Bodrum merkezde, başınızı hafifçe kaldırıp denize doğru baktığınızda hemen şuracıkta gördüğünüz ada işte bu ada; Kos demeye alıştığımız İstanköy Adası. Katamaran tipi bir tekneyle yarım saatten az bir sürede limanına varılan Kos Adası’nı görme, gezme imkanım oldu. Gördüklerimi okuduklarımla harmanlayıp paylaşmak isterim. Fotoğraflar eşliğinde keyifle okunsun, gitmiş kadar olunsun dilerim.
İstanköy (Kos) Adası – Yunanistan
Türkiye gibi büyük bir anakaradan geliyorsanız bu ada size pek bir küçük gelecek. İki günde hakkından gelinebilecek sessiz, sakin bir yerleşim burası. Kos, Anadolu’dan 8 mil (yaklaşık 13 km) kadar uzakta. Ada 400 yıl (1525-1912) boyunca Osmanlı idaresinde kalmış. Bir Türk köyü (Platani), (ada merkezinde) bir Türk mahallesi, camileri ve esnafıyla Türk varlığı olan bir ada. Meşhurluğu tescilli Türkçe isimli lokantaları olan bir yer. Antik Çağ hekimlerinden Hipokrat’ın burada doğduğu ve ilk tıp eğitimini burada aldığı düşünülür.
Adalarda gezmek için araç kiralamak
Böyle kısa zamanda gezilebilecek yerlerde mümkün olan en fazla şeyi yapmak istiyor insan. Araç kiralama imkanına sahip olmak o yüzden önemli. İki güne sığacak bir yerdeyiz. Hareket kabiliyeti yüksek, küçük bir araç en ideali. Genelde yollar iki şeritli. Şehir merkezi gibi kimi yerlere minik bir arabayla girmek çok daha kolay oluyor. Adaya gelmeden önce telefonla ya da internet üzerinden bağlantı yapmak özellikle yüksek sezon için akıllıca. Kısıtlı zamanı riske atmamak lazım. 2020 yılına kadar Yunan adalarında günlük araç kira bedeli 25-30 Avro arasındaydı. Koronavirüs günleri ekonomiyi nasıl etkileyecek hep birlikte göreceğiz.
Ada psikolojisi
Türkiye’den Yunan adalarına deniz yoluyla ulaştıysanız pasaport kontrolü aşaması bir canınızı sıkabilir. Biz çok tez canlı, onlar çok yavaşlar. Bunda adada yaşıyor olmanın da etkisi var kuşkusuz. Ada insanının hiçbir zaman acelesi olmaz. Gidebileceği en uzak yer için haracanacak süre bile belli ve nettir. Bu aşamayı sakince atlatmak yerinde olur.
Kefalos
Aracı teslim aldıktan sonra otel girişini yapmak ve sonrasın hemen keşfe başlamak, bir gezgin için nefes kesici bir heyecan demektir. Bilmediğin bir yerde bilinmeze doğru… Öncesinde mutlaka bir Lidl yoksa yerel büyük bir market bulunmalı temel bazı ihtiyaçlar alınmalı elbette. Aç şimdi pencereleri, tarih öncesinden esin alan Ege’nin sıcak rüzgarı yalasın tüm bedeni. Dolsun içine-dışına mavi bir koku. Vur şimdi yollara yönünü… Ada gezileri bir noktadan başlayıp aynı noktada biter genelde. Ama Kos gibi bazı adalarda kıyı çok düzlük vermediğinde tepelerin (dağların) yanından, yamacından, ortasından akar gider yollar, ıssız ıssız. Adaya gelince insan en dipten başlayıp her yeri tarayıp görmek istiyor. O yüzden bizim rota da Kos’a gelenlerin ilk yaptığı gibi güneydeki Kefalos bölgesinden başlıyor.
Kos gezi rotası
Yazlık (2019 temmuz) bir huzurevi nasıl olur derseniz, ben işte böyle olur derim. Ege’nin mavi-turkuaz suyu, ipek misali kumdan kıyılara vurdukça sessizliğin içine tazecik bir koku bırakıyor adeta. Olan tüm ses bu. Agios Stefanos plajına bırakın kendinizi. Plaj malzemeleri ücretsiz.
Kefalos
Bir adaya gittiysem, bütün yol seçenelerinin sonunu görmek hevesinde olurum genelde. Zaten çok da fazla seçenek olmaz adalarda. Tepelere çıkar arkasına inersiniz, ya plajdır ya da kayalık. Güney bölgesini bu yönden tamamladıktan sonra Mastichari bölgesine geçtik.
Mastichari
Yakınındaki Kalimnos Adasına bakan, oldukça rüzgar alan, denizi dalgalı bir plaj ve yerleşim yeri. Geniş bir kumsalı ve nitelikli tesisleri olan bir bölge. Kıyıda ise özellikle akşamları keyifli olanaklar sunan çok sayıda restoran (taverna) mevcut. Akşam yemeği için burada bir mekan tercih edilebilir (biz de öyle yaptık). Limandan Kalimnos’a geçiş yapılabiliyor. Sabah gidip akşam dönmek mümkün. Ancak bizim böyle bir planlamamız olmadığı için yapamadık.
YollarMastichari Plajı
Mastichari kıyı şeridi
Marmari ve Tigaki
Mastichari kıyı şeridinin devamı Marmari ve Tigaki’ye çıkıyor. Buralarda da plajlar var. Özellikle Tigaki bölgesi konaklama olanakları bakımından daha çok imkana sahip. Ama plajlarda ciddi bir yoğunluk dikkatimi çekmedi hiç. Çünkü seçenek çok.
Aynı bölgede Kohilari Plajı uçurtma sörfü (kite surfing) için mükemmel bir ortam. Deli gibi esen rüzgar yerdeki kumu alıp savururken sizin de ayaklarınızı yerden kesiyor.
Kohilari Plajı rüzgar sörfü için harika bir rüzgara sahip
Kos merkez
Adada gezilecek yerlerin çoğu merkezde ve yürüme mesafesinde. Hipokrat Ağacı: Rivayete göre Hipokrat bu ağacın altında öğrencilerine ders veriyormuş. Ancak ağaç en fazla 500 yıllık. Temsili bir durum kısacası. Zira baba MÖ 5. yüzyılda yaşamış. Ana gövdenin içi boşalmış. Yan dallar destekle yaşatılıyor. Aynı adı taşıyan meydan ve çevresinde sakin ve huzurlu bir ortam var. Kafeler, restoranlar pek davetkar. Gazi Hasan Paşa Camii: Hippokrat Ağacının hemen arkasında bulunuyor. 1786 yılında dönemin Osmanlı Valisi Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından yaptırılmış. Savaşlarda ve son olarak 2017 depreminde epey hasar görmüş.
Hipokrat Ağacı
Gazi Hasan Paşa Camii
Bu bölgedeki diğer görülesi yerler: Neratzia Kalesi (Şövalyeler Kalesi) Eleftherias Meydanı Defterdar Camii Açık hava arkeoloji müzesi
Platani Köyü
Adanın merkezine 5 km uzaklıkta, Türk nüfusun yoğun olduğu Platani köyü bulunuyor. Köy yakınlarında kalıntıları olan Asklepion dünyanın ilk hastanelerinden biri olarak kabul ediliyor. Hipokrat tıp eğitimini burada almış. Alana giriş için 8 Avro gibi bir ücret talep ediliyor. Biz akşam üzeri gittiğimiz için giremedik. Görevli kadın bisikletine binip ana kapıdan gülerek uzaklaşırken “yarın sabah erken gelmeyi unutmayın” demeyi ihmal etmedi.
Platani Camii
Platani köy meydanı
Zia Köyü
Adadaki ikinci günümüzde önce otantik Zia köyünü ziyarete gittik. Ancak buraya daha iyi bir planlamayla akşam üzeri gün batımına yakın bir zamanda gelmek daha doğruymuş. Dağın yamacında Kalimnos adasına nazır bu köy ilgi çekici bir yer. Yeme-içme ve hatıra eşya alma konusunda seçenekler mevcut. Bolca virajlı bir yolla, orman içine gire gire bir tepeye doğru bir yolculukla Zia’ya varılıyor. Köyün girişinde otopark alanı var. Aracınızı oraya bırakmanız gerekiyor. Keyifli bir yer.
Zia Köyü
Termi
Thermi plajı, bizim Reşadiye Yarımadamızın uç kısmına bakıyor. Burada denizin içinde ve hemen kıyıda bir sıcak su kaynağı mevcut. Deniz tarafı taşlarla çevrili olduğu için sığ bir havuz görünümünde. İçine girilse de uzun süre sabit durmak imkansız, su çok çok sıcak. Ana yol bu kaynağın üst kesiminde bitiyor. Buraya inmek için iptidai bir yol açılmış. Araçla belli bir yere kadar inilebiliyor. Ama dar ve kötü zeminli bir yolda, üstelik epeyce dik bir yokuşta kiralanmış bir aracı zorlamamak daha güvenli geldi bize. Kıyıda bir büfe ve plaj da mevcut.
İşte böyle sevgili dostlar, bir gezimiz de bu şekilde sonlandı. Yunan adaları gerek kültür olarak, gerek yeme-içme rahatlığı bakımından bizleri memnun ediyor. Yüz yıllardır aynı denizin suyunda kulaç atmış oradan tuttuğu balıkların hangi taraftan geldiğine bakmaksızın lezzetle tüketmiş insanlarız. Siyasi çekişmelerin gündem kovalayan kırıcılığı yerine aynı gökyüzünü paylaşmaktan öte ortaklıkları olan bu iki güzide ulusun dostlukla yüz yıllar boyu birlikte olmasını dilemek zor olmamalı. İstanköy adasından dönüş için limana gelirken, hemen karşımızda duran ülkemizin ihtişamlı topraklarındaki insan hareketlerini izliyoruz. Bir saatten az bir zamanda karşıda olacağız. Bu çok coşturucu bir duygu değil mi sizce de? Bir orada bir burada olmak, olabilmek ne büyük özgürlük, kuşlar misali. Yeni bir rotada buluşmak dileğiyle.
Mağaralar, insanlık tarihi boyunca mistik duruşlarıyla ilgi çekici mekanlar olmuşlar. Bir çoğu ilkel insanın sığınma yeri iken, diğer önemli bir kısmı da ibadethane unvanıyla kayıtlara geçmiş. İnsan gözüne görünmeyen, sessizce ve uzun vadede kendini gösteren doğanın gücü tüm kültürleri bu yönüyle büyülemiş.
Perama Mağarası, çok uzun zaman önce açılmış bir yeraltı nehir yatağının bir bölümünü oluşturuyor. Küçük, büyük 10 salonu var. İçteki güzelliği hayal etmek de tarife sığdırmak da zor. Doğa eliyle boyanmış süslü heykelleri andıran benzersiz sarkıt ve dikit oluşumlarına dair bir sergi adeta. Öyle ki mağarayı keşfedenler bu sanatsal eserlere Taş Selvi, Pisa Kulesi, Noel Baba, Mısır Sfenksi gibi isimler bile vermişler.
Bu yazımız Avrupa’nın önemli mağaraları arasında saygın bir yeri olan Perama Mağarasından söz ediyor. Önce Osmanlı’nın Balkanlardaki önemli yerleşimlerinden biri olan Yanya’yadan bahsederek başlayalım.
Yanya (Ionniana)
Yanya, Yunanistan’ın Kuzeybatısında, dağlık Epir (Epirus) bölgesinin en büyük şehri. Pambotis Gölünün kucağında; yıkık kalesi, viranelik kale avlusu, daracık sokakları, alçak katlı, ahşap evleri, ata yadigarı çınar altlarıyla tarihi kıymette lirik, kırık bir şiir adeta. Hatırı sayılır irtifasıyla (480 m), yaz akşamları dahi serinliği hissettiren iklimiyle davetkar Anadolu yaylası neredeyse.
Pambotis ya da Yanya Gölü
Yanya Gölü kuzeydoğudan Mitsekeli Dağıyla çevrili. Çok uzaklarda bir sığınağı andıran bu saklı kentin temelleri M.Ö. 350 yıllarına kadar gidiyor. Şehir II. Murad döneminde (1431) Osmanlı topraklarına katılmış. Balkan Savaşı sırasında (1913) kaybedilmiş. Rivayet olunur ki Yanya Osmanlı egemenliğindeyken en parlak devrini yaşamış. Kale, Türk evleri, Ali Paşa’nın sarayı, Fethiye ve Aslanpaşa Camii bu dönemde yapılmış. Kent gümüş işçiliğine dair ününü bugün de koruyor.
Yanya’ya uzaklardan bir bakış
Mitsekeli Dağı
Sakin, sessiz ve huzurlu bu kentte bir havalimanı ve bir üniversite bulunuyor. Akşam üzerleri göl kıyısında yürüyüş yapan insanları, çay kahve eşliğinde sohbet edenleri izlerseniz kendinizi Anadolu’da bir yerde, mesela Eğirdir’de hissetmeniz işten bile değil. Şehir merkezindeki görkemli çınarlar ve onların arka planını oluşturan Kale, kale avlusundaki cami minaresi bu duygunuzu besleyecek görsel unsurlar. Gölde salınan gezi tekneleri ve suya bıraktıkları şıpırtılı melodiler hep tanıdık.
Yanya şehir merkezi
Çınarlar da muhabbetler de asırlık
Diğer taraftan Avrupa’nın en etkileyici mağaralarından biri olan Perama Mağarası da bu kentin sınırları içinde. Perama köyü, Yanya’ya 4 kilometre uzaklıkta.
Doğal sanat galerisi
Milyonlarca yıldır süregelen jeolojik olaylar, dünyamızın görünen yüzü gibi görünmesi için kazılmayı, oyulmayı, ışık tutulmayı bekleyen görünmeyen yerlerini de değiştiriyor. Anakaralar, adalar; ayrım gözetmeksizin alttan üste, üstten alta değişiyor. İnsan, kısa ömründe, sayısı belli mevsim değişimlerine tanıklık ederken, jeolojik olayları böyle net olarak izleyemiyor. Yıllar sonra bir vesileyle, bir olay ya da bir merak duygusuyla toprağı kaldırıyor, yüce dağları dağ yapan kayaları deliyor, oyuyor, kazıyor; önceden bilmediği ama aslında belki de milyonlarca yıldır orada var olan bir oluşumla selamlaşıyor. Tıpkı Perama Mağarası gibi.
1,5 milyon yıl önce Goritsa Tepesinin iç kısmında oluşan mağaranın keşfi İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk geliyor. Gökten yağan bombalardan saklanmak için yer arayan Perama köylüleri mağaranın girişini sığınak olarak kullanmışlar.
Speleologlar (mağara araştırmacısı) Anna ve Ioannis Petrohilos 1951 yılından itibaren mağarayı bilimsel olarak incelemeye başlamış. Hayal gücünün ötesinde çeşitli tipte sarkıt ve dikitler sunan mağaranın derinliklerine indikçe büyük koridorları, geniş odaları ve etkileyici süsleri görünce burada sadece tanrıların yaşayabileceği lüks bir saray olduğunu ima ederek mağarayı Pluto ve Persephone’a ithaf etmişler.
Perama Mağarasının ziyaretçi girişi
Perama Mağarası Planı – Tanıtım broşüründen
Rivayet odur ki, yeraltı tanrısı Hades (Pluto) karısı olması için güzeller güzeli Persephone’u yerin altına kaçırmış. Ancak Yunan Mitolojisinde tanrıların tanrısı baba Zeus ile Demeter’in kızı olan Persephone büyük cezalara maruz kalmış. Baba Zeus, ağlayıp sızlayan anneye, bir koşulda kızını yeniden yeryüzüne çıkarılması emrini verebileceğini söylemiş. Ama Hades’in sunduğu altı diş narı gizlice yiyen Persephone altı ay yeraltında bir şey yememesi karşılığında gün yüzüne çıkacakken “ölüler ülkesinde bir şey yiyenlerin yeryüzüne çıkma hakları bulunmamaktadır” kuralı nedeniyle, ölüler ülkesinde kalmaya mahkum olmuş.
Bu aşka ithaf edilen mağara görsel şölen anlamında dünyanın en seçkin mağaraları arasında gösteriliyor. Mağaranın alanı yaklaşık 15.000 metrekare. Bunun yaklaşık 1000 metrekaresi gezilebiliyor. Gezi rehber eşliğinde yapılıyor. İngilizce ve Yunanca olmak üzere iki dilde detaylı bilgiler veriliyor.
19 farklı tipte sarkıt ve dikit, yeraltı gölleri ve hayvan dişleri ve kemiklerinin fosilleri hayranlıkla izleniyor. Eğer daha önce bir mağara ziyareti yapmadıysanız ve mevsim farketmeksizin üzerinize koruyucu bir giysi almadıysanız soğuk canınızı yakıyor olacaktır. Mağara içindeki sıcaklık 17-18 0C civarında. Üşünüyor. Girişte merdivenlerle önce aşağıya iniyorsunuz. Islak ve kaygan zeminlere dikkat etmek gerekiyor. Sonra çoğu doğal malzemeden şekillendirilmiş olan merdivenler yukarı yönde seyrinizi yönlendiriyor. 45 dakikada yaklaşık 1,5 kilometre yürümüş oluyorsunuz. Bu sırada büyüklü küçüklü, farklı jeolojik zaman dilimlerinde oluşmuş şahane ve karmaşık mağara içi dekorasyonuyla büyüleniyorsunuz. Sarkıtlar, dikitler, kraliyet sarayları, yeraltı suları, kristal berraklığında ve mistik salonlar oluşturan mimari bir yapı, benzersiz yeraltı manzaraları. Doğal bir sanat galerisi adeta. Fotoğraf çekimi için belirli yerlerde izin veriliyor. Her gördüğünüzü görüntüleme imkanınız olmuyor maalesef. Mağaranın çıkışı, tepenin arka tarafından gerçekleşiyor.
Tanıtım broşürünün kapağı Kale KapısıKale içinde yer alan Osmanlı eserlerinden Aslan Paşa CamiiKale içinde ata yadigarı yapılar
Listedeki Meteora’yı “OK” olarak işaretliyor olmanın mutluluğu
Bu yazımda sizleri mistik atmosferiyle benzerlerine fark atar diyebileceğim Meteora‘ya götürmek isterim. Meteor sözcüğü, Latince’de olağanüstü olay anlamına gelirken bizim de aklımıza uzaydan yeryüzüne düşen taş ve kaya parçalarını getirir. Lakin yazımıza konu olan Meteora bunlardan biraz daha farklı bir manada kullanılıyor. Kelime tam olarak havada asılı duran anlamına geliyor. Doğanın nadir ve gizemli jeolojik oluşumlarından biri olmasının yanında bu dev kayaçların üzerine kurulmuş binalar (manastırlar) ayrıca dikkate değer. Bölgeyi gezip gördükten sonra bu havada asılı durmanın ne menem bir şey olduğunu daha iyi kavrıyor insan. Pindos Dağları’nın yanında, Tesalya’nın batı bölgesinde, eşsiz ve muazzam kaya sütunlarının yerden yükseldiği görülür. Bu sıra dışı biçimlenişi jeologlar öyle kolayca açıklayamamışlar. Bir volkanın boynunu, boğazını andıran bu oluşumların böyle bir özelliğinin olmamasına rağmen yapıdaki kayaçlar kumtaşı ve konglomera karışımından oluşmakta. Konglomera, milyonlarca yıl boyunca bir gölün kenarındaki deltaya akan derelerden taş, kum ve çamur birikintilerinden oluşuyor. Bir jeolojik devir olan Paleojende, yaklaşık 60 milyon yıl önce bir dizi yer hareketi deniz tabanını yukarı itmiş, bu yüksek bir platonun oluşumuna yol açmış ve ve kalın kumtaşı tabakasında birçok dikey fay çizgisine neden olmuştur. Dev kaya sütunları daha sonra kötü hava koşullarına bağlı olarak su, rüzgar gibi faktörlerin etkisiyle aşınarak bugünkü hallerini almış. Burada jeolojik anlamda ilginç olan konu bu konglomera formasyonu ve yıpranma tipinin, çevredeki dağ formasyonu içinde nispeten bir bölgeyle sınırlı olarak gelişmiş olmasıymış. Bu tip oluşumlar dünyanın başka bölgelerinde görülse de Meteora’yı özel kılan milyonlarca yıl boyunca biriken tortul kayaçların tekdüzeliği ve kötü hava koşullarının sebep olduğu aşınmanın ani ve keskin bir dikey ayrışmaya yol açmış olmasıdır. Meteora çevresindeki mağaralar, 50.000 ile 5.000 yıl arasında sürekli olarak yerleşim yeri olarak kullanılmışlar. Bilinen en eski örnek yapı olan Theopetra mağarasının girişinin üçte ikisini tıkayan taştan bir duvar, 23.000 yıl önce, muhtemelen soğuk rüzgarlara karşı bir engel olarak inşa edilmiş. Dünya o zamanlar bir buzul çağı yaşıyormuş. Mağaralarda, Paleolitik ve Neolitik döneme ait insan eliyle yapılmış eserler bulunmuş. On birinci yüz yılda, Meteora bölgesine, kayaların içindeki mağaralara keşişler yerleşmiş. Ulaşım, erişim zoruluğu beraberinde gözden ırak olmayı da sağladığından dev kayaların üzerlerine manastırlar inşa edilmiş. Kimi yerlerde sadece bir insanın geçebileceği bir açıklığın oyulmasıyla yapılan giriş kapısı çoğu manastır için yapılmamış bile. Yüksek konumdaki bu yapılara erişim, aşağıdan gelecek olanın bir filenin içine oturarak makara sistemiyle kendini yukarı çektirmesi şeklinde gerçekleşmiş. On dördüncü yüz yılda yirmi manastır varmış. Bugün altı tanesi ayakta bulunuyor.
Meteora’ya ulaşım
Meteora bölgesini ziyaret etmek için İpsala sınır kapımızdan sonra 580 kilometrelik bir yolculuk gerekiyor. Yön bulucu cihazınıza, Kalambaka şehrini yazarak yol almanızı öneririm. Zira Meteora yazıldığında, ülkede bu isimle anılan başka yerlere gitme olasılığınız vardır. Meteora bölgesinde kısıtlı bir yerleşim imkanı bulunmasına rağmen hemen arka planda, Pineios Nehri kıyısında bulunan Kalambaka yerlilerin yaşadığı, konaklama seçeneklerinin daha fazla ve uygun fiyatlı olduğu bir şehir. Bu iki yerleşim arası 5-10 dakikalık bir sürüş mesafesinde zaten. Ayrıca Meteora’nın dev kayalarının bir yüzü (belki de arkası demek lazım) Kalambaka’ya bakıyor. Bizim buraya erişimimiz Tasos adasından ayrılıp Egnatia Odos yolunu kullanarak oldu. Kozani, Grevena, Mikani yolunu izleyerek; biraz da otoyol dışı yolları daha çok sevdiğim için farklı coğrafyaları görerek Meteora’ya vardık. Varış saatimiz akşam üzeri olduğu için doğrudan ihtişamlı kayaların arasına bıraktık kendimizi. Güneş batmaya yakın, kayaların üst kesimlerine ulaştıran yolları izleyerek bu defa alt yerleşimlere (Meteora ve Kalambaka) üstten bakarak fotoğraf çalışması yaptık. Her bir şeyin karelere sığmadığını görüp andan keyif almaya çalıştık. Hava kararmaya başladığında, bu defa arka yoldan Kalambaka’ya inerek kalacağımız yeri bulduk. Meteora otel bakımlı, temiz bir oteldi. En büyük kayalardan birinin dibindeydi. Oto park sorunu yoktu. Aile işletmesi olduğu için bizi karşılamaları, ağırlamaları daha samimiydi. Böyle ilk kez gidilmiş şehirlerde otelde zaman geçirmek bana çok anlamlı gelmiyor. Evde de yapılabilecek bir iş bu. O yüzden, temel ihtiyaca binaen bir kaç parça eşyayı odaya bırakıp dışarıya çıktık. Genelde otel görevlilerinden yemek ve gezi planı önerisi almak iyi oluyor. Bölgenin dev bir haritası üzerinde işaretlemeler yapıldı, lokanta önerileri samimi olarak alınınca önce kendimizi yemeğe teslim ettik. Yerel ezgiler eşliğinde, sakin bir yol kenarı lokantasında geceyi karşıladık. Şehri gezmek hem serinde hem de herkesin sokaklarda, parklarda olduğu zamanlara kaldı.
İkinci gün, manastırlar
Ertesi sabah en geç yedi buçukta çıkmak istediğimizi söylediğimiz için mütevazı yemek salonunda kahvaltı masamız hazırdı. Biz sandalyelere oturunca, bitmeyecek sandığım gidiş gelişler ve çeşitlilikle lezzetli bir kahvaltılık çeşitleri masaya taşındı. Oldukça uygun fiyata kaldığımız bu otel bizi etkilemişti. Çünkü sadece kahvaltı konaklamaya verdiğimiz ücret kadardı neredeyse. Otel sahibinin önerisiyle, kalabalık turist gruplarından önce (özellikle Japonlar ellerinde şemsiyeleriyle. zarif konuşmaları ve ince gülüşleriyle) kendimizi ilk manastırın kapısında bulduk. Ziyaretler dokuzdan itibaren başlıyor ve ciddi bir talep olduğu için ve girilip çıkılan kapılar, tırmanılan merdivenler hep tek kişilik olduğu için zaman kayıpları yaşanabiliyor. Erken yol almak iyi fikir o yüzden. Tüm girişler ücretli ama oldukça cüzi bir rakam. Bir kaç manastıra girip çıkınca ana tema anlaşılıyor. Okuduklarımıza göre en çok önerilenleri, ovaya en hakim olup da fotoğraflara nispeten güzel yansıyacak olanları seçmiş olsak da inip-çıkarken, tırmanıp-yürürken, oraya-buraya bakarken dört saat kadar zamanı bu gezi sırasında harcadığımızı gördük. Bir gün önceki akşam üzeri turunun bize epey zaman kazandırdığını doğal yapıyı görme, dev kayaların alt kısımlarında bulunan, mağaralara giden ya da yürüyüş yolu olarak kullanılan patika yolları görmüş olmamız çok isabetliymiş. Yoksa burası böyle bir günde bitecek bir yer değilmiş.
Meteora’ya yaklaşırken ilk karşılaşmaMeteora yerleşiminden Köy meydanından Meteora kayalarından biriKöy meydanından Meteora kayalarından biriKöy meydanından kayalara doğru gizemli yollardan biriSadece burada değil Avrupa’da her yerde karşılaşabileceğiniz sarı erikler anlık meyve ihtiyacınızı karşılamak üzere sizi bekler. Eriğin bağırsaklar üzerindeki rahatlatıcı etkisini dikkate alarak tüketmekte yarar var:)Bir süre daha ilerleyebildim, sonrası hep o korku filmlerinde bilinç altımıza işlenen akibete götürdü geri döndüm. Yol iki saatte bir kayanın üzerindeki manastıra götürüyor sizi.Evin camından bakınca böyle kayalar görmek nasıl olur acaba? Akseki böyleydi galiba?Eski evlerden biri. Diğer pek çoğu turistik amaçlı yenilenmiş. Konaklanabiliyor.EtkileyiciOldukça sıkı bir ormanın içinden geçen yolu takiben yükseliyoruzVe şimdi de aşağılar. Her bir manastırın ve her bir kayanın birer adı var elbetteYukarlardan MeteoraŞirincik otelimizTanıdık tatlarTavsiye üzerineHer şeyin adı var ama akılda tutabilene aşk olsun; Kalambaka’nın her yerinde, turist panolarından görüntü Kahvaltı masasından bir kesit, eksik çekmişim :)Manastır gezileriManastır gezileriManastırlardan biriNe desem ki?Çok şeyi göze almış bu keşişler bence. Manastırlardan birindeki belgeselde orijinal çekimleri izleyince şaka olmadığını anladım.Kalambaka’ya üstten bakış, gelirseniz burada konaklayın derim
Youtube’da karşılaştığım bir video bağlantısını da paylaşmak isterim. Görüntüler etkileyici ve bölgeyi yansıtıcı.
Görme imkanı bulduğum ve birikimim dahilinde beğendiğim yerleri ilgilisiyle paylaşmak keyif veriyor. Öğrendiklerimiz tekrar edilmezse unutuluyor. Yazarak anılar tazeleniyor. Gelecek zamana bir nokta kadar da olsa bir iz bırakmak çok güzel. Hele bir gün, mesaj kutularımdan birine, önerdiğiniz rotayı kendimize uyarlayarak yaptık, harika yerler gördük, tavsiye ve paylaşım için teşekkür ederiz türünden bir ileti düştüğünde değmen benim keyfime. Dar zamanlara sıkıştırmak suretiyle vücut bulan bu paylaşımların arka planındaki emek, iyi niyet ve samimiyet için helal hoş olsun diyorum. Bu tür birikimler, buradaki paylaşımlar yoluyla olgunlaşıyorken arzum ileride bunların bir kitapta yer bulması. Yavaş yavaş. Bir fotoğraf seçkisi eşliğinde Tasos izlenimlerimi paylaşmak isterim bu yazımda. Fotoğrafların altına, üstüne yazılacaklar zamanla zenginleşecektir. Keyifle okunsun, izlensin dilerim.
Tasos’a ulaşım
Yolculuğumuz kendi aracımızla gerçekleştiğinden, kara yoluyla Tasos’a ulaşmak için İpsala sınır kapımızdan ayrıldıktan sonra yaklaşık iki saatlik bir sürüşle Keramoti Limanına vardık. Adaya Kavala’dan da geçilebiliyor ama bu liman hem erişim kolaylığı hem de gemi sıklığı açısından daha uygun geldi bana. (Sefer planı için bağlantı adresi: https://www.go-thassos.gr/thassos-ferry-schedules-prices) Romalılar tarafından, İstanbul’u Adriyatik’e bağlamak üzere yapılan Egnatia Odos yolu günümüzde AB fonları ve Yunanistan kaynaklarıyla otoyol kalitesine yükseltilmiş. İpsala’dan başlayarak Igoumenitsa’ya kadar gidiyor. Zemin olarak ülkemizdeki otoyollardan daha zayıf olmasına karşın sakin sürücüler için dinlendirici ve keyif verici bir yol olarak tanımlanabilir. Tasos adasına geçiş yapacağımız Keramoti’ye ulaşmak için Kavala’ya gelmeden otoyoldan ayrılmak gerekiyor. Yunanistan’daki yönlendirme tabelalarında önce Yunanca, ondan yüz, yüz elli metre sonra ise İngilizce ifadeler yer almakta.
İpsala-Keramoti arası sessiz, sakin bir yolculuk için ideal bir yol
Otoyoldan ayrılıp kısa sürede Keramoti’ye varıyoruz. Mis gibi deniz kokusu aracımızın çevresini kuşatırken camları açarak içimize de dolmasına izin veriyoruz. Keramoti’ye girince iki farklı yoldan limana gidilebiliyor. Tabelalardan ilham alıp birinin oönerdiği yoldan limana ulaşıyoruz. Limanda, adaya geçmek için bekleyen araçlar için gayet nimazi bir sıra bulunuyor. Kuyruğun uzunluğuna bakarak eyvah demeye fırsat kalmadan belli bir düzen ve hız dahilinde kısa sürede kendimizi gemide buluyoruz. Biletler (18 Avro araç, 4 Avro kişi başı), araçlar sıradayken, araçta bulunanlardan biri limandaki gişeden alınıyor. Ya da gemiye binme sırası size gelince aracınızı hattın biraz dışına çıkarak park edip kendiniz de alabiliyorsunuz. Kimse arkanızdan korna çalarak ya da pis pis bakarak tacizde bulunmuyor, endişe etmeyin. Bilete dair hiç bir gerginlik ve sıkıntı yaşatılmıyor, net olan bu. Görevliler, sizi o gemiye bir şekilde sakince bindiriyor. Gemiye binip aracınızı güvenli bir şekilde park haline aldıktan sonra merdivenlerle üst katlara tırmanıyorsunuz. Güvertelerden birinden başınızı uzattığınızda muhteşem mavi-turkuaz bir havuzda olduğunuzu hissediyor daha üst katlara çıkmak için diğer merdivenlere koşuyorsunuz. Havada tek toz tanesi yokmuşçasına pırıl pırıl ışıl ışıl bir gökyüzü başınızın üstünü sarıyor. Göğün mavisini delip delip kaçışan bembeyaz martılar az sonra size nasıl güzel bir yol arkadaşlığı yapacaklarının haberini veriyorlar adeta.
Martıları besleme konusunda deneyimli kimi yolcuların yanlarında getirdikleri cips türü yiyeceklerin martılar tarafından nasıl da özenle ve rekabetle kapışıldığını izlerken liman görünüveriyor. O arada orta güvertede, bir müzisyenin Latin ezgileri arka fonda rüzgara eşlik ediyor. Çevrenizdeki konuşmalardan ülke analizleri yapmaya çalışırken, otuz dakikayı biraz aşan bir yolculukla adaya, ada hayatına merhaba diyorsunuz. Şaşırtacak kadar kısa sürede gerçekleşen gemi tahliyesi, düzen olduğunda ve bu düzenden sorumlu olanların görevlerini net olarak yerine getirdiğinde her şeyin nasılda sorunsuz ilerleyebileceğine tanık oluyorsunuz. Ada hayatı, ada psikolojisi ve ona dair fikirler zihne yürürken gepegeniş bir coğrafyadan, sınırsız bir sürüş yollarından sonra ucu bucağı belli kara parçasında hayat sürenlerle selamlaşıyorsunuz. Onlarla aynı fikirde olabileceğimiz belki de tek konunun sakinlik tercihi üzerine olabileceğine kanaat ediyorsunuz. Zira hayat bir anda yavaşlıyor. Bu yavaşlığı sabote etme niyeti güden kimi sürücülerin plakalarından ülkedaş olduğunuzu görünce bir iç ferahlığı olmuyor değil hani? Adaya indikten sonra ilk işimiz konaklayacağımız yeri bulmak oluyor. Ana kara kıyısındaki Kavala’nın çapraz karşısına denk gelen Prinos bölgesine ulaşırken inişli-çıkışlı bir yolu takip ediyor, kimi yerlerde çam ağalarının güzergaha bıraktığı koyu gölgelerden geçiyoruz. Gözlerimiz kamaşıyor ışık oyunlarının kovalamacasından. Mis gibi reçine kokusu açık pencerelerden içeri doldukça iyi hissetmek için sebeplerimizin arttığına kani oluyoruz. Adanın en büyük plajlarından biri olan La Scala, geldiğiniz yerdekileri andıran havasıyla sizi kendine çekiyor adeta. Otopark alanındaki araçların plakaları hep tanıdık oluşu bu cazibenin marifeti olmalı. Bu plaj ücretli ve ücretsiz olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Dekorasyon bakımından net bir fark olmamasına rağmen böyle bir ayrım var. Tercihimiz olmayan bir tarz olduğu için görerek fikir sahibi olup yolumuza devam ediyoruz. Konaklayacağımız yer ülkemizde apart olarak adlandırılan tipte bir tesis. Zeytin ağaçları içinde ve hemen deniz kıyısında. Kum bir plaja sahip. Yerleşme faslını kısa tutup zamanı iyi değerledirmek adına yine yola düşüyoruz. Görülmesi gereken yerler listesinin başındaki Marble Plajı ve onun civarındakiler için yeniden adanın merkezine dönüyoruz ve yine ağaçların gölgelerini, kimi zaman tozlu kıyı yollarını takiben Marble plajına ulaşıyoruz. Burayı gelen herkesin ilk yaptığını plajı üstten bir yerden gören açıdan bir kaç fotoğraf çekiyoruz. Muhteşem bir turkuaz renk ve bembeyaz mermer parçalarından oluşan plaj son derece bakımlı, özenli ve tertemiz. İnsana bu kadar da güzel olunmaz ki dedirtiyor. Çok güzel, çok. Denizden çıkınca teninizde pamuksu bir his, bir yumuşaklık oluyor. Mermer tozlarından olmalı diye düşünüyorum.
Marble plajının yaslandığı yamaç bir mermer ocağı. Buradan çıkarılan mermerlerin kırıntıları bu plajın ana malzemesini oluşturmuş zamanla. Marble’a benzeyen, hemen yakındaki Porto Vathy plajı üzerindeki yamaçlarda blok mermer alınan alanlar görülüyor. Yollar mermer ve toprak tozlarıyla örtülü. Aracınızın tozdan nasibini alması kaçınılmaz. Yakında yer alan diğer plaj Vathi de görülmeye değer. Biz ilk günü tamamlamadan bahsettiğim plajların sırtında kalan dağ yolunu kullanarak Panagia köyüne ulaştık. Adanın kuzeybatısında güzel bir yerleşim olan Panagia bir orman köyü. Sakin yaşamı turistlerin ilgi odağı olmasından nasiplenmiş görünüyor. Köy meydanında hediyelik eşya dükkanları, küçük lokantalar, kahvehaneler mevcut. Köyün meşhurluğu biraz da lezzetli et yemeklerinden geliyor. Kuzu, tavuk çevirme ve kokoreç. Ünlerinden haberdarız. Yarın akşam yemeğimize onları konu etmek niyetindeyiz. Gün akşama doğru ilerlerken önce Limenas’a oradan da Prinos’a dönüyoruz. Geçilen mesafeler bizim gibi ana karada uzun yol yapanlar için mesafeden sayılmaz. Akşam yemeğimizi Prinos sahilindeki lokantalardan birinde alıyoruz. Porsiyonlar tipik olarak çok doyurucu. Fiyatlar makul ve hemen her lokantada aynı. Ödenen bedeli hak ediyor. Standart olarak masa örtüsünün üzerine ince kağıttan bir örtü daha seriliyor ve bu kağıtta, nerede yemek yiyorsanız o bölgenin haritası buluyor. Siparişinizi beklerken bu haritada çalışma yapma imkanınız oluyor. Hiç bir Yunan lokantasında (taverna deniyor) Yunan müziği dışında bir müzik çalmıyor. İster canlı olsun ister başka yoldan sadece kendi müziklerini sunuyorlar. Bunu özel olarak not almıştım. Bizim lokantalarımız -özellikle turistik yörelerdekiler- neler çalıyorlar dersiniz?
Prinos, Marble, Porto Vathy, Panagia, Prinos
Plajlarıyla ünlü Tasos’ta ikinci gün
Adanın batı sahilinde, Prinou’da, denizin dibinde, zeytin ağaçlarından oluşan bir bahçe içine kurulu tertemiz bir tesiste geçiriyoruz geceyi. Dalga sesleri karanlığa akıyor. Bir yanda yaz böceklerinin gece mesaisi. Geceye düşen ay, ışığıyla berber birine tutulmuşluğun izlerini taşıyor. Gece bitsin istemiyor insan adeta. Gün denize ilk ışıklarını sunarken, tatil günü için oldukça erken sayılabilecek bir saatte, kuş cıvıltılarına eşlik eden sakin dalgaların camı tıklatmasıyla uyanıyoruz o gecenin sabahına. Bahçede, yaşını başını almış zeytin ağaçlarının gövdeleri bilge insanların duruşundaki vakar ile ve buruşuk yüzleriyle yıllar öncesinin selamını hazır etmiş bekliyorlar o merhabanın muhatabını. Otelde kahvaltı hizmeti yok. Ancak herkese açık olan mutfakta da yok yok. Kahve, çay, ekmek ve sıvı-katı yağlar ücretsiz olarak sunulmuş. Bir gün öncesinden aldığımız kahvaltılık malzemelere, tesisin annesi az önce bahçeden elleriyle topladığı domatesler, biberler ve salatalıklarla katkıda buluyor. Gün ilerlerken yollara bırakıyoruz yine kendimizi; görülmesi önerilen diğer plajları ziyaret etmek niyetiyle.
Eskiden harita üzerinde yapılan rota planları bugün çok daha kolay yollardan hazır edilebiliyor. Ben bu amaçla Google Maps’i kullanıyorum. Masaüstü sürümünde epeyce noktayı art arda işaretlemek, birbirlerine olan konumlarını kestirip düzgün bir sırada yol almak imkanı veriyor. İkinci günkü yol haritamız aşağıda görülüyor. Dün kuzeye çalışmıştık, bugün ise doğu, batı, güney ne varsa hepsini göreceğiz.
İkinci günün yol haritası
Bu noktadan ileriye doğru adı geçecek plaj isimlerinin çoğu gezi rehberlerinde önerilen yerler. Ben arada bu güzergahların dışına çıkmayı da seviyorum. O anda sağa ya da sola ayrılan bir yolun devamında acaba ne var diye kendi kendime bir soru sorduğumda direksiyonu o tarafa kırarak yoldan çıkmak çok hoşuma gidiyor. Çoğunlukla da iyi bir şeyler oluyor. Aşağıda isimleri olan plajlarla ilgili nette de çok bilgi var. Ben pek ayrıntı yazmayacağım. Gezi sırasında bana hissettirdiği özel bir duygu varsa belki onları eklemek daha okunulası bir metin ortaya çıkarabilir diye düşünüyorum.
Psili Ammos Plajı
Salonikios Plajı
Giola Lagünü
Giola Lagünü
Efsaneye göre, Zeus babanın gözüne benzeyen bu lagün kendileri tarafından Afrodit rahatça yüzebilsin yaptırılmış. İçindeki su da Afrodit’in gözyaşıymış. Her nasıl olduysa olmuş dünyada pek bir ender görülen bu doğal havuz meydana gelmiş. Denizin dibinde, ama ondan bağımsız bir kaya oyuğunun içinde berrak suyuyla çok cazip doğal bir havuz burası. Giola’ya gitmek için, denizden yüksek bir yolda seyir halindeyken güzergahtan ayrılmak ve beton ve dik bir yoldan denize doğru inmek gerekiyor. Beton yol sorunsuz, dümdüz ve uzunca bir yol. Giola’ya yaklaşınca arabayı ücretsiz otoparklardan birine bırakıp yaklaşık 15 dakika kadar da toprak yoldan denize doğru yürümeye devam ediliyor. Bu meşakkatli yolculuk sizi muazzam ve gizli kalmış şaheser Giola’ya getiriyor. Pek çokları gibi önce şaşkınlık ve hayranlıkla karışık olanı biteni izliyorsunuz. Çünkü herkes bu duru suyla bir şekilde buluşmanın yolunu arıyor. Kimisi yüksek kayaların üzerinden parendeler atarak dalıyor onun bağrına kimi hemen deniz kıyısına yakın yerdeki doğal merdivenvari yerden usulca süzülüyor zümrüt yeşiline. Kesinlikle değer bir yolculuk velhasıl. Özellikle yazın gidildiyse sabah erken saatte burada olup kalabalık gelmeden havuzun keyfini çıkarmak mümkün. Kayalıklarda güneşlenmek, kafa dinlemek…
Aliki Plajı
Aliki Plajı bir yarımadanın bir bölümü. Yarımadanın batısında Aliki Plajı, doğusunda ise tarihi antik mermer ocağı ve batık mermer limanı bulunuyor. Plajı arkanıza, koyu sağınıza alıp patika yoldan ilerlerseniz burnu dönünce bambaşka bir dünya sizi içine çekiyor. Antik çağdan Bizans dönemine kadar mermer ocağı ve liman olarak kullanılan bir kalıntıyla karşılaşıyorsunuz. Önü masmavi suların açıklığı ile sonsuz gibi görünen bu alan su yüzeyine sanki dizilmiş gibi duran kalıntı izleriyle büyüleyici. Dar yolu takip ederek tepeye doğru çıktığınızda konuya daha hakim oluyorsunuz. Kayaların temizliği, parlaklığı ve şekilsel olarak sıra dışılığı, banklarda uzun süre sizi oturtacak nitelikte. Bilgilendirme yazı ve görüntülerinde, burada büyük mermer bloklarının gemilere nasıl yüklendiğini gösteren açıklamalar mevcut. Aliki Plajı adanın en seçkin plajlarından biri. Kumu ince, suyu turkuaz, mavi arası ve tertemiz. Çocuklu aileler için ideal derinlikte. Aracınızı anayolda bırakarak az bir mesafeyi yürüyebilir ya da restoranın arkasındaki park alanına da bırakabilirsiniz. Deniz dalgasız ve sakin. Burası dar bir koyda yer alıyor. Denize girerken bazı yerler taşlık. Yakın zamana kadar şemsiye ve şezlongların ücretsiz olduğu ancak art niyetli ziyaretçilerin bu işin cılkını çıkarması nedeniyle lokantalara ait bu mobilyaların günlük kiralandığını belirtmek isterim.
Aliki PlajıAliki PlajıAliki PlajıAliki Plajının arka bölümünde, Antik çağlardan Bizans dönemine kadar çalışan antik ocağı bulunuyor. Ocak sürekli faaliyette olduğu için yarımadanın büyük bir bölümü neredeyse deniz yüzeyine kadar açılmıştır;Antik limanın kalıntıları
Paradise Plajı
Golden Plajı
Panagia Köyü
Ve geldik Panagia köyüne. Güzel köy. Vakit ayırmaya, gezmeye değer. Yemek molasını burada verecek şekilde programa almakta yarar var. Sokaklar oldukça dar. Evler, küçük bahçeler, sokaklar ve araları tertemiz. Köy eğimli bir mevkide. Köy meydanında oldukça yaşlı çınarların altında güzel bir park var ve aşk çeşmesi olarak anılan çeşmeden akan sula kanalete dökülüyor ve sokak aralarında akmaya devam ediyor. Diğer köylere göre daha turistik bulduğum bu köydeki fiyatlar diğerleriyle hemen hemen aynı. Panagia’da et yemek öneriliyor. Oğlak, kuzu, tavuk çevirmesi ve kokoreçten oluşan seçenekleri önerilen mekanlardan birinde almak gerek. Biz Elena teyzeyi tercih ettik. Fiyat ve lezzet tam denk geldi. Önerimizdir.
Panagia sokakları Panagia sokakları Her evde en az bu kadar bitki varsa ne denir?Köy sokaklarını dolanan aşk çeşmesinin suyuAşk ÇeşmesiŞirin Panagia evlerinden biriTavuk her yerde yenmiyor, ama burada yenirRoka salatasıElena’nın yerini tercih ettikCanlı dönüşüne hayran kaldığım
Tasos’ta ne kadar kalmalı?
Aslına bakarsanız, tatilinizin bir bölümünü değil de tümünü burada geçirecekseniz geri dönüş yolunuzda aklınız fazlasıyla burada kalacak demektir. Özellikle huzurlu iklimi, sunduğu plaj alternatifleri, mutfağı ile zamanın en güzel geçirileceği yerlerden biri. Bu amaçla beş gün, yedi gün kalınır. Ama görelim, yaşayalım, sindirelim fakat başka yerlere de haksızlık etmeyelim derseniz (bizim gibi) o zaman iki gün, bilmedin üç gün idealdir.