Üç parmak – Halkidiki
Bu yazımda Yunanistan’ın önemli turistik yörelerinden biri olan Halkidiki’nin Sithonia bölgesinden (üç parmaktan ortadaki) söz edeceğim.

Halkidiki – Üç parmak
Ege Denizinin kuzeyinde yer alan Halkidiki üç parmaklı ele benzerliği ile farklı bir coğrafi görünüme sahip. Bu yöre ezelden beri insan hareketlerine sahne olduğundan bir çok antik kente ev sahipliği yapmış (Acrothoi, Charadrus, Spartolus vd.). Selanik’in güneyine düşen ve oldukça yakın sayılan bu yöre 50’li yıllardan itibaren Selaniklilerin tercih ettiği bir dinlenme yeri olmuş.
Bugün de üç parmaktan en dışta yer alan ve Selanik’e en yakın olan Kassandra -sunduğu eğlenceli turistik değerleriyle-, orta kol olan Sithonia -sakinlik arayanlara ikram ettiği eşsiz, huzurlu ve doğal koylarıyla- turist çekme konusunda pek bir mahirler. Üçüncü parmak (Athos) ise ucunda yer alan manastırlar sayesinde özellikle kadınlara kapalı bir bölge. Hatta bu kolu ancak dışarıdan görmeye imkan veren tekne turlarının yapılıyor olması durumu biraz daha açıklar sanırım. Sadece erkeklerin girebildiği bu üçüncü kolu kendi haline bırakıp ilk ikisinin sunduğu nimetlerden söz etmek bize daha hoş gelecektir.
Son iki yılın belası Covid 19
Son iki yılda (2020-21) insanlığın başına musallat olan Covid 19 salgını sayesinde yazın tatil zamanları dahil tatsız-tutsuz vakitler geçirdik. Bu yaz ise kendisiyle mücadelede bir nebze de olsa başarı gösterdiğimize kanaat edip (ya da amaan ne olursa olsun diyerek baştan karaya vurup) daha cesur hareket etme niyetine girdik. Buradaki çoğulluk vurgusu, tüm insanlığın bu yöndeki eğiliminden ilham almıştır.
Yaz tatili için ülke dışında rota arama meylini hep içinde sıcak tutan bu satırların yazarı öncelikli planını Romanya üzerine kurmuştu (10 günde mistik bir Romanya turu). Daha sonra Covid 19’un azgınlık kostümünü yeniden kuşanıp sahaya çıkmasıyla uçak kabininde olma korkusuna kapılmış 2020 öncesi gibi arabalı seyahatler hayaline düşmüştür. Rodos turu, Batı Karadeniz turu gibi düşleriyle satır aralarında dolanırken birden bire -eski sevda- Halkidiki merakı su yüzüne kavuşmuş bir gün içinde karar verip yola koyulmuştur.
2022 rotası
Hızlı bir çalışma sonrası bu yazın arabalı yurt dışı rotası İskeçe-Halkidiki-Sithonia-Porto Koufo-Kefalonia-Yanya-Selanik şeklinde belirlenmiş oldu. Yaklaşık 10 günlük bir zamana yayılacak bu gezide deniz tatili, yeni yerler görme, yeni yiyecekler tatma ve son iki yılın acısını çıkartma gibi hedefler arka planda çalışmaktaydı. Gezinin en önemli ayağı İyon Adalarından biri olan Kefalonia olarak belirlendi. Bu ada ülkenin epeyce batısında yer aldığı için uzun bir yolculuğu gerektiriyordu. Başlangıçta bu uzun yolun ikiye bölünmesi -Delphi’de bir gecelik mola ve yöre ziyareti- planlansa da evdeki hesap çarşıya uymadı. Porto Koufo’nun büyüsü buradaki tatilimizi bir gece daha uzatmaya vesile oldu. Porto Koufo-Kefalonia yolu günü kaplayan bir yolculukla nihayetlendi (yaklaşık, gemi dahil 12 saat sürdü). Her bölümü şahaneydi.
Şimdi ilk duraktan başlayarak hem yolu hem yolculuğu hem de bıraktığı izleri aktarmaya gayret edeyim. Keyifle okunsun dilerim.
Olmazsa olmaz yolculuk başlangıç (ya da bitiş) noktası, İskeçe
Ata yadigarı bu Batı Trakya incisinin kendine özgü havasından sebeple özüne duyduğum hayranlığı çevremdeki pek çok kimse bilir. Bu konuda daha önce yazdığım yazıya buradan erişebilirsiniz. Öyle ılık bir esintidir ki onda olan bir akşam üzeri sofrasına davet eder gibi çağırır uzaktakini yakınına. Ben de bu seslenişe suskun kalmam, kalamam hiç bir zaman. Meriç’in iki yakasını kavuşturan o gri demir korkuluklu dar köprüyü Yunanistan ülkesine doğru geçerken onu düşünmelerimin derinleştiğini duyumsarım. Ya da tersi bir yolculukta onun dar sokaklarına serili asırlık Batı Trakya türkülerine kulak vermeden, aynı zaman çarkında kök-gövde salmış çınarlarına dokunmadan geri dönenmem İpsala’ma.
Yine böyle haleti ruhiye içinde akşam üzeri bağrındayım işte Rodop’un yamacına sığınmış bu huzur şehrinde. Eski Kent’in dar sokakları bildiğim şiirlerin kaygısız sözleri gibi tanıdık insan cıvıltıları ile neşeli, zamana meydan okurcasına. MezeBarın masaları da tıpkı çevresindeki diğerleri gibi sadece gönülden hasbıhalin mekanı gün batımında. O hararetli ama serin ağustos gecesinde çınarlı meydanın müdavimleri aynı içten konuşmaların tebessümünde. Dondurmayı külahta sevenler kollarına iliştirdikleri ince hırkalarıyla ağır ağır kaldırımları dolduruyorlar. O hırkalar hiç omuza dahi alınmayacak belki ama tedbir tedbirdir diyerek yerlerini korumada.







İskeçe sokakları, bu dar İskeçe sokaklarında hangi bildik türküler yankılandı kim bilir yüz yıllar boyu
Bu şehir gercekten benim içimdeki ifadesiyle “İskeçecik” işte yahu, daha ne diyeyim. Siz de gelip geçiyorsanız Egnatia Odos’tan (Romalıların, İstanbul’u Adriyatik’e bağlamak için yaptıkları bu tarihi yoldan) bir kulak verin ondan size akan fısıltılara, kim bilir belki benim gibi seversiniz siz de ondan yükselen şirin, şiirsel nağmeleri.
Sakin sabahı, yormayan insanlarıyla İskeçe’de başlayan gün bizi bir başka coğrafyanın yoluna düşürmeye hazırlıyor şimdi.
Kıyıdan kıyıdan Sithonia
Kahvaltının ardından, otoyol sıkıcılığına teslim olmadan kıyıdan kıyıdan Kuzeybatı Ege’yi ülke içine doğru kat ediyoruz. National Road boyunca geçilen sahil beldelerinin temizliği, insan çeşitliliği, sakinliği gözden kaçmıyor. Bulgarlar, Sırplar, Almanlar, İtalyanlar ve Fransızlar başta olmak üzere farklı milletlerden misafirlerin bu yöreyi tatil için seçtiği anlaşılıyor (araçların plakaları bunun kanıtı). Bahçe içinde tek (ya da en fazla iki) katlı evlerin sevimli bahçeleri çiceklerle bezeli. Çevreleri baskın bir yeşil doku ile kaplı. Yüksek boylu ağaçların gölgesi keskin yaz güneşinden bunalmaya fırsat vermeden doğal bir serinlik armağanı sunuyor altında gezinenlere. Özellikle Alman ve Yunan menşeili marketlerin içi de dışı da insan dolu. Para dönüyor doğal bir tercihle, bu çok belli. Yemeden-içmeden olmuyor zira.
Keyifli sürüşle yolculuğumuz bizi Halkidiki ilinin üç parmağından ortada yer alanın en ucuna kadar götürüyor. Bu yolculuk 270 km kadar sürüyor. Trafikte her hangi bir rahatsızlık verici bir durum olmuyor (korna sesi işitmek dahil). Sakin sakin geçen bu akış bile tatilde oluşa bir armağan sanki.

Stagira-Akanthos
Sithonia bölgesinin ortalarında Neo Marmara adıyla karşılaşınca (tabi biraz da hikayesini okumuşluğumuzdan feyzle) bizim Marmaramızdan mübadele ile göç etmiş (Rum kökenli) hemşehrilerimizle rastlaşmış gibi oluyoruz. Geldikleri zaman çadırlarda kalan ve sonra kendilerine burada nitelikli bir hayat kurmak adına yola koyulan yöre insanı hem doğalı korumayı hem de hayatın gereği ticarete konu ürünleri ortaya çıkarmayı başarmış. Özellikle çamlardan oluşan ormanlık alanlar arasına yerleşik renkli kasalarıyla arı kovanları bu bölgeye özgü özel ballara da mekan olmuş. Lezzeti, tadana bir farkı olduğunu duyumsatıyor. Yine bağcılık ve buna bağlı sektörlerden biri olan şarap endüstrisinde de özel ve hak edilmiş bir övgüye sahipler. Turkuaz renkli, temiz denizleri, ipeksi kumsalları, sakinlik vaadleriyle bunun peşinde olan her milletten insana kucak açmış bir turizm bölgesi oluvermişler. Diğer turistik kol olan Kassandra’ya bu yıl gitme imkanım olmadı. Aslında imkanım vardı ama Sithonia’nın, özellikle de Porto Koufa’nın sunduğu aşırı sakinliği feda etmek istemedim. Hatta üç gece konaklama şeklindeki planımıza bir gece daha eklemek suretiyle bu eşine az rastlanır huzur ikliminden bir mühlet daha ballanmayı tercih ettim. Ancak orada olununca tam anlaşılabilecek bir sessiz davetti bu önümüze çıkan.


Neo Marmara
Sithonia’nın koyları, kıyıları
Sithonia gezi rehberlerinde, adından sıkça ve övgüyle (haklı sebepten) söz edilen ve mutlaka görülmesi gereken koylar-plajlar da var. Ama üst paragrafta anlatamaya gayret ettiğim Porto Koufo kucaklayıcılığı bizi o kadar sarmış ki kısa süre diğer koyları (Neo Marmara, Toroni, Sykia, Sarti, Portakali, Vourvourou) ziyaret edip yeniden kuytumuza geri dönmeyi tercih ettik.

Portakali Plajı
Porto Koufo

Porto Koufo’da akşam üzeri
“Bu koyu diğerlerinden farklı kılan neydi” diye soracak olursanız her şeyin en başında sakinliği ama aşırı sakinliği diyebilirim. Öyle ki ağustos böcekleri mesaiyi bıraktığı anda sadece denizde yüzen birin kulaç şıpırtısını duyabilirsiniz. Kumsal, Porto Koufo Otel (ve yanındaki bir diğer otel) tarafından kullanılıyor görünse de daha geniş alan halkın kullanımına adanmış. Ücretsiz olan şemsiye ve şezlongları kullanırken, onları bakıp kollayan büfeden bir içecek yiyecek almanız yeterli (abartılı bir fiyat beklemeyin tabi). Sembolik gibi geliyor bana böyle hizmetler ve ödemeler. Plajın diğer önemli kısmından siz nasıl isterseniz öyle yararlanın (şemsiyeni kur, kamp sandalyeni aç ya da kuma seril). Aslanağzı misali ileride iki tepenin suya akışıyla kapanlı bir koyak haline gelmiş bu yere zaman zaman demirleyen tekneler size güzel fotoğraf unsuru oluşturmak dışında bir etki yapmıyor.






Porto Koufo sahili her vaki muazzam görseller sunuyor
Yunanistan’da plajlar ve fazlası
Buraya ekleyeceğim gözlem notu aslında bu ülkeyi ziyaret eden herkesçe bilinir. O da şu ki bu ülke sahillerini ve plajlarını çok iyi koruyor. Temiz ve bakir kalması için elinden geleni yapıyor. Deniz avcılığı sürdürülebilir şekilde yapıldığı için olsa gerek ülkenin hangi bölgesinde olursanız olun aynı deniz ürününü (hemen hemen) aynı fiyata alıp tüketebiliyorsunuz. Üstelik bunu bir hizmet olarak bir işletme (tavernadan) elinden alıyorsanız her yerde hemen hemen aynı fiyata ve aynı lezzete sunmak gibi bir ayrıcalıkları olduğunu görüyorsunuz.
Eğer ülke içinde seyahat ederken otoyolların dışına çıkıp sahil kenarlarında araç sürerseniz hemen her kıyıda, koyda denize girmek için can atarsınız. Üstelik bunun için sizden ne bir ücret talep eden olur ne de oraya kondurulmuş bir turistik tesisin zorbalığı ile karşılaşırsınız. Bu bence ülke turizmi açısından çok keskin bir ayıraç.
Diğer taraftan sunulan hizmetlerde öyle ciddi bir standart yakalanmışki masaların üzerine serilen kağıt örtü (şık, estetik ve ortasında o bölgenin haritası bulunuyor) oturduğunuz sandalyenin tasarımına, oturma zemininin hasırına kadar… Masaya getirilen su şişesinden tüketeceğiniz içeceğe kadar her şey adalarda, ana karada, kuzeyde, güneyde hep aynı nitelikte. Su, ücreti alınmaya bir hoş geldin ikramı (çoğunlukla, büyük kentlerde ya da tamamen turiste hizmet eden yörelerde hariç olabilir). Porsiyonlar çok dolu. Öncelikle gözünüz doyuyor ki ödediğinizi hakettiği için işletmeye daha başlangıçta saygı duyuyorsunuz. Dahası bunun bir ülke standardı (belki de stratejisi) olduğunu gördükçe aynı saygının çapını genişletiyorsunuz. Kazıklanır mıyım acaba endişesi bir yana fazla aldım az mı ödedim diye bile düşünmeye başlıyorsunuz.
Bu yıl dikkatimi çeken bir başka konu sahillerde mevcut (ücretli ya da ücretsiz) şezlongların da aynı model olduğu. Bu beni çok şaşırttı. Yapım malzemesi ve tasarı tamamen aynı olan çerçevenin giydirilmesinde farklı renkler kullanıldığını görsem de kaliteli olduğu belli olan döşeme malzemesi için genelde mavi renk tercih edilmiş. Plastik plaj malzemesine hiç rastlamadım. Gördüğüm plastik sandalye sayısı dahi bir elin parmaklarını geçmez.
Bir başka konu yüzlerce ada üzerine kurulu bu ülke, adalardaki yaşamı kendi akışına bırakmamış. Birbiri arasındaki ulaşım ağı çok sıkı. Farklı isimlerle ve deniz taşıtlarıyla çok etkin bir deniz ulaşımı imkanı veriyorlar. En uzak adadan en yakındakine bir şekilde ulaşımınız sağlanıyor. Talep edilen ücretler (o ülke vatandaşı için) makul düzeyde. Bu araçlarda görev yapanlar hiç bir işi şansa ya da akışına bırakmıyor. Eğer gemiye otomobil kabul ediliyorsa bunların park alanına yerleşimini bizzat sürücü yaparken görevliler sizi (Ingilizce) yönlendirerek aracınızı en güvenli şekilde park etmenizi sağlıyorlar. Gemiler konforlu. Bir buçuk saatlik bir yolculuğu gerektiren Killini-Poros (Kefalonia) seyahatinde kendinizi uçak konforunda hissetmeniz sağlanıyor. Kimsenin araç parkında kalmasına izin verilmiyor (daha önceki deneyimlerimden de hareketle). Ayrıca gemi adamları da dahil olmak üzere hizmet alanı fark etmeksizin herkes çok eğleniyor. Suratsız birini görmek zor. Gemicilerin (kaptan ve diğerleri) şakalaşmalarına tanık olunca bu konuda da gözlem yapmaya karar verince genelde bir eğlenceli iş yapma kültürü olduğunu düşündüm. Yanya’da kaldığımız oteldeki görevlinin ben aracımı mahalledeki otoparka güvenli şekilde park edene kadar yakınımda olduğunu görünce hoşuma gitmiş normal karşılamıştım. Ama ertesi sabah kahvaltı sonrası kişinin otelin işletmecisi-sahibi (ikinci kuşak, otel 1934’ten beri ayakta) olduğunu öğrendim. Aynı otelin (Metropolis Hotel) görevlisi Vasili’nin mutlulukla bir ilgisi olduğuna inandığımız kahvaltı öğünü öncesi seçenekleri sunarkenki sempatikliğini nasıl anlatabilirimki. Gidip yaşamanız gerekir. Çok uygun fiyatla beş yıldızlı, hem de şehirin göbeğinde bir tesiste konaklatarak bunu sağlayan işletme ancak taktirle anılır diye düşünüyorum.
Daha sayılabilecek onlarca sebepten dolayı ülke coğrafyasının her yerinde özellikle Almanları, İngiliz ve Italyanları, Fransızları ve sonra da Balkanların değişik ülkelerinden bu ülkeye akmış fazlaca insanı görüyorsunuz. Bu tesadüf olamaz diyorsunuz. Gerçekleri görmek lazım bu noktada.