nasıl yüklendiğini gösteren açıklamalar mevcut.
Aliki Plajı adanın en seçkin plajlarından biri. Kumu ince, suyu turkuaz, mavi arası ve tertemiz. Çocuklu aileler için ideal derinlikte. Aracınızı anayolda bırakarak az bir mesafeyi yürüyebilir ya da restoranın arkasındaki park alanına da bırakabilirsiniz.
Deniz dalgasız ve sakin. Burası dar bir koyda yer alıyor. Denize girerken bazı yerler taşlık. Yakın zamana kadar şemsiye ve şezlongların ücretsiz olduğu ancak art niyetli ziyaretçilerin bu işin cılkını çıkarması nedeniyle lokantalara ait bu mobilyaların günlük kiralandığını belirtmek isterim.





Paradise Plajı


Golden Plajı

Panagia Köyü
Ve geldik Panagia köyüne. Güzel köy. Vakit ayırmaya, gezmeye değer. Yemek molasını burada verecek şekilde programa almakta yarar var. Sokaklar oldukça dar. Evler, küçük bahçeler, sokaklar ve araları tertemiz. Köy eğimli bir mevkide. Köy meydanında oldukça yaşlı çınarların altında güzel bir park var ve aşk çeşmesi olarak anılan çeşmeden akan sula kanalete dökülüyor ve sokak aralarında akmaya devam ediyor.
Diğer köylere göre daha turistik bulduğum bu köydeki fiyatlar diğerleriyle hemen hemen aynı. Panagia’da et yemek öneriliyor. Oğlak, kuzu, tavuk çevirmesi ve kokoreçten oluşan seçenekleri önerilen mekanlardan birinde almak gerek. Biz Elena teyzeyi tercih ettik. Fiyat ve lezzet tam denk geldi. Önerimizdir.










Tasos’ta ne kadar kalmalı?
Aslına bakarsanız, tatilinizin bir bölümünü değil de tümünü burada geçirecekseniz geri dönüş yolunuzda aklınız fazlasıyla burada kalacak demektir. Özellikle huzurlu iklimi, sunduğu plaj alternatifleri, mutfağı ile zamanın en güzel geçirileceği yerlerden biri. Bu amaçla beş gün, yedi gün kalınır.
Ama görelim, yaşayalım, sindirelim fakat başka yerlere de haksızlık etmeyelim derseniz (bizim gibi) o zaman iki gün, bilmedin üç gün idealdir.




