Salzburg – Avusturya

Bavyera’da ülkeden ülkeye, şehirden şehire seyahat

Bavyera ve Bavyeralılık sadece Almanya ile sınırlı değil. Güneydeki yakın komşulardan Avusturya ile tarihten gelen bağlar ve coğrafi yakınlık iki ülkenin sınır şehirlerini birbirine bağlamak gerektiğinde önemli bir avantaj olmuş. Alman Demiryolları (DB) “Bavyera Bileti” adıyla sunduğu özellikli biletle oldukça ekonomik ve işlevsel ulaşım imkanı sağlamış. Buradan ve bu siteden ayrıntılı bilgiye erişmek mümkün.

“1 gün boyunca sabah 9’dan ertesi gün saat 3’e kadar geçerlidir”

Biz de Münih-Salzburg arasını Bavyera Biletiyle, trenle aldık. Seyahat yaklaşık iki saat sürdü. Tren tertemiz, insanlar gürültüsüz, pencerenin hemen dışı çoğunlukla sağlı sollu doyumsuz bir yeşille boyalıydı. Köylerden, şehirlerden, pırıl pırıl istasyonlardan geçtik. Salzburg’a nasıl vardık anlamadık. Meridian tren işletmesi, Bayern ve Avusturya bölgesinde yerel ulaşım işinde olan önemli bir şirketin (Transdev GmbH) markası.

Tren yolculuğunun böylesini herkes kabul eder; tren temiz, pencerenin dışı yemyeşil, gidiş hızlı

Münih-Salzburg arası trenle iki saat

Salzburg Hbf ve Meridian treni (Bavyera ve Avusturya bölgesinde lokal tren işletmesi)

Salzburg’la ilk karşılaşmada sakinliğin ve sanatın şehri olduğunu hemen hissediyorsunuz. Toplu ulaşım araçları olsa da her yere yürüyerek gitmek mümkün. Merkez tren istasyonuyla otelimizin arası yaya olarak 8 dakikalık bir zaman alıyor.

Yaz ve kış turizmi açıdan önemli bir kent olan Salzburg nitelikli konaklama imkanlarıyla olduğu kadar fiyatlandırma bakımından da farkını hissettiriyor. Avrupa’nın pek çok kentine kıyasla konaklama pahalı. Otel görevlileriyle ilk temasımız sıcak bir ortamda gerçekleşiyor. Oda anahtarı ile beraber turistik şehir haritası, bulunduğumuz konumun işaretlenmesi ve buradan başlayarak nereleri görmemizin önerildiği konularını kapsayan kısa bir brifing veriliyor. “Biz burada ya yürürüz ya da bisiklete bineriz” denilerek toplu ulaşım araçlarına pek ihtiyacımızın olmayacağı söyleniyor. Hallstatt’a gitmeyi düşünüyorsak sabah erken saatte Hbf önündeki peronlardan hareket eden Bad Ischl otobüsüne binmemiz öneriliyor. Bilgi ve ilgi aynı anda zuhur ediyor.

Valizleri odaya bırakıp hemen kent keşfine en yakından başlıyoruz.

Minyatür sanat şehri Salzburg’da gezmek

Mirabell Palace and Gardens (Mirabell Palas ve Bahçeleri)

İtalyanca bir kelime olan “Mirabell”, “takdire şayan-mirabile” ve “güzel-bella” kelimelerinin birleşiminden meydana gelmiş. Mirabell Palas’ın Mermer Salonu eskiden önemli düğünlere ve konserlere mekan olmuş. Mozartlar da burada müzik yapmışlar. Şimdilerde Salzburg Belediye Başkanlığının bazı birimleri buradaymış.

Mirabell Bahçeleri’ni fotoğraf karelerine sığdırmak pek mümkün değil

Bahçeler, şehrin göbeğinde Barok zevk bahçeleri olarak 1690’da başpiskopos Johann Ernst von Thun tarafından tamamen yeniden tasarlanmış. Geometrik düzenleniş katedral ve kaleye yönelik bir görsel yönelime uygun ve ihtişamlı bir görüntü sağlamış.

Mirabell Bahçeleri (Fotoğrafın kaynağı); görüntünün alındığı tarafta kilise, karşı yönde de kale, manidar

Çeşitli bölümleri olan geniş bahçe (aslında bildiğin park) pek çok filme ve müzikale de mekan olmuş.

Mozart’la özdeşleşmiş bir kent, Salzburg

Mirabell Bahçelerinden çıkıp şehre doğru yürürken kalabalıkların olduğu yerlerde ya Mozart’la ilişkili bir anı ya da ruhunda Mozart olan bir sanat eserine dair bir yapı dikkate geliyor.

1756’da Salzburg’da doğan W.A. Mozart bir müzik dehası olarak anılıyor. Doğduğu, yaşadığı evler, dokunduğu müzik enstrümanları, ardında bıraktığı her şey sergi konusu olmuş. Kısa ömrüne 600’den fazla bestelenmiş eser sığdırmış. Yaşamını konu alan kitaplar, filmler çok da kolay bir hayat yaşamadığını anlatır. 17 yaşında Salzburg Sarayında müzisyen olmak ama bunun tatminsizliğiyle yollara düşmek… Ömrünün geri kalanında Viyana’ya damga koymak… Şimdi hem Viyana da hem de doğduğu kent olan Salzburg’da her yerde her şeyde adı ve ruhu yaşayan kimse olmak…

Mozart’ın izi olan evlerden biri

Yürümenin keyif olduğu Salzburg sokakları

Temiz, sakin, huzurlu Salzburg caddeleri

Kentin her yerinde Mozart’a ilişkili bir sunumun olduğu dikkatten kaçmıyor

Salzburg romantik olduğu kadar kasvetli de bir şehir. Sırtı Hohensalzburg Kalesine yaslanmış, dar bir alana sıkışmış izlenimi veriyor. Yüksekten bakınca çevresi yemyeşil ancak kent merkezinde daha çok beyaz ve gri renk hakim. Elbette rengi kirli kahverengiye-yeşile çalsa da Salzac Nehri kent dokusuna müthiş pozitif bir katkı veriyor. Şehri nazikçe ikiye bölen nehrin kale tarafı dar sokakları, şirin küçük dükkanları, sürekli bir kaç etkinliğe mekanlık yapan meydanları bu bölgeyi daha canlı ve turistik hale getirmiş.

Batı Avrupa’da böylesi kentler az değil. Ama burası dar alana yerleşimiyle, tarihe tanıklık etmiş yaşam ve yapı izleriyle etkileyici bir şehir. Yeni diye anılacak binalar dahi eskinin barok ruhunu yaşatmak üzere yapılmışlar. Dokunduğunuz her duvar, ayak bastığınız her parke taşı ya da içine girip dar koridor ve merdivenleri aşarak dolaştığınız her mekan sizi yüzlerce yıl ötesine alıp götürüyor. Zihniniz o zamanın sözcüklerine ve his dünyasına dair bir birikimden mahrum değilse başka bir iklimle donanmış olarak sürüyor zamanda yolculuğunuz. İçinde aşırılık barındıran hiçbir şeye rastlamamış olmak bir tesadüfün eseri mi? Kesinlikle bu bir rastlantı değil kanımca. Çünkü bu ince ruhun iklimi yerle halktan ziyaretçisine kadar herkesi içine almış bir şekilde. Huzurlu bir kent işte. İtiş-kakış yok, telaş yok, bağırma-çağırma yok…

Landestheater (Federal Devlet Tiyatrosu), ilginç bir yapı ve yönetim şekli olan tiyatro birliği. Merak edenler için buraya bir yazı bağlantısı bırakıyorum

Salzac Nehri üzerindeki yaya geçişini Marko-Feingold-Steg Köprüsü “aşk ve bağlılık” kilitleriyle daha renkli

Salzac’ın rengi pek tatmin edici olmasa da şehre dekoratif katkısı büyük

Neredeyse kolkola gezilen ama kimsenin kimseye dokunmadığı Salzburg’un dar sokakları

Sessiz şehir Salzburg

Salzburg semt pazarı

Salzburg Katedrali

Daracık kent sokaklarının arasında geniş boşluklar ve bu alanların hiç “boş’ olmaması

Dağın bittiği yerden şehir başlıyor ve Mozart o şehre yüzyıllardır nefes aldırıyor

Şehir, hayvan ve insan; ne güzelsiniz

Salzburg’un çarşı bölgesi, daracık sokakları, şirin mekanlarıyla

Festung Hohensalzburg (Hohensalzburg Kalesi)

540 m yüksekteki Festungsberg Dağı, Kuzey Alplerinin uzantısı olarak değerlendiriliyor. Tarihi demir çağına kadar gidiyormuş. Üzerinde bulunan kale 1077 yılında yapılmış. Avrupa’nın en iyi korunmuş Ortaçağ kalelerinden biri olarak kabul görüyor. Zaman içinde yapılan eklerle ihtişamlı bir görünüm kazanmış. Dış duvarları gibi kalenin içi de çok iyi korunmuş durumda. Kale hiçbir zaman ele geçirilememiş olmasıyla da bir ün sahibi.

Kale içinde bir çok bölüm ve ve her biri ziyarete açık. Hatta kalede resim sergileri, nikah törenleri, tiyatro, kukla gösterileri vb. etkinlikler yapılabiliyor. Ortaçağ denince insanın aklına o dönemdeki işkenceler ve konuya dair çeşitli demir aletler de geliyor maalesef. Kalede bunların sergilendiği bölümler de mevcut. Şehirden buraya gelmenin en kolay yolu 1892’de yapılmış füniküleri (raylı taşıma aracı) kullanmak. Yaya olaraksa 20 dakikalık bir tırmanışla çıkılabiliyor.

Salzburg’a kalenin avlusundan bakarak şehri anlamak, hissetmek, yorumlamak ve sanatın bu şehre neden bu kadar yakıştığına dair fikir yürütmek mümkün. Ben bir yaz akşam üzerinde yüksekten seyir esnasında, şehri ikiye bölmüş öylece süzülen Salzac Nehrini ve dar sokaklarında sınırlı hareketlerle dolanan insanları izlerken “böyle bir şehirde doğmuşsun Mozart olmayıp da ne yapacaktın” demiştim.

Kalenin web sitesine buradan erişebilirsiniz.

Füniküler (FestungsBahn)

Kalenin içi de dışı kadar diri, yapılar sağlam, içlerinde görülecek çok şey var

“Böyle bir şehirde doğmuşsun Mozart olmayıp da ne yapacaktın”

Ortaçağ’dan bugüne

Yakın çevresiyle Salzburg

Schloss Hellbrunn (Hellbrunn Sarayı)

Salzburg’a 25 dakika mesafedeki Hellbrunn Sarayı zamanında yazlık konut olarak kullanılırmış. Günümüzde bu sarayın turistik bir ziyarete konu olmasının sebebiyse yemyeşil bir doğa parçasının içinde yer almasının yanı sıra hünerli çeşmeleri ve fıskiyeleri. Su oyunlarını görmek için buraya geldiyseniz bir rehber eşliğinde açık ya da kapalı alanda yer alan çokça sayıda eğlenceli su gösterilerine tanıklık edebilirsiniz. Ayrıca sarayın süslü odaları ve sergileri de gezilebiliyor. Buraya tanıtıcı, fikir verici bir video bırakıyorum.

Rehber eşliğinde gezerken onun uyarılarını dikkate almak gerekiyor. Çünkü hiç beklenmedik bir anda bir su fışkırığına maruz kalınabiliyor. Kraliyet masasında otururken yer altından fışkıran sular, küçük ve hareketli oyuncakların su otomatı olarak kullanılması, mekanik tiyatro, hayvan görünümlü süslü çeşmeler… 1965 yılında en iyi film Oskar’ı alan Sound of Music müzikalinin büyu1k kısmı Salzburg, Hellbrunn Sarayı ve çevresinde çekilmiş. Unutulmaz sahnelerden biri olan Sound of Music Gazebo bölümünü buradan izlemek mümkün ve sarayın bahçesinde bir çardakta çekilmiş.

Elli yıl sonra oyuncularla yapılan bir söyleşi programı hem filmi hem de bu yazının konusu olan Hellbrunn çevresini çok güzel anlatıyor.

Vaktinde başpiskoposun yazlık sarayı gezmeye, görmeye değer içeriği ile ziyareti hak ediyor kısacası.

Salzburg Hbf (Südtiroler Platz)’da 25 numaralı otobüsle kısa sürede Hellbrunn’e gelmek mümkün.

Hellbrunn Sarayı mütevazı dış görünüşüyle değil belki ama içeriğiyle davetkar

Sarayın içi hem çok süslü hem de özellikle hayvan objeler mühiş gerçekçi

Kral masasının olduğu bölüm. Eğlenceli su parkında her an bir su şaplağına maruz kalabilirsiniz

Untersberg Dağı

Untersberg, Berchtesgaden Alpleri’nin en kuzeydeki masifin adı. Berchtesgaden ise Almanya-Avusturya arasındaki sınırı belirleyen bir mahmuz. En yüksek noktası 1.973 metrede. Buranın üne kavuşmasında da yine The Sounds of Music’in etkisi olmuş. Buraya “dengesiz zirve” namı kazandıran olaysa filmin açılış sahnesinde Julie Andrews’in “The Hills Are Alive” şarkısının çekimlerinin Almanya tarafında yapılmış olması. Çünkü burası tam iki ülke arasına denk geliyor. Filmin sonunda ailenin İsviçre’ye kaçışlarında dağa tırmandığı yer de burası.

Ayrıca bu dağ Salzburg fotoğraflarında da kendini gösterirmiş illa. O nedenle de “ayırt edici” gibi bir namı da varmış.

Untersberg’e Hellbrunn’den devamla gelmek en mantıklısı. Saray gezisinden sonra tekrar 25 numaralı otobüsün geçtiği durağa (anayolda) gelerek yine burada inilen duraktan otobüse binip Untersberg’a (yaklasık 20 dakika) gitmek uygun olur.

Untersberg’e ulaşınca teleferik (Untersbergbahn) istasyonu ve gidilecek dağın bir kısmı hemen önümüzde oluyor. Sitesi burada. Şahane Alp ve yeşil alan manzaraları ile beslenerek yukarıya çıkılıyor. Fikir vermesi açısından şu video işinize yarayabilir. 1776 metrede, hele açık bir havada çevreyi izlemek, fotoğraf çekmek, yürüyüş yapmak, restoranda yemek-içmek… Keyifli bir gün…

Untersberg Dağına teleferikle ulaşım eşsiz doğa manzaraları vaadeder

Şanssızlık ki Untersberg ziyaretimiz yağmurlu ve soğuk bir ağustos gününe denk gelmişti. Alplerdeydik, deniz seviyesinin 1800 metre kadar üzerindeydik.

Untersberg’in bitkileri

Hallstatt

Salzburg’a gelince görülmesi mutlak gerekli yerlerden biri de Hallstatt olmalı. Bu şahane köy müthiş güzel fotoğraflar veriyor. Ayrıca bu bölge tuz madenciliği açından da önemli. Dünyanın ilk tuz madeni bu köyü sırtındaki dağda. O nedenle Salzburg’da erken yola çıkmak ve zamanı iyi değerlendirmek lazım.

Bu konu hakkında daha önce bir yazı yazdığım için buraya bir ek yapmayacağım. Hallstatt’ı ve tuz madenini merak edenler için buraya bir bağlantı noktası bırakıyorum.

Yol boyu yeşil

Bad Ischl tren istasyonu ve içindeki kafe-fırın

Bad Ischl tren istasyonu ve otobüs terminali

Bad Ischl

Hallstatt

Hallstatt

Hallstatt

Dönüş yolu

Salzburg Card

Uzun bir yazı oldu farkındayım ama Salzburg anlat anlat bitmedi. Bir de bu Salzburg karttan iki söz edeyim. Bu tip kartlar hemen turistik şehirde var. Ama bu kart kadar işlevsel olanı enderdir. Sizi gezdirmek ve ödemelerde indirimler yapmak için neredeyse bahane arıyorlar. Çok yararlı bir kart. Burada web sitesi var. Erişip siz de kendi uygunluğunuzu değerlendirebilirsiniz.

Sonraki durak Ljubljana

Münih – Almanya

Yola çıkarken uzun gezinin planı

Bu gezi yazısı, Almanya (Münih, 3 gece), Avusturya (Salzburg, 3 gece; Viyana, 4 gece) ve Slovenya (Ljubliana, 3 gece) ülkelerinden dört kenti kapsayan uzun süreli seyahatin Münih bölümünü içermektedir. Gezi, 2017 yılının ağustos ayında gerçekleşmiştir. Ulaşım aracı olarak uçak, tren, otobüs ve otomobil kullanılmıştır. 2017 yılı rakamları ile maliyet hesabı, konaklanan oteller vb. özelden ulaşanlarla paylaşılabilir.

Uzun seyahatin rota özeti

Bavyera’nın başkenti Münih’e doğru

Münih’in simgeleri

Münih, Almanya’nın en büyük eyaleti olan Bavyera’nın başkenti.

Bavyera deyince aslında Almanya’nın tüm güneydoğusunu kapsayan geniş bir coğrafyadan söz etmiş oluruz. Çoğumuzun filmlerden aşina olduğu Alp Dağları manzaralarına zemin oluşturan doğası, yüksek tepelerin arasına yerleşmiş kasabaları ve köyleri, romantik şatoları; yöreye özgü insanı, dili, kıyafeti, müziği, eğlencesi, yiyeceği, içeceği kısacası zengin kültürüyle özel bir ilgiyi hak eden bir bölgeden söz ediyoruz. Dijital müzik platformlarında Bayerische dialekt, Bayerische volksmusik benzeri sözcüklerle listelenen seçenekleri dinlemeye başladığımızda farklı ama neşeli bir akışın içinde buluruz kendimizi.

Geleneksel kıyafetleri, yöreye özgü biraları, çiftçilikle uğraşmaları, belirgin bir zenginlik içinde olmaları (BMW-Bayerische Motoren Werke, Adidas, Puma gibi dünyaca kabul görmüş bir çok marka bu bölge ile özdeşleşmiştir), bu varlık ve farklılığın Münih kentine yansımaları, şehri her zaman ziyaret etme konusunda cazip kılmıştır.

Dünyanın en uzun yasası olarak anılan Alman Saflık Yasası (Reinheitsgebot) da 1516 yılında Bavyera’da kabul edilmiştir. Bu yasa, aslında bira ile Bavyera ilişkisini de açıklamaya yardımcı olur. Bu yasa ile bira yapımında kullanılan maddeler sınırlandırılmış, üretimi bir standarda bağlanmıştır.

Bavyera’yı ziyaret etmek için pek çok neden sayılabilir. Ama bir gezgin olarak kent hakkındaki araştırmalarım bana şunu hissettirdi; Münih çok güzel (yeşil, rahat, huzurlu, sakin, zengin vb.) bir şehir; bir Almanya düşkünü olarak burayı mutlaka görmelisin! Planlar yapıldı, yola çıkıldı.

Seyahat başlangıç noktası olan İzmir’den (Adnan Menderes Havalimanı-ADB) Sunexpress Havayollarına ait bir uçakla, günü değerlendirmek adına oldukça erken bir saatte (04:15) Münih Franz Josef Strauss Havalimanına (MUC) hareket edildi.

Avrupa’nın en işlek havalimanlarından biri olan Münih Havalimanı, Frankfurt’tan sonra Almanya’nın ikinci işlek havaalanı olarak değerlendiriliyor. Münih Havalimanının web sitesinden (https://www.munich-airport.com) de izlenebileceği gibi alanın şehirle ve diğer kentlerle bağlantısını sağlayan birçok seçenek mevcut.

Toplu ulaşım ağı konusunda Alman şehirleri sizi hep mutlu eder. Bilet seçeneklerini çalışmakta yarar vardır.

Biz S-Bahn (S1) hızlı treniyle şehir merkezindeki otelimize kolayca ulaştık. Bu arada havalimanından ayrılmadan, Günlük Grup Seyahat Bileti almayı ihmal etmedik. Münih şehrinde geçerli toplu ulaşım bilet ve harita seçeneklerine buradan: https://www.mvv-muenchen.de/en/index.html erişmek mümkün.

Erken kalkan yol alır fikriyle hareket ettiğimiz için Bavyeralılar güne başlarken biz de sanki bir Münih sabahına uyanmışız gibi onlara katılmıştık bile. Otelimiz Merkez Tren İstasyonuna çok yakın olduğu için S1’den Hauptbahnhof’da indik. Kahve eşliğinde alınan soğuk sandviç ve Berlinerlerin lezzeti ve çevrenin temizliği Almanya’da olduğumuzun ilk işaretleriydi.

Gökyüzü pırıl pırıl ve güneşli, sıcak olmaya aday bir gün, ağustos ayının ilk günleri. Valizleri otele bıraktıktan hemen sonra üzerinde çalışılmış gezi planımız hayata geçmek üzere elimizdeydi. Yepyeni bir kent keşfedilmeyi bekliyordu. Tüm gün bizimdi. Hbf’daki turizm bürosundan edindiğimiz gezi haritaları ve kitaplar da elimizdekilere ek olarak yol göstericimiz oldu.

Görülmesi gereken pek çok yer kent merkezinde (Marienplatz civarı) olduğu için ısınma turları genelde buradan başlıyor. Biz de öyle yaptık.

Marienplatz bölgesi gezi planı (sağ alt köşe başlangıç noktası)

Viktualienmarkt (Erzak pazarı)

200 yılı aşkın zamandır (Kral Maximilian I tarafından 2 Mayıs 1807’de yayınlanan bir kararnameyle) pazar yeri olarak kullanılan yer. Zaten Viktualien, Latince erzak anlamına geliyor. Buradan her türlü gıda alışverişi yapılabildiği gibi farklı seçeneklerden oluşan yiyecek ve içecekler de tüketilmeye hazır. Açık ve kapalı alanlarda, alınan yiyeceklerin tüketilebileceği oturma grupları mevcut. Tipik Bavyera görüntüsü olarak hafızaya kazınacak görseller burada oluşmaya başlıyor. Uzun tahta masaların çevresine dizilmiş Münihliler ya da turistler, kırmızı yanaklarını gözlerine doğru kaldıra kaldıra kahkahalar atarak sohbet ediyor, biralarını içiyor, tavuk ve patateslerini yiyorlar. Viktualienmarkt‘ın nimetlerinden nasiplenmek size de iyi gelecek.

Viktualienmarkt – 200 yılı aşkın zamandır halkın pazarı

Buradan ayrılma vakti gelince hemen başımızı kaldırdığımızda görüntü alanını kaplayan yapıların arasında kalan Marienplatz bölgesine geçiyoruz.

Marienplatz

Marienplatz – Altes Rathaus / Neues Rathaus

St.Peter Kirche

St. Peter Kirche

St.Peter Kilisesinin (https://alterpeter.de) içini gördükten sonra dar tahta merdivenleri tırmanarak 91 metre yüksekliğindeki kuleye çıkmak ve buradan şehre göz atmak keyif verici.

St. Peter Kilisisinin kulesine çıkış ve kuleden manzara

Neues Rathaus (Yeni Belediye Binası)

St. Peter Kilisesi kulesinden Neues Rathaus (https://www.muenchen.de/)

Heiliggeist Kirche

Heiliggeist Kirche (https://heilig-geist-muenchen.de/)

Frauenkirche (Der Münchner Dom)

Bavyera başkentinin simgelerinden biri Frauenkirche (https://www.muenchner-dom.de/)

Fotoğraflarda belki dikkati çekiyordur. Şehir yönetimi, bina yüksekliğini en fazla 99 metre ile sınırlandırdığı için yüksek denebilecek bina göze çarpmamakta. Bu kural ancak şehrin dış kesimi için esnetilebiliyormuş. Münih’in şehir olarak kurulması 115o yılları civarına denk geliyor. Kuruluşundan itibaren geçen zaman, kentin zenginleşmesi, yaşam kalitesinin yükselmesi, şehrin talep görmesi ve benzeri sebepler yüksek binaların yapılmasına engel oluşturan kuralların çiğnenmesine vesile olmamış velhasıl.

Marienplatz bölgesinde ziyaret, yeme-içme, alışveriş, dinlenme gibi ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra Karlsplatz Meydanına doğru yürüyoruz. Burada Ortaçağ döneminde şehrin kapısı olarak kullanılan Karlstor ve meydanadaki serinleme fıskiyelerinden nasipleniyoruz. Sonra Marienplatz meydanındaki yer altı peronuna iniyoruz. Burası merkezi bir istasyon olduğu için çok sayıda trenin aktarma istasyonu. O nedenle Olympiazentrum’a (Olimpiyat Merkezi) gitmek için Moosach yönüne giden U3 trenine biniyoruz. Olympiazentrum istasyonunda inip yüzeye çıktığımızda modern kent yapılarının yanında geniş bulvarlar ve caddelerin kesişim yerinde dünyaca ünlü Bavyera markası BMW’nin fabrikasını ve müzesini görüyoruz.

Olympia bölgesi biraz yeşil galiba

Olimpiyat Parkı, 1972 yılındaki Münih Olimpiyatları öncesinde yapılan ve daha sonrasında güncellenerek modern insanın ihtiyaçlarına uygun olarak ama yeşil dokuyu keskin kurallarla koruyarak bugünlere gelmiş bir bölge. Eyalet başkenti Münih’in sahibi olduğu bir şirket tarafından yönetilen park çok sayıda dünya şampiyonaları, Almanya şampiyonaları, konserler, ticari fuarlar, sergiler vb. etkinliğe ev sahipliği yapmış (https://www.muenchen.de/sehenswuerdigkeiten/orte/120221.html).

Olympiazentrum (Wikipedia’dan)

BMW Welt

Bölgedeki görülecek yerelerden biri de kuşkusuz BMW kompleksi. Oldukça büyük ve çok katlı müzede gezerken arabalar konusunda insanoğlunun nereden nereye geldiğine tanık oluyorsunuz (https://www.bmw-welt.com/en.html).

BMW Dünyası

Geçmişte günümüze BMW otomobil ve motorsiklet dünyasına neler kazandırdıysa hepsi burada

Bu kadar yorgunluğun üzerine yapılacak en güzel şey gölge bir yere şilteleri serip çimenlerin yeşil huzuruna kendini bırakmaktır diye düşünenlerdenseniz Almanya’nın parkları tam size göredir. Ama Münih bu konuda açık ara önde olan Alman kentlerinden biri. Az sonra vereceğim iki örnekle ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılacak sanıyorum. Bunu bildiğim için ülke dışı gezilerde sırt çantalarımız sadece yiyecek-içecek gibi ihtiyaçları değil aynı zamanda ağırlık yapmayacak yer örtülerini de içeriyor.

Bir kaç saatimizi alan BMW ziyaretimizden sonra Olimpia Parkın tatlı yamaçlarından birine serilmek, koyu gölgesiyle havada asılı nem üzerine adeta perde olan beyaz söğütlerin altına bıraktık kendimizi. Bu alanın geçmişten günümüze doğru geçirdiği değişimi anlatan bir makaleye bu adresten erişebilirsiniz. Amerikayı yeniden keşfetmeye lüzum yok diye güzel bir sözümü var. Almanlar yapmış, biz de örnek olarak böyle projelerden ilham alabiliriz diye içimden geçeni paylaşmış olayım.

Parktan buna benzer yüzlerce görüntü paylaşılabilir. Ama gerek yok.

Englischer Garten (İngiliz Bahçesi)

Bahçe dendiğine bakmayın siz, bahçe bizim dilde küçük bir alan çağrıştırıyor zira. Burası Avrupa’nın en büyük kent parklarından biri.

İngiliz Bahçesi adını Friedrich Ludwig von Sckell’in siteyi tasarlarken model olarak kullandığı İngiliz peyzaj bahçelerinden almıştır.

Karl Teodor, Isar Nehri kıyısında halkın kullanabileceği bir yeşil alan oluşturulması için emir vermesi üzerine kurulmuş. Hikaye, eski zaman soylularının filmlerde rastladığımız varlık-yokluk, neslin ve asilliğin devamı gibi ihtirasları, halk gözünde değer bulmak için yapılan tercihleri içinde barındırıyor. Okumak isterseniz hikayesi burada.

Her nasılsa olmuş ama şahane olmuş. New York’un Central Parkı (341 hektar) misali (370 hektar) devasa bir alan halkın hizmetine sunulmuş. Çok farklı ihtiyaçlara hizmet veren parkın daha fazla görseline buradan erişilebilir.

Teodor 1780’lerde parkın kurulmasına imkan sağlamış ama o zamandan günümüze kadar geçen yüz yıllar içinde de birisi çıkıp yeter bu kadar park park, her yer park zaten burada bina yapacağız dememiş, diyememiş.

Englischer Garten’dan bir kaç görüntü

Schloss Nymphensburg (Nymphensburg Sarayı)

1600’lerin sonlarında bir yazlık saray olarak yaptırılmış ve Bavyeralı Alman hanedanı ve kraliyet ailesi olan Wittelsbach Ailesi tarafından kullanılmış. 1918’deki devrimden sonra kamunun malı olmuş, aileye sınırlı oturma hakkı verilmiş. Avrupa’nın büyüklük bakımından önemli sarayları arasında yer alır ve çeşitli kısımlardan oluşur. Aynı zamanda büyük bir park da alana dahildir (Sarayın web sitesi burada).

Nymphensburg Sarayının dış kısmından görüntüler

Nymphensburg Sarayı çok büyük bir alanı kaplıyor. Önce dışını sonra da iç bölümleri gezmek için iki üç saati buraya ayırmak yerinde olur. Sarayın bahçesinin en sonu Münih Botanik Bahçesine bir arka kapıdan giriş imkanı veriyor. O nedenle bu bölgeye ayrılacak zamanı botanik bahçesini devamla değerlendirmek isteyenler için bu bilgiyi de paylaşmış olayım.

Botanischer Garten München/Nymphensburg (Münih Botanik Bahçesi)

Münih Botanik Bahçesi, 1914 yılında Alman botanikçi Karl von Goebel tarafından kurulmuş. Bugün 21.2 hektarlık bir alanı kaplayan Münih-Nymphenburg Botanik Bahçesi’nde yaklaşık 19.600 tür ve alt tür yetiştirilmekte. Dünyanın her yerinden ve dolayısıyla farklı iklim bölgelerinden yabani ve kültüre alınmış bitkileri bilimsel kriterlere göre toplama, inceleme, yetiştirme ve sergileme görevine sahip. Bahçesin web sitesi burada. Gittiği şehirlerde botanik bahçelerini de ziyaret listesine almayı sevenler için muazzam imkanları olan, huzur dolu bir mekan sizleri bekliyor.

Münih Botanik Bahçesinden akşam üzeri görüntüleri (biraz torpil yapmış olabilirim:)

Deutsches Museum (Alman Müzesi)

Dünyanın en büyük teknoloji ve bilim müzesidir. Münih’in de en büyük müzedir. Yılda yaklaşık 1.5 milyon ziyaretçinin geldiği bu müzede 50 farklı bilim ve teknoloji dalına ait 28,000 farklı obje sergilenmektedir. Müze Alman Mühendisler Odası (VDI) tarafından 28 Haziran 1903 tarihinde kurulmuş. Müzenin web sitesi burada.

Müzede aklınıza gelebilecek her türlü Alman mühendisliği ürünü mevcut. Gezmesi uzun süren, geniş bir alana yayılmış. Sergi ürünlerinin kronolojik düzendeki sunuluşu teknoloji ve bilimdeki paralel gelişmenin seyrini gözünüze sokuyor adeta.

Maximilianstraße

Bugün lüks olanakları sunan, moda tutkunlarının tercihi olan mağazaların yer aldığı bir cadde adını Bavyera Kralı II. Maximilian’dan almış. Caddenin bir ucunda Bavyera Eyalet Meclisi’nin toplandığı bina Maximilianeum yer alıyor. Yapımı 1850 yılına kadar gidiyor. Lüks konaklama seçenekleri de yine bu cadde üzerinde yer alıyor.

Maximilianstraße ve Maximilianeum

Munich Residenz

Zaman yetersizliği nedeniyle görme imkanımız olmayan residenz 1385’te bir Orta Çağ kalesi olarak inşa edilmiş. Zamanla saraya dönüştürülmüş ve Wittelsbach Hanedanı tarafından çok uzun bir süre (1508-1918) yönetim merkezi olarak kullanılmış.

Günümüzde Bavyera’nın en büyük müze kompleksi olarak isminden söz ettiriyor. Web sitesine burada erişilebilir.

Hofbrauhaus

Tüm Almanya kentlerinde olduğu gibi Münih de ün sahibi bira bahçelerine sahip. Bunlardan biri Hofbrauhaus. Web sitesi burada. Eğlenceli ve lezzetli bir yer.

Hofbrauhaus

Augustiner-Keller Biergarten

Hatırı sayılır nama sahip bir başka bahçe de burası. Çok geniş bahçesinde yer bulmanın, ancak belli süre beklemeyi gerektirdiği düşünülürse buradan ulaşıp rezervasyon yaptırmakta yarar var.

Augustiner-Keller Biergarten

Sonraki durak Salzburg

Levent Şık – 26.06.22 / candaki.com