Rize (Doğu Karadeniz 3)

Bugün sizlerle kuzeyin biraz daha doğusuna gideceğiz. Trabzon’daki evimiz KTÜ Sahil tesislerinde güzel bir kahvaltı şenliğine dahil olduktan sonra resepsiyondaki zarif delikanlıya anahtarlarımızı teslim ettik. Valizlerimizi araçlarımıza yükleyip Karadeniz Sahil yolunu Rize yönüne doğru takip etmeye başladık.

Sizde de böyle oluyor mu, insan başka bir ülkede, şehirde tatildeyken yorgunluk nedir bilmiyor. Gezgin, bir önceki gün ne kadar yüksek tepelere, yamaçlara tırmanmış olursa olsun; ne kadar çok adım atmış yol kat etmiş olursa olsun ve hatta gece ne kadar geç yatarsa yatsın sabah patlamaya hazır “bomba” gibi uyanıyor. Bu bile rutinin dışına çıkmak için yeterince özendirici değil mi sizce de? O yüzden imkan varsa evde kapalı kalmamak, alınacak nefesleri dışarıda almak en iyisi.

Uzungöl

Rize’ye doğru ilerlemekteki amacımız, yıllar önceki ziyaretimizde nispeten bakir halini gördüğümüz Uzungöl’ün bahis olduğu gibi bir plastik ve beton cennetine dönüşüp dönüşmediğini görmek. Sahil boyunca Sürmene’den itibaren yoğunlaşan çay ekim alanlarını izlerken ülkemiz çiftçisini çay ile tanıştıran ve bunun için de insanüstü emek harcayan Zihni Derin’i saygıyla anmadan geçmedik. Çay bitkisinin hasat mevsimi olduğu için yer yer çaylıklarda yaprak toplayan çalışkan Karadenizli Kadınlarımızı gördük. Oldukça yüksek eğimli arazilerde, sanki ovadaymışçasına çalışan bu emektarların elinden geçip sohbetimize gelen, muhabbetimize taban oluşturan çayın kokusu buram buram ortalıkta dolanıyordu zaten. Kamyon kasalarında taşınmakta olan çay yapraklarından bazıları buralardan gitmek istemiyor olmalılar ki brandaların kenarlarından kaçı kaçıvermişler yollara, yol kenarlarına savrulmuşlardı.

Of, Bayburt yoluna dönerek denize paralel uzanan Doğu Karadeniz Dağlarının kimi yerlerinde geniş, kimi yerlerindeyse dar vadilerinden birinde ilerlemeye başladık. Özel çay fabrikalarının yoğun olduğu Çaykara’dan geçerek Uzungöl’e vardık. Söylendiği, yazılıp çizildiği gibi burası ne yazık ki tüm doğallığını yitirmiş. Şehirde insan için olan ne varsa burada da var (bu gözlemimiz ne yazık ki Ayder Yaylası için de yazımıza girecek). Bu kadar beyaz plastiğe gerek var mıydı bilmem ki? Ama yine de yükseklere çıkıp yukarından izlediğinizde muhteşem bir doğa parçası. Elimizle yaptığımız çirkinlikleri görmezsek gerçekten muhteşem. Eğer siz de bizim gibi düşünürseniz çok ama çok kötü bir toprak yoldan Garester Yaylasına çıkmayı deneyebilirsiniz. Önerim odur ki buraya resmi tatiller dışında bir zamanda gelin. Çünkü tatil dönemlerinde yollar da mekanlar da kapasitenin çok üzerinde araç ve insan barındırıyor. Bu hem tehlikelere ve hem de güzelim doğal örtünün tadını çıkaramamamıza vesile oluyor. Garester Yaylasına çıkılan yol yeni açılmış, genişletilmiş ama bilinir ki yolla beraber inşaat ve yapılar hemen o yolu ilk kullananlar olurlar. Nitekim daracık yola rağmen, yol boyunca bir çok iş yeri açılmış, yol kenarları otopark olmuş, tınlı ince toz da cabası. Ama manzara mükemmel.

Garester dönüşü göl çevresinde aracımızla bir gezinti yaptık. Yaya olarak bunu yapmak mümkünken insan kalabalığını taşıyamayacağımızı fark ederek hızlıca oradan ayrılmak istedik. Demografik yapının daha çok dilini anlamakta zorlandığımız Arap harflerinden oluşan plakaları ve devasa araçlarıyla gelen misafirlere kaydığı gözden kaçmıyordu.

Gito Yaylası

Geldiğimiz yolu geri dönerek yeniden sahil yoluna çıktık. Bir sonraki hedef rotamız Gito Yaylası. Pek çok gezi planında yer alan, anlatıla anlatıla bitirilemeyen Gito Yaylası. Bir benzin istasyonunda biraz dinlendikten sonra yeniden yola koyulduk. Elimizdeki GPS uygulamaları Gito için farklı yollar önermekte, biz de günü ekonomik kullanmak adına en kısa yolu tercih etmekteydik. Önce Rize’ye geldik. Rize, Trabzon’a göre çok daha bakımlı bir kent. Yapılaşma için gereken düzlük alan biraz daha fazla olsa gerek ki binalar, caddeler, sokaklar oldukça düzgün. Çayeli ve Pazar’ı geçtikten sonra yol yine dağlara doğru ayırdı bizi. Önce Hemşin’e geldik. Denizden uzaklaştıkça üzerimize sinen yeşil kokusu katbekat arttı. Derin vadiden ilerlerken yüksek yamaçları kaplayan bitki örtüsü az sayıda çeşitli bitkiden oluşsa da birey olarak çok fazla üyeyle temsil ediliyorlardı ki adeta yeşilden bir şemsiye altında ilerlemekteydik. Hemşin küçük bir yerleşim. Burayı geçtikten sonra yol kıvrıla kıvrıla ilerlemeye ve hatta biraz biraz da bozulmaya başladı. Bizimle aynı yöne gidenler karşıdan gelenler olduğu için güvenli bir şekilde ilerliyorduk. Varış yerine uzaklığımız çok olmamasına rağmen ciddi anlamda bozulan yoldan dolayı ilerlememiz oldukça güç olmaya başladı. Kantarlı isminde bir yerleşim yerinden geçtik. İnsanlarla konuştuk, selamlaştık. Doğru yoldaydık ama yol bize “doğru” değildi. Çok çok bozuldu, iyice yavaşladık, arıcılık için çok özel olan bu bölgeden geçiyor olmak elbette çok kıymetliydi ama bilmediğimiz bir mecrada yine bilinmeze doğru giderken gün yavaş yavaş iniyordu. Çok çetrefilli bir yolculuktan sonra Gito’ya vardık. Varmalıydık zaten bunca emeğe. Kaçkar Dağlarında önemli bir zirvedeydik. Altimetre 1987 metreyi gösteriyordu. Muhteşem bir özgürlük hissi, hava kararmaya başladığı için de endişe vericiydi. Ancak bizimle beraber yolda olan kimseler ya da geri dönmekte olanlara bakılırsa her şey çok olağandı. Biz de onlar gibi davranmaya çalıştık. Fotoğraflardaki his oradaki ıssızlığı tam vermeyebilir. Aslına bakarsanız yıllardır süren bitki toplama amaçlı arazi çalışmalarımızda defalarca böyle yerlerde bulunmuştuk. Ama bir rotayı takip ederek gelmek başka bir histi tabi. Şimdi artık Çamlıhemşin’e dönme zamanı.

Sonra yine geldiğimize benzer kötü bir yoldan aşağıya inmeye başladık. Sık ağaçlardan oluşan orman içlerine girdik, çıktık; Fırtına Deresi Vadisine, muazzam gürültüyle Karadeniz’e koşan beyaz köpüklü suların seslerinin arka planında Çamlıhemşin’e geldik. Çok yorucu bir parkurdu. Ama bize tüm kötü anıları unutturacak bir konaklama tercihinde bulunmuştuk. Yamantürk Öğretmenevi, tek kelimeyle olağanüstü bir tesis. Fotoğraflarına bakınız. Oraya giderseniz daha iyisinde kalmayacaksanız burayı tercih ediniz. Konaklama ve yiyecek içecekle ilgili ayrıntıları en son bölümde ele alacağım için şimdilik bu kadar yer vermiş olayım. Güzel bir akşam yemeğinin ardından hemen penceremizin önünden geçen Fırtına Deresi’nin tatlı sesiyle uykuya dalmak muhteşemdi. Yarın akşamki konaklama yerimiz Batum (Gürcistan) olacağı için günümüzü çok iyi planlayıp hakkını vermemiz ve bu eşsiz vadinin bize sunduklarından fazlasıyla yararlanmamız gerekiyor. İyi bir plan yaptık, bakalım yarın neler olacak?