Salzburg’a veda Ljubljana’ya merhaba


Salzburg Merkez Tren İstasyonundan ayrılış. Camın hemen ilerisinde coşkun bir salınımla buradayım diyen Salzach Nehri dağlardan yağmurla inmiş toprak partiküllerini gövdesine sığdırmış şehre doğru koşmakla meşgul


Alplerin eteklerine sıralanmış küçük köyler, ovalar, meralar arasında dolanan tren yolu boyunca seyir alanımıza düşen yeşilin binbir tonu


Kranz tren istasyonu ve ondan biraz sonra görüntüye giren yerleşim yerindeki yaşam alanları, binalar ve bahçeler; görüntüler artık bir seviye alta inen endamıyla tanıdıklaşmaya başlıyor


Ve nihayet yorgun bir kimlikle bizi karşılayan Ljubljana Merkez Tren istasyonunun peronları, parke taşlarının çatlakları arasında buradayız deme telaşındaki otsu bitkiler, bir grilik
Münih ve Salzburg’dan sonra Ljubljana
İnsan, bir şehirden diğerine gezerken zihin de ister istemez durmadan çalışıyor. Bazı kıyaslamalar yapıyor. Özellikle kentle ilk karşılaşma anında hissedilenler, onun devamında konuşulan ilk kişiler, kullanılan taşıma araçları, göz göze gelindiğinde insanların bakışlarındaki ifadeler, vb. Sadece yapıları, eskiden yeniye değişimlerini görmek elbette önemli bir sosyal-turistik faaliyet. Ancak eğer gezgin kişi bunlarla yetinmeyip aynı zamanda kentleri, kasabaların, köylerin oradan hareketle ülkenin insanının ruhunu duyumsamak isterse daha detay bakmak istiyor. O zaman gezmekler, onun için harcanan zaman, emek ve para çok daha manalı hale gelmekle kalmıyor keyifi de başka oluyor.
Dörder günlük Münih ve Salzburg izlenimleriyle yüklü zihnim onların tadını sindirmekle meşgulken Salzburg Hbf’den hareket eden bir öğle öncesi treninin kompartımanındayız. Altı kişilik oturma alanının üçünde biz varız. Bilet numaralarımızın hepsi cam kenarına denk düşmüyor. Ancak insan bir yolcukta aracın içine doğru yönelmiş olmaktansa pencerenin dışındaki hayata doğru bakıyor olmayı daha çok istiyor. En azından benim gibi yolculukları bir arınma durağı olarak gören birisiyse kişi öyle camın önünde hızla geçenleri hatıra defterine yapıştıra yapıştıra ilerlemek istiyor. Bu defa da öyle oluyor. En azından cam kenarına denk gelen bir koltuk numaramız var. Diğer koltuklarda seyahat edenler bildiğim diller dışında sözcükler kullanarak telefon görüşmeleri yapıyorlar. Birbirlerinden bağımsızlar ama aralarında derinliksiz konuşmalar yapacak kadar anlaşıyorlar.
Cam kenarından dış mekanı özümsemeye çalışırken arada bir tren içi anonslara da kulak kesilmeye çalışıyorum. Zira Münih’ten Salzburg’a gelirkenki kadar rahat değil içim. Kaotik olmaya aday bir kargaşa var hem içimde hem de dışımda. Neden bilmiyorum. Ama o anonslarda bir anlaşılmazlık ve süreklilik var. Devamlı uyarı gerektiren bir durum var gibi ama anlaşılması güç bir hal. Titreşimini yitirmiş tavandaki hoparlör brandasından Almancamsı, İngilizcemsi bir şeyler kulağıma akıyor durmadan.
Sonra bir aralık, tam tren yolunun diğer tarafında neler var diye kompartıman dışına çıkarken kızlardan biri “siz Ljubljana’ya mı gideceksiniz” gibi bir şey yuvarladı önüme. Yüzüne baktım, bana sormuş o soruyu, “evet” dedim. “Bu istasyonda tren değiştirmeniz gerekir o zaman” deyiverdi. Evet ya işte bu, aksi giden bir şey vardı. Ne elimizdeki bilette ne de başka bir yerde yazmayan ama madem yoldasın bilmen gereken bir şeydi bu. Yaklaşan istasyon Klagenfurt’tu. Buradan Slovenya Demiryollarına ait bir trene aktarma yaparak yola devam edecektik. Benim aklım nedense çevrimiçi bir ortamda aldığım biletle doğrudan Ljubljana’ya gitmeye odaklanmıştı. Trenden inince baktım ki kompartımandaki kız bizim turist olduğumuzu fark edip bana sormasa Frankfurt’a doğru yol alıyor olacakmışız meğer. Ama bunu da epeyce bir tabela okumasından sonra anladım. Hemen yan perona geçtik, beklemeye başladık.
Bir gün önce yaşananlar
Benim aklımı peynir ekmeğe teslim etmemin elbette bir sebebi vardı. Bir anektod olarak buraya onu da iliştireyim. Bir gün önce, Salzburg seyahatimizi taçlandıran Hallstatt gezisi dönüşü… Hava karardı kararacak… Yağmur bulutları seyirde. Otobüste herkes uyukluyor… Arada bir ‘tak tuk’ gibi sesler duyuyorum ve “aha biri daha direncini kaybetti, telefonu elinden, cebinden düştü” diyerek gülümsüyorum… Seyahatimiz bitiyor, otelimize geliyoruz… Oğlum “baba benim telefonum sende mi” diye oldukça anlamsız bir soru soruyor. Çünkü böyle bir şeyin olmayacağını o da biliyor. Son bir ümitle işte çantasında, cebinde olmayan telefonunun bizde olmasını diliyor.
Hemen telefonumdaki uygulamadan az önce indiğimiz otobüsün tekrar Bad Ischl’a gitmek için ne zaman hareket edeceğine bakıyorum. Beş dakikası var. Ama bizim oraya varmamız yaklaşık yedi dakika alacak. Hemen koşuya başlıyoruz. Ama hareket etmiş olan otobüs biz terminale varamadan önümüzden geçip gidiyor. Ege üzgün. Burası otobüsler için baş durak (Südtiroler Platz) olduğu için bir sonraki otobüsün perona gelmesini bekleyeceğiz ki şoföre bir şeyler soralım. Yol haritası belirleyelim. Bu arada diğer peronlara gelen otobüslerden birinin şoförünün tüm yolcular inince otobüsün koltuklarının altlarını kontrol ettiğini fark ediyoruz. Yanına gidip konuştuğumuzda her yolculuk sonrası bulunan eşyaların bir torbaya konulara işletme şefliğine teslim edildiğini öğreniyoruz. Tabii bu arada başka bir yolcu o düşürülen şeyi alıp gitmediyse. Saat 19’u geçmiş. Doğal olarak az önce adresini aldığımız işletme şefliği kapalı. Sabahsa Ljubljana trenimiz var.
Sabah ofisin açılış saatinde verilen adresteyiz. Görevli hangi saatte, hangi otobüste vb sorularla birlikte telefonun modelini ve rengini soruyor. Ege hepsini yanıtlayınca “şifresini biliyor musunuz” diyerek şeffaf poşetlerin içine özenle yerleştirilmiş eşyaların olduğu bir rafa doğru yöneliyor. Düzen içindeki gruptan bir tanesini alarak yanımıza geliyor. “Telefon bu muydu” diyor. Ege gülümsüyor. Görevli olumlu yanıtı duyunca “şifrenizi girerek açar mısınız” diyerek telefonu poşetin içinden çıkararak uzatıyor. Ege aynı anda şifreyi söylemeye yelteniyor. Görevli kadın hızlı bir refleksle “hayır hayıır, şifreyi söylemeyin, onu bilmek istemeyiz, siz sadece şifrenizi girerek telefonunuzu açın” diyor. Ege büyük bir mutluluk ve heyecanla telefonunu eline alıp açıyor. Elleri titriyor. Nasrettin Hocanın eşeğini kaybedip bulması gibi bir hikayenin içindeyiz.
Görevli poşetin içindeki kağıdı çıkararak Ege’ye kaç yaşında olduğunu soruyor. 18’in altında olduğunu öğrenince şaşırarak bana dönüyor, “siz?” “babasıyım”. Kadın bir defa daha şaşırdığını gizlemeyerek “yakın yaşta görünüyorsunuz” diyerek gülümsüyor. Kağıdı bana uzatarak telefonumuzu eksiksiz aldığımızı ifade eden yazının altını imzalamı istiyor. İyi dileklerle ayrılıyoruz.
Çıktıktan sonra, on iki yaşındaki bir insanın söylediği şu söz içimi çok acıtıyor: “Baba sadece Avrupa’da, Avusturya’da olduğumuz için telefonum bana geri döndü. Bizim ülkede olsa çoktan el değiştirmişti, izine bile rastlayamazdık. Hele böyle otobüste düşürmüşüm, bir muhatap bile bulamazdık.” Üzüleyim mi sevineyim mi bilemedim ama galiba oğlum haklıydı.
İşte Klagenfurt’taki aktarma öncesi, bir kaç saat önce yaşanmış bu konuşmalar sanırım sindirilme aşamasındaydı. Telefon giderdi, yenisi gelirdi. Belki biraz zaman alırdı. Ama gelirdi. Peki o ümitsiz düşünceler…
Yol boyunca gördüklerim ve bana düşündürdükleri
Klagenfurt’tan bindiğimiz trenle başlamak üzere Ljubljana’ya yaklaştıkça ortamın rengini belli eden maddi varlığın yavaş yavaş eridiğini fark etmeye başladım. Önceki iki kentte görmediğin bir fakirleşme ve sıradanlık, kargaşalık gözle görülür olmaya başlıyordu. Bu keskin farkın dikkate gelmesi, Münih ve Salzburg’un sosyal refah seviyesinin epeyce üst grupta yer alıyor olmasının da etkisi vardı elbette.
Slovenya, bir sosyalist federal cumhuriyet olan Yugoslavya’nın dağılmasıyla (ya da dağıtılması mı desek) ortaya çıkan devletlerden biri. 1991’de bağımsızlığını ilan etmiş, 2004’te AB üyesi olmuş. Bu ülkedeki ilk saatlerde “burası bizim seksenlerimizdeki halimizde kalmış” diye içimden geçirmişliğim vardır. Yakın tarihe bakıldığında Yugoslavya merkezli yaşanan çatışma ve bölünmeler, çoğunlukla etnik köken milliyetçiliğinin ne kadar iki ucu keskin bir bıçak olduğunu anlatıyor.
Bu ülke de Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkmıştı. Slavların ülkesi adıyla kurulmuştu. Tito, birlikte yaşama fikrini üreten, gönüllüğü ve zorunluluğu uygun yer ve zamanda kullanmayı başarmış bir liderdi. Uzun yıllar boyunca Yugoslavya’yı bir arada tutabilmişti. Ülkenin farklı etnik grupları üretimin bir ucunda hep oldukları gibi refahtan da benzer oranda pay aldıklarından dışarıdan gelen kışkırtmalar yerini bulmakta zorlanmış. Tito uluslarası alanda da iyi ilişkiler kurmayı başarınca güçlü bir devlet modeli ortaya çıkmış.
Tito döneminde uzun yıllar dışa kapalı ama kendi içinde üreten ve tüketen bir toplum olan Yugoslav halkı Tito’nun ölümünden sonra ekonomik kıskaca girerek bugünkü yedi ülkeye bölündü. Bu bilgi ile o yedi ülkede gezerken insanların eski günlere özlem duyduğuna tanık oluyorsunuz. Genelde “fakir ama mutlu” kavramları bugünden bakınca o günlere atfedilmiş gibi duruyor. Çünkü ya üretensin ya da pazar. Aradaki dengeyi kuran ülkeler ortaya koyduklarıyla en azından varlıklarına dair nispeten güçlü bir duruş gösterebiliyor. Slovenya tarım toprakları verimli olan bir ülke. Buğday gibi, patates gibi, üzüm gibi bazı temel tarım ürünleri yetiştiriciliğinde iyiler. Almanya, Avusturya, İtalya, Fransa gibi ülkelerle dış ticaret ilişkisi içindeler. Çok kısa olsa da Trieste’ye komşu bir kıyıdan Adriyatik’le bağlantıları var.
“Ben taksiciyim”
Beni bir anda seksenler Türkiye’sine götürense yol-yer sorduğumuz ilk kişinin verdiği yanıt oldu: Ben taksiciyim, sizi o otele götürebilirim. Sözlerin sahibi, geniş kasa, siyah bir BMW, bir büfenin önünde tost yiyen bir kaç iri yapılı gençten biriydi. Bir arabaya baktım, bir yüzüne baktım; bir tuhaflık olduğunu hiç konuşmadan anlattım. Ama araç pek taksi gibi değil dedim. Taksimetre torpidoda, ben aslında bilmem ne fabrikasında çalışıyorum dedi. Ortak bir dil geliştirerek anlaştığımız bu gence oraya ne kadar tutacağını sordum. Bir rakam söyledi. Tamam gidelim anlamında işaretle arabaya yöneldim. Arkadaşlarına ben hemen gidip gelirim benzeri bir şey söylemiş olmalı. Elindekileri masaya bıraktı. Hemen bagajı açıp valizleri yerleştirdi. Araca biner binmez torpidodan taksimetre cihazını çıkardı. Bizim eskiden sürgülü teyp dediğimiz bir düzeneğe benzer şekilde radyonun altındaki boşluğa cihazı yerleştirdi. Eğer fazla yazarsa söylediğimi ödersiniz az yazarsa o rakamı verirsiniz dedi. Anlaşmıştık zaten. Otelin önüne vardığımızda taksimetre 10 rakamını gösteriyordu. Anlaştığımız rakam da 10 avroydu. Ödemeyi yaptım. Biz otele girerken o taksimetreyi torpidoya aktarmakla meşguldü. İşte o yüzden benim kafa takvimim bir anda seksenler oluverdi. Yabancısı olmadığımız konulardı.
Ejderhalar şehri Ljubljana
Ljubljana Kalesi


Şehrin adını taşıyan kale oldukça görkemli ve bakımlı. Funikülerle ulaşım sağlanıyor. Kale hapisaneden savunmaya bir çok amaçla kullanılmış. Bugün turistik amaçların yanı sıra sergi, düğün, kukla gösterisi gibi etkinliklere de mekan oluyormuş


Füniküler sistemi


Kaleye ve şehre üstten bakış

Kale içinde sergi salonu, müze gibi alanlar mevcut
Meydan, köprü ve sokaklar


Adını Slovenya’nın ünlü şairi France Preseren’den alan Preseren Meydanı. Franciscan Kilisesi ve Triple Köprüsü de bu meydanla bağlantılı


Ljubljana’nın tarihi M.Ö. 2000’lere kadar gidiyor. Dünyanın en eski tahta tekerleği de bu şehirde


Sokaklar geniş değil belki ama dar da değil. Bakımlı, özenli ve temiz. Halk ve turistler bu sokaklara yerleşik mekanlarda neşe içinde sohbetteler genelde


Ljubljanica Nehri üzerinde her biri diğerinden kıymetli hikayeleriyle köprüler mevcut


Ejderha Köprüsü, Kilitli Köprü


Ljubljana organik tarımda iyi görünüyor, görüntüler pazardan


Çok sayıda müze var bu şehirde. Zira kentin tarihi de epeyce eski zamanlara gidiyor
Bezigrad Stadyumu

2008’de kapanan bu çok amaçlı stadyum şimdilerde virane. Adı Bežigrad Central Stadium idi. Ağırlıklı olarak ulusal ve uluslararası çokça karşılaşmaya ev sahipliği yapmış yapım yılı 1925’ten 2008’e kadar. Bu fotoğrafı çevresi ahşapla kaplanmış bu yerin içinde ne var diye merak edip iki tahta arasındaki aralıktan çektim. Sesler geldi kulağıma, 2001 dünya kupası Q grubu maçında 9000 kişi önünde Slovenya Romanya ile karşılaşıyordu. Ev sahibi takım ilk golünü atmıştı.
Alplerden Karadeniz’e Sava Nehri
Sava Nehri, Slovenya topraklarından doğan iki akarsuyun (Sava Dolinka ve Sava Bohinjka) birleşmesiyle oluşur. Sırbistan’ın başkenti Belgrad’ta Tuna Nehri ile kavuşana kadar 1000 km’ye yakın yol yapar. Bunun yaklaşık dörtte biri Slovenya topraklarında geçer. Sava’nın, Ljubljana yakınlarında iki kola ayrılmasından Ljubljanica Nehri oluşur. Bu nehir de başka akarsularla desteklendikçe Ljubljana şehrini ikiye bölerek güzelleştiren bir hal kazanır. Bu arada Sava, Tuna’ya doğru akmaya devam eder. Tuna’yı besleyen önemli kollardan biri olur. Tuna Karadeniz’e aktığında Sloven Alplerinden (Planica) doğan Sava Nehrinin soğuk suyu Karadeniz’e erişmiş olur.


Sava Nehrini bilir misiniz? Slovenya’dan doğar ve gider Tuna’yı Belgrad’ta bulur. Balkandadır yolculuğu
Ejderha Köprüsü (Dragon Bridge)
Ljubljana içinden geçen Ljubljanica Nehri üzerinde yapımları eskilere uzanan köprüler vardır. Bunlardan en meşhuru Ejderha Köprüsü. Köprünün giriş ve çıkışlarında ikişer olmak üzere dört ejderha güvenliği sağlar, korur. Efsaneye göre kahraman Jason kılıcı ile bir sebepten (hikayesi var tabii) karşısına çıkan ejderhayı yenmeyi başarmış ve şehri kurtarmış. Bu sebeple ejderha, büyüklüğün, gücün ve cesaretin sembolü olarak tüm ülkede simgeleşmiş.

Ejderha Köprüsü

Ejderha (Dragon Brigde) Köprüsünü bekleyen ejderhalar bakırdan yapılmış ama zamanla renkleri yeşile dönünce daha sevimli ve mistik birer figür haline gelmişler. Köprü 1848 yılında yapılmış.
Triple Bridge (Üçlü Köprü)
Üçlü Köprü, 1842’de yapılmış. Üç köprüden oluşan bir grup. Kuzeybatı Avrupa, Güneydoğu Avrupa ve Balkanlar’ı birbirine bağladığına inanılır. Bu taş köprü, Ljubljana’nın eşsiz bir mimari mücevheri olarak kabul edilir.

Robba Çeşmesi

Tivoli Park

Tivoli Park, Ljubljana şehir merkezinde, kentin en büyük ve en güzel parkı. 1813’te Fransız mühendis Jean Blanchard tarafından yapılmıştır. Beş kilometrekarelik bir alanı kaplar. Koyu gölgeli dev ağaçlarıyla, yürüyüş yolları ve orman içi patikalarıyla, süs çiçek tarhlarıyla, ilginç ağaçlarıyla ve çok sayıda heykel ve çeşmesi ile muazzam bir dinlenme ve eğlenme alanı.
Üst paragraflarda, kentin meydanlarıdan biri olarak anılan Preseren’den Tivoli Park’a yürüyerek ulaşmak yaklaşıl 15 dakikalık bir zaman alır. Ağaçların altına serilip, çimenler üzerinde yorgunluk atmak, bir şeyler yemek içmek için idela bir alandır.
Eğer bisiklet kiraladıysanız (Ljubljana Card aldıysanız bunun hediyesi olarak da size bisiklet kullanma imkanı verilmektedir) bu parkın tüm noktalarını -hem de güvenli bisiklet sürmenin keyfine vararak- keşfedebilirsiniz. Park içinde bulunan çeşitli kültür-sanat faaliyet alanlarından (müze, sergi, konser, gösteri vb) yararlanabilirsiniz.


Bohinj ve Bled Gölleri
Bu ülke sakin ve kafa dinlemeye uygun olmasıyla dikkat çeken bir cennet. Bu cümledeki sıfatların içini tam anlamıyla dolduracak iki göle geldi sıra. Bled ve Bohinj gölleri yazın yerli ve yabancı turistlerin sahili, plajı, sakinleşme yeri adeta.
Kartpostallık görüntüleriyle pek çok yerde karşılaşmış olabileceğiniz iki doğa harikası. İşin özü suyu ve yeşili bol bu ülke hem nüfus yoğunluğunun yüksek olmaması hem de doğallığın belli bölgelere lokalize olmanın çok ötesinde ülke geneline yayılmış olması önemli bir kazanç.
Ljubljana’dan Bled Gölü’ne gitmek isterseniz toplu ulaşım araçları var. Ancak iki gölü birlikte görmek ve çevre güzelliklerden de nasiplenmek için araç kiralamak en iyi seçenek gibi duruyor.




Bohinj, Sava’nın doğduğu kollardan biri, huzur ülkesi




Bled’de bir yaz günü akşama akarken
Ljubljana Card
Her kentte, belli süreler için geçerli olan şehir-gezi kartları olduğundan daha önce de söz etmiştim. Bazı şehirlerde çok işlevsel bulmadığı kartları anmak istemiyoru. Ama gerçekten amacı gezen kişiye maddi anlamda destek sağlamak olan kartları anmamak da olmaz. Bu kart “beğendiklerimden biri”. Bir çok avantajından yararlandım. Sitesi burada. Siz de kenti açınızdan değerlendirip konuya yaklaşın diye öneririm.

Yararlı bir kent gezi kartı