Arka Yüz’ün 28. sayfasında yer alan aynı başlıklı yazıma ilham kaynağı olan fotoğraflardır.






Arka Yüz’ün 28. sayfasında yer alan aynı başlıklı yazıma ilham kaynağı olan fotoğraflardır.






Korona Virüs dünyayı her boyuttan etkilerken -benim gibi- gezmeden duramayanlar da ona karşı önlemler alarak gezi rotalarını güncellemeye devam ediyor.

Evet, aklı-fikri olanların gördüğü, yorumladığı, paylaştığı gibi içinde bulunduğumuz yıl itibariyle “zaman”ın değiştiği aşikar. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” deniyor ya şöyle bir kafamızı kaldırıp bakınca gerçekten de öyle olduğuna ikna oluyoruz. En yeni nesil dediğimiz Z kuşağı insanı bu değişimin içine doğduğundan koşullara kolayca uyum gösterirken biraz eskide kalmış büyük çoğunluk her gün yeni bir şikayet konusu üretebiliyor.
Bir gezgin olarak ben de yaz başından beri nasıl ederim, ne zaman, nereye giderim diye heyheylenirken içinde olduğumuz şartlarda yaşamı sürdürmenin yollarını ararken buldum kendimi.
Konu şu ki gezi rotalarımızı belirlerken -sınırlar kapalı olduğundan- ülke içinde ve insan yoğunluğunun az olduğu yerleri öne çıkarmamız gerekiyor. Virüsle tanışmamızın kaçınılmaz olduğunu biliyorum. Ama onunla en geç selamlaşan grupta olmak da etkilenme açısından çok önemli. Zamana koşut olarak, bir mikrobun hastalığa neden olma yeteneği diye anılan virulansının düşmesi mümkün oluyor. O nedenle virüsle en geç tanışan bu anlamda en azından şanslı olarak addediliyor.
Salgın döneminde, hijyen koşullarına dikkat ederek gezmek elbette mümkün ama azami özen gerektiren bir hal. Sağlığı gözeterek seyahat edebilmek için rotalarda bir takım değişiklikler yapmak gerekiyor. Haziran ayının başından itibaren devletimiz tarafından uygulamaya konulan kontrollü sosyal hayatın en önemli kısmı bireysel hijyenden geçiyor. Devamında ise toplum farkındalığı geliyor. Yani maske, hijyen ve sosyal mesafe ilkelerine herkesin dikkat etmesiyle daha güvenli iletişim alanları oluşturabiliriz. Değil mi ki biz bu virüs faktörünün uzunca bir süre yaşam şeklimizi belirleyeceğini biliyoruz o halde ona imkan vermeden günlük hayatımızı sürdürmeliyiz. Akıllı insan bilimin yol göstericiliğinde kendi önemlerini alarak, umudunu kırmadan yaşayabilir. Insanlık tarihine baktığımızda böyle koşullarla ilk kez karşılaşıldığını görüyoruz. Onlar atlatıldığına göre bu da bir şekilde bertaraf edilecek. Ama önlem almadan, “bize bir şey olmaz” anlayışıyla yaşamak çok mümkün değil, bu açık.
Aslında dünya hepimize yetecek kadar nimete ve büyüklüğe sahipken genelde nüfus yoğunlaşmaları belli bölgelere biriktiğinden bu kavgalar da eksik olmuyor. Bu anlayışı gezi planlarıma uyarlayarak yoğunluktan uzak kalmaya gayret ediyorum.
Burada vereceğim rotaları belki daha önceleri uygulamış olabilirsiniz. Ancak belki ayrıntıda size de hitap edecek bir şeyler çıkabilir.
1.Rota:
Küçükkuyu (Çanakkale) – Behram (Asos) – Sivrice Koyu – Sokakağzı Plajı – Koyunevi – Babakale – Gülpınar – Tavaklı – Geyikli – Bozcada

Ben İzmir yönünden gelerek bu rotayı yaptığım için bu sırada paylaşıyorum. Siz hareket noktanıza göre rotayı terse çevirebilirsiniz.
Adatape, Zeus Altarı, Küçükkuyu
Zeus Altarı ve Adatepe Köyü Küçükkuyu sınırları içinde. Bu iki yeri ziyaret etmekle tarihi izlere dokunma imkanınız olacaktır. Burayla ilgili daha önce yazdığım yazıya buradan ulaşılabilir.
Küçükkuyu, Asos sahil yolu
Küçükkuyu’yu Çanakkale yönüne doğru takip ederek hemen ilçe çıkışındaki yol ayrımından Behramkale tabelasını izleyerek sahil yoluna yönümüzü veriyoruz. Bu yol -bana göre- yörenin en kıymetli değeri zeytin ağaçlarının gölgesinde ve kokusunda bir seyahat vaadeder size. Solunuzda göz kamaştırıcı maviliğe eşlik eden bu zeytuni renk sağlı sollu ruhunuzu okşarken dar bir yolda ilerlemenin zorluklarını da yeniden hatırlatır. Eğer trafik akışının yoğun olduğu bir zamanda buradan geçiyorsanız dikkatli olmalısınız. Zira şehirlerde sıkça rast geldiğiniz ve her zaman acelesi olan insanlar buralarda da karşınıza çıkacaktır. Hayretle bakarsınız geçişlerine. Yol verin gitsinler. Siz içinize çekin var olan güzellikleri. Deniz kıyısıyla yolun sağını naif bir şekilde değerlendiren, doğallığı derin derin kullanan bir çok mekan göreceksiniz. Ben bunlardan MaviZeytin, Hekimoğlu Plajı, Ayşe’nin Mutfağı gibi yerleri deneyimledim. Her biri ayrı ayrı güzel. Bu tesisler sizi denizle buluşturmakla kalmıyor aynı zamanda -yukarıda bahsi geçen- zeytuni serinliği de başınıza taç yapmaya aday yerler. Kuzey Ege’nin serin suları teninize dokundukça mitolojik hikayelere konu ve mekan olmuş Ida (Kazdağı)’nın tüm şaheserliği ve sakinleri sizinle buluşur adeta. Denizin karşı sahilini bezeyen Lesvos (Midilli) Adası, en sivri yeri olan Olimposu’yla sizi selamlarken, siz güven ve huzur içinde sırtınızı verdiğiniz Kazdağı’nın güvenli elini hissedersiniz.
Arada şunu da not etmek gerekir ki kıyı boyunca yerleşik mekanlar arasında nispeten daha üst gelir grubundan insanları misafir eden yüksek yıldızlı tesisler de mevcut. Ve hepsi birbirinden nitelikli.
Kadırga Koyu
Eğer mavi-yeşil sefanız bittiyse yolunuzu yine aynı yöne verip az ileride, bir tepe üzerine vardığınızda solunuzda kalacak olan oyuntudaki Kadırga Koyu’nu dikkate almanızı öneririm. O sırada Kadırga da muazzam diri ve koyu mavi suyuyla sizi kendine davet ediyor olacaktır zaten. Burası sezonda daha çok Istanbul’dan kaçıp gelenleri ağırlayan bir bölge. Her türden ziyaretçiye hizmet verecek çeşitliliğe sahip bir yer.

Kadırga Koyu
Asos (Behram), Antik Liman
Kadırga’dan ayrılıp Behram’a geldiğinizde ise yerel yerleşim arasına karışmış Asos Antik Kenti kalıntıları ve tepeden denize doğru alçaldığınızda da Antik Liman sizi kucaklar. Herkesin kendi gözüyle görmesi gereken bir mavi rüyadasınız. Yüksek sezon dışındaki sakinlik ve bakirlik size ciddi bir huzurun kapısını aşar. Kadırgadaki diri su burada da kendini hissettirir. Siz tahta sandalyeli kahvelerden birinde çayınızı yudumlarken sahil güvenlik gemilerimizin ihtişamla deniz sınırlamızı kolladığına da şahit olursunuz. Burası Midilli Adasına geçiş kolaylığı açısından düzensiz göçmenlerin en çok tercih ettiği yerdir aynı zamanda.
Deniz seviyesinden 350 m yüksekliğe çıktığınızda antik kentin kalıntıları arasında dolaşırken geçmişe ve çok uzak geçmişe hızlı bir gidiş geliş yaşayabilirsiniz. Yeniden Behram’a gelip sola dönüp yolumuza devam ederken yine daracık bir yoldan meşeler ve maki çalılıkları arasından ilerlerken kendi halinde sakin köylerin içinde de geçersiniz. Ben bu köylerde durup insanlarla sohbet etmeyi de seviyorum. Çünkü onlar da dışarıdan gelen birinin hal- hatır sormasını bekler halde oturuyorlar ya evlerinin önünde ya da köy meydanındaki kahvelerde. Yakın zamanda yörede gerçekleşen depremden zarar gören evlere karşılık devletin yapmakta olduğu afet evlerini göreceksiniz. Hoşunuza gidecek.


Asos
Sivrice Koyu: kendi sesinizin bile kendinize fazla geleceği yer
Balabanlı Köyüne gelince, Sivrice Koyuna ilerlemek için sola dönüyoruz. Yaklaşık 6-7 km boyunca inişli çıkışlı bir platoda yol aldıktan sonra birden bire denizi ve Midilli Adasını göreceksiniz. Sonra dik bir yamaçtan kıvrıla kıvrıla koya inerken, bakir doğanın seslerinden hayat bulan huzur da içinize işliyor olacak. Bırakın kendinizi olanın etkisine. Konaklamak için tesisler var. Deniz kıyısında kullanabileceğiniz şezlong ve şemsiyelere var. Eğer akşam üzeri olduysa gani gani duygu ve huzur var. Alın alabildiğinizi.
Sivrice Koyunun Kuzeybatısı, Sokakağzı Plajı ile sonlanıyor. Yaklaşık 4-5 km uzaklıktaki bu müstesna yer de size yörede en çok bulacağınız saadet iklimini fazla fazla vaadediyor. Daracık yolun soluna yerleşik plajı ve hemen sağ tarafındaki mütevazı konaklama yerleriyle “dünyanın sonu burası mı acaba” diyebileceğiniz ıssızlıkta bir koy.




Sivrice Koyu
Sokakağzı’nın içinden dağa doğru, Koyunevi’ne giden yol ile geldiğiniz değil de başka bir yoldan yine platoya çıkabilirsiniz. Bu yol daha dik ve kıvrımlı, birden bire yükseliyor, ardınızda bıraktığınız deniz adeta dikiz aynasından size hüzünle veda ediyor.
Asya’nın en ucu: Babakale
Koyunevi’den Gülpınar’a ve oradan yeniden denize doğru ayrılarak Babakale’ye geçiyoruz. Babakale, Osmanlının son yaptığı kalelerden biriyle bezeli. Burası aynı zamanda Asya kıtasının en uç noktası. Bu iki bilgi ve daracık Babakale sokakları sizi epeyce buralarda tutmaya yetiyor. Babakale isminin nereden geldiğini okuduysanız hemen avludaki atalara birer dua okuyup Fener’in olduğu yerden Ege ile Marmara’nın kavuşmasına tanıklık edebilirsiniz. Artık Midilli’ye iyice yakınlaşmış olduğumuz için hemen karşıdaki insan hareketlerini gözlemeniz de mümkünleşiyor.



Babakale
Babakale dönüşü yine Gülpınar üzerinden, yine mütevazı ara yolları kullanarak Kösedere üzerinden Tavaklı’ya geliyoruz. Bu arada ben inmedim ama Babakale’den sonra, Gülpınar’a gelmeden Aklimanı da ziyaret edebilirisiniz.
Gerçek olamayacak kadar sakin ve huruzlu bir yer: Tavaklı
Tavaklı, orman yamacına yerleşmiş altın rengi kumsalı, masmavi denizi ile öyle kolayca içinden geçip gidemeyeceğiniz bir yer. Arabanızı bir yere park ettikten sonra, “Allah’ım ben neredeyim, bu nasıl güzellik böyle” gibi sözlerin içinizden aktığını duyacaksınız.


Tavaklı Sahili
Tavaklı’dan Odunluk İskelesi’ne doğru kıyı boyunca ilerlerken yol üzerindeki Makara‘yı görmenizi öneririm. Çeşitli turistik ihtiyaçlara göre, doğal dokuyu mümkün olduğunca değiştirmeden tasarlanmış bu mekan zincirinden biri olan, deniz ürünleri restoranını deneyimleme imkanım oldu. Akşam üzeri, gün batımına yakın bir vakitte çam ağaçlarının serinliğinde yerinizi alırsanız siz de doyumsuz anlar yaşayabilir, unutulmayacak anılar biriktirebilirsiniz.

İşletme, sahile dik inen yamacı, bir gemi gövdesine benzetip teraslamış. Bu doğal katlara seviyeye uygun isimler vermiş. Zirveden, Güverteden başta olmak üzere birkaç farklı kattan Bozcaada’yı seyreyleme imkanı sunmuş.
Eğer gün batımına yakın bir vakitte oralardaysanız, ada üzerine turuncu bir pelerin misali inmekte olan akşam güneşi nazenin ışıkları sizi o alev alevlikten doğan müthiş bir rüyanın içine alıveriyor.

Makara, doğalık ve şık salaşlığın içine lezzetli deniz ürünlerini serpiştirmeyi de ihmal etmiyor. Deniz mahsulleri ve sebze karışımı içeriği ile Girit Böreğine, ahtapot salatasına, isli midyesine bayıldım diyebilirim.
Zarif bir aile tarafından işletilen mekan yeniden ziyaret edilecekler arasına hemen dahil oldu. Rezervasyon yapılarak gidilmesi de önemli ayrıntı tabii.
Eski Odunluk İskelesi
Burası önceden Bozcada feribotunun mekanıydı. Şimdilerde balıkçı teknelerine hizmet veriyor. Mütevazı çay bahçeleri, lokantaları ve plajı ile sizi tatlı bir huzurla ağırlamaya aday bir yer. Burada gün Bozcada üzerine batıyor. Eğer vaktinizi bu zamana ayarlarsanız eşsiz gün batımı anılarınız olabilir.





Odunluk İskelesi
Geyikli
Sonra ver elini Eyvah Eyvah, pardon Geyikli; malum Ata Demirer bu film serisini yaptıktan sonra bu ilçeyi fazlaca bilir olduk. 95 yılında bu şirin kentten geçerken, bu zamana bu meşhurlukla erişeceğinden bihaberdik elbette ama yine de çekici bir yanı olduğu da hatırımızda. Yakındaki Geyikli İskelesi’nde sizi Bozcaada’ya bağlayacak feribot bekliyor olacak.



Mahmudiye üzerinden, domates tarlaları arasından Çanakkale’ye
Eğer Bozcaada’ya geçtiyseniz bu ayrı bir yazı konusu olacak. Konaklama yeri olarak Çanakkale’yi seçtiyseniz o zaman buradan hareketle kısa sürede -Mahmudiye köyü üzerinden- İzmir-Çanakkale yoluna ve oradan da Çanakkale’ye erişebilirsiniz.
Çanakkale’den bir otel önerisi
Çanakkale’de bir de otel önerisinde bulunmak isterim. Hotels.com uygulaması üzerinden bulduğum ve Google ve Tripadvisor üzerindeki yorumlarını okuyarak rezervasyon yaptırdığım Güven Hotel beklentilerimin çok üzerinde bir imkanla beni ağırladı. O nedenle yöreye giden dostlarımın, eğer kendi konaklama tercihleri yıldızlardan bağımsızsa burayı tercih etmelerini öneririm. Bu otel nispeten butik otel tadında. Az katlı, az odalı ve temizlik ve özen konusunda yıldızlarla ifade olunamayacak değerde. Almanya ve Avusturya otellerinde rastladığım temizliğiyle beni etkiledi. Mefruşat ve odalar mis gibi temizlik kokuyor. Bunu nasıl başardıklarını sorduğumda düzenli ve ince temizliğe ek olarak boşalan odanın mefruşatının bir makinede ve markalı deterjanlarla yıkandığını öğreniyorum. Bunu ilk kez duyuyorum. Etkileyici. En başta demiştik ya virüsten korunmak için bireysel ve toplumsal çaba gerekir diye işte bu otelde bunun uygulamasını gördüm bir nevi. Özenle hazırlanmış kahvaltı tabakları naylon filmle kaplanmış. Insan etkisine maruz şeyler neredeyse sıfırlanmış. Temizlik hissedilir düzeyde.



2. Rota
Çanakkale, Güzelyalı – Kumkale – Tevfikiye (Arkeoköy) – Truva Müzesi – Truva Antik Kenti – Papaz Plajı – Kumburun – Geyikli – Odunluk İskelesi

Bu rota planı Çanakkale’de gecelendiği düşünülerek ve yine insan yoğunluğu olmayan yerlere doğru olacak şekilde planlanmıştır. Konaklama için Bozcada, Geyikli ya da Odunluk tercih edildiyse (ki bunlar çok mümkün ve mantıklı olasılıklar) güzergah başlangıcı buna geri güncellenebilir.
Kumkale Limanındaki toplar
Karanlık Liman üzerinden gelinen Kumkale Limanında, boğaz girişine yönlenmiş toplar insanı epeyce eski zamanlara götürüyor. Ne yazıkki küf içindeki bu metalik hatıralara dair tek satır yazı bulmanız mümkün değil (2020). Kendi hikayenizi, bildiklerinizle kendiniz yazıyorsunuz. Diğer taraftan bunca şehidin mekanı olarak bildiğimiz bu yerlerde uygunsuz şekilde tüketilmiş alkollü içecek kalıntıları ve hatta sizin o anda fotoğraf çekmenizi dahi etkileyen süre giden berduşluk halleri insanın içini acıtıyor. Ciddi bir saygısızlık gözlerinizi doldururken insan “keşke keşke” demeden edemiyor. Seddülbahir sırtlarında gururla dalgalanan bayrağa eşlik eden Çanakkale Şehitleri Abidemiz son yudum oluyor boğaza inen. Minnetle…
Tevfikiye: ArkeoKöy, Truva Müzesi, Truva Antik Kenti
Yolun devamındaki Kumkale Şehitliğini ziyaret ederek Opet’in katkılarıyla, Truva Antik Kentinden esinlenilerek Arkeo-Köye dönüştürülen Tevfikiye Köyünü, Truva Kazılarından elde edilen eserlerin sergilendiği Truva Müzesini ve Truva Antik Kentini katman katman izlemenize olanak veren ören yerini görmek için epey zamana ve okumaya ihtiyacınız oluyor. Köyün bir eşdeğeri var mı bilmiyorum. Ama burası seçkin bir örnek olmuş. Görmeye değer.
Truva kazılarından elde edilen eserler daha önce Çanakkale merkezdeki müzede sergileniyordu. Bence akıllı bir tercihle antik kentin hemen yakınında inşa edilen ve bana NewYork’taki Guggenheim Müzesini anımsatan döne döne katları dolaşan bir mimari ile kurulmuş olan binadaki eserleri görmek de çok etkileyici.





Buradan çıkışta antik kenti kazı alanını ziyaret etmek ve meşelerin altındaki banklardan boğaza, ovaya bir bakış atmak paha biçilmez. 9-10 katmanlı bu antik kentin geçmişteki halini okuyacağınız bir çok yazı var. Bunlarla donandığınızda az çok neden Truva savaşları olduğunu, Truva Atının hikayesini ve önemini daha farklı gözle görüp anlayabiliyorsunuz. Ovada ayçiçeği, domates ve kavunla bezeli tarlaları gördükçe yöre insanının çalışkan ellerinden öpüp güler yüzlerine, gözlerine selam durmak istiyorsunuz. Truvalıları zenginleştiren şeyin, o anda sizi de serinleten rüzgar olduğunu ögrenince daha çok uzaklara bakarak ve daha fazla rüzgara yüz sürerek iyi hissediyorsunuz. (Boğazdan geçmekte olan gemiler bu işi kolaylıkla yapamadıklarından, rüzgarı dinmesini beklerler bu nedenle de demir atmak zorunda kalırlarmış. Demirleyen gemilerdeki gemicilerin ihtiyaçlarını karşılama noktasın Truvalılar pek bir mahir olduklarından zaman içinde ticarete konu epey ürün ortaya koymuşlar.)





Gördüklerinize inanın, hepsi gerçek; Papaz Plajındasınız
Buradan, yine kıyı yolları izleyerek Papaz Plajına erişmenizi öneririm. Bu kadar bakir bir yer daha önce görmemiş olabilirsiniz. Ama daha da güzeli altın misali kumu, meşelikleri ve arazinin genişliği etkiliyor insanı. Uçtaki tepeye çıkarsanız burada yine eski dönemlere ait kalıntıları görüyorsunuz (elbette bir bilgi yok ve talan edilmiş). Solunu Geyikli ve Bozcada, sağınız Gökçeada ve Papaz Plajı, devamında boğaz girişi. Devasa gemiler önünüzden geçip gidiyor, kimisi Marmaraya, kimisi Egeye doğru.




Güzel köy yolları, çocukluğumuzdaki gibi kara asvalt ve domates tarlaları arasından geçerek sizi Geyikli İskelesine ve iterseniz yine Eski Odunluk İskelesine götürüyor.
Gezmekle, yazmakla bitmez Çanakkale
Yakın zamanda bir köprü ile Gelibolu Yarımadasına bağlanacak olan Çanakkale insan hareket yoğunluğuna bağlı olarak belki bu bakirliğini yitirecek. O nedenle imkan bulanların bu salgın sürecinde Çanakkale’yi ziyaret etmesini öneririm. Kent merkeziyle ilgili derlediklerimi burada paylaşmadım, Gelibolu Yarımadası ile ilgili bilgi bırakmadım zira o konular pek çok kişi tarafından deneyimlenmiştir diye düşünüyorum. Yakın bir zamanda yeniden Çanakkale’de olmak arzusu ve niyetiyle bu yazımı burada sonlandırmak istiyorum. Elbette damağımda sardalyası, peynir tatlısı, domatesi, kavunuyla…