Madrid – İspanya

    Özet

    Bu yazımda, ilk defa ziyaret etme imkanı bulduğum İspanya ülkesini, özelde de Madrid şehrini anlatmaya çalıştım. Kuşkusuz ki on iki günlük bir deneyim bir ülkeyi, bir şehri, bir yaşam kültürünü anlamaya yetecek bir süre değil. Ancak önceleri epeyce mesafeli durduğum İspanya ve İspanyol kültürü hakkında ne kadar da önyargılı olduğum gerçeği ile yüzleşme olanağı buldum. Yazı içerisinde önyargılarımın kökenlerinden de bahsediyorum. Burada uzun uzun anlatmayacağım.

    Bir şehri tanımak için onun sokaklarında yürümeniz, insanları ile yüz yüze gelmeniz, mümkünse havadan sudan da olsa konuşmanız gerekiyor. İmkanlar ölçüsünde bunu yapmaya çalışmak bile insana çok şey katıyor.

    Bu zaman zarfında, ülkenin neden dev giyim markalarıyla dünya pazarlarında yer aldığını da görme imkanımız oldu. Ülkemizdeki AVM’lerin en gözde konumlarında yer alan ve her yaştan, kadın ve erkeğin içinde dolandığı mağazaların marka sahipliğinin İspanya’ya ait olması hiç şaşırtıcı değil. Bu ülkede başta kadınlar olmak üzere herkes çok güzel ve çok şık giyiniyorlar. Özellikle kadınlar… Sanat ve estetik kaygısı yüksek olan bir toplum gördü gözlerim. Yoğun şekilde kullanılan toplu taşıma araçları tertemiz kokuyordu.

    Binalar -özellikle kent merkezindeki binalar- hem çok büyük hem de müthiş süslü. Göze hoş görünmeleri için sanatın, bilimin her kolundan yararlanılmış. Amerika’daki binalar, cadde ve sokak tasarımlarının benzerlerini gördüm desem yanlış olmaz. Caddeler, istisnasız çok geniş. Trafik sıkışıklığı yok denecek kadar az. Madrid’in nüfusu bugün 7 milyona yakın. Her yerde insan var ama bu insan yoğunluğunu hissetmiyorsunuz. Diğer taraftan İspanya bu yılın ilk altı ayında 42 milyondan fazla turist almış (geçen yılın %13 fazlasıymış). O nedenle tüm kafeler, restoranlar, eğlence yerleri, parklar insanla dolu. Ülkenin genel olarak diğer Avrupa ülkelerine göre daha ucuz olması (benzinin litresi 1,65 Avro), turistik hizmet sektörünün işini iyi yapıyor olması gibi avantajları da var.

    İspanyol insanını neşeli, eğlenceli, konuşkan ve ölçülü buldum. Madrid’te ağlayan çocuk sesi duymadım desem yeridir (Barselona için tam tersi şeyler yazacağım). Kavga-gürültü, itiş-kakış görmedim. Ama özellikle turistlerin yoğun olduğu bölgelerde çantalara, telefonlara dikkat etmekte yarar var. Fakat örneğin Hamburg’dan daha güvende hissettik kendimizi. Mülteci akını Orta Avrupa ülkelerini daha ciddi etkilemişken buraya da Afrika kıtasından bir akış olduğu görülüyor.

    Güvenlik güçleri net olarak halkın içinde görünmese de sorun olabilecek yerlerde yerlerini tutukları, bekledikleri gözden kaçmıyor.

    Trafik ışıklarında sesli uyarı sistemi kullanılıyor. Bu seslendirme kuş sesiyle yapılıyor. Görme engelli bile olsanız durmanız mı yürümeniz mi gerektiğini bu sesten anlayabiliyorsunuz. Aynı seslendirme uygulamasının, farklı seslerle kongre sunumları sırasında da kullanıldığını gördüm. Çok hoş bir tasarım bence.

    Günlük yaşama dair aklıma gelen yeni şeyler olursa yine buraya eklerim. Her zaman olduğu gibi gezi yazılarımın dinamik bir içeriğe sahip olması hoşuma gidiyor. Zaman zaman tekrar gittiğim yerlerle ilgili olarak güncellemeler yapıyorum. Zira sabit olan bir şey yok dünyada. Her şey değişim ve devinim içinde. Bugün gördüğümüz bir doğrunun yarın yanlışını görebiliriz. Sabit fikirli olmak altmışlarda kalmış olmalı.

    Keyifle okunsun, isteyen herkes benim gördüklerimi görsün isterim.

    Madrid’e doğru yolda olmak

    Yazılı kaynaklar, genelde İspanya’nın kültürel zenginlikleri, tarihi, doğal güzellikleri ve yaşam tarzıyla oldukça etkileyici bir ülke olduğundan bahsederek başlıyor. Bu davet, içinde bulunup deneyimlenene kadar bir karmaşayı da içinde barındırır. Zira insanlık tarihinde gerek bu coğrafyanı gerekse ülke insanının kayda değer katkısı ve etkisi bilgimiz dahilindedir. O halde ilk cümleye özne olan kıymetleri yerinde görmek, sonra kişisel fikirimizi geliştirmek en doğrusudur.

    İspanya, -Portekiz’le beraber- İber Yarımadası (İberya)’nın iki sakininden biri. Yarımadanın en güneyindeki Cebeliktarık, üzerinde güneşin batmadığı söylenen imparatorluğun yönetimide. Bir yandan Akdeniz’e diğer yandan Kuzey Atlantik Okyanusu’na erişim kolaylığına sahip bir coğrafya burası. Ceneviz doğumlu olan ve sonraları İspanya ve Portekiz’de yaşayan Kristof Kolomb’un buralara gelmesi de bir tesadüf değil elbette. Bugün Kolomb’un, Barselona’nın ünlü caddesi La Rambla’nın denize kavuştuğu noktadaki sütunun tepesinde yer alan heykeli de… Hoş Kolomb’un heykeldeki işaretiyle Amerika kıtasına atıfta bulunduğu düşünülse de gerçekte parmağın yönü Akdeniz’e doğrudur.

    Dünya keşifler tarihinde önemli bir yere sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Bu aynı zamanda yayılmacılık, başka toplumlarla ilişki sıklığı ve kozmopolitliği de beraberinde getirmiş. İspanyolca -çeşitli alt lehçelere ayrılmış olsa da- dünyada en yaygın konuşulan diller arasına girmeyi başarmıştır. Bilgisayarlarda yaygın şekilde kullanılan işletim sistemlerinin dil seçeneklerine baktığınızda bile bu acıkça görülüyor.

    Toplum yapısının çeşitliliği, tek bir dilde anlaşabilme kolaylığı dışarıdan bakıldığında bir ülkeyi ziyaret eden için önemli bir bariyer gibi durmaktadır. Dünyanın diğer pek çok ülkesinde, yerel dili bilmeden, İngilizce ile anlaşmak gibi bir iletişim avantajı varken…

    Yıllarca şu ya da bu sebepten hep İspanya’dan hep uzak durduğumu -hiç bir yere turla gitmem ama bu ülke tursuz zor dediğimi- fark ettim. Ve iş (XX Internatioal Botanical Congress) vesilesiyle de olsa İspanya için yola koyulduk.

    Yolculuk

    İspanya seyahatimiz sıcak bir Ege temmuzunda, zaman akşam üzerine akmakta iken başladı. Şanslıyız ki İzmir’den Madrid’e haftada iki olmak üzere doğrudan uçuş var. Yoksa İstanbul’dan aktarma ile bir yere gitmek artık oldukça yorucu ve zorlayıcı hale geldi. Tıpkı karayolundaki trafik gibi havalimanı apronunda, hizmet binalarında itişip kakışmadan bir yere varmak mümkün olmuyor.

    Uçağımız İzmir’den havalandığı andan itibaren şanslıydık ki gökyüzü ile yeryüzü arasına sıkışmış, asılı duran hiçbir şey girmedi. Masmavi bir koridorda önce Ege suları üzerinden süzülürken bir müddet Doğu Ege adalarını seyreyledik. Avrupa anakarasına girişimiz Halkidiki üzerinden oldu. Devamında K. Makedonya, Arnavutluk ve İtalya ülkeleri göründü. Napoli’den itibaren -hava o kadar temizdi ki- denizde neşeyle yer değiştiren teknelerin, gemilerin beyaz köpük izlerini bile takip edebildik.

    Napoli üzerinden geçerken

    Palma Adası sol arkamızda kalırken bu defa yönümüz kuzeybatıya döndü. İspanya anakarasına giriş yaptığımızda solumuzda Valensiya sağımızda Barselona vardı.

    La Palma, volkanik bir Kuzeybatı Afrika açıklarında bir ada

    Ülkeye güneyinden giriş yaptığımızda sıcak plajların, uzun sahillerin, turistik açıdan seçkin adaların yer aldığı çok açık görünüyordu. Seyahatimiz Madrid’e doğru sürerken, içlere sokuldukça Anadolu coğrafyasının merkezindekine benzer geniş bozkır alanları altımıza serilmeye başladı.

    Solumuzda Valensiya, sağımızda Barselona, İspanya anakarasına giriş

    Alçak tepeler arasına serpili tarım alanları, aralarında dolanan sınırlı akarsu yatakları, sadece onların çevresinde yoğunlaşan ağaç örtüsü… Ne kadar da tanıdık geldi değil mi size de? Henüz hasat edilmiş ya da edilmek üzere en sarı haliyle bekleyişte ekin tarlaları; tek tük yeni ekimi yapılmış kışlık çeşitler. Avrupa’nın diğer ülkelerinden farklı olarak -bizimkine benzeyen- dalgalı tarla sınırları; tepelerin zirvesine sıkışmış Akdenizin yerlisi kimi çamlara ait topluluklar…

    Madrid çevresinden tarlalar, arazi yapısı

    Doğanın eli, ekolojik koşullara paralel olarak benzer bitki örtülerini armağan ediyor insanoğluna. Kırmızı renkli Akdeniz toprağı yer yer kendini iyice açık ediyor. Böylece hiç de yabancısı olmadığımız bir coğrafyanın keşfinde olduğumuza kani oluyoruz. Henüz üzerinde seyrimiz ve fikirimiz olmayan kuzey kesimlerin (tıpkı bizim ülkemiz gibi) yeşil dağlarla bezeli olduğu bilgisini de okuduklarımızdan öğreniyoruz.

    Havalimanına iniş

    Uçağımız, Madrid havalimanı için alçaldıkça penceremde akan görüntüler beni bir anda Mardin’e götürüyor. Bu isim benzerliğinin ötesinde bir yakınlaşma. Mardin’e (Mezopotamya Ovasına) havadan baktığınızda da benzer bir görüntü görürsünüz aslında. Mardin yazıma buradan ulaşıp siz de bunu test edebilirsiniz.

    Ve Madrid havalimanına iniş. Dört saate yakın bir yolculuk yapmamıza rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Her bakımdan huzurulu bir uçuştu. Oldukça geniş bir düzlükte geçen havadaki seyrimize paralel olarak hayli geniş bir alana yayılmış bir yerdeyiz. Avrupa’nın önemli aktarma merkezlerinden biri olan bu havalimanı Amerika kıtasına geçişte önemli zaman avantajı sağlıyor. Buna koşut olarak da oldukça büyük bir liman. Tekerlerin piste deyişiyle uçağımızın park pozisyonuna geçişi arasında 25 dakikalık bir taksi süreci var.

    Madrid havalimanı

    Havalimanı (MAD-Adolfo Suárez Madrid–Barajas Airport)

    Turist olarak gidilen ülkelerle ilgili ilk yargımız havalimanındaki karşılama sırasında oluşuyor. Sonra bu kanaatler değişse de ilk izlenimler -o ülke hakkında- elbette önemli ipuçları veriyor. Sizi pasaport kontrolü öncesinde nerede bekletiyorlar? Görevliler sizi yönlendirirken tebessümle mi beş karış suratla mı hareket ediyorlar? Pasaport polisi sizin bir misafir olduğunuzun farkında mı yoksa size bir mülteci adayı gibi mi davranıyor? Girdiğiniz ilk tuvalet pis mi temiz mi kokuyor, temizlik malzemeleri eksiksiz mi, su akıyor mu vs… Bunları çoğaltmak mümkün. Dahası bu ülkenin insanı mutlu mu mutsuz mu, ferahlıkla mı geçiyor ömrü, darda mı, endişeli mi yarınları için, çocukları için…

    Pasaport polisi, sadece göz temasıyla ve tebessümle giriş mührünü vurduktan sonra hemen arkasındaki dar koridordan bagaj alım bölgesine geçiyoruz. Oradan da gümrük polisinin gözetiminde ülkeye giriş yapmış oluyoruz.

    Her yer tertemiz, ışıl ışıl. Terminal aydınlatması dengeli ve yeterli, aşırı lamba kullanımı yok. Donuk beyaz ışık yerine daha sıcak gün ışığı aydınlatma araçları tercih edilmiş.

    Şehir merkezine ulaşım (Taksi, bilet, toplu ulaşım vs)

    Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için pek çok seçenek var. Limanın web sitesinden bunlara ulaşılabilir. Ben burada toplu taşıma seçeneğini paylaşacağım.

    Tavana asılı uyarı tabelalarını (Terminal 1’deyiz) takiben Metro istasyonuna doğru yol alıyoruz. T4 için (ülke içi uçuşlar için kullanılıyor) ayrı bir metro istasyonu varken T1, T2 ve T3 aynı metro istasyonunu kullanıyor. Yürüyüşümüz bazen yürüyen bant üzerinden sürüyor. Yol boyunca mekana incelikle yerleştirilmiş sanat eserlerini, ülkenin kimi sanatçılarının isimlerini aşinalıkla izliyoruz. Bir havalimanında, uzunca bir uçuştan çıkmış gibi değil de bir sanat galerisinde bakınıyormuş hissiyle yürürken metro istasyonuna erişiyoruz.

    Havalimanından metro istasyonuna doğru yürüyüş

    Havalimanından Metroya geçiş

    Bu ülkeye dair gezi planı yapanların okudukları metinlerde sıkça geçen bir durumdan da bahsetmenin zamanı geldi. İspanyollar her ne kadar Akdeniz insanı sıcaklığını fazlasıyla taşısalar da sizinle iletişim kurarken mutlaka kendi dillerini tercih ediyorlar. Bunu uzun süreli deneyimle de sabitlemiş biri olarak ciddi ciddi uyguladıklarını gördüm. Kulağa hoş gelen bu dile aşinalığımız muhtemelen Casa de Papel ile başlamıştır. Gerçekten de birileri sürekli konuşsun, olsun siz bir şey anlamasanız da olur türünden bir tatlı fonetiği var bu dilin. Yetişkin erkeklerin ses tonu ve kelime vurguları çok çok dikkatimi çekti. Kulakta güzel bir ses izi kalıyor bu ülkede gezerken. Ama tabeladan yemek siparişine, ulaşımdan alışverişe her yere hakim olan bu İspanyolca hakimiyeti sizi zorlamaya da aday bir durum. Hazırlıklı olmalısınız. İşte size ilk deneyim, ulaşım bileti alırken karşılaşılan yazılar, makineler. Neyse ki makinelerde İngilizce seçeneği mevcut.

    Metro girişi

    Ulaşım bileti konusunda, şehirde kalınacak süreye bağlı olmak üzere turistik bir seyahat kartı almak en güzeli. Şurada bu konuda detaylı bilgi mevcut. Bu elektronik seyahat kartına sahip olduğunuzda (havalimanı dahil) tüm toplu ulaşım araçlarına binme konusunu halletmiş oluyorsunuz. Diğer Avrupa ülkelerinden de aşina olunan kentin bölümlere (Zon) ayrılması Madrid için de geçerli. Bu nedenle sahip olduğunuz ulaşım biletinin içinde bulunduğunuz zona uygun olması bekleniyor. Bazı istasyonlarda çıkış yapmak için de bu kartı okutmanız gerekiyor. Böylece sistem otomatik olarak sizin doğru biletle doğru zonda olup olmadığınızı kontrol ediyor.

    Metro istasyonlarına giriş ve çıkış turnike ile yapılıyor. Ama her istasyonda bu hareketleri izleyen görevliler buluyor. Siz onları görmeseniz de onlar sürekli olarak izleme halindeler. Tanık olduğum bir olayda dört kişilik bir aile acil çıkışı kullanarak sadece iki kez kart okutmak suretiyle giriş yapıyordu. Görevli neden böyle yaptıklarını sorarak yanlarında bitti. Oysa istasyon şehrin en sakin yerlerinden birindeydi ve çevrede kimseler yoktu.

    Turistik Toplu Taşıma Kartı

    Bu ulaşım kartına (Tourist Travel Pass) sahip olduğunuzda geçerlilik süresi bittiğinde dilediğiniz gibi ve kadar yükleme yapıp seyahat edebiliyorsunuz. Kartı alırken kart ücreti ödemiyorsunuz, ücrete dahil olarak size geliyor. Bu oldukça avantajlı bir durum aslında (kartın tek başına ücreti 2,50).

    Avrupa’nın en ucuz ulaşım hizmeti (diğer her şey için de böyle olduğunu günler ilerledikçe görmüş olduk) Madrid’te diyebilirim. Ulaşım için ödenen en az ücret 1,50. Bu gittiğim tüm ülkelerin oldukça altında bir değer. Karta yükleme yaparken nereden nereye gitmek istediğiniz soruluyor (makine tarafından). Girdiğiniz bilgiye göre belirtilen ücreti nakit ya da kredi kartıyla ödeyebiliyorsunuz. Eğer yerli ve uzun süreli şehirde kalıcı değilseniz ihtiyaç oldukça yükleme yapmak en iyisi. Şehir merkezi yürüyerek gezilebilir. Ama bu büyük şehirde ve sıcaklığı aşırı olduğu bir mevsimde toplu ulaşımı kullanmak en mantıklısı. Metro ve otobüs ağı (hatta hızlı tren ağı) emrinizde.

    Madrid toplu ulaşım hizmetleri hakkında detaylı bilgi, ulaşım ağı haritaları gibi konulara buradan erişilebilir.

    Madrid’e ilk kez giden pek çokları gibi siz de ilk metroya binişinizde bineceğiniz aracın geliş yönünü doğru tahmin edemeyeceksiniz. Çünkü şehirde alışılanın aksine metro araçları ters yönlü olarak istasyona giriyor :)

    Hava durumu

    Bizim Madrid’te bulunduğumuz süre zarfında (2024 temmuzunun ikinci yarısı) sürekli olarak aşırı sıcaklar konusunda uyarılar yapılıyordu (50 santigrad dereceyi gördüm). Kapalı alanlar, ulaşım araçları dış sıcaklığın aşırılığına nispet yaparcasına tam tersine aşırı soğutuluyordu. Eğer dış ortamdan iç mekana çok terlemiş olarak geçiş yapılırsa insanı ciddi etkileyecek bir durumla karşı karşıya kalabiliyorsunuz.

    Madrid’te gezilecek (bazı) yerler
    Madrid Kraliyet Sarayı (Palacio Real de Madrid)

    Madrid Kraliyet Sarayı, 18. yüzyılda Barok tarzda inşa edilmiş. Ülkenin en görkemli yapılarından biri. Kraliyet ailesinin resmi ikametgahı olmasa da devlet törenleri ve resmi etkinlikler burada yapılıyormuş. Sarayın içini gezerken hem yaşanmışlıkların ve hem de halen canlı olduğunun izlerini görebiliyorsunuz.

    Taht Salonu, Gasparini Salonu, Kraliyet Şapeli, Yemek Salonu gibi bölümleri görebiliyorsunuz. Sanata, tarihe ve mimariye ilgi duyanlar için etkiliyeci bir deneyim olarak önerilebilir. Madrid ziyaretinde ilk görülecekler arasında yer alan sarayın her yıl binlerce ziyaretçisi oluyormuş. O nedenle giriş bileti bulmak çok kolay değil. Önceden bilet alarak hızlı geçiş sistemiyle zaman kazanılması en mantıklısı. Saray yaklaşık iki saatte gezilebiliyor.

    Madrid Kraliyet Sarayı

    Almudena Katedrali (Catedral de Santa María la Real de la Almudena)

    Roma Katolik Katedrali. Madrid Kraliyet Sarayının tam karşısında yer alıyor.

    Almudena Katedrali

    Plaza Mayor

    Madrid’in kalbinde yer alan ve en önemli tarihi meydanlarıdan birindeyiz. 17. yüzyılın izlerini taşıyan dikdörtgen bir yapıya sahip bu meydan Sol mahallesinde bulunuyor. Turistik anlam taşıyan her yere yürüme mesafesinde olduğu için, mekanları, eğlenceleriyle insanı kendine çeken haliyle siz de içinden geçeceksiniz mutlaka. Hem yerel halk hem de turistler için popüler bir buluşma yeri olarak kabul ediliyor.

    Plaza Mayor

    Meydan bir pazar yeri olarak kullanılmak üzere yapılmış. Daha sonra kraliyet törenleri, boğa güreşleri, dini törenler gibi etkinliklere ev sahipliği yapmış. Üç katlı, kırmızı tuğlalı binalarla çevrili bu alanda siz de kendinize uygun bir hal bulacaksınız mutlaka. Sokak sanatçıları, müzisyenler, kafeler, tapas yemek mekanları bu tarihi dokuda buluşuyor her gün.

    Puerta del Sol

    Casa de Correos, Sol Meydanı

    Hem yerel halkın hem de turistlerin yoğun ilgi gösterdiği önemli meydanlardan birideyiz. 15. yüzyılda buraya yerleştirilen bir kapı buraya adını vermiş. Bu kapı güneş doğarken şehre açılan doğu yönüne baktığı için “Güneş Kapısı” anlamına gelen bu isimle (Puerta del Sol) anılmış.

    Madrid’in önemli olaylarına tanıklık etmiş bu meydan özellikle ülkenin Napolyon’a karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde halk ayaklanmasının başladığı yermiş. Bugün bu meydanda turist olarak dolaşırken siz hayranlıkla çevreyi, insanları izlediğiniz sırada sizi de izleyenler olabilir. Çok sayıda Afrika kökenli satıcı ekmek parası derdindeyken birileri gelip çantanıza, telefonunuza göz dikebilir. Dikkatli olmak da yarar var.

    Casa de Correos alanın en belirgin yapılarından biri olup bir zamanlar Madrid’in posta hizmetleri merkeziymiş. Günümüzde bu bina Madrid Özerk Topluluğunun hükümet binasıymış. Yeni yıl kutlamaları burada yapılırken binanın saat kulesinden geri sayım yapılırmış. Saat 12’yi vurduğunda her bir gong sesiyle bir üzüm tanesi yenir uğur getireceğine inanılırmış.

    Sol Meydanında bir çok kafe, mağaza, restoran gibi yerler mevcut. O nedenle her zaman yoğun kalabalığı olan bu meydan Madrid Metrosunun önemli giriş çıkış noktalarından biri olarak kabul ediliyor.

    Meydanda yer alan Kilometre Sıfır Taşı (Kilometro Cero) ülkedeki tüm anayolların başlangıç noktasını temsil ediyor.

    Ayı ve Kocayemiş Ağacı Heykeli (Oso y Madroño)

    Eser ve 1967’den beri Sol Meydanını bekliyor. Bir ayının kocayemiş (dağ çileği) (Arbutus unedo) ağacına tırmanışını temsil ediyor. Ayı Madrid’in simgelerinden biri. Şehrin her yerinde bu simgeye atıfla bir ayı figürü görmek mümkün. Heykeldeki kocayemiş ağacı da şehrin kökenlerine vurgu yapmaktaymış. Bu heykel ile ilgili yazıların Türkçeye hatalı çevrilmesinden dolayı “çilek ağacı heykeli” gibi sakil ifadelere rastlanır. İngilizcesi strawberry tree olan bitki Latincesi Arbutus unedo, Türkçesi dağ çileği, kocayemiş gibi isimlerle bilinen bitkidir.

    Ayı ve Kocayemiş Ağacı Heykeli

    Sokak Süpüren Adam Heykeli (Barrendero madrileño 1960)

    Madrid temizlik işçilerini onurlandırmak için yapılmış olan bu heykel Sol meydanı yakınlarında yer alıyor.

    Sokak Süpüren Adam Heykeli

    San Miguel Pazarı (Mercado de San Miguel)

    Bu tarihi pazar yeri Madrid’in en ünlü gastronomik duraklarından biri. 1916’da açılmış. Kapalı bir alanda İspanyol mutfağının en iyi örneklerini bulmak mümkün. Deniz ürünlerinden, şaraplara, tapaslardan, tatlılara… Sanat ve gastronominin bir araya geldiği, müthiş sunumları, lezzetleri ve ortamıyla etkileyici bir yer. (Lakin fiyatlar benzerlerine oranla çok yüksek, aklınızda bulunsun. Hemen yakındaki mekanlarda çok daha uygun fiyatlara aynı ürünleri satın alabilmek mümkün. Para eden ambiyans bir yerde.)

    San Miguel Pazarı

    Düşmüş Melek Heykeli “Air Crash”

    Beş katlı bir binanın çatısında yer alan bu heykel konumu itibariyle oldukça ilginç. 600 kiloluk bu bronz kütleyi yerde ararken gökte bulmak kimsenin aklına gelmez herhalde. Nasılsa San Miguel Pazarına gideceksiniz. Çok yakınındaki bu heykeli de görün derim. Burada konuyla ilgili bazı bilgiler, ilgi duyanlar için bırakıyorum.

    Düşmüş Melek Heykeli

    Calle Gran Via

    İspanyolcada “Calle” sokak anlamına geliyor. Calle Gran Via ise Madrid’in kalbinin atığı en önemli, en geniş, en görkemli yapıların yer aldığı sokaklardan (aslında caddelerden) biri. Giyim modasının en önemli simgeleri arasında yer alan ünlü İspanyol markalarının mağazaları, küçük kafeler, restoranlar, eğlence dükkanları hep bu caddede. Oldukça uzun bir cadde. Rahat yürümeye imkan veren geniş kaldırımları var. Dünyanın her yerinden şehre gelmiş insanla bu caddede rastlaşmanız olası.

    Gran Via’dan bir kesit

    Caddenin bir ucu ünlü Metropolis Binası ile başlıyor. Şehrin en ihtişamlı yapılar arasında yer alan bu bina 1911’de tamamlanmış. Binanın en belirgin özelliği, üstündeki büyük kubbesi. Bu kubbe, siyah ve altın renklerle dekore edilmiş. Kubbenin tepesinde ise bronz bir Metropolis heykeli bulunuyor.

    Metropolis Binası

    Gran Via’nın diğer ucu ise İspanya Meydanında (Plaza de Espana). Bu meydanın merkezinde Plaza de España Anıtı yer alıyor. Bu anıtın tepesinde ünlü İspanyol yazar Miguel de Cervantes’in heykeli yer alıyor. Anıtın zemininde ise Don Kişot ve Sancho Panza’nın heykelleri bulunuyor.

    Debod Tapınağı (Templo de Debod)

    Eğer İspanya Meydanındaki büyük parkın sağ alt köşesinden ilerlerseniz Debod Tapınağı’na erişirsiniz. Yapı, MÖ 2. yüzyılda Mısır’da inşa edilmiş. Mısır hükümeti, Nubia Anıtlarını Kurtarma Uluslararası Kampanyası’na katılımlarından dolayı bir minnettarlık göstergesi olarak tapınağı 1968’de İspanya’ya bağışlamış. Mısır dışına taşınan birkaç eski Mısır mimarisi eserinden biriymiş.

    Maalesef ki her gün aklımda olan, bugün gidelim yarın gidelim dediğim bu yere gidemedik. Çünkü burası Madrid’de günbatımının en güzel yaşandığı yer olduğu bilgisi zamansal olarak bizi sınırladı. Gün içinde sıradan bir zamanda Debod’u ziyaret etmek anlamlı olmayacakmış gibi geldi. Ama bu şehir mutlaka yeniden ziyaret edilecektir. Hatta bu ülke favori listesine eklenmiş olduğundan sonraki seferde Debod Tapınağında günbatımları yaşanacaktır kısmetimizde varsa. Sağlık olsun.

    Debod Tapınağı (By https://www.flickr.com/photos/jiuguangw)

    İspanya Meydanındaki büyük parkın sol alt köşesinden ilerlerseniz bu durumda Madrid Kraliyet Sarayına ulaşılabiliyor.

    Buraya bir yol haritası bırakıyorum. Bu metinde isimleri geçen, görülse iyi olur dediğim bazı yerleri işaretledim. Elbette hepsi bu kadar değil. Bu muhteşem şehir için epeyce haritaya ihtiyacınız olacak.

    Bağımsızlık Meydanı (Plaza de la Independencia)

    Retiro Parkın ana girişlerinden birinin bağlı olduğu meydanda yer alır. Bin yedi yüzlü yılların sonlarında zamanın kralının isteği üzerine yapılmış. Şehrin doğu sınırlardan giriş kapı olarak düşünülmüş.

    Bağımsızlık Meydanı

    El Retiro Park

    Madrid’in merkezinde kentin en büyük ve en ünlü parklarından birindeyiz. Yaklaşık 1,5 kilometrekarelik bir alana yayılıyor. Bir halk parkı. Güneşlenmek, çimlere yayılmak, gölde kürek çekerek tekne gezisi yapmak gibi pek çok etkiliğe imkan veriyor. Zaman zaman çeşitli sanat ve sergi gösterileri için de kullanılan bölümleri bulunuyor.

    Görüntülere sığmaz Retiro’dan bir kaç kare

    La Rosaleda (Gül bahçesi)

    Retiro Park’ın içinde kendinizi tamamen izole edebileceğiniz, içinde kaybolabileceğiniz gül bahçesi. Dünyanın farklı bölgelerinden getirilerek dikilen güllerin yanısıra çeşitli güllerin çaprazlanmasından elde edilmiş hibrit güller de mevcut. Çitle çevrili alan girerken burnunuz direkt ve yoğun olarak o anda açık olan çiçeklerden yayılan gül kokusu ile karşılıyor sizi. Keyfini sürün.

    Nefis kokusuyla gül bahçesi

    Kristal Saray (El Palacio de Cristal de El Retiro)

    Retiro Park içinde yer alan bir başka eser. Madrid, dökme demir mimarisinin en dikkat çekici örneklerinden biridir. 1887’de, o zamanlar İspanyol kolonisi olan Filipinler’deki bir serginin parçası olarak flora ve faunayı sergilemek için bir sera olarak inşa edilmiş. Günümüzde, geçici sergilere ev sahipliği yapmak için tüm yıl boyunca bir mekan olarak kullanılan Reina Sofía Müzesi’ne himayesinde bulunuyormuş.

    Kristal Saray

    Reina Sofia Ulusal Sanat Müzesi (Reina Sofía Museum)

    Reina Sofía Müzesi, Atocha (Madrid’in ihtişamlı tren garının da bulunduğu) semtinde bulunan neoklasik bir binada yer alıyor. Başlangıçta, 16. yüzyılda sarayın tüm hastanelerini tek bir yerde toplamak isteyen II. Philip tarafından bir hastane olarak inşa edilmiş. Hastane, 1965’te nihayet kapatılıncaya kadar yıllar içinde çok sayıda değişikliğe uğramış. Reina Sofía Sanat Merkezi, 1986’da açıldı ve birinci ve ikinci katları geçici sergiler için kullanmaya başlanmış.

    Kalıcı Koleksiyonla 10 Eylül 1992’de açılarak Reina Sofía’yı resmen müze olarak kurulmuş. Bugün modern bir sanat müzesi. Picasso (Guernica gibi), Dali (The Great Masturbator gibi)’nin eserlerini görmek için çok sayıda ziyaretçi bu tarihi binanın koridorlarında dolaşıyor. Orta bölümde yer alan boşluk adeta bir park gibi ağaçları, çalıları ve süs bitkileriyle büyüleyici bir atmosfer sunuyor.

    Haftanın beş günü (salı hariç) 19.00-21.00; pazar günü ise 12.30-14.30 saatleri arasında ücretsiz ziyaret edilebiliyor. Web sitesi burada.

    Reina Sofia’dan bir kaç görüntü

    Prado Müzesi (Museo Nacional del Prado)

    Muhteşem eserleriyle büyüleyici saatler sunmaya aday bir sanat şölenindeyiz. Prado Müzesi 2019 yılında 200. yıl dönümünü kutlamış. Prado’nun duvarları, Velázquez’in Las Meninas’ı ve Goya’nın 3 Mayıs 1808’i de dahil olmak üzere İspanyol, İtalyan ve Flaman sanatçıların eserleriyle dolu. O nedenle ne görmek istediğine karar vererek ziyarete başlamakta yarar var. 8600 resim, 700’den fazla heykel arasında kendini kaybetmek çok olası.

    Haftanın altı günü 18.00-20.00; pazar günü ise 17.00-19.00 saatleri arasında ücretsiz ziyaret edilebiliyor. Web sitesi burada.

    Prado Müzesinden bir kaç görüntü

    Madrid Botanik Bahçesi (Real Jardín Botánico)

    Hemen Prado Müzesinin yanında yer alan Kraliyet Botanik Bahçesinin kuruluşu 18. yüzyılın sonlarına kadar gidiyor. Zamanın hükümdarı Carlos III Madrid’de doğa bilimlerine adanmış bir kompleks yaratma isteği duyuyor. Doğa Tarihi Müzesi’ne ev sahipliği yapmak için inşa edilen ve şu anda Prado Müzesi olan yerin yanına bir botanik bahçesi kurmak istiyor. Bu bilimsel ruh bugünün botanik bahçesinde yaşatılıyor. Burada bir herbaryum, 10 bin bitki çizimi, 5500 canlı bitki, tropik/egzotik kökenli bitki seraları, nuazzam bir bonsai koleksiyonu meraklılarını bekliyor.

    Bahçenin web sitesi burada.

    Madrid Kraliyet Botanik Bahçesi

    El Rastro

    Dünyaca ün sahibi olan bir pazarındayız. Pazar günleri kurulan ve çeşitli ürünler sunan kalabalık bir sokak pazarı. Geniş bir kaç cadde boyunca uzanan, düzenli tezgahları, renkli satıcıları, alıcıları ve meraklılarıyla eğlenceli bir yer. Aman çantalara, ceplere dikkat.

    Sokak müzisyenleri en çılgın hünerlerini bu sokaklarda sergiliyor. Eğlence tavan. Hafta içi zamanlarda da benzer ticari faaliyetler küçük dükkanlarda devam ediyor. Ama güzellik pazar gününde.

    El Rastro, bir pazar günü aktivitesi

    Miguel de Cervantes

    İspanyol edebiyatının en önemli ve ünlü figürü Miguel de Cervantes romancı, oyun yazarı, şair ve Don Kişot’un yaratıcısı. Madrid’de doğal olarak Cervantes’le ilgili pek çok iz var. Çok sayıda ve farklı evde oturduğu için bunları bir kısmı müze olarak bir kısmı eğitim kurumu olarak bugün de yaşatılıyor. Onun adını içinde geçiren bir çok heykel mevcut.

    Plaza de Espana’da Cervantes, Don Kişot ve yaveri Sancho Panza; İspanyol Temsilciler Kongresi (Congreso de los Diputados) yakınında Cervates Heykeli

    El Rastro’ya geliş yolunuzu Cervantes’i anarak ve onun izlerini taşıyan yollardan yürüyerek kurgulayabilirsiniz. Buraya bir yol haritası bırakıyorum. Bir pazar gününüzün bir bölümünü bu güzergahta geçirmenizi öneririm. Fotoğraf merakınız varsa keyifli bir yürüyüş rotası sizi bekliyor olacak.

    Cervantes’in vefatından önce yaşadığı son evi ve sokağı

    Yukarıdaki bağlantıyı izlerseniz sırasıyla Monumento Cervantes, Statue of Miguel de Cervantes, Casa Miguel de Cervantes, El Rastro başlıklarında ilerliyor olacaksınız. Casa Miguel de Cervantes, Cervantes’in yaşamının son bulduğu Calle del León caddesinde, köşede yer alan ev.

    Plaza de Toros Las Ventas

    Las Ventas, İspanya’nın en büyük boğa güreşi arenası. Salamanca bölgesinin Guindalera semtinde 1931’de açılmış. 23.798 kişilik oturma kapasitesiyle Meksika ve Venezuela’daki boğa güreşi arenalarından sonra dünyanın üçüncü büyük boğa güreşi pistiymiş. Tüm yıl boyunca turistik amaçlı ziyaret edilebiliyor.

    Tek amaçlı bir kullanımdan ziyade ünlü sanatçıların ve grupların da sahne aldığı bir merkezmiş aslında burası. Beatles (1965), Diana Ross (1991-92), Depeche Mode (1993), AC/DC (1996), Kylie Minogue (2009), Coldplay (2011) burada konserler vermişler.

    2008 yılında arena toprak tenis kortuna dönüştürülmüş. Rafael Nadal önderliğindeki İspanya Davis Kupası Takımı, yarı finalde ABD’ye karşı oynayarak kendi seyircisi önünde şampiyon olmuş.

    Arenanın web sitesi burada. Burada da sanal tur imkanı var.

    Las Ventas

    Madrid Atocha Train Station

    Burası Madrid’in merkez tren garı. Göz alıcı bir yapı. Şehrin ana dokusuna hakim kırmızı tuğla ve onun sağladığı sıcaklık burada da dikkat çekici. 1851 yılında, ülkenin ikinci demiryolu hattı istasyonu olarak yapılmış. Daha sonra 1865 ve 1892’de genişletilmeye başlanmış. En son 1984 ve 1992’de ekler yapılmış.

    Yapıyı bizlerin fotoğraflaması pek kolay değil, devasa bir tesis. Burada bazı fotoğraflar var. Fikir vermesi açısından bakılabilir. Turistik amaçlı bazı bilgiler için de ben buradan yararlandım.

    Yapıyı bu kadar ihtişama kavuşturan müdahale ise 1892 yılındaki genişletmede yapılmış. Merkez salonun üzerine bir çatı konulmuş (152 metre uzunluğunda, 48 metre genişliğinde ve 27 metre yüksekliğinde). Bu yapıyı, şehrin en tanınmış simge yapılarından biri haline getirmiş.

    1984 ile 1992 yılları arasında gerçekleştirilen çalışmaları ile Atocha kompleksi eski ve yeni olmak üzere iki istasyona ayrılmış. Yeni kısım demiryolu trafiği (yüksek hızlı ağ AVE, uzun mesafe trenleri ve yerel Cercanías hizmetleri için terminal) için kullanılırken, eski kısım ise Renfe’nin (İspanyol ulusal demiryolu şirketi) ofislerine ev sahipliği yapmaya başlamış. 70 palmiye ağacı ve 1.000 diğer bitkiler, 100’den fazla farklı türün bulunduğu tropikal bir bahçeye ev sahipliği yapan bir alışveriş ve eğlence alanı da yapıyı sıradan bir tren garı olmaktan çok öteye taşıyan özelliklere eklenmiş.

    Madrid Atocha Train Station

    Madrid’ten Toledo’ya ve Barselona’ya gitmek için hızlı treni tercih ettik. Bu yolculuklar için Madrid Atocha Tren Garını kullandık. Yapının içindeki ferahlığı, yüzlerce insanın aynı anda hareket ettiği bir yerde çarpışmadan yürümek diye tanımlayabilirim. Temizlik bir diğer dikkat çekici nokta.

    İspanya’da, diğer ülkelerde daha görmediğim birkaç şey fark ettim. Trenlerin hareket peronlarına sadece seyahat edecek yolcular erişebiliyor. Biletinizi internet üzerinden, istasyondaki makinelerden ya da gişeden alabilirsiniz. Her nasıl alırsanız alın kimlik bilgileriniz (turistseniz mutlaka pasaport bilgileri) isteniyor. Ana holden trene binmek için bekleyeceğiniz salona geçmek için tıpkı havalimanlardakine benzer güvenlik kontrolünden geçiyorsunuz. Burası da cam sürgülü kapılarla peronlara açılıyor. Ama treninize hangi perondan bineceğiniz bilgisi için yine ekran takibi yapmanız gerekiyor. Yolcu alımı başlayınca uçağa biner gibi biletiniz elektronik olarak görevli tarafından okutuluyor ve perona geçiyorsunuz. Trenle çok sayıda vagondan oluşuyor. Vagonunuzu, vagon içindeki yerinizi (iki katlı ise katınızı) bulup yerleşiyorsunuz. Ortalarda valiz bulunmuyor. Vagon içinde onlara ayrılmış alana bırakanız bekleniyor. Bir daha bilet kontrolü ile uğraşılmıyor.

    Toledo Madrid’e en yakın yerleşimlerden biri (75 km). Trenle yaklaşık 3o dakikada ulaşılıyor. Barselona 630 km civarında. Trenle 2 buçuk saatte, arabayla yaklaşık 6 saatte ulaşılıyor. Ülkede demiryolu taşımacılığının hakkının verildiğini hissettim ben.

    Madrid Atocha Tren Garı

    Formula 1 Spanish Grand Prix 2026

    Madrid, Formula 1 ile imzalanan anlaşmaya göre 2026-2035 yılları arasında gerçekleştirilecek İspanya Grand Prix’sine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyormuş.

    Madrid’te öncelikli bulunma sebebimiz olan XX. International Botanical Congress’in de içinde yapıldığı IFEMA MADRID (Madrid Fuar Merkezi) aynı zamanda Grand Prix heyecanına da mekan olacak. Bu hazırlıklara dikkat çekmek için görünürlüğü artırıcı çalışmalara başlandığına biz de tanık olduk.

    Yeme-içme konusu

    Diğer Avrupa ülkelerine kıyasla yemek kültürü de olan bir ülkedeyiz. İspanya şaşırtıcı derecede deniz ürünleriyle öne çıkan bir üne sahip. Özellikle kalamar günlük hayatın bir parçası adeta. Hemen her yerde fiyatlar oldukça uygun. Genel olarak Avrupa’nın diğer ülkelerine göre market fiyatları uygun (ucuz).

    La Campana Plaza Mayor bölgesine giden herkesin önünde durmak zorunda kaldığı bir mekan. Sadece kalamar yok elbette. Ama bu da sürekli yenebilecek bir şey bize göre (hele bulmuşken). Ekmek arası tanesi. 4 Avro

    San Gines bu kuros işini iyi yapıyor, belli. 1894’ten beri bu işi yapıyorlar. Görseldekiler 9,90 Avro.

    Bu ülkeye gelince tadına bakılması gerekenlerden biri, Paella. La Paella Real’de deneyimledik. Ekrandaki tava iki kişilik, kişi başı 19 Avro.

    Bir kaç da tapas örneği bırakayım. Küçük tabaklarda, az miktarlarda atıştırmalıklar diye tanımladık. Çok çok lezzetli hepsi. Mekana göre değişen isim ve içerikte değiller. Hemen her yerde aynı isim, kalite ve miktarla servis ediliyor. Enginar, patatesin değişik versiyonları, biftek. Ortalama 4-10 Avro arası her biri.

    Bu gezinin içecek keşfi Sangriadır efendim. Hem görseli, hem içimi ve hem de ülke insanının tüm renkliliğini yansıtan şahane bir karışım. Diğer taraftan İspanya’nın bir Vermut üssü olduğunu da bu seyahat sırasında öğrenmiş oldum.

    Yeşil zeytin meselesi

    Bir de yeşil zeytin meselesi var dostlar. Akdenizliliğin adeta fışkırdığı bir mevzu bu yeşil zeytin konusu. Masada hep olan ama bizim hiç aşina olmadığımız baharatlarla muamele edilmiş şekillerde hep var. Market raflarında hangisini denesem acaba dedirten nitelikte bir mesele bu yeşil zeytin meselesi. Bayıldıkk.

    Yeşil zeytinin bu kadar önemli bir mesele olduğunu bilmezdim Madrid’e gitmeden önce

    Konaklama

    Madrid tam turistik bir şehir. Bu nedenle her türlü bütçeye ve keyfe uygun konaklama tesisi bulmak mümkün ve kolay. Biz Airbnb’den kiraladığımız evde de (Chamartin semtindeydi); Hotel ILUNION Suites Madrid’ten de; ibis Madrid Centro las Ventas’dan da çok memnun kaldık. Tertemizdiler. Muhatap olduğumuz herkes çok kibar, iletişime açık, işlerinin ehli kimselerdi.

    Toplu ulaşım kolaylığı nedeniyle nerede kalırsanız kalın gideceğiniz yere mutlaka 30-35 dakika arasında ulaşıyorsunuz. Şehrin göbeğinde kalayım, toplu ulaşımla işim olmasın derseniz 2 kişi geceliği 60-100 Avro (ağustos 2024) arasında değişen fiyatlarda yer bulabilirsiniz.