Artvin / 2.gün (Doğu Karadeniz 6)

Daha kaç günüm var?

Zaman ilerlerken -çoğu gezginde var olduğunu düşündüğüm- “daha kaç günüm var?” telaşı oluyor bende. Eğer ayrılmış zamanın ortalarında bu his oluştuysa oh daha en azından şu ana kadar olan kadar günüm var diyerek tatlı bir sevincin içime yürüdüğünü fark ediyorum. Ama eğer geride bir kaç gün kaldıysa daha erken yola düşmek, görülecekler listesinde üzeri çizilmemiş ne varsa hızlı hızlı onların üzerine gitmek isteği oluşuyor. İşte bugün de öyle günlerden biri, Artvin’de son günümüz. Hatta bu gece uykuya ayıracağımız zaman, evimize giden uzun yolu en azından ikiye bölecek bir noktaya denk gelmesi lazım ki yarın tüm günü yolda geçirsek de uygun vakitte Doğu Karadeniz’den Ege’ye geçmiş olalım.

Cennetin ön bahçesi, canım Karagöl, yeşilin elli tonu bağrında aşk yaşarken ismindeki rengi nerene uygun göreyim ki senin?

Karagöl – Borçka, Artvin

Bu düşüncelerle erkenden uyanıp kahvaltı öncesi Artvin denince tüm gezi rotlarında ilk sıradan listeye giren Borçka, Karagöl’ü görüp geleceğiz. Bu sabah Emrah, oldukça erken vakitte bizi yukarıya, anayola çıkarmak için geldi. Onun öncesinde ben daha erken uyanıp hazırlanıp kendimi dere kenarına atmıştım bile. Tarlalar arasında dolaştım, fotoğraf çektim, ses kaydı aldım. Arada minik çileklerle hasbihâli da ihmal etmedim tabii. Oralarda dolaşırken ortanca kardeş gece vardiyasından çıkmış, iki işçiyi tarlaya getirmiş, onlar çalışırken kahvaltılarını hazırlamaya başlamıştı dere kenarında henüz tamamlanmamış olan verandada. Bu arada kendisine “ne kadar erkencisin, bir de gece çalıştığın elektrik santralinden gelmişsin, maşallah” dedim. O doğrudan Karadeniz şivesiyle “o da bir şey mi ya, bak şu çalışan iki adam var ya onları Borçka’dan kahveden aldım, buraya getirdim” bile dedi. Hüseyin’in dediğine göre tarlada çalışan işçiler 150 TL gündeliğe Batum’dan Borçka’ya geliyor, toplandıkları kahveden seçilenler o gün işe gidiyor, yevmiyelerini alıp yeniden Batum’a dönüyorlardı. İki ülke arasındaki anlaşmalar gereği vatandaşlar kimlik göstermek suretiyle diğer ülkeye geçebildiklerinden Gürcülerin bir kısmı bu imkanı böyle değerlendiriyorlardı. Ellerinden gelen işi düzgün yaptıkları için tercih ediliyorlardı.

Emrah bizi anayola çıkarınca valizlerimizi araçlarımıza yerleştirip hemen Karagöl yoluna düştük. 8-9 km’lik bir mesafe olduğu ve hafta sonu olmasına rağmen erken vakitte yola koyulduğumuz için hızlıca park alanına vardık. Oldukça zengin bir floraya sahip olan milli parkta ladin, sarıçam, köknar, kayın ağaçları ciddi bir üst örtü oluşturuyor. Orman altında ise Kafkas orman sarmaşığı, eğrelti otu ve orman gülleri oldukça yaygın olarak görülüyor. Gölün deniz seviyesinden yüksekliği 1400 m civarında. Orman içi patika yoldan kısa bir yürüyüşle göl kıyısına erişiliyor. Özellikle kimselerin olmadığı sabahın bu erken saatinde hem sessizliğin içine usul usul yayılan doğanın kendi sesi ve hem de o seslere eşlik eden kokusu büyüleyiciydi adeta. Gölün yanına vardığımızda ise gözlerimize erişen renkler doğaüstü bir yerlere iyilik olsun diye bırakılmış olduğumuz hissini çağrıştırıyordu. Bol bol fotoğraf çekerek, video kaydı alarak ve ağır adımlarla göl çevresinde gezinti yaparak o anların kıymetini bilme gayretindeydik. Gölün hemen kıyısından yükselmeye başlayan yamaçlardaki ağaç örtüsü nazikçe birbirlerinin üzerine binmiş dalları, yapraklarıyla bir seremonide gibiydiler. Çevredeki yüksek tepelerin arasında oluşan boşluk ve çukurluk sayesinde oluşan göl, masmavi göğü lekeleyen beyaz bulutlar, hemen onun altındaki yeşil örtünün yansıyan ışıkları burayı adeta masal ülkesinde bir köşeye çevirmişti. İnsan böyle bir iklimden neden, nasıl ayrılsın ki? Güçlükle, ilerleyen zamanın diğer göreceklerimize izin vermemecesine koştuğuna işaretle kendimizi otoparka ilerleyen, ama hep gözü arkada bulduk. Biz orman içi yolunu geri dönerken piknik amaçlı olmak üzere göl çevresine akım da başlamıştı.

Bir zamanlar ders kitaplarında yeri vardı Murgul’un, bakır deyince ilk akla gelen yerdi. Şimdi ise Deliklikaya Şelalesi meraklılarını bekliyor

Yine Zezemere’nin olağan dışı sabah kahvaltısı bu kez sahanda bol tereyağlı yumurta eşliğinde başladı. Erkenciydik ve bu çok huzur vericiydi. Ev halkı ile ilerleyen sohbetimize binaen gidişimize dair bir durgunluk da odaya yayılmıştı. Nefis tatların finaliyle kahvaltımızı bitirdik ve yola koyulduk. Hedefimiz, ismini ilk kez lise coğrafya kitabımızda duyduğumuz ve bakırın yatağı Murgul. Çok uzun olmayan bir yolculuktan sonra yıpranmış görüntüsüyle bizi karşılayan Murgul’a vardık. Artvin demek dağ demek, hem de öyle böyle değil bayağı dağ ve dik yamaç demek. Murgul da il merkezi gibi yüksek eğimli bir dağı yüzüne kurulmuş. Buraya gelmekteki amacımızsa Deliklikaya Şelalesini ziyaret etmek. Yön bulucumuz önce asfalt, sonra beton, en sonunda da toprak, taşlıklı bir yoldan bizi şelalenin yanına götürüyor. İnsan bu modelleri gördükçe “aman hepsi şelale işte” diyemiyor zira bu şelale de daha önce gördüklerimizden çok farklı, ayrıcalıklı. Görülmezse yazık olur cinsten. Fotoğrafından da dikkati çekeceği gibi oldukça büyük bir kayanın ortasındaki kocaman bir delikten şelale şeklinde su akmakta, etkileyici bir görüntü oluşturmakta. Yoğun nemin etkisiyle şelalenin çevresi yosun, eğrelti ve otsu bitki türleriyle kaplı. Oldukça izole bir ortam olduğu için sessiz ve serin. Ağaç tabakasının sıklığından dolayı gökyüzü net olarak görülemiyor hatta. Yanımızda termosla getirdiğimiz Zezemere’de demini almış çayımızı burada güzelce iyi ettikten sonra artık buralardan uzaklaşıp Karadeniz sahiline inmeye başladık.

Murgul – Artvin
Deliklikaya Şelalesi – Murgul, Artvin

Dönüş yolu kısa olur derler ya hızlı şekilde önce Murgul’a, ardından Borçka’ya ve oradan da yeni yapılan tünel bağlantılarıyla Hopa’ya iniverdik. Zihnimizde gördüklerimize dair fotoğraflar canlı canlı dururken Arhavi’den yine dağların arasından bir vadiye daldık. Mençuna Şelalesine gidiyoruz. Bu diğer gördüklerimize göre nasıldır bilmiyoruz ama meşhurluk konusunda listenin epeyce başında, merak içindeyiz.

Şelalelerin hası Mençuna’ya doğru

Yol üzerinde bulunan ve 18.yüzyıldan kaldığı belirtilen Çiftekemer Köprüsünü de görüp artık hızla koşan zamanı yakalamak adına daracık bir yoldan Mençuna’ya doğru yol almaya başladık. Sağımızdan akmakta olan dere oldukça coşkunken küçük bir hata ile kendimizi derede bulma olasılığımız da çok yüksek. Beton yol geliş gidişe uygun değil (bizce tabii) ama yöre insanı için fevkalade geniş duruyor olmalı, gayet rahat herkes. Hatta şelaleye yaklaştıkça otoparkların dolu olması sebebiyle kimi araçların yol kenarına park edildiğini de görüyoruz. İnsan hangi koşullarda yaşarsa o şartları da en ileri derecede zorluyor vesselam.

Çiftekemer Köprüsü – Arhavi, Artvin

Artık yolun nihayete erdiği fikrini veren insan ve araç yoğunluğunu görünce yerini boşaltan birilerini bekleyip arabalarımızı park ettik. Sonra “şelale nerede ve ne kadar yürünüyor” sorularını karşıdan gelenlere sormaya başladık. Zira görünürde ne bir şelale vardı ne de ondan türeyen bir ses. Sonra bir asma köprüden geçerek çok da yola benzemeyen patikalardan eğlene eğlene geçerek otuz dakikalık meşakkatli yolu keyifli kılmaya çalıştık. İnişler-çıkışlar, uçurumlu dar toprak yollar ardımızda kalıyor ama meşhur Mençuna henüz bize bir ses vermiyordu. “Daha çok var mı?” deyişlerimize “evet biraz daha var” yanıtını alıp haydi bir gayret daha diyerek devam ediyorduk. Yürürdük elbet ama artık hava kararmaya başlıyordu, bundan biraz endişe ediyorduk. Oysa bizim gibi yürüyenlerde hiç olmayan bir kaygıydı bu. Özellikle yöreden olanlarda korku falan yoktu benim gözlediğim. Bu ilk Gito Yaylası yolunda konuştuklarımdan edindiğim izlenimdi. Sonra şunu düşündüm buralarda yaşayan insanlar tehlikelerin de temizliğin de farkında olarak büyüyüp yaşam sürüyorlar. O yüzden rahatlar. Şehir insanları öyle değil. Yaşam yolculuklarımız hep korku ve endişeler üzerine kurulu. Henüz ilkokul yıllarında, yakın arkadaşım Abdullahların koyunlarını Manyas çayırına yaydıklarını, bazen ben de gece belli saate kadar Abdullah’a arkadaşlık ettiğimi hatırlıyorum. Hiç korkmuyorduk. Sadece çevredeki çeltik tarlalarının marifetiyle gelişen sivrisineklere karşı önlem almak gerekiyordu. O zaman da kurumuş irice bir tezek parçasını ateşe verdin mi onun dumanı bizi şişlenmekten korurdu.

Mençuna yolculuğu hoplaya seke devam ederken nihayet kendileri bize önce sesini, sonra da kendisini gösterme nezaketini gösterdiler. Aman Allah’ım bu ne gizlilik, bu ihtişam, bu ne nazlılık? Burada oluşumuza kadar geçen aşamalarda gördüğümüz tüm zorluluklar unutuldu gitti işte. Bu harika görüntü bizi içine alıverdi. Sallanan asma köprüdeki titreyerek karşıya geçiş, şelalenin düştüğünde şap şap sesiyle inlediği iri kayalar, etrafa yayılan su zerrecikleri… Hepsi olağan üstü. O arada biz yoldayken başımıza toplanan yağmur bulutları bize muhteşem bir Artvin finali yaşatıyor. Öylesine yumuşak ve tatlı dokunuşlarla ve nağmelerle tene vuruyorlar ki insanın kollarını göğe açıp “hepsi bu mu, daha çok daha çok” diyesi geliyor. Zaten terden ıslanan kıyafetlerimiz artık yağmurlarla daha da güzelleşiyor. Dönüş yolunu almaya başlıyoruz ve iyice ıslanan toprakta kâh kaya kâh düşe kâh seke ilerliyoruz.

Başladığımız yere vardığımızda artık yüklü miktarda adrenalinin de bünyede etkisini iyice artırdığını hissediyoruz. Müthiş bir deneyimdi. Görmeden gidemezdik, büyük pişmanlık olurmuş.

Başarı illa büyük hedefler gerektirmez. Bazen küçük gayeler tahminden daha fazla mutluluk verebilir

Hemen ıslanan kıyafetlerimizi yenisiyle değiştirip artık farların aydınlattığı yolumuzu Arhavi’ye doğru kat ediyoruz. Sahil yoluna çıkınca saat de 18.30 olmuştu. Bu gece konaklayacağımız yer Samsun olduğu için Akçaabat’ta vereceğimiz yemek molasına kadar mümkün olduğunca hızlı ve güvenli bir yolculuk yapmak istiyoruz. Öyle de oluyor. Akçaabat’ta, artık her gelişimizde enfes köftesini ve mevsimiyse mezgitini ya da istavriti yediğimiz Yosun Lokantasına kadar yutkuna yutkuna ilerliyoruz.

Gecemizse Samsun’a varana kadar sahil yolunu dikkatlice kullanmakla geçiyor. Çünkü geliş yolculuğumuz sırasında yolu dikkatsizce dikine geçmeye çalışan, rastgele yola girip çıkan sürücü ve yayalar aklımızda. Gece 3 civarında Samsun’daki otelimize vardığımızda geçtiğimiz yollar, gördüğümüz doğal güzellikler bir sinema filmi gibi zihnin arka planında canlanıyor.

Artvin / 1.gün (Doğu Karadeniz 6)

Zezemere; sessizliğin huzuru heba olmasın diye geceleri yatamadığım, börtü böcek er vakitte işe koyulunca sabah uykusunu kendime hak göremediğim yer.

Gün ışığı etrafı aydınlatmaya başladığında saat beşe geliyordu. Henüz güneş parlak oklarını yeşile doğrultmamıştı ama artık alacakaranlık da değildi. Gece, Emrah’ın ustalıkla kullandığı arazi aracının kabininde dimdik bir yokuştan aşağıya inerken derenin çağıltısı da gittikçe bize yaklaşıyordu. Kurbağalar mesaide, gece kuşları son uçuşlarını savuruyordu karanlık tavanda. Emrah’ın annesinin gözü gibi baktığı tavuklar yarın sabahki hazine için mevzilerindeki çıtaların üzerine tünemiş, ortalıkta öylece başıboş dolaşıyormuş izlenimi veren evin köpekleri aslında geleni geçeni kimlik kontrolünden geçirmekteydi. Ve çok kısa bir iniş yolculuğundan sonra konaklayacağımız ahşap küme evlerin bulunduğu yerde araçtan indik. Yağmur yeni yağmıştı demek bu yöre için anlamlı bir cümle olmuyor bizce. Zira bunca yeşilin içinde yağmur bulutlarının özellikle uzun boylu ağaçlarla işbirliği içinde olmaması tuhaf olurdu. Yağmurun vesilesi her daim oralarda dolanıyordu çünkü.

Zezemere’de sabah

Farın ışığı her ne kadar belli bir alanı aydınlatsa da Emrah araçtan inince elindeki fenerin yardımıyla hızla uzaklaşıverdi. O çevre aydınlatmasının fişini prize takıp yanımıza dönünce bir şeye takılıp düşmeyecek kadar önümüzü ardımızı görmeye başladık. Aramızda konuşmadık ama eminim hepimiz önce derin bir nefes alarak o anımıza şükür etmişizdir. Zira bitkilerin yaydıkları bir yandan, onlara karışan ve derenin akışıyla sürükleyip getirdiği tatlı suyun taşıdıklarının kokusu diğer yandan adeta ciğerler için bir bayram arefesi türünden olmalıydı. Emrah, henüz yirmili yaşların başındakilere özgü çevikliği, kırda iş görüyor olmanın hediyesi beden diriliği ile aracın bagajına az önce özenle yerleştirdiği valizlerimizi birer birer indirmeye, kalacağımız evlerin verandasına bırakmaya başladı. Biz de yumuşacık toprağa basmaktan korkan, kayıp düşmekten endişe eden hallerle ona yardımcı olduk. Sonra her bir evin içini gezdirerek kullanıma dair bilgiler paylaştı bizimle. Tek ricası vardı evlerin içine ayakkabıyla girilmemesi. Bu zaten en doğalıydı bizler için. Evin tümü ahşaptan, tamamen Emrah ve ağabeylerinin el emeği ile yapılmıştı. Her ev iki odadan oluşuyordu. Banyoda olması beklenen tüm konfor sağlanmış, diğer gözde ise iki çift kişilik sedir kıvamında ağaç yatak ve bir de çek yat bulunuyordu. Yatak örtüleri, çarşaflar, yastık kılıkları mis gibi temizlik kokuyor, havlular gecenin bu saatinde bile beyazlıklarıyla göz alıyordu. Yerde yolluk ebatında bir kilim vardı. Pencere perdeleri tül ve güneşlikten oluşuyor, iki zarif pencere “gel şöyle yamacıma oturda iki beşlik bozalım” der gibi davetkar bakıyordu. Giriş kapısının üzerine sabitlenmiş elektrikli ısıtıcı “yaz ya da kış fark etmez bana ihtiyacınız olabilir” diyerek adeta evin yeni misafirlerini selamlıyordu. Banyonun zemini muşambayla kaplanmıştı. Duş kabininin içi dışı pırıl pırıl parlarken elektrikli su ısıtıcısının daha önceden hazır hale getirildiği üzerindeki göstergelerden anlaşılıyordu.

Zezemere

Adetimiz olduğu üzere içine girdiğimiz odaların hepsinden hatıra niyetine bir kaç kare görüntü kaydı aldıktan sonra temel gereksinimler için valizlerimizi açtık. Saat ilerliyordu ama bizde zamana kıyıp da vakti uykuda geçirecek göz yoktu. Ekip arkadaşlarımızla evlerden birinde bir araya gelerek günü, geceyi değerlendirdik. Yarınki planımızı gözden geçirdik ve Batum’da güne başlayan bedenleri artık geceye teslim ettik.

Sabah diyordum, işte öyle erken vakitte gün ışımaya başlayınca pencerenin perdesini aralayarak aslında nasıl bir cennetin içine düştüğümüzü görmek istedim. Muhteşem bir doğanın ortasında çatıları kırmızı, gövdeleri kahverengi tonlarında bir kaç evden birinin içindeydik ve yeni gün usul usul başımızın epeyce üstündeki tepenin üzerindeki ağaçların yapraklarını, dallarını okşamaya başlamıştı bile. Telaşla hemen kişisel bakım ihtiyaçlarımızı giderip dışarıya bıraktık kendimizi. Akşam sesiyle bizi selamlayan dere meğer ne de coşkuyla akmaktaymış öyle. Hemen onun yamacına kurulmaya başlanan ve bittiğinde yeme-içme-oturma işleri için kullanılacak ahşap verandadan biz de dereye selamımızı verdik. Sağımız solumuz tarla, kısa boylu otlar arasında biti bitivermiş olan çilekler kırmızı ve minik meyvelerini sabah ziyaretçileri için hazır etmiş bekliyorlardı. Bu bölgede doğal olarak yetişen bu çileklerin lezzeti, kültürü yapılanlardan aşağı kalmazken damakta kalıcı bir tat sağlamak için, tane büyüklüklerinin zerafetinden dolayı çok sayıda meyveyi toplayıp yemeyi gerektiriyordu. Değerdi elbette. Sabah çiği özellikle otsu bitkilerin yaprakları -varsa- meyveleri üzerinde ihtişamlı mercekler yapıyor bunlar da kendilerini fotoğraf karesine aldırmak için adeta el sallıyorlardı. 

Biz tarlalar arasında sekerken, akşamdan konuştuğumuz üzere Emrah bizi kahvaltı için almak üzere evlerin önünde göründü. Emrah, kibar, neşeli, saygılı, kendinin farkında, aklı yerinde bir delikanlı. Halimizi vaktimizi sorup bir eksikleri olup olmadığını öğrendikten sonra akşam indiğimiz dik yokuştan bu kez gündüz gözüyle geriye, anayol hizasına bizi çıkardı. Yolda bir aralık durarak tavuk kümesindeki taze yumurtaları bir kaba koyup az sonra bunların bizim organlarla buluşacağının müjdesini verdi.

Anayol dediğim yer Borçka-Karagöl (ve hatta Macahel, Camili) yolu. Burası, bölgedeki ender düzlüklerden biri olduğu için buraya Gürcüce Zezemere adı veriliyormuş. Emrahların ailece (babaları rahmetli olmuş, anne ve üç kardeş, Emrah en küçükleri) işlettikleri lokantaya Zezemere adını koymuşlar. Daha sonra pansiyonculuğu da bu yemek işine eklemişler. Ortanca kardeş metal işleri üzerine meslek lisesinde okumuş ama kendini ahşaba daha yakın hissettiği için “bu ahşap evleri yaparız” diyerek yola çıkmışlar yakın zamanda. Büyük ağabey ve ortanca kardeş aynı zamanda elektrik santrallerinde de çalışıyorlar. Normalde işleri-güçleri var. Ama bu meslek de atalarından gelen bir meslek olduğu için onsuz da olamamışlar. Emrah çocukluk döneminde çok ciddi bir sağlık sorunu yaşayınca on yıl kadar Istanbul’da tedavi görmüş. Tabii o arada elde avuçta ne varsa evladın hayatta kalması için feda edilmiş. Çok şükür ki yaradan onu ailesine bağışlamış ve hepsi bugün bizim de tanıdığımız içten, candan insanların arasına girdiler.

Mutfakta ortanca kardeş her türlü işi yapıyor. Büyük ağabey de aynı şekilde ama o daha çok sosyal ilişkileri düzenliyor. Masalara yiyecek yetiştirmek, mavi emaye çaydanlıktan çayı bitenin çayını tazelemek, güler yüzle espriler yapmak onun işi. Masalarda yiyecek kalmaması için tatlı tatlı söylenmek, oğullarına “oğlum buraya şunu getir, bu bitti bak” demek ve hatta mutfağa girmeye yeltenenlere “gızım mutfağa girmek yasak, temizlik bozuluyor yoksa” diye ince ince çıkışmak ve hatta neşeli neşeli gülüvermek annelerinin işi. Arada ortadan kaybolmak, “nerede bu çocuk yine ya” serzenişleriyle kendini aratmak Emrah’a nasip. Böyle sıcak, sevimli bir ortamda insan ne yese, ne içse yaramaz mı sevgili okur, bize sadece gördüğümüzü dilimiz döndüğünce anlatmak düştü, bir de orada olsanız kim bilir siz neler göreceksiniz.

“Bu tava bitecek ha, geri gelmesin bak”

Mis gibi kokusu kendinden önce burnumuza erişen, mısır ununun en doğal hali, bol tereyağlı mıhlama tavası masaya inerken Hüseyin’in de sesini duymuş oluyoruz, yarı Karadeniz şivesi ve vurgusuyla: “bu tava bitecek ha, geri gelmesin bak”. O arada anne “hele bi bitirmesinler” der gibi bizim masayı süzmekte. Aslında hiç bir uyarıya gerek yok zira bu tava ne kadar büyük olursa olsun insan bunu geri göndermeye kıyamaz ki. Ver mısır ekmeğini, ver mısır ekmeğini, yandan çak yumurtaları, oh. Hani yemek konusuna girmeyecektiniz sayın anlatıcı, yazar beyefendi, ne oldu. Artvin’e gelince kural mural kalmadı, dağılıp gittiniz. Sen bunca zamandır tek yemek bahsi kurma gel Zezemere”deki Hüseyin”in mıhlamasını abara abara anlat. Neyse ben yazar adına af diliyorum sevgili okur, o da arada kendini kaptırabiliyor böyle, yemek düşkünlüğü malum zağar.

Harika bir kahvaltı alıyoruz evet ama bunda ortamın çevrenin hiç mi katkısı yok canım? Olmaz mı? var elbette. Masamızın bitim yerinden başlayan görüntü alanında az önce yukarı çıkarken kullandığımız toprak yol, yumurtaları kümesinden aldığımız ev, bir alt parselde konakladığımız evler, onların nihayetinde beyaz köpükleriyle uzaktan bile fark edilen dere, ekili ve içinde çalışanları gördüğümüz tarlalar, derenin bitiminden tekrar yükselen dik yamaç ve dört bir yanımızı kuşatan, adeta toprağın rengini gizleyen envai yeşil tonunda ağaçlar, çalılar, aralarına sığınmış otsu bitkiler. Muazzam, muazzam.

Kahvaltının tadına varmaya çalışırken bir yandan da günün gezi programı için kardeşlerden brifing de alıyoruz. Konuşmaların özü şu, öncelikle bir günde yapılacak iş için öyle abartılı hayaller kurmayın, çünkü yollar uzun, araçla belli bir yere vardıktan sonra odak noktasına ulaşmak için yürünecek yollar da bir öncekini aratmaz. Madem buralara kadar geldiniz şunları, bunları görmeden gitmeyin. Yol haritası ve nasihatları aldıktan sonra Macahel bölgesi, Camili Köyü ve Maral Şelalesi için yola koyuluyoruz. 

Rhododendron luteum (sarı çiçekli) – Rhododendron ponticum (pembe çiçekli) – Orman gülü, komar
Ülkemizin Kuzey Doğu sınırıdaki son yerleşim, Camili

Yol boyunca sürekli yükselirken bulutlar kimi zaman o kadar yakınımıza geliyor ki yolu kaybetme endişesi yaşıyoruz. Yüksek dağ zirvelerinden, orman gülü ağırlıklı doğa harikalarını izleyerek yol alıyoruz. Konakladığımız yerden Camili köyüne ve oradan da Maral Şelalesi’ne yaklaşık 40 km ve bir saati biraz aşan bir zaman diliminden varılacak gibi görünüyor. Ancak yol zemin ve genişlik olarak sorunsuz olmasına rağmen virajlı ve  inişli-çıkışlı olduğu için planlanandan biraz daha fazla zaman alıyor. Yükseltiler de çukurluklar da oldukça keskin, bir Egeli için hissedilir derecede farklı. Ama yol da çevre de çok keyifli. Zaman zaman fotograf çekmek için durup oyalanmamak neredeyse imkansız. Yüksek dağ zirvelerinden aşağı iniş başladığında derin ve geniş bir vadiye kurulmuş seyrek ahşap, betonarme evler, kıyılarındaki tarım alanları ile farklı coğrafyaya, iklim bölgesine girdiğimizi sesleniyordu adeta. Nitekim aşağıya indikçe yukarılarda hissettiğimiz soğuk etkisi yerini tatlı bir Ege, Akdeniz sıcaklığına bırakıyor. Yol Camili Köyünde bitiyor. Gerçekten “yol bitiyor” burada. Yıllardır belgesellerde, gezi programlarında görüp kışını-yazını merak ettiğimiz Camili’deyiz. Burası Machael bölgesinin bizim topraklarımızda kalan son kısmı, Köy camiinin hemen yanındaki aralıkta yer alan tel örgü ve karakolun ardı Gürcistan. Özel bir köy burası, pek çok sınır boyu yerleşimi gibi az ötedeki ülkenin belki de önemli bir kentine, bağlı olduğu ülkeninkinden çok daha yakın bir yerleşim. Burayı görmeye gelmenin cazibesi de bahsettiğim konuların çekiciliğinin yanında yörenin örneğin balından, insanından, coğrafyasından ileri geliyor.

Sınır boylarındaki yerleşimlerde bayrak kullanımının yaygınlığı dikkat çekici. Sınır gözcülüğü oralarda yaşayaların namusu bir yerde.

Ülkelerin sınırlarındaki karışık yaşam her zaman ilgimi çekmiştir. Buralarda yaşayan insanlar kültürel anlamda daha bir zengin gelir bana. Çünkü iç bölgelerde yaşayanlardan çok daha kolay bir şekilde başka milletlerden insanlarla komşuluk yapabilirler. Farklı insan tiplerini, yaşam şekillerini daha kolay ve yakından deneyimleyebilirler. Bu da bir ayrıcalık bence. Bakın Edirne’ye, Sarp’a, Doğubeyazıt’a ya da Klagenfurt’a, Basel’e.

Ekibimiz araçlardan iner inmez kimimiz bir an önce en güzel fotoğrafları çekmekle meşgulken ben kendimi tel örgünün olduğu dar sokakta buldum. Nöbetteki askerle biraz konuşunca burada kışın, yazın nasıl geçtiğini, acil durumdaki hastaların ikili anlaşmalar uyarınca buradan Batum’a oradan da Sarp’a götürüldüğünü, hele kışın ilk karı yağdıktan ve yollar kapandıktan sonra buradan Borçka’ya ulaşımın tamamen kesildiğini ve hatta hatta hemen arkamdaki yatılı bölge okulunun ögrencilerinin sonbaharla beraber okulun pansiyonuna yerleştiğini ve büyük ihtimalle ara tatile kadar köylerine gidemediklerini, bu yalıtılmış ortam sayesinde de öğrencilerin hep ve çok ders çalıştıklarını, bu yöreden çok okumuş, iyi konumlara gelmiş insanların olmasının da bu ulaşım sorununun bir sonucu olduğunu öğreniyorum. Doğal olarak askeri alanda fotoğraf çekmek, çekilmek yasak olduğu için tertemiz yüzlü, miğferi göz hizasına düşmüş, çapraz duruşta nöbet tutan delikanlıyla bir fotoğrafımız olmuyor.

Camili Köyü Camii – Macahel, Borçka, Artvin

Sonra köyle ilgili bütün görsellerde yer alan ahşap caminin avlusuna gidip içine giriyoruz. Temeli çok eski olmasına rağmen ciddi onarımlar geçirmiş, çok güzel bir köy camii. Sanırım sınırlarımıza en yakın konumdaki cami burasıdır. Çünkü camlarından sağa bakınca Gürcistan toprakları görünüyor. Caminin bahçesindeki bankta oturan bir amcayla tanışıyoruz. Kendisi köyde 20 yıl muhtarlık yapmış. Şimdiyse Istanbul’da bir işyeri var, orada yaşıyormuş. Zaman zaman köye gelip evini barkını kontrol edip, biraz vakit geçirip dönüyormuş. Eski hikayelerinden paylaştı kısa sohbetimiz sırasında ve vedalaşarak ayrıldık.

Maral, ceylanın çevikliğinde, gözlerinin büyüleyicilğinde; yükseklerden salınır, akar da akar dağ zirvelerinden. Bir ses işitmek isterse gönül o ahu gözlü ceylandan yana o vakit düşecek meşakkatli bir yolculuk için keskin dağ yamaçlarına.

Şimdi de yönümüzü -Emrah’ın da, ağabeylerinin de bunu görmeden gidemezsiniz geriye dediği- Maral Şelalesine çevirdik. Bir süre asfalt ve uzunca bir sürede toprak dar yoldan ilerledik. Dağınık yerleşim yerleri arasından, iki arabanın yan yana geçemeyip ilerlemek için birbirini beklediği yol bitmek bilmiyordu. Dönenlere sorduğumuzda az kalmıştı oysa ki, ama bir türlü o “az” yol nihayete ermiyordu. Sonra bir kaç aracın park halinde olduğu bir açıklığa geldik. Biz de diğerleri gibi bundan sonrasını yürüyecektik. Tozun toprağın içinde keyifle, neredeyse doğallaşmış merdiven sekilerden heyecanla seke seke, dar yürüyüş yollarında karşıdan gelenlere kah yol vere kah yol ala ala, tırabzanları sıkı sıkı tuta tutan aşağılara indik. Geri dönüşte bu inişleri bu defa çıkacağımızı hesaba kata kata. Sonunda bir düzlükte oluşturulmuş bekleme, oturma alanının soluna düşen aralıktan baktığımızda tüm ihtişamıyla çok yüksekten aşağıya beyaz köpüklü suyunu bırakan Maral Şelalesiyle göz göze geldik. Aman Allahım bu neydi, bu nasıl bir şeydi böyle. Onca yolu gelmeye, onca merdiveni inmeye ne kadar da değmişti yahu. Bir süre sakince, öylece kaldık, gözlerimiz bu su akış şöleninden nasibini alsındı, alsındı. Yeşil bilmem kaç tonuyla artık iyice yoldan çıkmış, şımarıklık mertebesine erişmiş göz sinir hücrelerimiz neye uğradığı şaşırmış olmalıydı. Sonra. Sonra yeni parkur, o şelalenin en tepesinden büyük bir cesaret ve ihtişamla kendini aşağı bıraktığı yerle kayaya vurduğu zemin arasındaki mesafenin alttan da görülmeyi hakkettiğine kanaat edip yeniden dar ve bu kez daha dik merdivenvari doğal basamakları inmeye başladık. Inenlerin çıkanlara yol verdiği, hemen sağımızın hemen solumuzun kokulu çilek meyveleriyle bezeli olduğu, tehlikeli bir iniş yoluydu bu. Dikkatle inildi, şelale sularının büyük bir şiddetle kayaya çarpıp zerreciklere bölündüğü yerde o minik damlacıkların serinletici etkisinden faydalanıldı. Zira sıcaklık etkisini iyiden iyiye kendini üzerimize salmıştı. Sayısız adet fotoğrafla anı hatıra defterine kaydetme çabamız da nafileydi ayrıca, biliyorduk. Çünkü hiç bir görüntü o zerreciklerin ortama lime lime dağılışının ürettiği serinliği, kayalara vuran damlalardan peydahlanan çarpma sesini veremeyecekti. Ama olsundu.

Sonra geri dönüş yolculuğumuz başladı. Maral’a veda vaktiydi, yol uzun, gidilecek epeyce yer vardı. Sonra kardeşlerin sabahki sözü geldi aklıma “bir günde yapacaklarınız çok sınırlı aslında”. Aracımızı park edip şelaleye erişmemiz, tekrar geri dönüş yolunu alıp aracımızı hareket ettirmemiz yaklaşık bir saat kırk dakika gibi bir zaman almıştı. Sonra dar toprak yolu Camili’ye kadar geri döndük ve yeniden dağ zirvelerine çıkarak bu şahane coğrafyaya içimizde özel bir yer ayırarak Borçka’ya geldik. Bugün Borçka’nın pazarının olması ne iyiydi. Şahane meyvelerle, süt mısırlarla akşam üzeri bünyedeki görsel şölene gıda takviyesi yapmış olduk.

Artvin: yeşilin öz oğlu, okumuş, güzel bakışlı insanlarıyla, dar sokaklarıyla, düzlüğe hasretliğiyle can şehir

Ve sonra yağmur bulutları yine bizimleydi. Şehir merkezinde görülmesi gereken yerleri hedefe alarak “Apartman Şehir” Artvin’e doğru yola koyulduk. Erken doğan gün elbette vedayı da erkene alacaktı, biliyorduk. Borçka’da dev elektrik santrali ile önü kesilen yeşil rengiyle, akışıyla, çapıyla, duruşuyla muhteşem Çoruh Nehri’nin üzerinden bir o yana bir buyana geçerek Artvin’e geldik. Düz alandan en az nasiplenmiş ilimiz olan Artvin’e varyantları dolanarak, dönerek eriştik. Dünyanın en büyük heykeli olarak tanıtılan Atatürk Anıtının olduğu dağa çıkarak Kafkasör Yaylasına ve Artvin’e uzaktan ve yukarıdan baktık. Güzeldi. Ve bu harika günün akşamında Artvin yaylalarından beslenerek sofralara gelen lezzetli yiyeceklerle finali yaptık.

Atatürk Anıtı – Artvin
Artvin

Borçka pazarından satın aldığımız meyvelerin ikinci bölümünü Zezemere’deki ailemizle tüketirken sohbet de sohbeti açıyor yarın ayrılacağımız bu yere veda ederken ne kadar da hüzünleneceğimizi düşünüyorduk. Yeniden ahşap evimize döndük ve derenin çağıltısına gün boyu biriken umutları, tatları, yeşilleri, mavileri çoğalsın, çağlasın diye bıraktık. Çok şükürle, bin şükürle.

Doğu Karadeniz 5 – Batum

Uzun zamandır yurtiçi ve yurtdışı seyahatlerimde konaklama yeri ayırtma işini booking.com veya hotels.com üzerinden yapıyorum. Bir takım yararlarını da zararlarını da gördüm. Zaten sıfır zarar ya da yüzde yüz yarar diye bir şey olmuyor hiçbir konuda. Bize düşen sadece farkında olmak.

Batum Botanik Bahçesinde Gülizar

Gürcistan için, Batum ve Tiflis’te geçirmek üzere iki gün planlamıştım. Yeterli olmayacağını bilmeme rağmen elimdeki zamanı en verimli kullanmak adına biraz fazla kilometre yapmayı, hızlı hızlı gezmeyi göze aldım.

Ülkeye giriş maceramıza bir önceki yazımda değinmiştim. O psikolojiyle tüm trafik tabelalarına uyarak –ama yerli sürücülerin bunları hiç önemsemediğini de fark ederek- sınırdan şehir merkezine yaklaşık 18-20 kilometrelik yolu biraz da ürkerek tamamladık. Merkeze yaklaştıkça grileşen hava geceye çalmaya, evlerin, apartmanların, otomobillerin, sokak aralarının yüzleri de gelen geceyle beraber kararmaya yüz tutmuştu. Bir an önce konaklayacağımız oteli bulup güvenli bir limana sığınma ihtiyacındaydık.

Geçtiğimiz yıl, Arnavutluk da bile sıkıntısız çalışan, bizi Üsküp’ten alarak –Tiran üzerinden- Karadağ’ın Budva’sına kadar sorunsuz götüren GPS uygulamam maps.me bu küçük şehirde bir türlü otelimizi bulamıyordu. Hal böyle olunca o sokak senin, bu aralık benim diyerek İzmir’in Kuruçeşme’si misali sokaklara girip çıkıyorduk. Girdiğimiz sokakların kimisinde kanalizasyon çalışması varken soru sorduklarımız da bize başka evrenden gelen dünya üstü varlıklar gibi bakıyorlardı. İnsan ister istemez ürküyor vallahi. En sonunda ben inanmasam da maps.me’nin götürdüğü yerin aslında doğru yer olduğu, sadece otelin blok apartmanlardan birinin iç kısmına gizlendiğini gördük. Bizim aklımıza gelmesi imkansız bir gizlilikle yüzleştik. Tabela falan hak getire. Bizim ülkemizde de kimi yerlerde rastladığımız gibi giriş kapısının önündeki sandalyelerde oturan pejmürde kılıklı, kirli sakallı erkeklerin varlığı bir öyyk dedirtmişken içeri girip büro elemanıyla konuşunca şenliğin boyutları da bir anda değişti. Zira bizim için 3 oda yerine 2 oda ayrılmıştı, biri zemin katta, derme çatma bir oda, diğeri ise üçüncü kattaydı. Otel doluydu. Bizim bu iki odaya sığmamız, öğrenci yurdu misali bu odalarda konaklamamız isteniyordu. Bir kere bu tesis bizim ülke standartlarına göre ancak pansiyon adını hak ediyordu, hatta o bile fazlaydı, otel olması olanaksızdı. Havada birbirleriyle pike gösterisi icra etmekte olan sinekler dikkatimizi çektiğince –bizimle Türkçe iletişim kuran büro görevlisine mutsuz mutsuz bunu işaret ettiğimizde- otel sahibinin Gürcüce “onların ülkesinde sinek yok muymuş” şeklindeki sözlerinin doğrudan bize tercüme edilmesi ve o kişinin hal ve hareketlerinin bizim beklentimizin çok altında kaldığının fark edilmesi üzerine bu iki odanın bize yetmediğini ve hemen bu işlemi iptal edip buradan ayrılmak istediğimizi ifade ettik. O arada daha çok otele benzeyen denize yakın bir tesisten de haberdar oluyorduk araştırmalarımızla. Ücret iadesi yapamayacağını ifade eden sinek sever beyefendinin yanından rüzgar gibi geçip hemen oradan uzaklaştık. Doğudaydık. Bundan sonrası için booking.com’a ulaşmak daha doğruydu artık. O uygulama üzerinden bu kadar hileli bir alışveriş yapılması sinirimizi bozmuştu.

“Ülkeniz dururken neden geldiniz ki buraya?”

Biz oteli terk ederken, kapı önünde konuşan ve ülkemizden geldiği anlaşılan insanların buraya daha çok kumar oynamaya geldiğine tanık olduk. Şaşkınlık içindeydik. İkinci tesis planladığımızın üzerinde bir meblağa mal olsa da daha güvende hissettiğimiz için şükür ettik. Bu otelin sahibi de bizimle Türkçe iletişim kuruyordu. Vay be dilimiz ne kadar itibarlı buralarda derken bunun tamamen bir ticari kaygı ile geliştiğini çevremizdeki devasa otellerin önünde yanıp sönen güçlü neon ışıklarından, sokaklarda yürüyen insanların kılık kıyafetinde kavradık. Neyse ki bizim bu konularla işimiz yoktu. Ama dikkat çekici düzeyde vatandaşımızın buralarda dolaşıyor olması –elbette hepsi illegal işler için burada değildi- aslında bizi üzdü. Geceyi, otelin havuz başında, aramızda anadili gibi İngilizce konuşanlar olmasına rağmen, bir türlü iletişim kuramadığımız garsonlardan talep ettiğimiz ve başaramayıp sürekli olarak otel sahibinin yardımıyla masamıza getirtebildiğimiz uyduruk yiyeceklerin tadına bakarak ve canım ülkemize hayranlık duyan sohbetler yaparak geçirdik. Güzel bir geceydi her şeye rağmen. Çünkü insan hissetmek istediği şeyi hissederdi. Keyfimizi bozmadık ama hayretimizi de gizlemedik. Nasıl bu kadar dibe inilebiliyordu? Yarın neler görecektik? Gece yarısını biraz geçe, neredeyse üstümüzde açık şemsiyenin brandasını delecek gibi yağan yağmur nefis bir koku, tat ve serinlik bıraktı keyiflenen sohbetimizin üzerine. Çok ama çok güzeldi. Yarın için planlarımızı yaptık. Zaten görülmesi önerilen şeyler kent merkezinde, Batum limanının çevresindeydi. Ama yarın akşamki konaklamamız Tiflis’te olmasına rağmen bu planı işletmekten şüpheliydik.

Günlerdir kaçtığımız yağmur Batum’daki gecemizi arındırdı

On yıl İstanbul’da yaşayan ve gemilerde kaptanlık yapmış olan, İstanbul aşığı olan ve bizimle “buraya neden geldiniz ki ülkeniz dururken” diyecek samimiyette sohbet geliştirdiğimiz otel sahibine bu konuda fikir sordum. İki şehir arasındaki yolun çok sevimli olmadığını, kendisinin her modelden birkaç arabası olmasına rağmen Tiflis’e gitmek için sadece treni tercih ettiğini söylemesi planlarımızı değiştirmemize yetti de arttı bile. O arada booking.com’la yazışmalarımızdan kısa süre sonra diğer saçma otele olan ödemelerimiz iptal edildi, özür dilendi. O yerin bir otel olmadığını anlatan geri bildirimlerimizle konuyu eğlenceli hale getirmeye sinek sever abiye biraz daha zarar vermeye çalıştık. Zira intikam soğuk yenen bir yemekti?

Savaşta mıyız yoksa barışta mı? Kent tam bir doğu şehri. SSCB döneminden kalma getto tarzında devasa binalar kirli, delik deşik, öte yandan kumarhane amaçlı iri iri oteller, çelişkiler ülkesi Georgia

Sabah tertemiz ve serince havaya uyandık. Ancak nem yüksekti belli. Öğleye doğru gri bulutlar gökyüzünü ele geçirecekti. Ama olsundu, geziyorduk ya. Güzel kahvaltıya bu ülkenin alkolsüz milli içeceği gibi kabul gören armut suyu eşlik ediyordu. Mutfakta üretilen börekvari yiyeceklerden her alışımızda (kişi başı 3-4’tür) mutfaktakilerin bize “ne yapıyorsunuz kardeşim, almayın” der gibi baktığını görünce bizim otellerdeki aynı konumlarda çalışanların tam aksine “yiyin babalar yiyin, sizin için yaptık bunları” diyen bonkör bakışları geldi aklıma. Demek ki “doğuya gitmek” böyle bir şeydi. İnsanda ülke nimetlerine böylesi hayranlıkları uyandıran bir etki gücüne sahipti, bunu görmüştük.

Karadeniz kıyısıda uzun bir sahile sahip Batum’da meyve bahçeleri yüksek katlı otellere dönüşüyor

Batum’da gezilip-görülecek yerler hemen limanın yakınında, hepsi bir arada

Batum’da görülecek yerler listesindekilerin bir bölümü “bari şunları yapalım da gelip görsünler, biz de vesileyle turizm yaparız” türünden geldi bana. Batum Bulvarı, Medea Anıtı, Piazza Meydanı, Astronomik Saat, Batum Limanı, Chacha Tower (İzmir Saat Kulesi’nin kopyası), Ali & Nino (Aşk Heykeli), Alfabe Kulesi, Virgin Mary Kilisei, St Nickolas Kilisesi, Orta Cami ve son olarak kesinlikle görülemeye değer, dünyanın üçüncü büyüğü olduğu söylenen Batum Botanik Bahçesi. Biz bunların tümünü bir güne sığdırıp ve geceyi ülkemizde, Borçka, Karagöl’de geçirmeye karar verdik.

Muhteşem Batum Botanik Bahçesi, görülmeye değer

Gezilen yerlerin bazılarının fotoğraflarını yazının içinde bulacaksınız. Haklarında detaylı bilgi internetten de edinilebilir. Ama botanik bahçesi için birkaç söz söylemek isterim. Daha çok arboretum havasında olan bahçe Karadeniz kıyısında, oldukça geniş bir araziye kurulmuş. Eski Sovyetler Birliği’nin en büyük botanik bahçesiymiş. 1880 yılında General Pyotr Krasnov’un kardeşi Rus botanikçi Andrey Nikolayevich tarafından kurulmaya başlanmış. Ziyarete açılışı 1912 Kasımında olmuş. Tasarım ve dekorasyonunu biri Gürcü, diğeri Fransız olan iki yetenekli bahçıvan yapmış. Görülmeye değer bir yer dediğim gibi. Elektrikli taşıma araçlarıyla da ulaşım sağlanıyor (5 Lari) ama yürüyerek yorucu da olsa güzel geziliyor. Keyif veriyor. Biz dönüşü elektrikli araçla yaptık. Bahçenin hemen her yerini iki saatte hızlı hızlı gezdik. Gül ve bambu bahçeleri çok etkileyiciydi. Karadeniz’in nemli iklimi ağaçların oldukça gürbüz olmasını sağlamış. Ama sürekli bakımın da yapıldığı çok belli. Bahçede, bonsai üretiminde gönüllü olarak çalışan bir Türk vatandaşıyla da tanışma imkanımız oldu. Bu ülkede üniversite eğitimi alan ve aynı zamanda tur rehberliği yapan gençlerle de tanışıp konuştuk. Son yıllarda özellikle bizim ülkemizden yoğun olarak gelişlerin olması fiyatları çok artırdığını (örneğin botanik bahçesine girişin 5 Lari’yken 15 Lari’ye çıktığını vb) söylediler. Bir de sanılanın aksine bu ülkeden akaryakıt almanın hem ucuza gelmediğini hem de riskli olduğunu öğrendik. Zira kalitesi düşük Azeri petrollerinin bu ülkede piyasaya sunulduğunu bunun da araçların enjektör sistemine ciddi hasarlar verdiğini duyduk.

Batum Botanik Bahçesi
Batum Botanik Bahçesi okumak, yazmak ve kafa dinlemek isteyenler için mükemmel bir seçim

Bahçe gezimizin sonunda, bahçenin dışındaki bir kafede oturarak yöresel yemeklerin (yemek denmez ya, atıştırmalık mı desek?) tadına baktık. Yeme-içme bölümünde anacağım. Hepsi lezzetliydi bu arada. Biz mekandan kalkarken yağmur başlamıştı. Tatlı bir ıslaklıkla araçlarımıza bindik ve yeniden Batum şehir merkezinden geçerek Sarp sınır kapısına doğru –yine trafik tabelalarına aşırı dikkat ederek- ilerledik.

Sınırdan geçişimiz çok uzun sürmedi. Ve güzel ülkemize sevinçle kavuştuk. Yönümüzü Borçka’ya çevirdik. Çılgınca tünellerden geçerek Borçka’ya ve oradan da Macahel’e doğru giderek Zezemere’ye ulaştık. Gece olmuştu. Net olarak farkına varmadığımız bu doğalın en doğalı coğrafya parçasında kulağımıza gelen yegane ses hemen kaldığımız ahşap evin önünde akmakta olan derenin sesiydi. Kısa bir sohbetten sonra kendimizi uykuya teslim ettik. Yarın içi heyecanlıydık. Zira neredeyse tüm gezinin kaymaklı ekmek kadayıfına gelmiştik. Yemyeşil Artvin doğasına gizlenmiş yaylalar, şelaleler. Huzur.

Çamlıhemşin, Fırtınaderesi, Batum (Doğu Karadeniz 4)

Günaydın. Bazı sabahlar, içinde dolu dolu iyi dilekler barındıran bu sade sözcüğü ne kadar da çok hak eder. Göğsü yara yara gelen bir coşkuyla gürülder adeta o günaydın nidası. İşte böyle bir sabaha, böyle bir günaydına açıyoruz gözlerimizi bir Çamlıhemşin sabahında. Gece karanlığında eriştiğimiz Yamantürk Öğretmenevi gecenin o saatinde bizi o kadar huzurla karşıladı ki resepsiyonistinden garsonuna, aşçısından kat görevlisine bizi fethettiler adeta.

Düne dair yazımızı okuyanlar hatırlayacak ki Gito Yaylasına erişimimiz hiç de rahat olmamıştı. Çok kötü bir yoldan, ama aynı zamanda tamamen bakir bir doğanın bağrından güç de olsa ilerleyerek erişmiştik Gito’ya. Amacımızdı, başarmıştık. Ama değer miydi sorusuna öyle çok içten bir evet sesi çıkaramamıştık. Çünkü “Rize” ve “Yayla” kavramları yan yana gelince beklenti iyiden iyiye yükseliyordu. Reklamlar galiba bizi biraz da yanıltmıştı. Çokça yeşil, çokça orman gülü, çokça oksijen… Dünden karımız bunlardı ve belki de en önemli kazanç edindiğimiz deneyimdi. Her önerilen rota beklentilerimizi karşılayamayabilir ve her tavsiye edilen yol sağlıklı bir yolcuk sağlamayabilirdi. Bir şey daha vardı ki o da genel geçer haliyle “her şey her zaman kötü gitmezdi”.

Gito dönüşü, Alpin bölge olarak adlandırdığımız, yüksek boylu bitkilerden arınmış, oranın sert iklim koşullarına direnç gösterebilen kimi özel bitkilerin yaşayabildiği kuşağın hemen altına inince uzunca bir süre ladin, göknar, şimşir gibi türlerden oluşan orman içinden geçen; çukurlu ve iri taşlı dar toprak yoldan ilerleyip Fırtına Deresinin müthiş bir gürültüyle çağladığı yere geldik (haritada daire işaretli yer). Buradan itibaren yol küçük parke taş döşeli olduğu için bir anda sanki yeni hizmete girmiş kara sıcak asfalttan bir otoyoldaymış hissiyle ilerlemeye başlayacaktık. Hem derenin ihtişamlı akışında gözlerimizi yıkamak, hem ülkemizin önemli şimşir ormanlarının bulunduğu bu bölgenin nimetlerinden yararlanmak ve hem de geçmiş kilometreler boyunca vücudumuzda birikmiş elektriği toprakla buluşturmak için kısa bir mola verdik. Kendi aramızda geçen konuşmaları elbette doğrudan paylaşamam, hele ki yol tercihini belirleyen benim böyle bir şey anlatmam mümkün değil ama anın bize sunduklarının değerini bildiğimizi söyleyebilirim. Videolardan birinde derenin gümbürtüsü sizin de dikkatinizi çekecektir zaten.

Hava iyiden iyiye kararmaya durmuş, devasa ağaçlarla bezeli bir şimşir ormanında, derin bir vadinin tabanındaydık. Başımızı gökyüzüne çevirdiğimizde akşam karanlığının habercisi koyu mavi çatıya kara lekeler karışmaya başlamıştı. Artık buradan itibaren yolumuz daha nitelikli olduğuna göre keyif alarak Çamlıhemşin’e varmak en iyisiydi. Araç farlarının mihmandarlığında süzülerek aktık aşağıya. Keskin virajlar, tatlı düzlükler, daracık köprülerden geçerken aydınlanan alandaki tabelalar yarınki (yani bugünkü) gezi rotamızı da çiziyordu adeta.

Yamantürk Öğretmenevi bize harika bir akşam yemeği sunmakla kalmadı bunu Fırtına Deresinin hemen yanında uzanan verandasında ve ülke standartlarının çok çok üzerinde bir dekorasyon ve hizmet anlayışı içinde sundu. Yemek konusuna daha sonra değineceğim için burada yer vermiyorum. Yediğimizden tat, ödediğimizden fazlasıyla karşılık aldık.

Şimdi yeniden “günaydın” diyerek bu sabahımıza tekrar dönmek istiyorum. Planımıza göre bugün çok işimiz var. O yüzden “erken kalkan yol alır” sözüne binaen biz de er vakitte o muhteşem manzaralı veranda da yeniden buluştuk. Otelimizin gerek konumu, gerek imkanları bütün gün, gece burada otursak, yatsak, kalksak insanı sıkmayacak türden. Kalite ve standart çok yüksek. Biz ilgilere teşekkür etmekten usanmadık, yorulmadık. Fazla fazla hak ediyorlar çünkü. Bizim talebimiz üzerine daha erken saatte kahvaltıyı hazır eden görevlilerin nezaketi, konukları memnun ve mutlu etme çabası görülmeye değerdi. Bazen biz ezildik zarafetleri karşısında. Yöresel ürünlerle bezeli açık büfe kahvaltı setindeki tepsilerin jelatinini biz açtık. Hepsi mis gibi Karadeniz kokuyordu. Tertemiz, el emeğiydiler. Kahvaltının ardından görevlilerle sevgiyle vedalaşarak Fırtına Vadisine doğru ilerlemeye başladık. Gece karanlığında mistik yolculuk sırasında siluetine tanık olduklarımız parlayan güneşin ışıklarıyla tüm renklerini, güzelliklerini görmek isteyen sunmaktaydılar. Artık iyice içimize sinen yeşilin envayi tonu yine aynı ihtişamla başımızın üzerindeki şemsiyeyi oluşturmaya devam ediyordu. İlk olarak iki aracın rahat geçebileceği bakımlı, parke taş döşeli yolu takiben Zil Kale’ye geldik. Kaleyi dıştan görüp geçmek, yanına kadar gitmişken asla içimize sinmezdi. Aracı size ayrılmış otopark alanlarından birine uygun şekilde park edip kişi başı 5 Tl ücret karşılığında kaleyi gezebiliyorsunuz. Burası günlük turların da başlangıç noktası olmalı. Biz onlardan önce davranıp kalabalık arasında zamanı ve mekanın güzelliklerini heba etmemeye çalıştık. Başardık da. O “yüzden erken kalkar yol alır” denmiş sanırım. Zil Kale, 14. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen, denizden 750 metre, hemen altında akmakta olan Fırtına Deresi’nden de 100 metre yükseklikte, sarp bir kaya üzerinde yerleşik bir kale. İhtişamlı bir yapı. Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunduğu yazıyor kaynaklarda.
Zil Kalenin bölümlerini gezmek, dağlara, vadiye seslenmek yarım saatinizi alıyor. Tekrar yola düştük. Yol üzerinde çok sayıda tarihi kemerli taş köprü var. Bunlardan birini ikisini görmek, fotoğraf çekmek, çekilmek için biraz vakit harcadık. Tarihe dokunmak insanın hoşuna gidiyor her zaman. Bir de köprünün altından akmakta olan derenin coşkusu sanki ruh arındırıcı niteliğinde olunca… Dönüşte bir kahve içmek üzere Çinçiva’yı gerimizde bırakıp doğruca Palovit Şelalesine yol aldık. Ana yoldan ayrıldıktan sonra yine şimşir ormanının içinde, sözcüklere sığmayacak bir keyifle, hazla, mutlulukla, doymuşlukla Palovit’e ilerledik. Bu yazılan hisler ancak oraya gidip yaşanırsa karşılık bulur diye düşünüyorum. Abartının olmadığını bilmenizi isterim. Öyle böyle değil. Bunca yıldır dağ bayır geziyorum böyle güzel korunmuş, böyle zarif ağaçlarla bezeli ormanlar görmedim diyebilirim. Bu Fırtına Vadisi gerçekten bambaşka bir yermiş. Emeği olan yöre insanına, orman bakanlığımızın özveriyle çalışan personeline hem saygı, hem sevgi ve hem de minnet duyduk tüm gün boyunca. Palovit ise defalarca kullandığım “muhteşem” sözcüğünü her harfiyle hak eden bir başka doğal güzellik. Nasıl bir güçle düşüyorsun bunca yüksekten, nasıl çağlıyorsun bu kadar, bu ıssız orman içinde ve nasıl serinletiyorsun insanı uzağına saçılan su zerreciklerinle. Nasıl yahu? İnsan delirdim sanıyor. Hele yol tarafından şelalenin olduğu alt bölüme inerken üzerinden beklemeli olarak geçilen o köprü var ya, nasıl mistik bir iç ürpertisi veriyor insanın içine. Bırrrr. 3-5 kişi bir taraftan diğer tarafa geçince, bu sefer diğer taraftan 3-5 kişi köprüyü kullanabiliyor. Ama acelesi olanlar burada da var elbette. Görünüz efendim, görünüz, ıslanınız, kameranız su zerrecikleriyle dolsun fotoğraflarınız biraz buğulu çıksın olsun. Yaşayınız.

Gergin ne kadar kas, sinir varsa hepsi yerle yeksan çok şükür. Bir pamuk çuvalıyız adeta şu gün içinde, çok şükür. Doğanın ortasında, doğalın başkentindeyiz, Rize, Çamlıhemşin, Fırtına Vadisindeyiz. Dönüşte Çinçiva (Şenyuva)’da bir kahve molası veriyoruz. Burada da bir kemerli köprü var, tarihçesi de olan bu köprüyle karşı taraftaki ahşap evlere gidiliyor. Hatta bu ahşap evlerden birisinde bir dizi çekilmiş, bilenler, izleyenler o tarafa doğru yürürken biz neredeyse altımızdan akan derenin üzerinde kahvelerimizi yudumluyoruz. Daracık yolda zaman zaman trafik sıkışıyor ister istemez. Biz kahvenin tadına varırken bir araç sürücüsü bizim arabanın sol ön çamurluğuna tatlı bir öpücük de konduruyor, keyfe keder. Bunu yazmamdaki amaç şu bu bölgede düzlük epey sorun, o yüzden araçlar birbirlerine çok yakın seyrediyor. Zaman zaman böyle ufak öpüşmeler de olabiliyor. Ondan da haberdar olunuz isterim.
Çinçiva’dan ayrılışımızdan sonra yolumuz yine Çamlıhemşin merkezinden geçerek bu kez meşhur Ayder Yaylasına düşüyor. Artık üzerimizi bir battaniye gibi saran yeşilden söz etmiyorum bile. O kadar içteki artık o kadar olur. Ayder’e doğru ilerlerken havada ekşimsi bir limonilik başlıyor. Bulutlar sanki bize en çok yağmur alan bölgede olduğumuzu anımsatmak niyetindeler. Olsun. Biz yine gezeriz ki. Yağsın ama sel olmasın, gezeriz biz. Ayder de bir milli park alanı bildiğiniz gibi. Ancak burası beni epeyce şokladı, sarstı. Çünkü İstanbul Aksaray’da, Laleli’de, ne bileyim İzmir’de Kemeraltı’nda, Fuar’da lunaparkta ne varsa hepsinden burada da var. İnsan zembilliyi cabası. Ülke hudutlarını aşmış bir namın ürünü bu olsa gerek, daha çok Arap kökenliler olmak üzere herkes ama herkes burada. Yollar araçlarla dolu, yol kenarlarındakiler, işletmelerin bahçelerindekiler falan, acayip acayip her yer araç. Sanki akşam Karşıyaka, Altınyol trafiği gibi adım adım yavaş yavaş zirveye doğru ilerliyoruz. İnstagram çılgınlığı salıncaklı fotoğraflar için burada o kadar çok seçenek var ki aklınız şaşar. Dönme dolaplar, çeşitli oyun araçları, hani şu yumruk atınca sizin gücünüzü ölçen aletler var ya ondan bile var. Acayip diyorum ya, acayip işte. Nerede Palovitin, Çinçivanın nezihliği? Neyse olsun buna da ihtiyaç var. Bence bu ihtiyacı gidermek için Ayder feda edilmiş gibi görünse de yine de tüm bunların belli bir kontrol altında olması çok akıllıca geldi bana. Biz daha ilerleyip yükselmeye devam ettik. Kalabalığın azaldığı yerde, biraz daha yukarılarda araçtan inip dolaştık. İlk defa kışlık kalın montlarımızı giymek zorunda kaldık. Çünkü epeyce soğuktu. Başımızın üzerinden ince ince dumanlar akıyordu. Yine deli gibi çağlayan bir derenin yanında yamacında fazla fazla nefesle aldık, fotoğraflar çekildik. Kırmızı masa örtülerini dahi yanında getiren piknikçi ailelere gıpta ile baktık. Güzeldi, güzeldi. Ama artık bizim Batum’a doğru yol almamızın da vaktiydi. Şarkıda diyor ya “Biz gideriz Batum’a, Batum’un otağına (batağına mı neydi?)” neyse onun vakti işte şimdi.

Dönüş yolumuz yine o Aksaray misali yerleşim bölgesinden geçerek Çamlıhemşin’e doğru oldu. Jandarma teşkilatının mensupları gerek yolları açık tutmak için gerekse insanların dağ başında olmadık işlere karışmasını önlemek için görevdeydi. İyi ki varlardı.
Çamlıhemşin’den sahile doğru ilerlerken yeniden Karadeniz’le karşılaşmamız Ardeşen’de oldu. Çok kısa bir süre içinde de Sarp Sınır Kapısında olacağız. Ancak Gürcistan’a geçmeden önce ülkemizde güzel bir yemek yiyip öyle intikal edelim istiyoruz. Orada neyle karşılaşacağız belli değil zira. Sosyal medya platformlarından bazıları yemek mekanlarını da puanlayıp önerilerde bulunuyorlar bilirsiniz. Bizim de yolumuzun üzerinde olan, Sarp’tan hemen önceki Kemalpaşa’da Şevket Baba Balık Restoran için tavsiye alıyoruz. Denizin, sınırlarda yaşamanın insanları farklı şekillendirdiğine inanan biri olarak bu yargımıza katkıda bulunacak bir işletmeyle böylece tanışıyoruz. Yemek ve mekan yazımda ayrıntılarını anlatacağım. Sadece mütevazılığın başkentinde bir saray lokantası diye tanımlayarak şimdilik Sarp’a geçmek istiyorum.

Karadeniz boyunca, özellikle Fatsa’dan sonra sayısını akılda tutamayacağımız kadar tünelden geçtik. Ancak Artvin sınırlarına girince bu işin artık abartı düzeyine geldiğine tanık olduk diyebilirim. Dağların yollara izin vermediği yerler ya da daha önce dar olup da bugün yetersiz kalan eski yollar tünellerle yol yükünü epey hafifletmiş. Buralara gelince yola harcanan parayı gözünüzle görebiliyorsunuz. Ulaşımı oldukça rahatlatmış bu çok açık. Ancak bazı tüneller o kadar uzun ki kapalı alan fobisi gelişmemesi için bir sebep yok diyebilirim. Sarp sınır kapısına ilerlerken de –ki sınır bölgeleri için çok elverişli bence de- uzun tünellerden geçerek yol alıyorsunuz. Dağlar denize öyle sert iniyor ki tünel yapamasak nasıl geçerdik ki diyor insan.

Sınır Kapımız ihtişamlı. Beyaz bir bina ve üzerinde bayrağımız mevcut. Estetik olarak duruşu güzel. Ancak ne yapmanız gerektiğine dair bir yönlendirme mevcut değil. Kalabalığın içine ilk düştüğünüzde şaşkınlığı ne kadar kısa sürede atarsanız o kadar iyi. Emniyet görevlileri siz soru sorduğunuzda kibarca sizi yönlendiriyorlar. Ama bence soru sormaya gerek kalmadan yönlendirme olması daha iyi olurdu. Yurt dışı çıkış harcınız ödeyip aracınızı –varsa- gümrük sırasına almanız yeterli. Araçta aracı kullanan ve ruhsat sahibinden başka kimse olmaması gerekiyor. Eğer 18 yaşında altında çocuk varsa ve aracı anne kullanıyorsa çocuk araçta kalabiliyor. Yoksa anne aracı kullanmıyor ya da ruhsat sahibi değilse yaya olarak gümrükten geçmesi gerekiyor (bu zaman zaman farklı uygulamaları olan bir konuymuş). Karşıya yaya olarak geçmek çok kolay. Metro istasyonunda inip karşı hatta geçmek gibi bir iş. Ancak araç geçişi biraz daha meşakkatli.
Ben yaya olarak geçen kişiydim. Farklı deneyimlerim oldu dolayısıyla. Gürcü polisi çok sert bir kere. Türkçeyi kırık dökük öğrenmişler. Ama öğrendikleri kelimelerle biz burada iletişim kurmaya kalksak kavga çıkar. Emir kiplerini kullanıyorlar ve nazik olmayan kelimeleri kapmışlar. Karşı taraf geçince birden “doğunun” ne demek olduğunu anladım. Az önce veda ettiğim toprak da bizim ülkemizin kuzeydoğu ama burası geldiğim ülkenin doğusuydu. Bizim seksenli yıllarımızda yaşıyorlar diye düşündüm ilk olarak. Herkes zorla bir şey satmak için çevremde dolanıyordu. Taksi, dolmuş, otobüs, sigorta … hep “ister?” ya da “lazıım” diye biten sıkıcı tarzda cümleler. On dakika sonra ben de uyum gösterip her sorana “lazım değil, lazım değil” diye yanıt vermeye başlayınca ortamın insanı nasıl etkilediğini bir kez daha anladım.

Eğer araçla ülkeye giriyorsak mutlaka araç sigortası yaptırmamız gerekiyor. Bunu zaten geçen yılki deneyimlerimizle öğrendik. Ancak bu abilerin sigortası sadece kendi ülkelerinde geçerli ve en az on beş günlük yapılıyor. Ücreti TL olarak almaya çalışıyorlar. Çünkü öyle olunca daha fazla paraya satmış oluyorlar. Aracımız gümrükteyken ben de buraların jargonunu öğrenme fırsatı buldum. Türk mi yoksa Gürcü mü olduğunu anlayamadığım bitirim tiplerle onların anlayacağı türden bir sözcük dağarcığıyla konuşup paramı Gürcü Lari’sine çevirmeye ve kendi paraları ile sigortayı almaya kara verdim. Anlaştığım kişi tamam dedi ama işlemi yapacak kişi ruhsat gelince bunu yapmak istemedi. Epeyce tartıştıktan sonra kırkı dökük internet bağlantılarının izin verdiği bir vakitte işlemi yaptırdım.

Onu bunu ister misin çığırtkanlarının arasından kendimiz kurtarıp Batum’a doğru akmaya başladık. Çok harap bir şehir geldiğimiz yere göre, çok harap, her şey eski, kırık, dökük. Güven vermiyor hiçbir şey. Sınır kapısıyla şehir merkezi arası 19 km. Uyarılara göre hız tabelasında ne yazı yorsa kesinlikle aşmamak gerekiyor. 40’la gidiyoruz. Kavşaklarda çoğunlukla ışık yok. Olan yerde uyan yok. Ama biz yabancıyız, uymalıyız. Işık olmayan kavşaklarda “yaradana kısmet” deyip dalıyorsun karmaşaya. Yandan bir dolmuş (Menemen dolmuşu gibiler) gelip vurmazsa gideceğin yere dönüyorsun. Arabaların tamponları neredeyse hiç yok. Farkların kimisi eksik. Sonradan öğrenip anlıyoruz ki bu abiler araba kullanmayı bilmiyorlar, tamponlar kazalarda bırakılmış. Eksik araç kısımları ise başka arabaların ihtiyacını karşılamış (çalınmış yani). Nasıl yetmişler, seksenler olduk mu?

Bu arada sahil boyunca devasa oteller, duvarlarında, çatılarında kumarhane reklamları. Acayip, çok acayip. Zengin misiniz, fakir mi? Anlayamadık abiler. Konaklama yerimize ulaşmamız ayrı macera. Şimdilik burada nokta koyalım. Otel konusunu daha sonra Batum’u anlatırken konuşalım diyorum.

Rize (Doğu Karadeniz 3)

Bugün sizlerle kuzeyin biraz daha doğusuna gideceğiz. Trabzon’daki evimiz KTÜ Sahil tesislerinde güzel bir kahvaltı şenliğine dahil olduktan sonra resepsiyondaki zarif delikanlıya anahtarlarımızı teslim ettik. Valizlerimizi araçlarımıza yükleyip Karadeniz Sahil yolunu Rize yönüne doğru takip etmeye başladık.

Sizde de böyle oluyor mu, insan başka bir ülkede, şehirde tatildeyken yorgunluk nedir bilmiyor. Gezgin, bir önceki gün ne kadar yüksek tepelere, yamaçlara tırmanmış olursa olsun; ne kadar çok adım atmış yol kat etmiş olursa olsun ve hatta gece ne kadar geç yatarsa yatsın sabah patlamaya hazır “bomba” gibi uyanıyor. Bu bile rutinin dışına çıkmak için yeterince özendirici değil mi sizce de? O yüzden imkan varsa evde kapalı kalmamak, alınacak nefesleri dışarıda almak en iyisi.

Uzungöl

Rize’ye doğru ilerlemekteki amacımız, yıllar önceki ziyaretimizde nispeten bakir halini gördüğümüz Uzungöl’ün bahis olduğu gibi bir plastik ve beton cennetine dönüşüp dönüşmediğini görmek. Sahil boyunca Sürmene’den itibaren yoğunlaşan çay ekim alanlarını izlerken ülkemiz çiftçisini çay ile tanıştıran ve bunun için de insanüstü emek harcayan Zihni Derin’i saygıyla anmadan geçmedik. Çay bitkisinin hasat mevsimi olduğu için yer yer çaylıklarda yaprak toplayan çalışkan Karadenizli Kadınlarımızı gördük. Oldukça yüksek eğimli arazilerde, sanki ovadaymışçasına çalışan bu emektarların elinden geçip sohbetimize gelen, muhabbetimize taban oluşturan çayın kokusu buram buram ortalıkta dolanıyordu zaten. Kamyon kasalarında taşınmakta olan çay yapraklarından bazıları buralardan gitmek istemiyor olmalılar ki brandaların kenarlarından kaçı kaçıvermişler yollara, yol kenarlarına savrulmuşlardı.

Of, Bayburt yoluna dönerek denize paralel uzanan Doğu Karadeniz Dağlarının kimi yerlerinde geniş, kimi yerlerindeyse dar vadilerinden birinde ilerlemeye başladık. Özel çay fabrikalarının yoğun olduğu Çaykara’dan geçerek Uzungöl’e vardık. Söylendiği, yazılıp çizildiği gibi burası ne yazık ki tüm doğallığını yitirmiş. Şehirde insan için olan ne varsa burada da var (bu gözlemimiz ne yazık ki Ayder Yaylası için de yazımıza girecek). Bu kadar beyaz plastiğe gerek var mıydı bilmem ki? Ama yine de yükseklere çıkıp yukarından izlediğinizde muhteşem bir doğa parçası. Elimizle yaptığımız çirkinlikleri görmezsek gerçekten muhteşem. Eğer siz de bizim gibi düşünürseniz çok ama çok kötü bir toprak yoldan Garester Yaylasına çıkmayı deneyebilirsiniz. Önerim odur ki buraya resmi tatiller dışında bir zamanda gelin. Çünkü tatil dönemlerinde yollar da mekanlar da kapasitenin çok üzerinde araç ve insan barındırıyor. Bu hem tehlikelere ve hem de güzelim doğal örtünün tadını çıkaramamamıza vesile oluyor. Garester Yaylasına çıkılan yol yeni açılmış, genişletilmiş ama bilinir ki yolla beraber inşaat ve yapılar hemen o yolu ilk kullananlar olurlar. Nitekim daracık yola rağmen, yol boyunca bir çok iş yeri açılmış, yol kenarları otopark olmuş, tınlı ince toz da cabası. Ama manzara mükemmel.

Garester dönüşü göl çevresinde aracımızla bir gezinti yaptık. Yaya olarak bunu yapmak mümkünken insan kalabalığını taşıyamayacağımızı fark ederek hızlıca oradan ayrılmak istedik. Demografik yapının daha çok dilini anlamakta zorlandığımız Arap harflerinden oluşan plakaları ve devasa araçlarıyla gelen misafirlere kaydığı gözden kaçmıyordu.

Gito Yaylası

Geldiğimiz yolu geri dönerek yeniden sahil yoluna çıktık. Bir sonraki hedef rotamız Gito Yaylası. Pek çok gezi planında yer alan, anlatıla anlatıla bitirilemeyen Gito Yaylası. Bir benzin istasyonunda biraz dinlendikten sonra yeniden yola koyulduk. Elimizdeki GPS uygulamaları Gito için farklı yollar önermekte, biz de günü ekonomik kullanmak adına en kısa yolu tercih etmekteydik. Önce Rize’ye geldik. Rize, Trabzon’a göre çok daha bakımlı bir kent. Yapılaşma için gereken düzlük alan biraz daha fazla olsa gerek ki binalar, caddeler, sokaklar oldukça düzgün. Çayeli ve Pazar’ı geçtikten sonra yol yine dağlara doğru ayırdı bizi. Önce Hemşin’e geldik. Denizden uzaklaştıkça üzerimize sinen yeşil kokusu katbekat arttı. Derin vadiden ilerlerken yüksek yamaçları kaplayan bitki örtüsü az sayıda çeşitli bitkiden oluşsa da birey olarak çok fazla üyeyle temsil ediliyorlardı ki adeta yeşilden bir şemsiye altında ilerlemekteydik. Hemşin küçük bir yerleşim. Burayı geçtikten sonra yol kıvrıla kıvrıla ilerlemeye ve hatta biraz biraz da bozulmaya başladı. Bizimle aynı yöne gidenler karşıdan gelenler olduğu için güvenli bir şekilde ilerliyorduk. Varış yerine uzaklığımız çok olmamasına rağmen ciddi anlamda bozulan yoldan dolayı ilerlememiz oldukça güç olmaya başladı. Kantarlı isminde bir yerleşim yerinden geçtik. İnsanlarla konuştuk, selamlaştık. Doğru yoldaydık ama yol bize “doğru” değildi. Çok çok bozuldu, iyice yavaşladık, arıcılık için çok özel olan bu bölgeden geçiyor olmak elbette çok kıymetliydi ama bilmediğimiz bir mecrada yine bilinmeze doğru giderken gün yavaş yavaş iniyordu. Çok çetrefilli bir yolculuktan sonra Gito’ya vardık. Varmalıydık zaten bunca emeğe. Kaçkar Dağlarında önemli bir zirvedeydik. Altimetre 1987 metreyi gösteriyordu. Muhteşem bir özgürlük hissi, hava kararmaya başladığı için de endişe vericiydi. Ancak bizimle beraber yolda olan kimseler ya da geri dönmekte olanlara bakılırsa her şey çok olağandı. Biz de onlar gibi davranmaya çalıştık. Fotoğraflardaki his oradaki ıssızlığı tam vermeyebilir. Aslına bakarsanız yıllardır süren bitki toplama amaçlı arazi çalışmalarımızda defalarca böyle yerlerde bulunmuştuk. Ama bir rotayı takip ederek gelmek başka bir histi tabi. Şimdi artık Çamlıhemşin’e dönme zamanı.

Sonra yine geldiğimize benzer kötü bir yoldan aşağıya inmeye başladık. Sık ağaçlardan oluşan orman içlerine girdik, çıktık; Fırtına Deresi Vadisine, muazzam gürültüyle Karadeniz’e koşan beyaz köpüklü suların seslerinin arka planında Çamlıhemşin’e geldik. Çok yorucu bir parkurdu. Ama bize tüm kötü anıları unutturacak bir konaklama tercihinde bulunmuştuk. Yamantürk Öğretmenevi, tek kelimeyle olağanüstü bir tesis. Fotoğraflarına bakınız. Oraya giderseniz daha iyisinde kalmayacaksanız burayı tercih ediniz. Konaklama ve yiyecek içecekle ilgili ayrıntıları en son bölümde ele alacağım için şimdilik bu kadar yer vermiş olayım. Güzel bir akşam yemeğinin ardından hemen penceremizin önünden geçen Fırtına Deresi’nin tatlı sesiyle uykuya dalmak muhteşemdi. Yarın akşamki konaklama yerimiz Batum (Gürcistan) olacağı için günümüzü çok iyi planlayıp hakkını vermemiz ve bu eşsiz vadinin bize sunduklarından fazlasıyla yararlanmamız gerekiyor. İyi bir plan yaptık, bakalım yarın neler olacak?