Doğu Karadeniz seyahatimizin ilk bölümü uzunca bir yolculuğu gerektirdiğinden ilk geceyi Ankara’da değerlendirelim istedik. Sabah, pazar günü sabahının erken saatinde caddelere, yollara hakim ıssızlığını fırsat bilerek yeniden düştük Amasya yoluna. Hani şarkı var ya -biraz da acıklı- “Samsun asfaltında otomobiller” diyerek Mamak’tan indik aşağıya.
Geceyi İLKSAN’ın Ankara’daki otelinde geçirmiştik. Burayı daha önce de deneyimlemiştim. Her zaman çok temiz ve bakımlı, kahvaltısı mükemmel. Alınana karşılık ödenen ise makulün epey ötesinde.
Amasya’dan devamla Samsun’u ve Karadeniz sahil yolunu Trabzon’a kadar geçmeyi ve geceyi de Trabzon’da geçirmeyi planlamıştık. Böylece Ege’den Doğu Karadeniz’e giden epeyce uzun yolu iki parçaya bölmek, dinlenerek ve keyif alarak yol yapmak imkanımız oldu. Ankara-Amasya arası yaklaşık 330 km ve 4 saat alıyor. Yol zemin olarak yer yer bozulsa da ciddi bir problem yok. Kırıkkale ve Çorum illerini geçerek İç Anadolu bozkırının bir kısmını koklaya koklaya yol alıyoruz.
Tahminimden daha zengin bir kent Çorum. Sanayisi var, tarımı var, tarihi ve turizmi önemsenecek bir geçmişi var. Il merkezi 820 rakımlı, fotoğraftan da anlaşılacağı üzere denizden yüksek ama Anadolu coğrafyasına göre çukurda bir yerleşim. Çukurun içine düzgünce yerleşmiş. Üniversitesi şehre yakın ve görkemli; bir kimliği var görünüyor. Çevre yolunun üzerinde, özellikle şehir merkezine yakın yerlerde leblebicilerin reklamlarını, büyük mağazalarını buluyorsunuz. Ben Kamanlar Leblebiyi denedim, yoğun ilgiye istinaden. Çorumun sarı leblebisinin lezzetini çok beğendim.
Gezip gördüğümüz yerlerden aklımda kalan leblebi konusunda iddialı çok kentimizin olması. Bunların başında Çorum geliyor. Gerçekten de yolunuz buradan geçerse Çorum Leblebisini denemenizi öneririm. Çok lezzetli. Hatta insanın çocukluğumuzdaki gibi taneleri toz haline getirip şekere katası geliyor. O tadı hissettiriyor damakta. Bir başka dikkatimi çeken şey Çorum’un çeşitli yerlerinde gördüğüm dev bilbordlardaki yazı: Dünya’nın Merkezi Çorum’a Hoş Geldiniz. Belediye Başkanı oldukça iddialı değil mi? Hoşuma gitti aslında. Mecizötü’nden Amasya’ya ayrıldığımızda ise bir platoda ilerlerken sağınızı solunuzu saran kimi yeşil, kimi sararmış ekili tarlalar insanı adeta içine alıyor. Eski yollarımız gibi bir geliş bir de gidiş şeridinden oluşan karayolunda araç sürmek öyle tat vericiydi ki. Bayıldım. Amasya’ya yaklaştıkça meyve ağaçları, sulu tarım alanları, boşluksuz ekilip biçilen tarım arazileri “çiftçimize minnet” dedirtiyor. Yolculuk çocuk oyunu gibi tarlaların arasından bir çukura inerek bir tepeye çıkarak sürüyor. Keyifle. Çay ve leblebi eşliğinde.
Amasya’nın geçmişi günümüzden 7500 yıl öncesine kadar gidiyor. Birçok medeniyet buralarda konmuş göçmüş. Bugün askeriyesi ve üniversitesi ile var olma mücadelesi veren Amasya turizme ciddi yatırım yapan ve bunun da karşılığını alan bir ilimiz. Kentte turizm bilincinin yerindeliği ve yükseliği hemen dikkati çekiyor. Yerel halk çok kibar ve bilgili, yardımcı ve güler yüzlü. Sıcak ve samimi.
Bir günde şehir merkezindeki pek çok yer gezilebiliyor. Biz, Barış Manço’nun “Dağlar Dağlar” isimli şarkısına da konu olan bu dağlar şehrinin kalesinin yer aldığı Haşena Dağı’na çıkarak kente biraz yukarıdan bakmakla başladık. Dik bir yokuşla süren dağa çıkış yolu paket taş döşeli olduğu için araçla çıkmak hem kolay hem de mantıklı.
Yürüyerek çıkmak da mümkün ancak epeyce bir enerji harcamak lazım. Kale, denizden 700, şehrin içinden geçen Yeşilırmak’tan ise 300 metre yüksekte bulunuyor. Kalenin içindeki kalıntıları görmek, şehre yüksekten bakmak, şanla dalgalanan bayrağımızın altında bir nefese almak isterseniz kale girişindeki belediye gişesinden kişi başı 5 TL’lik bir bilet almanız yeterli. Sonra ister istemez en üste, bayrak direğinin olduğu yere çıkmak, dik ve sayıca kifayetli tahta merdivenleri tırmana tırmana biletin hakkını vermek isteyeceksiniz. Zirveye eriştiğinizde eşsiz Amasya manzarası, şehri çepeçevre kuşatan dağlar, Yeşilırmak’ın kıvrım kıvrım ilerlerken nazlı nazlı salınışı, ırmağın iki yanına serpilmiş çınarların gölgesindeki Osmanlı mimarisi tipinde bakımlı ahşap evler, yeni yerleşim bölgesinde nispeten yükselmiş çok katlı binalar, dar sokaklarda bir oyana bir bu yana kaçınan şehir sakinleri (ve her ne sebeple burada bulunuyorlar bilemediğimiz karasinekler) … Kale içinden şehre bakarken nam-ı diğer Şehzadeler kenti Amasya sizi böyle kucaklayıveriyor işte. Hava açık ve güneşliyse bol bol fotoğraf çeker, çekilir sonra şehrin sokaklarına bırakırsınız kendinizi.
Görülmesi önerilen yerler şehir merkezinde olduğu için ve turizm mevhumunu şehrin idarecileri ve sakinleri de içlerine sindirdikleri için ne aracınıza uygun bir park yeri bulmakta ne de sorduğunuz sorulara uygun yanıtlar almakta hiç zorluk çekmiyorsunuz bu dağlar kentinde. Cadde ve sokaklarda bir şerit otopark olarak kullanıldığı gibi düz arazi kısıtlı olsa da geniş araç depolama alanları da var. Başka şehirlerdeki gibi arabanız başınıza dert olmuyor kısacası. Tam şehir merkezinde uygun bir alana arabamızı park ettikten sonra yanımıza gelen belediye görevlisi şehrin bu bölümünü iki saatte gezebileceğimizi o nedenle de 4 TL ödeme yapmamızın yeterli olduğunu söylüyor. Sonra ırmağın kıyısından, yakın planda görülen eserlerden hareketle bize nereleri görmemiz gerektiği konusunda aydınlatıcı bilgiler veriyor. Daha önceden oluşturduğumuz gezi rotasını görevlinin uyarıları ile revize ederek hızlı bir şehir turu yapıyoruz. Amasya Yalı Boyu, restore edilmiş Osmanlı evleri, onların Yeşilırmak’a düşen akisleri ve hemen arkadaki daracık sokağın bitiminden başlayan sert ve dik kayaları ile güzel bir fotoğraf karesi sunuyor hatıralara. Alçak Köprü, Roma döneminden günümüze kalmış tek köprü olarak anılıyor. Amasya Saat Kulesi 865 yılında yapılmış, 1938 depreminde yıkılmış, 2002 yılında yeniden yapıldığı söyleniyor. Şehrin hemen her noktasından görülebilen Kral Kaya Mezarları Ege kıyılarında gördüklerimizden çok daha ihtişamlı. İçlerine girilemese de yakınlarına, yamaçları tırmanarak erişmek mümkün. 23 adet olduğu ifade ediliyor. Tüm gezi rotalarında yer alan Aynalı Mağara tam bir hayal kırıklığı oluyor. Zira kısa bir yolculukla eriştiğimiz bu mağaranın penceresinden içini ve içindeki aynaları görmek mümkünken o pencereye erişim için gereken basamaklı bir sistemin olmadığını öğreniyoruz. Hatta konuştuğumuz iki avcı “merdiveni yanınızda getirmeniz gerekirdi” deyince hayal kırıklığına şaşkınlık da ekleniyor. Sonra erişim kolaylığından dolayı içinin talan edildiğinden söz ediliyor. Dıştan bakıp geçmekle yetiniyoruz. Bir sonraki hedefimiz çok cazip bir yer, o yüzden bir ana önce Borabay (bazı tabelalarda Barobay) Gölü Tabiat Parkı’na erişmek için Amasya-Erzincan yoluna çıkıyoruz.
Göl Amasya’ya yaklaşık 60 km uzaklıkta. Taşova’ya varmadan ayrılan Ladik yolunda bir süre ilerleyerek (yolda genişletme çalışmaları devam ediyor, zemin yer yer bozuk) Borabay tabelasını görüp ana yoldan sola ayrılıyoruz. Önce göl ile aynı adı taşıyan korunalık, yemyeşilin içine gömülüp gizlenmiş, tek katlı evlerle bezeli köyden geçip yükselmeye başlıyoruz. Tatlı eğim ve virajları aşıp denizden yaklaşık 1000 metre yüksekte, kıymetli bir taş misali dağların arasına saklanmış zümrüt yeşili Borabay Gölü’ne ulaşıyoruz. Otomobil başına giriş ücreti 12 TL.
Burayı ilk kez gören birinin birkaç dakika kendine gelemediğini, bu büyüleyici güzelliğin sözcük dilinde bir karşılığının olup olmadığını yokladığını, daha önce böylesi bir etki altında kalıp kalmadığına dair olarak anılarını kurcaladığını sanıyorum. “Muhteşem” sıfatını fazlasıyla hak eden bu eşsizliğin içine sızmak için göl çevresi boyunca ilerleyen patika yola farkında olmadan kendinizi bırakmanız; kuşların birbirlerine seslenirken çıkardıkları nağmelerin aslında böyle bir sadelikte ne kadar da ruh temizleyici olduğuna tanık olmanız; rengârenk, bakımlı ahşap evlerin o anki misafirlerini nasıl da sevgiyle ağırladığına olan şahitliğiniz, “ah! keşke ben de” diye iç geçirmeniz çok ama çok mümkün. Sözcükler bitti, görüntülere bırakalım kendimizi en iyisi, kayın, sedir, sarıçam ve kestanelerin oluşturduğu ormanın göl suyundaki aksine gönlümüzü teslim edelim.
Ziyaretiniz sırasında siz de fark edeceksiniz ki insan Borabay Gölünün kıyısından ayrılmak istemiyor. Bir kez o iklimin yağmuruna, güneşine maruz kaldıysanız orada daha uzun kalmak ve hatta boş ev varsa onlardan birinde geceyi geçirmek, sabahı göldeki balıkların şıpırtıları ile karşılamak istiyorsunuz. Ama bir yol planınız varsa da ayaklarınız daha sakin adımlarla da olsa aracınıza doğru ilerlerken boynunuz sürekli arkanızda olarak, biraz da mahzun bu şaheserle vedalaşıyorsunuz.
Bizim bundan sonraki yolumuz epeyce uzun aslında. Geceyi Trabzon’da geçireceğimiz için önümüzde bir Samsun yolu ve oradan sonra da Karadeniz sahil yolunun Trabzon’a kadarki bölümü var.
Ladik üzerinden Samsun’a ulaşmamız yine küçük köyler arasından ama daima yeşile boyana boyana geçen sevimli bir yol ve devamında İstanbul, Ankara, Samsun bağlantı yoluna bağlanmamızla da yoğun bir trafik içinde geçiyor. Samsun’da daha önceki seyahatlerimizin birinde tanışıp dost olduğumuz ve sanki uzun yıllardır berabermişiz de ara vermişiz gibi hissettiğimiz kıymetli Ankaralı ailesini ziyaret ediyoruz. Kısa bir kahve molası ve özlem giderme sohbetinden sonra yeniden yola çıkıyoruz. Hedefimiz Trabzon artık. Çünkü akşam karanlığı ve gece görünüyor. Sahil yolunun büyük bir kısmı şehirlerin içinden geçiyor. Batıda görmediğimiz bir uygulama ile bu yollarda hız sınırı 110 km/sa. Her yerde yazılı. Ancak evlerin kapısı neredeyse bu yola açılıyor. Dükkan ve apartman önlerinde otomobiller. Dağlar denize paralel, düzlük alan çok az. Yer yer (Çarşamba Ovası, Bafra Ovası, Perşembe Ovası gibi) dağları yaran girintiler olsa da genel coğrafya bu değil. Yer sıkıntısı büyük. Üstüne bir de yolu yanal ve dikey olarak kullanmakta sakınca görmeyen ve bunu çok dikkatsizce yapan sürücüler, yayalar. Sıkıntılı bir yol burası. Samsun Trabzon arası 325 km, neredeyse Fatsa’ya kadar yaklaşık 100 km böyle hızlı bir yol ve tehlikeli bir parkur. Trabzon’a varışımız gece yarısını buluyor. Konaklama için Karadeniz Teknik Üniversitesinin sahil tesislerini tercih ettik. Hava güzelse Karadeniz’i hissedebileceğiniz, imkan olsa ve görünse hemen karşıdaki Soçi’lilere el sallayabileceğiniz bir nokta. Kısıtlı karasal ortamı en verimli şekilde kullanmak amacıyla, biraz da denizi doldurarak inşa ettiğimiz Trabzon Havalananı hemen üstümüzde. Uçakların inişini kalkışını izlemek, izleyemiyorsak hissetmek çok mümkün. Pisti gösteren aydınlatma direklerinin arasından geçerek tesise ulaşıyoruz, o kadar alanla içli dışlıyız yani. Bu benim için çok güzel. Yarın Trabzon sabahında karşılaşacaklarımız coğrafyanın sertliğinin bir yansıması olacak elbette. Sonraki bölümde görüşmek üzere.
















