Rodos – Yunanistan

Ulaşım

Rodos Adasına Türkiye’den ulaşmak istenirse (2023, Yaz) iki limanımızdan biri tercih edilebilir:

Fethiye – Rodos (Tilos Travel) (Feribotlines)

Marmaris – Rodos (Yeşil Marmaris Lines)

Marmaris üzerinden ulaşım ücreti biraz daha pahalı olabiliyor.

Araç kiralama

Adayı araç kiralayarak adım adım gezmek isteyenler için çok farklı seçenekle hizmet veren araba kiralama şirketleri mevcut. Ayrıca motorsiklet ya da bisiklet kiralamak da bir alternatif tabi. Adaya varmadan önce kiralama işlemlerini yapmakta yarar var. Çünkü özellkle yaz sezonunda adaya adeta turist yağdığı için (limana vardığınızda en az iki büyük cruise gemisini, gök yüzüne baktığınızda üç-beş dakikada bir uçak inip-kalktığını görünce buna daha çok ikna olunuyor :) araç bulmak güç olabiliyor.

Link burada (Günlük 40-50 Avro civarı, 2023 Yaz)

Konaklama

Adanın hangi bölgesinde kalırsanız kalın iyi hissedeceksiniz ama şu üç bölge ortalama her insana hitap edecektir.

Rodos Merkez
Lindos
Faliraki

Bu bölgeler öncelikli ve avantajlı olabilir. Ama adanın bir çok yerinde farklı amaçlara hizmet eden uygun fiyatlı konaklama seçenekleri mevcut.

Gezilecek yerler

Harita burada

Rodos Adası diğer Ege adalarına göre nispeten büyük ve içerik olarak da çeşit zenginliği olan bir ada. O nedenle elbette sadece deniz tatili yapmak, güzel yemekler yemek, eğlenmekle sınırlı bir üç-beş gün şahane gelir. Ancak adanın farklı bölgeleri size farklı sunumlarıyla tatlı anılı bir tatil armağan etmeye de hazırdır, biliniz derim.

  • Old Town
  • Kallithea Springs
  • Faliraki
  • Anthony Quinn Bay
  • Seven Springs
  • Holy Monastery of the Virgin Mary Tsambika (Kyra Psili)
  • Tsambika Beach
  • Lindos
  • Prasonisi Beach
  • Monolithos
  • Butterflies Valley
Rodos Adasında karşılaşılabilecek bitkiler

Bu amaçla hazırlanmış web sitesine buradan erişebilirsiniz.

OLD TOWN

Tekne, henüz işveli-şen-mavi Ege sularının bağrında sevilir sevişirken ta uzaklardan heybetli bir seslenişle tarihin yedinci yüz yılını Gotik bir sesle alır getirir kulaklara Rodos Kalesi. Hani Kamu, Geçtik yabancı gibi yakınından Rodos’un! der ve bitirir ya Akdeniz’den Geçerken şiirini, işte öyle bir tanıdıklıkla yol alır Anadolu’nun tekneleri Rodos Kalesinin yamacına doğru her seferinde.

Limana adım atar atmaz bu görkemli zaman cetveli bir yandan Akdeniz’in diğer taraftan Ege’nin dalgasına, tuzuna, harmanına nasıl dayandın bunca yıl dedirtir adeta insana, dipdiridir zira.

Kolayca akar -diğer adalardakinin aksine- burada pasaport ve gümrük işlemleri. Zira burası tam bir turist sever bir mahaldir. Güler yüz, gülmeye aday onlarca yüze davetiye mahiyeti taşır, bilir turizmin ekmeğini hakkınca yiyen ada halkı.

Surlarının içine doğru ilerledikçe tarihin kalbine doğru yürür misali dokunulmamışlıkla beraber yaşanmışlık izleri gören gözleri sarıp sarmallamaya başlar. Old Town (Eski şehir) bölgesi küçük dükkanları, çalışanlarıyla, sunulanlarıyla, farklı dillerin konuşulduğu sedalarıyla gelişinizi hoş kılmak için özlendik bir sinema filmini sahneye koyarlar. Çok sayıda seçkin mekan-restoran ada mutfağının enfes tatlarını tatmanız için oradadırlar.

Rodos’un en çok ziyaretçi çeken bölgesinde ilk olarak Büyük Üstat Sarayı’nı ziyaret etmenizi öneririm.  Daha eski çağlara ait kültürel hazinelerin izlerini Arkeoloji Müzesi’nde bulabilir, Şövalyeler Caddesi’nde Orta Çağ atmosferini derinden hissedebilirsiniz.

1522 yılında, altı aylık bir abluka neticesinde Osmanlı uhdesine geçen adada doğal olarak o dönemden kalma eserler de mevcut. Dört asır az bir zaman değil. Zira az önce bahsi geçen Kemalettin Kamu şiirine bahis olan o duygu da bu asırların tortusundan. Süleyman Paşa ve Recep Paşa Camileri Eskişehir bölgesi siluetinde o yılların anısını tüttürüyor.

Old Town bölgesinde gece

1. Mandraki Limanı ve Yel Değirmenleri

Mandraki Limanı ve Yel Değirmenleri

Mandraki Limanı, güncel limanın hemen yanında. Günümüzde marina olarak halen görevde. Ortaçağda inşa edilmiş değirmenler tahıl etmekteki görevlerini tamamlamış olsa da eski zamanların anısını limandan şehre giren her konuğa haykırıyor adeta.

Limanın girişinde dev boyutlu bir heykel bulunuyor. Bu heykelin limanı koruduğuna inanılırmış bir zamanlar. Aslında koruma işi, bugün deniz feneri olarak işlevsel olan ve şehir surlarının bir uzantısı konumundaki Aziz Nicholas Kalesi yapmaktaymış.

Aziz Nicholas Kalesi, bugün deniz feneri olarak görev yapıyor

2. Palace of the Grand Master (Büyük Üstat Sarayı)

Büyük Üstatlar Sarayı – rodosadasi.net adresinden alınmıştır

3. Street of Knights (Şövalyeler Caddesi)

http://www.rhodos.gr adresinden alıntıdır

4. Acropolis of Lindos (Güzel Kale)

5. Rodos Akvaryumu

6. Hipokrat Meydanı (Hippocrates Square)

7. Süleymaniye Camii

8. Elli Beach

9. Arkeoloji Müzesi

10. Kallithea Springs

11. Anthony Quinn Bay

12. Seven Springs (Epta Piges – Yedi Pınar)

19. Tsambika Monastery

13. Tsambika Beach

14. Faliraki Beach

15. Lindos

16. Monolithos Kalesi

17. Kelebekler Vadisi (The Valley of the Butterflies)

18. St. Paul Beach

Samos – Yunanistan

Bu yazımda, ülkemize en yakın Ege adalarından biri olan Samos (Sisam) adasını tanıtmaya çalışacağım. Bu ada en sevdiğim, en yeşil, en sevimli, en lezzetli ve en sakin (bana göre tabi hepsi) Yunan adalarından biri. Hal böyle olunca ben de fırsat buldukça bu güzelliğin nimetlerinden yararlanma hevesinde oldum hep. 2018 yılında başlayan bu macera sonraki yıllarda da (2023 ve 2024 çok defa) devam etti. Bu ziyaretlerimde edindiğim izlenimleri birleştirerek derli toplu bir ada yazısı sunmak niyetindeyim. En son eklemeyi 2024 yılının haziranında yapmış bulunuyorum.

Samos’a -zaman zaman sadece Kuşadası üzerinden olsa da- Seferihisar (İzmir) ve Kuşadası (Aydın) Limanlarından hareketle geçilebiliyor. Kuşadası Liman Türkiye Denizcilik İşletmelerine ait. Ancak özellikle deniz yoluyla ülkemize gelen turistlerin yoğun olarak giriş yaptığı bir liman. Yazın oldukça fazla insan tarafından kullanıldığı için pasaport sıraları giriş ve çıkışta uzun beklemeler gerektirebiliyor. Seferihisar Sığacık Limanı ise bir yat limanı olduğundan kapasitesinin önemli bir kısmını bu alana ayırdığından giriş ve çıkışlar sırasında -özellikle uzun tatiller öncesi ve sonrasında- uzun süreli beklemeler olabiliyor. Bu bilgileri paylaşmamın sebebi liman tercihini yaparken dikkat edilmesini önermek isteğimdendir. Ayrıca Kuşadası limanından Samos’a geçmek her zaman daha maliyetli (2024 haziran, 52 Avro) olmasına rağmen daha hızlı bir şekilde ulaşım imkanı sağlamaktadır.

2024 mayısından itibaren İDO da Seferihisar ve Kuşadası Limanlarından Samos seferlerine başladı.

Ben feribot biletlerimizi bu şirketin web sitesinden aldım. Ama Samos feribot bileti satın alınabilecek pek çok firma mevcut (bir diğeri de burada). Hangi taşıyıcı firmanın biletini aldıysanız limana ulaştığınızda o firma masasına ulaşıp check in işlemi mutlaka yaptırmanız gerekiyor. Check in, işlemi gemi hareketinden yaklaşık bir saat önce yapılmaya başlanıyor.

Ortalama seyahat süresi 45-60 dakika.

Adaya çıkmak için bir kaç seçenek var. Bunlardan biri Vathy Limanı (adanın başşehri). Benim önerim buraya ya da Karlovasi’ye giden bir bilet almış olmak. Ama üçüncü bir seçenek olarak Pythagorion Limanına da gidilebilir. Ancak üçüncü olarak ismini andığım bu liman daha çok adanın diğer Yunan adaları ile (Patmos, Ikaria, Fourni vb.) bağlantısını sağlıyor olsa da Türkiye bağlantılı seferlerde iptaller olabiliyor. Bunları baştan bilmekte yarar var.

Vathy

Ada içinde ulaşım

Benim önerim her zaman alt sınıf da olsa bir araç kiralamak yönündedir. Çünkü adalarda bir noktadan diğerine gitmek için ya taksi kullanmanız ya da toplu ulaşım araçlarının saatlerini takip etmeniz gerekir. Uygun fiyatlı bir araçla adanın tüm noktalarına hızlıca erişebilir, orada olmak keyfine varabilirsiniz. Adada bir havalimanı da mevcut . Atina, diğer yakın adalar ve Avrupa’nın çeşitli şehirleriyle bağlantı buradan sağlanabilir.

Samos Adası haritası

Hangi amaçla adadasınız?

Samos adasına gitmek için en uygun mevsim kuşkusuz yaz mevsimi. Ama onun dışında ilkbaharda ve sonbaharda da orada olmak isteyebilirsiniz. Çünkü en yeşil adalardan biri burası. Bitki örtüsü sadece makiden değil aynı zamanda çam ormanlardan da nasibini almış. Buna bağlı olarak ciddi bir arıcılık faaliyeti var. Niteliği yüksek bal üretiminin yapılıyor olması dikkati çekiyor. Balın pazarlanması amacıyla kurulmuş kooperatifin satış kulübeleri ile zaman zaman karşılaşırsınız.

Dallı servi (Cupressus sempervirens var. horizontalis) Samos Adasında doğal yayılışa sahip oluşuyla ilginç ve tipik bir bitkidir

Kuduz gibi hız yapıl(a)mayan, sevimli ada yolları sizi bekliyor

Kampos Plajı, Marathokampos bölgesinde tam kafa dinlemelik bir yaz tatilinin ipuçlarını veriyor

Vathy (Samos)

Adanın başşehri. Büyük ihtimalle sizin geminiz de buraya yanaşacak. Büyük sayılmayan (bize göre) ama kullanışlı bir limana sahip. Çeşitli banka şubeleri, araç kiralama şirketleri, oteller, restoranlar, alış veriş dükkanları, çarşısı, aslanlı heykel burada.

Vathy (Samos)

Marathokampos

Bu bölge adanın (Vathy’i dikkate alırsanız) tam çapraz arkasına (güney batı) düşüyor. Yaz tatili, deniz, güneş, kum, sakinlik, temiz hava, serinlik vb. talepleriniz varsa bu bölgede konaklamanızı öneririm. Marathokampos aslında dağı yamacında kurulu bir yerleşim yeri (Altınoluk köyünün eski yerleşim yeri gibi düşünün). Bu yerleşim yerinin etekleri çok sert olmayan bir eğimle denize iniyor. Yeşilin denize kavuştuğu yerde ise geniş bir düzlük var. Bu düzlükte en fazla iki katlı konutlar ve konaklama yerleri mevcut. Aradan geçen dar, sevimli ve yeterli yolun bitiminde ise geniş ve uzun bir kumsal başlıyor. Kumsalda yer alan şezlong ve şemsiyeler (çoğunlukla) ücretsiz olarak kullanılabiliyor. Ancak işletmeden bir içecek veya yiyecek almanız bekleniyor. Buradaki bedel asla bildiğiniz bedellerle alakalı olmuyor. Kahve, bira, sandviç vb. şeylerin birim fiyatı ortalama 4-5 Avro. Sahil kesimi Kampos olarak adlandırılan küçük bir yerleşim yeri aynı zamanda. Burada ya da yakın Ormos köyünde çok güzel tavernalar var. Taverna kavramına yazılarımı okuyanlar aşinadır. Bunlar bir nevi lokanta ama daha çok deniz ürünleri ve geleneksel Yunan yemeklerinin servis edildiği, haftanın belli günü ya da günlerinde canlı Yunan müziği çalınan yerler. Kare masa, dört tahta sandalye ve kare masanın üzerindeki bez örtünün üzerine serilen kağıt örtü ile tipik bu tavernalar size lezzetli, uygun fiyatlı deniz ürünlerini sunmak üzerine ihtisaslılar. Fiyatlar üç aşağıya beş yukarıya hemen hepsinde ayını. Dahası lezzet de öyle.

Marathokampos kasabasının sahil kesimi, Kampos

Adaya ilk gidişimizde Karlovasi’de konaklamış hatta bir de ada turu almıştık. 2018 yılında gerçekleşen bu gezinin bir günü bulutlu/güneşli, ikinci ise bulutlu ve yağmurlu geçmişti. Hava serindi. Ama gezmek ve bir rehber eşliğinde tanıyarak gezmek çok iyi bir seçimdi.

Karlovasi’de konakladığımız otel Merope (Hotel Merope)

Marathokampos (ya da aslında Kampos) bölgesinde pek çok konaklama tesisi var. Daha önce Stella‘yı deneyimleyip memnun kalmıştık. Daha sonra da bu bölgeyi sevdiğimiz için Stella’ya yakın Albatros‘u seçtik. İkisini de öneririm. Ama bir otel arama uygulamasından yararlanarak sizler de kendi deneyimlerinizi oluşturabilirsiniz. Çünkü standart belli ve altına pek düşülmüyor. Yine aynı bölgede konakladığımız bir başka tesis Chrisoptero aslında bir aile işletmesi olan bir restoran. Konumu itibariyle denize açılan yüzü ile bir pansiyondan fazlası olan odaları da hem ekonomik hem de oldukça keyifli bir konaklama vaadeder.

Stella Apartments

Albatros banyosu, mutfağı, balkonu olan geniş ve kullanışlı odalar sunuyor

Aslında muazzam yemekleriyle dikkati çeken bir restoran olan Chrisopetro konaklama için de mütevazı imkanlar sunuyor

Bu bölgenin önemli plajlarından biri de Psili Ammos. Burası biraz daha izole bir yer. Adanın güneybatı ucuna daha yakın. Kampos’tan batıya ilerledikçe Kerkis Dağının etekleri de sığlaşmaya, dikleşmeye başlıyor. Bu dik yamaçlardan birinin dibi Psili Ammos. Şezlonglar ve şemsiyeler ücretli. Oldukça sessiz bir yer. Az sayıda seçeneği olan konaklama yeri mevcut.

Kerkis Dağı, Kampos’tan yeşile doya doya yol alınası bir hedef

KARLOVASi

Karlovasi daha şehirleşmiş bir bölge. Burada da çok sayıda konaklama seçeneği var. Ayrıca adanın bu yüzünde daha organize plajlar mevcut. Ünlü Potami plajının yanı sıra Karlovasi ile Vathy arasındaki sahil yolu boyunca Petalides, Avlakia, Tsamadou ve Kokari plajları tercih edilebilir. Hepsi birbirinden güzel. Adanın bu yüzü çok fazla rüzgar aldığı için bu rüzgara maruz kalınacağı hatırlanmalı.

Ada halkının önemli bir kısmı Karlovasi’de yaşadığı için burada market ihtiyaçları için sayıda uygun seçenek bulunabilir. Ayrıca Aegean (Ege) Üniversitesi’nin Matematik Bölümü bu şehirde şık bir binada eğitim vermektedir.

Vourliotes köyü

Adanın kuzey yüzünde Karlovasi-Vathy arasındaki dağlık yamaçlarda kurulu bu köy sizi de etkileyecektir. Samos (Vathy)’ e yaklaşık 20 km uzaklıktaki bu köy İzmir’in Urla ilçesi ile aynı ismi taşımaktadır. Kuruluşu 16. yüzyıla kadar giden bu köyde zamanın durduğuna tanıklık edebilir tarihi evler arasında dolaşırken serin Ege rüzgarıyla ferahlayabilirsiniz.

Vourliotes, yeşile doymuş, tarihi dokusuyla davetkar bir köy

Vourliotes denince ilk akla gelen köy meydanında içilen portakal suyudur

Vourliotes

Monalates köyü

Ana yola 4 km uzaklıktaki bu dağ köyü oldukça kıvrımlı bir orman içi yoluyla sizi kendine çağırıyor. Köyün girişindeki otopark alanına (ki bütün yerleşim yerlerinin hemen girişinde böyle geniş otopark alanları mevcut ve ücretsiz) aracımızı park ediyoruz. Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda ilerledikçe sessizlik bir yandan, ağustos böceklerinin yaz neşesi diğer yandan, zeytin ağaçları, şaraplık üzüm bağları diğer yandan sizi başka bir aleme alıp taşıyor. Yemyeşil arasında şahane kırmızı çatılı, beyaz sıvalı küçük küçük evler, kimilerinin içinden gelen yaşlı yaşlı cümleler… Gittiğinize, gördüğünüze değer bir köy… Köy meydanı denebilecek yerde bir kaç kafe size soluklanmak ve yemek yemek için davetkar kokular sunuyor olabilir.

Pythagorion

Ünlü matematikçi Pisagor’un memleketindeyiz. Burası adanın en önemli turizm merkezi. Antik Samos kalıntıları da burada. Yat limanı, demirli lüks teknelerle süslü. Bir çoğunda Türk bayrağı dalgalanıyor Yunanistan bayramının yanında. Ülkemizin insanı burayı seviyor, çok belli. Küçük bir Bodrum denebilir buraya. Ama aşırılıktan çok çok uzak, mütevazı az katlı evleri, taverna ve lokantaları, ana caddesi ve ara sokaklarıyla sevimli bir Egeli işte.

Pythagorion yat limanı

Limanda Pisagor ve onun ünlü Pisagor Teoremini anlatan heykeli buralara gelen herkesin fotoğraf arşivindeki yerini almayı bekliyor. Bu heykelin hemen arkası ise plaj. Sığ ve berrak suyu, mütevazı kum plajı ile serinleme noktası.

Pisagor heykeli yat limanının en görkemli yerinde

Pythagorion’a akşam üzeri gelmenizi öneririm. Hem günbatımını izlemek hem de günün geceye bağlanışındaki o eşsiz akışa tanık olmak için en muazzam zaman kanaatimce. Yemek yemek ya da bir şeyler içmek için bu seçenek her zaman sizi bekliyor olacak.

Pythagorion plajı

Kokkari

Nasıl anlatılır ki burası, rüzgarın denizde çizdiği martılarından mı söz edeyim, zeytin ve çam ağaçlarının altına gizlenmiş yeşil kokusundan mı bahis açayım, Yunan dilinde küçük soğan anlamına gelen ismiyle müsemma çokça soğan üretilmesine mi dem vurayım… Kokkari içinde yaşanınca hissedilen, sahilinde “denize sıfır” diye tabir edilen tahta masa ve sandalyelerinde yenilen, içilenle, plajında dalgalarla boğuşmalarıyla unutulmayan bir yer. Ara sokaklarında dolaşın, sahile koşan her adımı o dar sokaklarda adımlayın isterim.

Rüzgar alan plajı da sakin plajı da var, sevimli sokaklarıyla Kokkari sizi mutlaka içine alır

Kokkari

Yeme-içme işleri

Konakladığınız bölgeye veya araçla gidebildiğiniz yerlere göre değişiklik gösterse de farklı seçenekleri değerlendirmekte yarar var diye düşünürüm. Bu noktada fikir aldığım yardımcılarımdan biri Tripadvisor. Belki ülkemizde bizim beklediğimiz anlamda efektif çalışmıyor ama özellikle batıda iyi çalıştığına çok defa tanık oldum. Siz de kendi deneyiminizi oluşturun tavsiyesiyle tercih ettiğimiz mekanlardan bir seçki bırakıyorum buraya.

Karlovasi-Vathy arasındaki bu pastaneden mutlaka dondurma yemenizi öneririm. Pastalarsa mükemmel görünüyordu. Önünde onlarca araç durup kalkarken siz de hayret içinde kalabilirsiniz

Souvlaki, gyros, kalamar, ahtapot yemeden olmaz

Tavuk döner ya da tavuk şiş diyelim biz ama öyle ve o kadar değil

Nick the Greek

Kampos (Marathokampos) yakınında deniz ürünleriyle ünlü sahil tavernası. Gündüz plaj işletmeciliği de yapıyor. Tüm deniz ürünleri çok lezzetli. Israrla önerilir.

Nick the Greek Kampos sahilinde size her zaman leziz deniz ürünleri sunmaya hazır

Emanuel Restaurant

Kampos köyünün taverna ve restoranlarının biriktiği yerde. Yan yana çok sayıda mekandan biri. Tripadvisor‘da üst sırlarda. Porsiyonlar inanılmaz dolu. Yarım tavuk iç pilav ile doldurulmuş ve yanında pişmiş küçük patatesle servis yapılıyor (12 Avro). Lezzeti muazzam. Kalamar tabağı bir kişinin akşam yemeği ihtiyacının tümünü karşılayacak kadar dolu (12 Avro). Karışık deniz ürünleri tabağı inanılmaz zengin (18 Avro). Elbette caciki, Yunan salatası gibi bu ülkede başka türlü yapılan meze türlerinden de yararlanmak lazım. Yemeğin sonunda size ev yapımı uzo, şarap ve revani tatlısı (bazen baklava) ikram ediliyor.

Emanuel ancak lezzetini test etme imkanı bulduğunuzda “hah tamam budur” diyeceğiniz bir restoran. Muhteşem.

Trata Samos Restaurant

Kampos’a çok yakın Ormos beldesinde yer alan biraz da salaş bir mekan. Yemekleri inanılmaz lezzetli ve servisi çok hızlı. Masaları her zaman dolu olmasına rağmen kısa sürede yemeğinizi yemeye başlayabiliyorsunuz. Bunu nasıl başardıklarına hayret bile edebilirsiniz. Tabaklar genelde 8-10 Avro aralığında.

Trata’nın müthiş atmosferi, lezzetli yemekleri, hızlı servisi sizi etkileyecek

Di Napoli Restaurant- Vathy

Bir İtalyan restoranı olmasına rağmen Yunan mutfağının eşsiz örneklerine aşırı lezzetleriyle ulaşabileceğiniz bir başka mekan. Makarnaları, pizzaları ve özellikle ızgara sardalyası (her mevsim)… Vathy limanına çok yakın bit konumda olmasıyla Samos’tan ayrılmak üzere olan herkesin en az bir kere uğradığı bir restorandır diye düşünüyorum. Bizim için tam bir adaya vedaya öncesi son bir lezzet hatırası daha alalım cümlesi…

Di Napoli’nin klasikleri

Two Spoons -Pythagoreio

Aşırı sıcak yaz aylarında doğal bir ağaç örtüsü altında (dut ve pitosporum) serin serin oturmak, sohbet etmek ve eşliğinde nefis tatlıları (tiramisu ve profiterol kesinlikle önerilir) ve enfes kahveleri tanımlamak isterseniz Pythagoreio sahilindeki bu mekana uğramalısınız.

Farm Store Honey

Daha önce adanın bitki örtüsünden ve buna bağlı olarak bal üreticiliğinde söz etmiştim. Burası Karlovasi ile Phytagorion arasında, tepede bir tesis. Çam ağaçlarının altında dinlenip denizi yukarıdan izlerken tahta kulübe/satış yeri içinde sunulan bal ve şaraplardan tadım yapabilir, satın alabilirsiniz. Samos şarabı biraz daha şeker oranı yüksek, likör kategorisinde yer alan bir içki. Bal ise çiçek balı kokusu ve lezzeti veren bir tatta. Açık renkli.

PİSAGOR MAĞARASI

Derin düşünmek, farklı yol almak isteyen her sanatçı, düşünür, bilim insanı bulunduğu ortamdan kendini izole etme ihtiyacı duyuyor. Samos’un ünlüsü Pisagor da Kerkis Dağında -şimdi adını taşıyan mağarada- bu ihtiyacını karşılamış.

Kampos’un hemen üstündeki Kerkis Dağının yemyeşil dokusu içinde ilerleyerek, yönlendirme tabelalarını takiben mağaraya ulaşan merdivenlerin başına geliniyor. Zeytin ağaçları ve üzüm bağları arasından geçen yol araçla yaklaşık yirmi dakika sürüyor. Bazı yerlerde iyice dikleşen yaklaşık 200 merdiveni çıkarak mağaranın ağzına erişiliyor. Sizi yolda geri döndürmek isteyenler olabilir. Vazgeçmeyin. Zira herkesin merak düzeyi de dayanma gücü de birbirinden farklı.

Derseniz ki mağaranın içinde matah bir şey var mı? Elbette yok. Ama Pisagor’un orada yaşadığını düşünürseniz elbette o merdivenleri tırmanmak zül gelmiyor. Mağara iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm çok geniş değil ama ikinci bölüm içinde ilerlemek yasak olmasına rağmen mümkün.

Pisagor mağarasına, dik ve dar merdivenlerle, heyecanlı bir yolculukla ulaşılıyor

Samos’la ilgili daha pek çok başlık açabilir, içlerini doldurabilirim. Ama buna gerek duymuyorum. Zira eğer sakinliğe ve tatile ihtiyacınız varsa burası tam size göre. Koşullarınız uygun olsun burada en az beş gün geçirin isterim.

Adadan ayrılırken tekrar görüşmek üzere kalbinizin bir köşesini Ege’nin Mavisine bırakmış olacaksınız

Not: Tüm fotoğraflar ve yazı içeriği yazara aittir.

Kopenhag – Danimarka

Danimarka-İsveç ortak yapımı Bron III Broen isimli diziyi izleyenler şu aşağıdaki görseli görünce bir heyecan duymuş olmalılar. Ben bu diziyi çok geç fark edenlerdenim. Bu çok hoş bir durum değil elbette. Ama olsun geç, hiçten iyidir demişti sevdiğim bir yerli dizide bir ağabeyimiz (bir zamanlar epey dizi izliyormuşum).

Öresund Köprüsü, Kopenhag’la Malmö’yü birbirine öyle güzel, öyle hızlı bağlıyorki…

Bron III Broen’le beraber benim Danimarka ve İsveç’e olan ilgimde ciddi bir yükseliş oldu. Bu beraberinde okuma ve araştırmayı getirdi. İzleyenler bilir, dizi Öresund Köprüsü üzerinde, tam Danimarka ve İsveç sınırı olarak işaretlenmiş çizginin üzerinde başlar. Bu çizgi üzerinde, bir yarısı bir ülke öteki yarısı da diğer ülke tarafında olacak şekilde nizami olarak yerleştirilmiş bir kadın c*sedi bulunur. Böylece konu iki ülkenin konusu haline gelir ve Kopenhang ile Malmö emniyeti olaya el koyar. Dizi boyunca sahneye gelen konu ve karakterler birbirine bu kadar yakın iki ülkenin bile aslında devlet işleyişinde nasıl da farklı davranış kalıplarına sahip olabileceğini gösterir.

Dizi 4 sezon, 32 bölümden oluşuyor. Ana karakter Malmö Emniyetinden Saga Noren, sezginleri güçlü bir suç/suçlu takipçisidir. Ancak bunun çok ötesinde bir karakteri canlandıran Sofia Helin kendine hayran bırakacak bir performansla izleyeni ekran karşısında tutmayı başarır. Saga Noren’in mesleki özellikleri onu bu kulvarda eşsizliğe doğru taşırken çocukluk travmaları ve ailevi özgeçmişi bambaşka boyutlarla her fırsatta önünüze serilir. Sırf bu yüzden, dizinin tüm bölümlerini ikiden fazla izlemiş olduğumu itiraf etmeliyim. Çünkü ayrıntıda gizli olan fark, biz ona -farklı farklı zamanlarda olmak üzere- her baktığımızda apayrı görünümlerle algımıza düşer.

Ve işte şimdi, iki bin yirmi üç yılının ilk ayının son günlerinde, sabahın erken saatlerinde Kopenhag üzerindeyiz. Yukarıdaki mavi ağırlıklı fotoğrafı içinde bulunduğum uçağın oval penceresinden çekmeye çalışırken ellerimin titrediğini anımsıyorum. Rastgele atama ile bana düşmüş olan ve şu anda üzerinde bulunduğum bu koltuk numarasının kaçta kaç ihtimalden sonra beni kabul ettiğini düşününce şansıma minnettarlığımı gizleyebilir mi?

İşte o oval pencere

Sabiha Gökçenden hareketle bizi Kopenhag semalarına taşıyan Pegasus Havayollarının kaptanı da tam bir görsel şölen sunmak gayesinde olacak ki (bunun rota gereği olduğunu biliyorum elbette ama bırakın da kaptanımı biraz öveyim :) buz gibi Kuzey Mavisi üzerinde kabini dolduran meraklı gözleri gezdiriyor gezdiriyor ve gezdiriyor, tatlı tatlı kavisler alıyor, uçağın iri gövdesini bir sağa bir sola yatırıyor ki Levent keyiften delirsin, yüreği ağzında o anlar bitmesin diye duada olsun…

Velhasıl şu anda gözlerinize konuk olan bu satırları -seyahatten aylar sonra cümlelere yüklerken bile aynı heyecanı duyuyorsam gerçekten çok etkilenmişim demektir. Bir uçağın kabininde olmak zaten bana bir dünya düş ve huzur armağan ederken bir de gökyüzünde böylesi özgürce ve doyasıya bu süzülüş beni nasıl başka aleme taşımasın dostlarım…

Seviyorum merkez, ruhumun bu halini çok seviyorum. Hissetmiş olmanızı dilerim.

Kopenhag’a havayoluyla ulaşım

Efendim, ülkemizden Kopenhag’a her mevsim çok sayıda uygun fiyatlı (yazdım ama neye göre uygun bilemiyorum) uçuş bulunabiliyor. Zira belki Almanya kadar değil ama Danimarka’da da azımsanmayacak kadar “gurbetçimiz” yaşıyor. İstanbul-Kopenhag arası uçakla 3 saat gibi bir süre içinde alınıyor. Kopenhag Havalimanı (Københavns Lufthavn) (CPH) basit, göz yormaktan uzak, işlevsel ve kalite kokan bir yer. Abartılı hiç bir şey (pasaport kontrol kabininden oturma grubuna, tuvalet kapı kolundan klozetine, valiz taşıma bandından tavan ışıklarına…) göremiyorsunuz. Ülkenin ruhuna dair -daha sonra- farkına varacağınız pek çok önemli bilgi henüz havalimanındayken tatlı tatlı size verilmiş oluyor. Bu sunuş içinde şu bir kaç olgu, ülkedeki tüm kalış süreniz boyunca hep sizinle oluyor: gerçek maddi zenginlik, her şeye ama her şeye sinmiş estetik kaygı, tertip-düzen-basitlik ve mütevazılık. Gözünüze dokunan her noktada, insana yönlenmiş her hizmette, -siz fark edin ya da etmeyin- bu dört kavram hayatın içine o kadar güzel serpiştirilmişki alıcısı da o kalitenin bir parçası olup onu korur hale gelmiş. Bir başka ayrıntı ise insanların yüzlerine sinmiş mutluluk ifadesi, güler yüzlülük ve davranışlara yerleşmiş nezaket.

Kopenhag Havalimanı

Bu satırların yazarını tanıyanlar çok iyi bilirler ki kendisi üstün Alman disiplini, temizliği, kalitesi ve mühendisliğinin hayranıdır. Ama bu bir haftalık Kopenhag ziyareti onun fikirlerini tamamen yeniledi. Artık Danimarka bir, Almanya ikidir diyor efendim.

Havalimanından şehir merkezine ulaşım

Kopenhag derli toplu bir şehir ama onun da ötesinde kent içi ve dışı toplu ulaşım oldukça pratik Avrupa kentlerinden biri. Havalimanı içindeki yönlendirme tabelaları sizi gideceğiniz tarafa taşımak için oldukça işlevsel.

Pasaport kontrolü ve gümrük işlemlerinden sonra bu yoldan yürüyerek metro istasyonuna erişmek çok kolay

M1 ve M2 metrosu şehir merkezine ulaşım için çok çok sık aralıklarla hazırda bekliyor. Havalimanının dışına çıkmadan, birine bir şey sormaya ihtiyaç duymadan, tabelaları izleyerek kolayca platforma erişiliyor. Bu yolu alırken önünüze çıkan bilet makinelerinden ulaşım kartınızı sorunsuzca (nakitle veya kredi kartı ile) alıp yolunuza devam ediyorsunuz. Binerken kimse size bilet sormuyor ama sizin biletsiz seyahat etmeyeceğinizi zaten tüm sistem biliyor (diğer Avrupa kentlerindeki gibi).

Havalimanından şehir merkezine M1 veya M2 metrosu ile kısa sürede ulaşılıyor

Malmö (İsveç)’ye mi geçmek istiyorsunuz?

İsveç ile yakın komşu olan Danimarka arasındaki ulaşım da bu çok yakınlığa eş değerde çok hızlı ve çok kolay. O nedenle örneğin Malmö gibi yakın bir İsveç kentine seyahat edecek olan yolcuların çoğu Kopenhag Havalimanını tercih ediyor. Kent merkezine giden metroya ulaşmak için yol alırken sağa yön veren bir tabela Malmö’ye gidecekseniz sizi havalimanının altındaki tren istasyonuna davet ediyor. Buradan hareketle 10-15 dakika içinde Öresund Boğazını geçerek Malmö Merkez Tren Garı (Malmö C)’nda oluveriyorsunuz.

İsveç’e, Malmö’ye gidecekseniz sağınızdaki kapı sizi aşağıya davet ediyor

Merkez – Kongens Nytorv -The King’s New Square

Burası Eski Kentin merkezi olarak anılıyor. Doğal olarak tüm metro hatları burada kesişiyor. Aşağıdaki metro hatları güzergah planına dikkatli bakınca bir şehrin iki yakası nasıl bir araya getirilir sorusuna net bir örnek de görüyorsunuz. Kopenhag gibi düz şehirler toplu ulaşım konusunda avantajlı olabilirler. Ama dağı, tepesi, çukuru olan şehirler de gördük elbette (örneğin Atina, Prag vb.) niyet insanların devlet eliyle sağlıklı, hızlı ve güvenli ulaşımı ise aklın yolu bir, Amerika’yı yeniden keşfe de gerek yok. İyi ve örnek uygulamalar model alınarak daha yaşanabilir kentler kurmamız çok mümkün. Önemli olan niyet.

Kopenhag metro hat planı (Bağlantı adresi burada)

Toplu ulaşımla ilgili daha geniş bilgi burada mevcut. Tümünün özeti ise şu: “sen nereye gitmek istiyorsun onu söyle, sen yeter ki bir yere gitmek iste, ben seni her şekilde, en temiz, en hızlı, en güvenli ve en ucuz şekilde oraya taşırım güzel kardeşim.

Havalimanından binilen M1, M2 ve diğer hatlar (M3, M4) ayrı katlarda yer altında ayrı bir dünya sunuyor. Bu durakta (Kongens Nytorv) araçtan inerken -daha önceki istasyonlarda dikkatinizi çekmediyse burada çekecektir- inilen peronun da kendi kapıları olduğunu görüyorsunuz. Hava o kadar soğukki peronlar soğuk olmasın diye düşünebilirsiniz ama kentte bir kaç gün zaman geçirince göreceksiniz ki bu ülkenin insanı pek üşümüyor. Bize aşırı soğuk gelen onlara ılık ölçeğinden kıymet görüyor. Bu sürgülü kapı sistemi insanların güvenliğini sağlamak amaçlı da olabilir diye düşünebilirsiniz. Yer altında ya da yer üstünde fark etmeksizin tüm metro durakları bu şekilde kendi kapı sistemine sahipler. Duraklara girişte, araçlara binişte bir bilet kontrol noktası bulunmadığını yine anımsatayım. Neresinden bakarsanız bakın bu sistem hem şık hem de koruyucu bir duruşa sahip. Baş ve son duraklar dışında göze çarpan bir güvenlik görevlisi bulunmuyor. Bahsi geçen yerlerdeki görevlilerse vagonlar boşalınca hızlı bir kontrolden geçirmekle görevli. Gündüz 3-4, gece 4-5 dakika aralıklarla istasyona beklediğiniz metro aracı gelmiş oluyor.

Kongens Nytorv istasyonu

Metro araçlarında dikkatinizi çekecek diğer durum ise aracın bir sürücü tarafından kullanılmadığı olacaktır. Tamamen merkezi kontrolle yönetilen bu araçlarda vagonun gidiş yönüne göre en önüne geçip oturabilir, yerin altındaki (ya da kimi yerlerde üstündeki) süratli hareketin ve istasyona gelişte yavaşlamanın ve duraktaki kapılara milimetrik yanaşmanın ne kadar hassasiyetle yapıldığını izleyip endişe duyabilirsiniz.

Yapay zekanın hızla insanın tüm rollerine talip olduğuna tanık olduğumuz şu zamanda elimizdeki pek çok işi onlara kaptırmak üzere olduğumuz çok açık. Bu, nüfusun ve kişi başına düşen ulusal gelirin nispeten sorunsuz olduğu bir ülke insanı için daha az çalışma ve daha fazla kendine vakit ayırma anlamına gelebilir. Aksi durumdaki ülkeler içinse ciddi sorunlara gebe mevzuların kapıya dayandığı anlamına gelir kuşkusuz. Söylenene göre sadece Amerika’da önümüzdeki on yıl içinde 5 milyon kamyon şoförü bu yolla işsiz kalacak. O yüzden bir çok mesleğin, çöl sıcağına maruz kalmış buz misali tüm varlığını yitireceği bir ileri zaman dilimi için çocuklarımıza hangi meslekleri uygun görsek anlamsız olacak.

Gammel Strand istasyonu

Bisikletli yaşam

Yeri gelmişken burada sözü edilmesi gereken bir başka önemli konu ulaşımda bisiklet kullanımı. Avrupa’nın pek çok kenti -şehirlerin düz zeminlere kurulu olmasının da avantajıyla- bisiklet kullanımını yaşamın bir parçası haline getirmiş. Bu, haydi herkes bisiklet kullansın bakalım, işte size mavi yollar demekle olmuyor. Bu bir kültür. Amsterdam, Kopenhag, Berlin gibi şehirler (ekonomideki yeri belli, insan profili net ve uygar vb.) toplu ulaşım ağlarıyla da fark yaratmış kentler. Amaç bir yerden başka bir yere gitmekse her şekilde gidebilme imkanı sağlanmış zaten. Ama hem sağlıklı yaşam (sürekli bisiklet tepesinde olan genç-yaşlı herkesin dipçik gibi olması bunun en net göstergesi) ve hem de daha ekonomik olması açısından bisiklet kullanımı öyle güçlü bir şekilde destekleniyor ki henüz kreş çağındaki çocuklar bile mobilet (scooter) kullanmakla hayata başlıyorlar. Çok şık hanımlar, beyler işlerine, toplantılarına ya da sosyal etkinliklerine bisikletleriyle gidiyorlar. Kimse kimseyi bu konuda yargılamıyor zira herkes zaten öyle yapıyor. Toplu ulaşım araçları bisiklet kabul ettiği gibi eğer bisikletinizi örneğin bir metro istasyonunun bisiklet parkına bırakıp seyahatinize metro, otobüs ya da trenle devam edecekseniz bisikletinizi güvenle bırakabileceğiniz yerler sizin için hazır edilmiş oluyor. Kısacası bu bir yaşam biçimi, bir kültür birikimi. Avrupa Parlamentosu tarafından şubat 2023’te alınan kararla, önümüzdeki yıllarda kıtada bisiklet kullanımının ikiye katlanması, daha kolay ve iyi hale getirilmesi kararı alınmış (makalesi burada). Böylece hem şehirlerde yaşayanların hem bu kentleri ziyaret edenlerin eğlenceli, güvenli ve daha uygun bir giderle şehrin olanaklarından yararlanmaları hem de daha temiz ve yaşanabilir şehirler sunmayı amaçlıyorlar. Zira yakın zamanda Berlin’de pek çok tarihi eserin üzerine rasgele atılmış renkli boyaları görünce bunun sebebini araştırırken öğrendikki şehir merkezlerinin araç trafiğinden arındırılmasını talep eden bir etkinlik grubu ciddi eylemler içerisinde.

Hollanda, Fransa ve Belçika gibi kimi Avrupa ülkeleri ise bisiklet kullanıcılarına mil başına ücret ödeyerek bisiklet kullanımını daha da özendirici mekanizmalar peşindeler (makalesi burada).

Bu konuda söylenebilecek diğer konu trafikte, bisiklet kullanıcılarının en az otomobil kullanıcıları kadar hakları olduğunun bilinmesi ve bu hakların hayata geçirilmiş olması. Kırmızı ışıkta geçen bir bisikletin sürücüsü, Berlin’de gözümün önünde iki kadın polis tarafından cezalandırılırken sürücünün suçunun farkında olarak tek kelime ile itiraz edememiş olması bu konunun küçük bir örneği olabilir belki. Ya da bisiklet yolundan geçmekte olan yayanın, bisiklet çarpması sonucu yere düştükten sonra bisiklet sürücüsünden özür dileyerek şikayetçi olmamasını talep etmesi (Amsterdam’da)…

Bir çok ülkede S-Bahn-Train (Schnellbahn) olarak isimlendirilen ve şehrin banliyölerine yolcu taşıyan toplu ulaşım araçları aynı zamanda otomobil kullanımını da önemli oranda azaltan bir seçenek. Bisiklet kabul ediyor olmaları ayrı bir değer

Nyhavn

17. ve 18. yüzyıldan kalma renkli evleri ile her Kopenhag fotoğrafında kendine yer bulan bu bölge çok eski zamanların tanığı bir sahil, kanal ve eğlence bölgesi. Doğal olarak şehre gelen hemen herkesin ilk önce görmek istediği yer de burası oluyor. O halde Kongens Nytorv’da metrodan inince, 1900’lerin başından kalma Arnavut kaldırımlarıyla size hoş geldiniz diyen The King’s New Square (Kralın Yeni Meydanı)’e çıkıverin. Meydana ayak basınca, şöyle kendi çevrenizde bir kaç kez dönerek (denge için iki kolunuzu iki yana açmayı unutmayın elbette:) hayranlığınızı gizlemeden o alana bırakıverin. Sonra meydandaki duruş yerinize göre Nyhavn’a doğru akışta olun ki sizin de sosyal medya hesaplarınız şenleniversin. Hemen Nyhavn’ın yanıbaşındasınız zaten.

Nyhavn, eski liman

İçinize sindirin, sağa sola bakının, bol bol fotoğraf çekin, hatta Nyhvan 17’yi milyon kere karelerinize konu edin, anın duygusunu unutulmaz kılmak için ne gerekiyorsa onu yapın.

Kongens Nytorv’u arkanıza alıp (Nyhavn 17 solunuzda kalmış olarak) ilerlerseniz sağınızdaki kolda Danimarkalı ünlü masal yazarı Hans Christian Andersen’in evini göreceksiniz. Biraz ileride ise modern zaman köprüsü (yayalar ve bisikletliler için) Inderhansbroen sizi karşılayacak. Tasarımı, uygulaması, insana ve bisiklet sürücüsüne olan saygısı hayranlık uyandırıcı bu köprünün üzerinden öyle hızla geçip gidemeyeceksiniz. Hele vakit akşam üzeri ve gün batımına yakın bir zamansa doyumsuz gökyüzü renkleri sizi orada bir süre daha oyalayacaktır.

Inderhansbroen ve üzerinden kanala, ufka bakış

Karşıya geçtiğinizde bir yerleşim bölgesi, şık restaurantlar ve sosyal etkinlik ve paylaşım alanları tarafından karşılanıyorsunuz (Broens Gadekøkken). Hemen köprünün bittiği noktadaki sosyal etkileşim alanında (kışın buz pateni pisti) konteyner ya da küçük kabin dükkanlardan oluşan kaliteli yiyecek ve içeceklerin sunulduğu yere varıyorsunuz. Sohbet etmek için, aldıklarınızı tüketmek için oturma alanları mevcut. Burayı değerlendirmenizi öneririm. Hatta buradaki işletmelerden biri olan Gasoline Grill’i ısrarla tavsiye ederim (eğer buradaki Gasoline Grill’den test yapamadıysanız şehirdeki diğer şubelerinden birinde mutlaka burger tarzı ürünlerden tadın isterim).

Broens Gadekøkken, yerleşim yerleri, sosyal etkileşim alanları

Gasoline Grill

Torvehallerne

Burası şehrin merkezinde hal, pazar vb özellikleri olan nitelikli bir mekan. Ayrıca sağında ve solunda yer alan cam serayı andıran geniş iki kapalı yeri var. Burada lokal yiyeceklerden içeceklere, uluslararası ün ve tercih sahibi olmuş diğer gıda ürünlerine ulaşmak mümkün. Gıda ürünlerinin epeyce pahalı olduğu Kopenhag kenti için uygun fiyatlı ve kaliteli seçeneklere ulaşmaya imkan veren bir yer. Yemek pazarı.

Stroget

Kongens Nytorv’dan içine dalıp saatlerce bakınabileceğiniz, ara sokaklarına girip eşsiz fotoğraflar çekebileceğiniz, alışverişe konu ne ise her şey bulabileceğiniz bir cadde… Belki daha fazlası… Hani klasik bir ifade var ya işte buranın İstiklal Caddesi vs. (Sevmiyorum bu tanımı ama yine de yazdım işte :)

Zemin döşemesi çok sevimli, sıcak, görselliği yüksek bir cadde bu Stroget. Avrupa’nın trafiğe kapalı en uzun (1 km’den uzun) caddesi olarak biliniyor.

Stroget, bir caddeden fazlası

Danca Koben, tüccar; havn da liman anlamına geldiğine göre bu şehir zaten ticaret üzerine kurulmuş bir anlamda. Doğal olarak bu caddenin bir ucu da Nyhavn’a bağlanıyor.

Ny Carlsberg Glyptotek

Glyptotek’in ihtişamlı giriş kapısı

Belki de Kopenhag’taki en birinci ve mutlaka görülmesi gereken müze burasıdır (kağıt üzerinde öyle değilse bile ben öyle olsun isterim). Muhteşem resimlerle bezeli duvarları, heykellerle süslü salonları olan bu çok odalı, çok katlı müze sizi içinde bulunduğunuz zamanın epey öncesine (belki de ilerisine) taşımaya en ciddi aday. Muhteşem bir sanat müzesi. Eserler Carlsberg Bira Fabrikaları’nın kurucusunun oğlu olan Carl Jacobsen’in kişisel koleksiyonuna ait. Çok etkileneceğinizi tahmin ettiğim bir müze ziyaretine hazır olunuz efendim.

Glyptotek‘in sitesi burada. Ön bilgileri alarak Dantes Plads 7’deki bu şaheser yapının içinde kaybolun isterim. Eserleri sindirmek için ziyaretiniz esnasında yarım günden daha fazla zamana ihtiyacınız olacağını düşünüyorum.

Glyptotek’in eşsiz koleksiyonundan bir kaç görüntü

Copenhagen Card

Yeri gelmişken belirtmem gereken bir şey var. Copenhagen Card şimdiye kadar gördüğüm, deneyimlediğim şehir/gezi kartlarının en iyisi, en işlevseli. Daha önce ifade etmiştim yine diyeyim bu ülke zengin bir ülke, asla aç gözlü değiller, tam tersine, ülkeyi ziyaretinizden dolayı (ki buna hiç ihtiyaçları yok, deli gibi turist kaynıyor her yer) adeta size teşekkür etmek için fırsat kolluyorlar. Bu kart bana bu teşekkürün bir şekli gibi geldi. A-B-C bölgeleri olmak üzere tüm toplu ulaşım araçlarında (çapı inanılmaz geniş), neredeyse müze benzeri tüm ziyaret edilmesi önerilen yerlerin hemen hepsinde geçerli bir kart. Verdiğiniz ücrete fazlasıyla karşılık aldığınız bir şehir kartı.

Copenhagen Card’a ait web sitesinin arayüzü, bağlantı adresi burada

Kart ile ilgili daha geniş bilgi ve kolayca karta erişim burada. Kartı satın alınca cep telefonunuza indirdiğiniz uygulama sayesinde bir QR kod tanımlanıyor (kolayca). Sonra sadece bu QR kodu okutarak girişlerinizi yapıyorsunuz.

Karta sahip olunca cep telefonunuzdaki uygulamaya tanımlanan arayüz

Christiansborg Palace

Christiansborg Sarayı 800 yılı aşkın bir geçmişe sahip ve 1400’lerin başından beri devletin güç merkezi olmuş bir yapı. Bugün Danimarka Parlamentosu (Folketing) saraydaki odaların çoğuna sahipmiş. Başbakanlık, Yüksek Mahkeme ve Kraliyet Kabul Odaları da burada yer alıyomuş. O nedenle bazı bölümleri (parlamento vb.) ziyaret etmek için randevu alınması gerekiyor.

Kraliyet ailesi tarafından kullanılan kısımlar, binanın alt kısmında yer alan ziyaretçi kabul girişinden giriş yapılarak görülebiliyor. Şahane ayrıntıları olan bu bölümler, kraliyet ailesi tarafından da halen kullanıldığı için monarşi ile halk arasındaki mesafeyi yakınlaştıran psikolojik bir etkiye sahip (bence).

Sarayın sitesi burada.

Christiansborg Sarayından bir kaç görüntü. Kraliyet ailesine ziyarete gelmişsiniz hissi vermiyor mu size de?

Rundetaarn (The Round Tower)

Yuvarlak Kule, şehre biraz yüksekten (yaklaşım 35 m.) bakmak için şahane bir imkan. 17. yüzyılda Kral IV. Christian bu kuleyi astronomik bir gözlemevi olarak inşa etirmiş. Zira o dönemde Avrupa astronominin önemini kavramaya başlamış. Yine aynı dönemde özellikle (denizciliğe hakimiyetleri nedeniyle) kolonileşme yolunda avantajlı durumda olan Hollanda gibi bazı ülkeler de bir çok böyle gözlemevi kurmuşlar. Bu konuda rekabet (kolonileşme ve okyanuslarda doğru yolu hızlı bir şekilde bulma ihtiyacı) Avrupa’ya böyle yüksek yapılar kazandırmış. Rundetaarn’ın çatısını ziyaret ettiğinizde gözlem araçlarını görebiliyorsunuz.

Kulenin zirvesine döne döne yükselerek ilerleyen genişçe bir koridorla çıkmaya başlıyorsunuz. Zeminden itibaren yükselen bu rampa sistemi yapı içinde bulunan kütüphaneye kitapların ve çatı bulunan gözlemevine ilgili ekipmanının kolaylıkla taşınması amacıyla tasarlanmış. Zemin de bu amaca uygun olarak düz değil tutucu malzeme ile döşenmiş. Eğlenceli ilerleyiş ve dönüşler arada bir küçük molalara ihtiyaç duyurtabiliyor. Daha sonra şehri ayaklarınızın altına taşıyacak geniş teras katına çıkmak için bu defa merdivenli, dar bir koridor sizi bekliyor. Burada yaşanabilecek sıkışma ve kargaşa, geçiş bir sinyalizasyon sistemi ile kontrol edilerek önleniyor. Çıkış ve iniş yönüne belli sürelerle yeşil ve kırmızı ışık yakılıyor.

Rundetaarn’a dıştan ve içten bakış, kuleye tırmanırken spiral biçimli yol ve tırtıklı zemini; gözlem kulesindeki araçlar ve şehre yüksekten bakış

Amalienborg Palace

Metin içinde bir kaç kez bu konu geçti biliyorum ama yine yeri geldi bakın, Danimarka dünyanın en eski ve en sevilen monarşilerinden birine sahip. Amalienborg Sarayı da ailenin yaşam yerlerinden biri. Gerçek bir kraliyet sarayının perde arkasını görmek için Kopenhag’daki bir çok saraydan biri de burası. Amalienborg Sarayı da ailenin resmi konutlarından biri. Kraliçe II. Margrethe, kış ve sonbahar aylarında bu sarayda ikamet ediyormuş. Aile yaşam alanlarını, gezindikleri bahçeleri, yemek yedikleri sofraları ve takımlarını, okudukları kitapları ve bunların yer aldığı kütüphaneleri ve daha bir çok şeyi halka açmış (bu benim dışarıdan gördüğüm). Gittiğimiz mekanlarda kendileri de olsa adeta selamlaşıp muhabbete girecekmişiz gibi (efendim bazı torunlarınızdan unvanlarını almanız hepimizi ziyadesiyle üzdü, yazık değil mi çocuklara, geleceği oynamışsınız bir yerde evlatların diyerek muhabbete girebilirdim :) hissettim.

Sarayın müze olarak ziyaret edilebilen kısımlarında ailenin kimi özel eşyaları görülebiliyor

Sarayın web sitesi burada.

Amalienborg Sarayının önünde belli aralıklarla gerçekleşen nöbetçi askerlerin değişim töreni de ilgi çekici olabilir.

Amalienborg Sarayının içinden bazı bölümler ve sarayın önünde nöbetçi değişim seromonisi

Rosenborg Castle – The King’s Garden

1606 yılında bir kır evi olarak inşa edilmiş bir rönesans kalesi. IV. Christian’ın birçok mimari projesinin bir örneği. Artık kullanılmadığı söylenen bu kaleyi ziyaret etmek için en önemli sebep kraliyet mücevherlerinin sergilendiği bölüm. Eğer kalenin içindeki mistik havaya kendinizi kaptırırsanız ve vakit kapanış saatine yakınsa bu kıymetli mücevher bölümünü görmeden oradan ayrılmak zorunda kalabilirsiniz. Bu sergi bölümü sarayın zemininin altında ve giriş ve çıkış kapıları ayrı. Dikkatli olmanızı öneririm.

Web sitesi burada.

Rosenborg Castle, özellikle hazine dairesi için görülmeye değer bir krallık sarayı. Ama güzel peyzajlı bahçesinde vakit geçirmek de iyi gelecektir.

Frederik’s Kirke (Church) – Mermer Kilise

Amelienborg Sarayının hemen yakınındaki bu kilise gerçekten ismiyle müsemma bir yapı: mermere gark olmuş bir kilise. Şehrin sevimli siluetine katkısı yüksek görkemli yapılarından biri. Yapımı sırasında (150 yıla yakın sürmüş) yaşanan çeşitli aksaklıklara rağmen 1800’lerin sonundan beri yerinde ihtişamlı duruşunu sürdürüyor. Belki ziyaretiniz sırasında evlenmek için burada bekleyen umutlu çiftlere de rastlayabilirsiniz.

Web sitesi burada.

Frederik’s Kirke Marmorkirken

Magstrade

Kopenhag’da gezerken önünde durup fotoğraf çekilmek isteyeceğiniz pek çok bina ile karşılaşıyorsunuz. Bunlardan bazıları öyle güzel bir araya gelmiş ve korunmuş ki sokağı tümden yanınıza alıp şehrinize taşımak istiyorsunuz.

Bunlardan biri -Stroget’e epey yakın bir sokak- Magstrade.

Sofiegrade

Svanegade

Nyboder Sarısı kışla binaları

Eski Donanma kışlalarının yer aldığı tarihi sıra evler bölgesi. IV. Christian tarafından, o dönemde hızla büyüyen Danimarka Kraliyet Donanması personeli ve ailelerinin barınma ihtiyacını karşılamak için inşa edilmiş. Fotoğraflardaki 1757’de yapılmış. Halen Danimarka Donanması, Ordusu ve Hava Kuvvetleri personelini barındırmaktaymış.

Bu evler tipik bir renge (Nyboder sarısı) sahipler. Halen günlük yaşamda bu rengi ifade etmek için Nyboder sarısı deyimi kullanılmaktaymış.

Bu evleri görmek için özel olarak bu bölgeye gitmek çok anlamlı gelmeyebilir. Ancak Kastellet ve Rosenborg Sarayı arasında kalan bu bölgeyi, ikisi arasındaki kısa mesafeyi yürürken görmeniz oldukça mümkün.

Superkilen Park

Kopenhag’ın Nørrebro semtinde halka açık bir parktır. Park, göçmenleri ve yerel halkı bir araya getirmek, Danimarka’nın etnik açıdan en çeşitli ve sosyal açıdan en zorlu topluluklarından birinde hoşgörü ve birliği teşvik etmek için tasarlanmış. Nørrebro bölgesinde metrodan inip yüzeye çıktığınız zaman etnik farklılıkları olan insan toplulukları hemen dikkatinizi çekiyor. Yazılı kaynaklara göre bu bölgede 60 farklı milletten insan bir arada yaşıyor. Bu farklılıkları hem kendi aralarında hem de yerel halkla bir araya getirmek amacıyla yaklaşık 1 kilometrelik alana (750 m) etkileşim alanı kurulmuş. Burası sadece açık alanlardan değil aynı zamanda kapalı mekanlara da sahip.

Dev bir şehir sergisi olarak tasarlanan park içerisinde; Los Angeles, Muscle Beach’teki egzersiz aletlerinden, İsrail’deki kanalizasyon drenajına, Çin’deki palmiye ağaçlarından Katar ve Rusya’daki neon işaretlerine kadar birçok farklı kültürden kült objeleri içeriyor.” Bu yazıyı Arkitekt isimli internet dergisinden aldım. Metnin devamını okumak için burada ilerleyebilirsiniz. Size de iyi gelebilir.

Superkilen Park’tan bir bölüm

Assisstens Cemetery

Hani bazen şöyle cümleler kurar ya da duyarız: “dirisine saygısı yokki ölüsüne olsun”. Tam bu cümlenin karşılığı (ama ters yönden) bir mekandayız. Burası ünlülerin mezarları, yemyeşil doğal güzelliği ve huzurlu atmosferiyle insanı kendine çeken bir ruha sahip. 1700’lerin sonunda, duvarlarla çevrili şehir mezarlığını rahatlatmak için açılmış. Danimarkalı ünlü hikaye yazarı Andersen, filozof Søren Kierkegaard gibi konukları olan bir yer haline gelmiş. Heykeller, ağaçlar, bahçeler burayı halkın dinlenme amaçlı kullanmasına da imkan tanımış. Mezar alanları abartılı olmayıp anma amaçlı olduğundan tarihi ne olursa olsun yakınları tarafından korunan, bakımı yapılan, çiçeği eksik edilmeyen halleriyle örnek bir yapıya dönüşmüş.

Christiana

Şehrin ortasında özerk bir bölge, kulağa çok garip geliyor değil mi? Hikayesi uzun ve şaşırtıcı bir yer burası. Uyuşturucu madde satışı ve kullanımıyla gündemde olmak istemeselerde bugün bin kadar kişinin bu duvarlarla çevrili alanda yaşadığı (en azından kontrol altında deniyor), çeşitli el işi ve toplama ürünleri satarak yaşamı sürdürdükleri söyleniyor. İçeride sadece bazı bölümlerde fotoğraf çekilebiliyor. Bu konuda dikkatli olmakta ve uyarı yazılarını dikkate almakta yarar var. Görmeden edemedim ama bana pek sıcak bir yer gelmedi :).

Church of our savoir

Adı “Kurtarıcımızın Kilisesi” anlamına geliyor. Dışındaki sarmal merdiveniyle en tepesine kadar çıkılabilen, Kopenhag’a tepeden bakmak için şahane bir manzara sunan bu kilise Kuzey Avrupa’nın en yüksek barok mimarili kilisesi olarak kabul görüyor. Her saat melodi çalan çanıyla da dikkat çekiyor. Tadilat nedeniyle kapalı olduğu için ziyaret edememiş olmak üzücü olsa da dıştan ve yakından mimarisini görmekle yetindik.

Botanical garden – Natural History Museum

Bir başka ülkeye, kente gidince orada görmeye değer bir botanik bahçesi var mı. bilmekte yarar var. Zira varsa hem dinlenmek ve hem de ziyaret edilen ülkeye özgü bitkileri görmek böylece mümkün olabiliyor. Avrupa’daki şehirler genelde botanik bahçeleri ile birlikte kayda değer doğa tarihi ve zooloji müzeleriyle de size bir ziyaret noktası sunuyorlar.

Kopenhag Botanik Bahçesi ve Doğa Tarihi Müzesi, Kopenhag Üniversitesi’nin bir parçası. Bahçe, Danimarka’daki en büyük canlı bitki koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda herbaryum ise, Danimarka’daki en büyük korunmuş bitki koleksiyonuna sahip. Rosenborg Sarayının hemen yakınındaki botanik bahçesinden ücretsiz olarak yararlanmak mümkün. Palmiye ve Kelebek Evleri ise ücretle gezilebiliyor. Sitesi burada.

Bahçenin bir bölümünde yer alan Doğa Tarihi Müzesi diğer benzerleri gibi özel koleksiyonlara sahip. Ufkunuza yeni bilgiler ve görseller sunacak farklı sergilerse belli periyotlarla izleyicisini bekliyor. Biz şehri ziyaret ettiğimizde Neandertellerle ilgili oldukça sıra dışı bir sergi vardır. Sitesi burada. Güncel sergi takvimine siteden ulaşılabilir.

Lousinana Museum of Modern Art

Burası Kopenhag’ın biraz dışında (Copenhagen Card sizi buraya kadar getirmekten de geri durmaz elbette, kartınızın ulaşım çapı buralara kadar genişliğe sahip), bir sanat müzesi ve heykel parkı. 1945’ten beri açık. Ama sadece resim, heykel vb sergilerden oluşmuyor. Doğanın içinde, denizin kıyısında şahane bir plajı, kafe ve restaurantları da olan bir yer. Kesinlikle geldiğinize deymekte. Web sitesinden kontrol ederek hangi alanda hangi sanatçıların eser sunumları var bakabilirsiniz. Adının geldiği nokta da çok ilginç. Buraya yazmayayım ama siz de merak ederseniz müzenin kurucusu Knud W. Jensen’in villasını ve bahçesini neden böyle bir işe vakfettiği sitede tarihçe bölümünden hızlıca okuyun derim :)

Ben buranın huzurulu iklimine bayıldım. Sahildeki tepeden hemen karşıdaki Helsingborg (İsveç)’a gitmek üzere beri taraftan (Helsingör-Danimarka) hareket etmiş olan feribotları izlemek, sahilde yabancı ülke taşlarını sektirmek, kafede ya da şık restaurantlarda neşe ile sohbete girişmiş beyaz tenli güler yüzlü insanlara tanıklık etmek çok iyileştiriciydi.

Web sitesi burada.

Little Mermaid

Gefion Çeşmesi

Kastellet

Estetik-Temizlik-Düzen

Öresund Köprüsü, Bilet, Trenler, Malmö’ye geçiş

Evet, en başta bahsi geçen Bron III Broen isimli dizide en çok sahneye gelen mekanlardan birine geldik; Öresund Köprüsü. Bir şeye uzaktan bakmakla içinde olmak apayrı şeyler malum. Bugün uzaktan baktığımızın içinde olma zamanı.

Kopenhag Merkez Tren garı (sitesi burada) sizi pek çok farklı yere taşıyabilecek trenlerin buluştuğu, ayrıldığı bir yer. Giriş katındaki satış ofislerinden ya da kiosklardan veya internet üzerinden biletinizi aldıktan sonra panolardan bineceğiniz trenin hangi perona geleceğini takip etmeniz gerekiyor (tüm Avrupa tren istasyonları için geçerli). Doğru perondan aldığınız bilete uygun ternin vagonuna bindiğinizde camlardaki “sessiz olunuz” ibaresi dikkatinizi çekecektir. Bu insanlar trenlerde yolculuk yaparken çoğunlukla bir şey okumakla meşgul olduğundan sessiz olmanız, müzik dinliyorsanız kendi duyacağınız kadar sesi açmanız konusunda uyarılıyorsunuz.

Biz Malmö’ye gideceğimiz için otomattan aldığımız biletle ve peron takibiyle trenimizi ve vagonumuzu buluyor boş olan bir koltuğa oturuyoruz. Bazı koltukların baş üstünde dijital bir ifade ile bu koltuğun bir yerden bir yere rezerve edilip edilmediğini belirten uyarılar bulunuyor. Buna dikkat ederek oturduktan sonra numaralı bilet (özellikle kısa mesafeler için) almak gerekmiyor.

Tren havalimanından da yolcu aldıktan sonra hızla Öresund Boğazına doğru ilerliyor. Kimi yerlerde yer altından köprüye gelince ise köprünün ara katından (üstten arabalar gidiyor) hızla Malmö’ye doğru ilerliyoruz (şurada bir kaç güzel fotoğraf ve bilgi var). Dizide geçen kimi sahneler gözümün önüne geliyor. Heyecan verici. Kısa bir süre sonra ise Malmö C (Malmö Merkez Tren İstasyonu)’ye varmış oluyoruz.

Tivoli Bahçeleri

Şehri merkezindeki bu büyük eğlence parkı kış aylarında kapalı oluyor. Eğer Kopenhag ziyaretiniz kış mevsimi dışına denk gelirse ücretli olarak girilen bu parkı görmek isteyebilirsiniz. Sitesi burada.

Copenhagen City Hall

Kopenhag Belediye Binası, vaktiniz yeterse görmeye değer bir ziyaret noktası. Şurada bilgi alınabilir (evlilik törenleri için randevu almak da mümkün).

Danimarka Milli Müzesi

Sitesi burada.

Frederiksberg

Ayrıntılar burada. Kopenhag’da uzunca bir zaman geçirecekseniz yemyeşil doğası ve huzurlu ortamıyla bir gününüzü buraya ayırmanız öneriliyor.

Design Museum Denmark

Sitesi burada. Ulusal ve uluslararası ölçekte el sanatları ve tasarım konusunda eserlerin, sergilerin yer aldığı müze.

Candaki

Levent Şık Yazıları

İçeriğe atla ↓