Köln – Almanya

Başlıklar

Özet

Bazı kentlerin bizler için ayrı bir anlam ifade ettiğini biliriz. Burada kast edilen “anlam” kuşkusuz nesnellikten öte kavramlardan beslenir. İlkokula başladığımız günü hatırlamayız belki. Ama -okula yürüyerek gitme şansımız olduysa- o yürüyüş sırasında gördüğümüz kimi şeyler daha sonra hep gözümüzün önüne gelir. Top oynarken susadığımızda ağzımızı dayayıp kana kana su içtiğimiz köşebaşındaki çeşme mesela. Ya da mahallenin çocuklarına ceketinin cebinden çıkardığı torbadan şeker veren dede.

Zihnimiz, bizi geçmişteki tatlı anlarımıza bağlayan an kareleriyle doludur. Ruhumuz dara düştüğünde yeniden hayata döndürme gücüne sahip can simitleri.

İstanbul’da doğmuş, içinde serpilmiş büyümüş olsaydım gittiğim tüm dünya kentlerinden özlemle yine İstanbul’a dönerdim. Şu günkü hali bile ışığına koşmama engel olmazdı. Oysa ben Köln’de doğdum. Şimdi nereye gidersem gideyim bu şehrin kokusunu duymak için bir şekilde onunla ilişkili bir plan yaparken buluyorum kendimi. Ona ulaşmaya dair bir bilet hep hazırımda.

Onun sokaklarında dolaşırken “bilindik yer konforu” rahatlığını, kolaycılılığını hissediyorum. Henüz yedi yaşımdayken kendi başıma binmeye başladığım, numaralarını, güzergahlarını ezbere bildiğim otobüsler, tramvaylar hatlarına kadar bugün de aynı. Kuşkusuz arada geçen yarım asıra yakın zamanda kent büyüdü, nüfusu arttı. Bazı hatlar uzadı, yenileri eklendi. Ama benim ilk öğrendiklerim hala yerli yerinde. Sokak ve caddelerde seyreden tramvayların büyük bir bölümü artık yerin altında. Yetmişli yılların sonundan itibaren peyder pey gerçekleşen bu yeraltına inişe çocuk gözlerim ve kalbimle tanığım.

Yaşadığımız mahallelerin, sokakların, kaldığımız evlerin numaraları dahi değişmedi, aynı. En son oturduğumuz evin ahşap ve ağır bir kapısı vardı. O kapı daha hafif ve daha şık bir tasarımla yenilenmiş. Zildeki isimlerde değişiklikler olmuş. Artık bizim tanıdığımız kimse kalmamış. Ama örneğin benim hayran olduğum ahşap trabzanlar bakımlı, cilalı aynı güven verici duruşlarıyla yerlerinde. Kendimi bildiğimden itibaren anımsadığım, evimizin arkasındaki daha çok yapı boyaları satan market bile aynı yerinde, aynı isimle çalışmayı sürdürüyor.

İlk bisikletimle içinde fink attığım park… Gölgesinde piknik yaptığımız iri kıyım ağaçlar ya da yeşil alanla toprak yürüme yollarını sınırlayan çizgiler… Gül bahçesi, göl; gölün kenarındaki kafe/biraevi, göldeki gezinti tekneleri… Evimize yakın eczane, marketler, otobüs durakları, Aral Petrol istasyonu, kilisenin anaokulu, laboratuvarındaki malzemeleri gelip geçerken dikkatimi çeken teknik lise, otel, lotocu…

İnsan böyle geçmiş birikimleriyle içinde yaşattığı yerleri bir gezgin gözüyle irdeleyip metne dönüştüremiyor. Neresinden başlarsınki? Ya da hakkını verebilecek misin bakalım yazdıklarınla? Dahası acaba anılarındaki kenti bugün bir okuyucuyla ne kadar paylaşmak istiyorsun? Senin görüp hissettiğin şey okuyana ne kadar geçecek? Ya senin verdiğin kıymet küçümsenirse, “bu muydu o öve öve bitiremediğin yer” aymazlığına indirgenirse…

Bunları, bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde, bunca yıl beni ne tuttu acaba dediğim şu sırada düşündüm. Mutlaka başka sebepler de vardır. Ama ilk aklıma geliverenler bunlar oldu. Sizin de var mı böyle kaygılarınız ya da gizde tuttuğunuz, kıskançlık ettiğiniz anılarınız? Varsa yorumlara yazarsanız mutlu olurum. Zira bu konudaki fikrimi hem netleştirmek hem de sizinkilerle birleştirip zenginleştirmek isterim. İnsan insanda çoğalır neticede.

Bu yazım bir gezi yazısından ziyade anılara yolculuk tadında olacak gibi. Sizleri yeni bir kentte gezdirmek isterken kişisel tarihimden anektodları da araya serpiştirmiş olacağım kuşkusuz. Keyifle okunsun dilerim.

Yolculuk

Yine yolculukla başlayayım. Köln altmışlı yıllardan itibaren ciddi sayıda Türk vatandaşı için önce gurbet, sonra doyulan yer, şimdilerde ise asıl vatan olmuş bir şehir. Almanya’da, Türkiye ile ilişkili 3-3,5 milyon insan yaşıyor. Burada vatandaşlık bakımından farklı durumlar olduğu için rakamları ayrıntılandırmak onlardan ne beklediğimize bağlı olacak. Özellikle son yıllarda çifte vatandaşlık, birini seçmek vb konulardaki yaklaşım değişiklikleri bu sayıların değişmesine yol açtı.

Şu gerçek ve net ki ülkemizle bağlantılı insanların yoğun olarak yaşadığı eyalet Kuzey-Ren Vestfalya’dır. Bu eyaletin Köln, Düsseldorf, Münster, Solingen, Aachen gibi daha çok sanayisi ile ön planda olan kentleri vardır. Ancak bunun yanında üniversiteleri, yüksek yaşam kalitesi sunan kentleşme, doğa ile iç içelik, sık ormanlara yakınlık gibi sebepler ayrıcalık olarak görülür. Ren ve Ruhr Nehirleri arasında kalan verimli topraklar, maden ocakları, çeşitli kollardan sanayi tesisleri buralardaki insana olan ihtiyacı hep canlı tutmuş.

Hal böyle olunca ülke dışında çalışmak üzere gelenler de bu bölgelerde kendilerine yeni ve nitelikli yaşam alanları oluşturmuşlar. Bugün, Türkiye çıkışlı olmak üzere Almanya’ya uçak seferlerinin en gözde şehri Düsseldorf. Bu şehre haftada üç yüzün üstünde uçuş yapılıyor. Köln-Bonn Havalimanı da yine yoğun uçuş alan havalimanlarından biri. Farklı havalimanlarımızdan, farklı şirketlerin uçaklarıyla Köln’e ya da çok yakın olan Düsseldorf’a gelmek mümkün. Bu yolculuklar ortalama 2,5-3 saat sürüyor. Düsseldorf havalimanından (DUS) yaklaşık bir saatlik bir tren yolculuğu ile doğrudan Köln merkez tren istasyonuna (Köln Hbf) ulaşılabiliyor.

Köln Bonn Flughafen (Köln Bonn Havalimanı)

Köln Bonn Havalimanından ilk uçak 1913’te havalanmış. 1938”de Alman Ordusu burayı kullanmış. II. Dünya Savaşından sonra İngiliz ordusu havaalanını devralarak genişletmiş. 1953 yılında sivil uçuşlara açılmış. Altmışlı yılların başında yeni bir terminal eklenmiş.

Köln-Bonn Havalimanı

Almanya Batı ve Doğu olmak üzere iki bölümken Batının başkenti Bonn’du. Bonn’a en yakın (35 km) havalimanı ise bu havalimanı olduğu için başkentin adının da havaalanının ismide olması tercih edilmiş. Savaş sonrası ilk Alman şansölyesi olan Köln’lü Konrad Adenauer’in ismi de limanın isminde bulunuyor.

Çalışmak üzere Almanya’ya giden ilk Türkler İstanbul Sirkeci Tren Garından kalkan kömürlü trenlerle taşınmış. Yetmişli yıllarda sivil havacılığın ticari uçuşları destekleyecek şekilde gelişmesiyle Köln Bonn ile birlikte Düsseldorf havalimanı da İstanbul’a uçuşlar için önemli konuma erişmiş.

Köln Bonn Havalimanından kent merkezine gelmek için çok sayıda seçenek mevcut. Alana ilişkin ayrıntılar burada. Toplu ulaşım tercih edilecekse S19 banliyö treni ortalama 20 dakikada sizi Köln Hbf’a getirir. S19 dışında bölgesel (R) trenler de aynı yolculuğu yapma imkanı sağlar. Ulaşım konusunda burada detaylı bilgi mevcut.

Toplu ulaşım araçlarında yolculuk için otomatik bilet makinelerinden uygun bir seyahat bileti almanız gerekiyor. Önceki yıllarda sıkça bilet kontrolü olmamasına rağmen son zamanlarda ciddi bir bilet kontrolü yapıldığına tanık oldum. Özellikle 2023 ve 2024 yıllarında Almanya’da yüze yakın trene bilmişimdir. Bindiğim hemen her trende kontrolör geldi. Bu değişimde ülkeye gelen mülteci sayısındaki artışın önemli bir payı var. Eskiden bu kadar farklı insanı bir arada görmek, toplum kurallarına aykırı davranan insanla rastlaşmak oldukça zorken durum artık hiç de öyle değil. Kişisel gözlemim -eskiden tam tersiyken- diğer insanlardan ve polisten çekinme konusunda epeyce sınırlar aşılmış durumda.

Köln Bonn Havalimanı Tren istasyonu

Havalimanının içinde S işaretini takip ederek tren istasyonuna erişilir. Ulaşmak istediğiniz son durağı seçerek tren biletinizi alınız.

Köln Hauptbahnhof (Köln Merkez Tren İstasyonu)

S19 treni sizi Köln Merkez Tren Garına getirir. Burası kentin merkezi. Peronda inip yoğun insan kalabalığı arasından sıyrılarak alt kata inmeden önce ihtişamlı garın çatısını, çok sayıda trenin peronlara girip çıkışını, insanların telaşını izlemenizi öneririm.

(Hauptbahnhof: Merkez Tren İstasyonu, Bahnhof: Tren İstasyonu)

Köln Hbf

Alt kata inip yönlendirme tabelalarını takiple DOM Katedrali tarafına çıkarsanız sizi geniş bir meydan karşılar. Burada her zaman bir insan hareketi mevcuttur. Tren garının alt kısmında kafeler, marketler, vb dükkanlar bulunur. Eğer arka taraftan çıkış yapılırsa (Brühler Str) taksi ve otobüs duraklarının olduğu bölüme çıkılır.

Ön çıkış kapısının açıldığı meydanda (Bahnhofsvorplatz), çeşitli zamanlarda yapılan etkinlikler için sahne kurulduğu da olur, farklı konularda gösteri yapan kimselerle dolu da olabilir. Meydanın ortasına doğru biraz ilerleyip geldiğiniz yöne doğru geri dönün. Bakışlarınızı az önce içinde çıktığınız gar binasına yöneltin, detayları inceleyin. Bu satırların yazarı yetmişli yılların ikinci yarısında, seksenli, doksanlı ve ikibinli yıllarda orada hiç bir şeyin değiştirilmediğine tanık olmuş biridir. Bu insanların “çalışıyorsa dokunma, bozulduysa en iyisi ile değiştir” şeklinde özetlenebilecek hayat felsefesinin en açık uygulanmış halidir bu gördükleriniz.

Bahnhofsvorplatz

Şimdi solunuzdaki merdivenlerde gayet rahat şekilde oturan her yaştan insan arasından geçerek başınızın üstündeki manzarayı muazzam bir heybetle ele geçirmiş olan DOM Katedraline doğru ilerleyin.

DOM’un önüne çıkan merdivenler, çoğu zaman böyle oturarak, sohbet eden, sağı solu izleyen insanların kalabalığı ile temsil olunur

Artık yavaş yavaş orijinal gezi yazısı formatımıza doğru kayalım. Bakalım Köln’e gelen birisi için olmazsa olmaz görülecek yerler nereleriymiş inceleyelim.

Köln’de gezilecek yerler
Kölner Dom (Dom Katedrali)

Bu katedralin yapımına 1280 yılında başlanmış ve yapımı 632 yıl sürmüş. Daima bir bölümünde bir inşaat giydirmesi vardır, tadilattadır. Bu da çok normal değil mi? 1880’de açılmış ve o zamandan beri ayakta. Gotik tarzdaki bu yapı 7000 metrekarelik bir alana, 150 metreyi aşkın bir yüksekliğe sahip. Almanya’nın en büyük ikinci kilisesi (birincisi Ulm Katedrali). Bitmeyen tadilatı kadar Köln’ün hemen her yerinden görünmesiyle de ünlü.

Önünde fotoğraf çeken, çektiren onlarca insandan biri de siz olun. Kareye sığmaya, sığdırmaya çalışın. Ama önerim katedral kapısını arkanıza aldığınızda ileri sağa ve köşeye doğru yürürseniz en güzel açının orada olduğunu fark edeceksiniz.

Kölner DOM

Katedralin içine girip bu ihtişamlı yapının bir ibadethaneden beklenen huzurunu koklayın derim. Vitraylar ve süslemelere eşlik eden sadelik (bir Katolik Kilisesindeyiz), alt katlardaki hazine dairesi kısımları görmeye değer.

Kölner DOM’un içinden

Yapının dışında, katedrali arkanıza aldığınızda sol köşede kalan ayrı bir kapıdan girilerek kulelerden birine çıkma ve tepeden kenti izleme işi ise paha biçilmezdir.

Çan kulesine ve üzerindeki seyir platformuna çıkmak için bir ücret ödemek ve 533 basamaklık bu tırmanış için motive olmak gerekiyor. Yorucu bir parkur. Dahası bazı bölümleri oldukça dar bir merdiven boşluğundan ilerleniyor. Kapalı alan fobisi olanlar için sıkıntılı olabilir. Ama yukarı çıkmaya değer, o kesin.

Kente DOM’un kulelerinden birinden bakmak hava da açıksa paha biçilmez keyif

Höhe Straße

Şimdi Türklerin “Beyoğlu Caddesi” dedikleri alışveriş caddesinde yürütmek isterim sizleri. Katedralden çıktıktan sonra, yapı sol arkanızda kalacak şekilde solunuza doğru ilerleyin. Meydanda, mutlaka zemine resim çizen sanatçılar ya da müzik yapan sokak müzisyenleri olacaktır. Onları da fark ederek, çevrenizde ne kadar çok kişinin sizin dilinizden sözcüklerle konuştuklarına şaşarak yürüyün.

Höhe Strasse’nin Dom tarafından girişi

Tam solunuzda Roma-Germen Müzesi (Römisch-Germanisches Museum), Ludwig Müzesi (Museum Ludwig) var. İleride bunlardan bahsedeceğim.

Höhe Straße’ye girerken sağınızda ve solunuzda ünlü ve pahalı markaların mağazaları olduğunu fark edeceksiniz. Biraz daha yürüdüğünüzde fırın-kafe, sadece kafe gibi yerler denk gelecek. Eğer tatlı bir açlığınız varsa girişte hemen solda kalan mekanda (Merzenich) bu ihtiyacınızı giderin derim.

Höhe Strasse uzunca bir alışveriş sokağı. İleride Schildergasse ile kesişecek. Bu iki sokak alışveriş anlamında ihtiyaçlarınızı karşılayacak uygun yerlerdir. Hohe’nin bitimine doğru çok katlı Kaufhof (Galeria) mağazası ve karşısında elektronik ürün satıcısı Saturn yer alacak.

Kaufhof’un alışveriş torbaları Türkiye’de de pek çok eve girmiştir on yıllar boyunca

Kaufhof yüz elli yıla (1879) yakın zamandır oralarda. Bu mağazanın (o zaman için) dördüncü katında bisikletler satılırdı. Ben gele gide gele gide babama ilk bisikletimi bu mağazadan aldırmıştım (nasıl unuturum).

Eğer Schildergasse yönüne ilerlerseniz yine benzer doku içinde Neumarkt’a ulaşırsınız.

Neumarkt bir çok tramvay (aslında tramvaylar büyük oranda yerin altından gidiyor, belki metro demek daha doğru olacak, Almanlar UBahn diyor) hattının kesişim noktası. Neumarkt, yeni pazar anlamına gelen büyük bir meydan. Çevresi ağaçlarla çevrili. Şehrin insan yoğunluğu fazla olan önemli meydanlarından biri. Toplu gösterilerin başlangıç yeri. Ayrıca büyük yeni yıl marketlerinden (Weihnachtsmärkte) biri de burada kuruluyor. İleride bunun için ayrı bir konu başlığı açacağım.

Schildergasse

Uzun yıllar önce yine aynı sokak üzerinde annem ve kardeşimle yürürken babam tarafından çekilmiş bir fotoğrafla birlikte Schildergasse

Buradan aynı yolu geri yürüyerek (ya da 1, 3, 4 numaralı tramvaylardan biri ile bir durak gerideki Heumarkt’a giderek) Altstadt (Eskişehir)’a gidelim.

Altstadt (Eski Şehir)

Burası hangi zaman olursa olsun mutlaka içinden geçip nefes alınmasını önereceğim yerlerden biri. Zamandan kastımı açmam gerekirse örneğin yazın, kışın, gündüz, gece yani her zaman. Daracık Arnavut kaldırımlı sokakları didikleyin. Gizli geçitleri kullanarak bir avludan diğerine geçin. Bisküviyi andıran tarihi evlerin önünde fotoğraflar çekilin. Küçük dükkanlardan şekerleme, dondurma, atıştırmalık alın. Eğer Noel zamanıysa geniş meydana kurulu Noel pazarlarının arasında takılın. Keyfinize göre yiyip için. Zira bu meydanda kurulan pazar kenttekilerin hemen hemen en büyüğü ve çeşitlisi. Buz pistinde kayanları izleyin. Kestane satıcılarını, demir döverek isimlik yazanları gözleyin. Burada zaman güzel geçer.

Büyük St. Martin Kilisesi’ni ve Köln Belediye Sarayı’nı görün. Ren Nehri kıyısınca DOM’a doğru yürüyün, St. Alban Anıtı ve Stapelhaus gibi tarihi kalıntıları; Roma-Germen, Wallraf Richartz, Ludwig müzelerini ziyaret edin. Ya da Rheinauhafen yönüne doğru yürüyün. Sahilin keyfini çıkarın, kafelerde bir şeyler için.

Altstadt, her zaman keşfedilecek bir şey bulunan yer, zamanın tanığı

Altstadt’ın daracık Arnavut kaldırımlı sokakları, yöresel mimariye örnek yapıları

Hohenzollernbrücke (Hohenzollern Köprüsü)

Bütün Köln fotoğraflarında DOM Katedrali ile birlikte yer alarak büyüleyici ve ikonik bir kent manzarası ortaya çıkaran demiryolu köprüsü. 1907-1911 yılları arasında yapılmış. Yaklaşık 700 metre uzunluğunda. İlk halinde demiryolu ve karayolu birlikteymiş. 1945’ten sonra karayolu kaldırılmış, demiryolu genişletilmiş ve köprünün her iki yanına yaya yolu eklenmiş. Bugün Köln’ü ziyarete gelen hemen herkesin bu köprü üzerinde de bir fotoğrafı vardır mutlaka.

Yayaların kullandığı bölümde, demiryolu çitleri boyunca, aşkını sembolik olarak ömürlük hale getirmek gayesindeki çiftlerin bıraktığı renkli kilitler (Love Locks) mevcut. Bu uygulamanın diğer pek çok Avrupa ülkesinde de olduğu biliniyor. Bu köprü üzerinde 200 bine yakın kilit olduğu tahmin ediliyor. Şimdilik Hohenzollern Köprüsündeki aşk kilitlerinin bir tehlike oluşturmadığı deklare edilmiş. Ancak örneğin 2014’te Paris’teki Pont des Arts köprüsünün korkuluğu kilitlerin ağırlığı altında çöktüğü biliniyor. Venedik’teki Rialto Köprüsü’ne bir kilit asmanın cezası ise 3.000 avro. Okuduğum başka bir yazıda belediye görevlilerinin belli aralıklarla bu kilitlerden bazılarını söktüklerini öğrenmiştim. Ama bu kilit asma modası (mutlaka aşık bir çift tarafından olması gerekmiyor elbette, iki dost da böyle bir tercihte bulunabiliyor) bir süre daha bu haliyle sürecek gibi görünüyor.

Hohenzollern Köprüsünü yürüyerek Deutz-Messe (Köln Fuar Merkezi) yönünde geçebilirsiniz. Köprünün bitiminde sağda I.Kaiser Wilhelm’in heykeli sizi karşılar. Burada yüzünüzü geldiğiniz yöne dönüp manzaraya bakarsanız ihtişamlı DOM ve az önce geçtiğiniz demir köprünün zenginleştirdiği Eskişehir kent dokusunu izleyebilirsiniz.

DOM ve Deutz tarafından bakışla Hohenzollern Köprüsü. Asma kilitlerin zarafeti

Kölntriangle

Yakınızdaki daire biçimli cam binanın (Triangle) en üst katında da şahane bir şehir manzarası almak mümkün.

Web sitesi burada. Başka etkinlikler için web sitesini inceleyip bilgi ve rezervasyon sağlanabilir.

Kölntriangle, Altstadt tarafından

Rhein Promenade

Deutzer Gezinti Yolu’ndaki Ren Bulvarı, sizi merdivenlerinde oyalanmaya, bir Kölsch içmeye veya sadece Ren Nehri boyunca yürüyüşe davet ediyor. Burası Köln Katedralinin ve Eskişehir panoramasının en güzel manzarasına sahip bir başka nokta. 2015 yılında açıldı. O zamandan beri hem yerlilerin hem de turistlerin özellikle yazın en çok tercih ettiği yerler arasında.

Nehir sağınızda kalacak şekilde ilerlenirse, kurulduğunda ışıltılı dönmedolabı ile kendini belli eden lunaparka ulaşılır.

Şurada mekanın güzel fotoğrafları var.

Rhein Promenade

Rheinpark

Demiryolu köprüsünü Deutz yönünde geçip nehir seviyesine iner nehri solunuza alıp kıyı boyunca yürürseniz bu durumda da Rhein Park sizi karşılar. Burası (ateşli olmayan) piknik için, sakince çimlere yayılıp kafa dinlemek için, oyun parkında, kum havuzunda çocukların oynaması için güzel imkanlara sahip bir yer. Oldukça geniş bir alana yayılmış bu park bitkisel varlığı ve çeşitliliğiyle de dikkate değer.

Rhein Park herkese hitap edecek zengin bir dinlenme, eğlenme alanı

İlerideki Zoobrücke’nin altındaki akülü arabalar çok uzun yıllardır orada yer alır ve sürücülüğe meraklı çocuklar için keyifli bir aktivite sunar.

Rhein Park’ın akülü arabaları, çocukluk yıllarımın muazzam deneyimi

Seilbahn Kölner (Köln Teleferiği)

Yine Zoobrücke’e yakın bir noktada teleferik istasyonu bulunuyor. Buradan teleferiğe binerek Ren Nehrinin diğer yakasına geçilir. Yolculuk, Zoobrücke üzerinde, kent ve nehir manzarası eşliğinde gerçekleşir. İnilen yerdeki botanik ve hayvanat bahçesinde vakit geçirmek de günün en güzel aktivitesi olabilir.

Seilbahn Kölner (Köln Teleferiği)

Ren nehrinin bu tarafına geçmişken yakındaki Sculpture Park Cologne’na uğramakta yarar var. Çeşitli sanatsal sergilerin yapıldığı bu alanın web sitesi burada. Açık havadaki heykelleri izleyip Eskişehir’e doğru yürüyüşünüze devam edebiliriniz.

KD –  Köln-Düsseldorfer

Bu şirket Ren, Main ve Moselle Nehirlerinde yat/tekne gezileri düzenliyor. Ren Nehri kıyısında yürürken ya yüzer halde ya da iskeleye bağlı olarak bu şirketin şık ama sade gemilerini görürsünüz. Her isteğe uygun seçenekleri olan bu işletmenin planlı seferleriyle kısa/uzun gezinti yapabilirsiniz.

Web sitesi burada.

Museum Ludwig (Ludwig Müzesi)

Ren kıyısındaki yürüyüş yolu yeniden Eskişehir/DOM bölgesine ulaşmamızı sağlar. Buradaki müzelerden biri olan Museum Ludwig, modern sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapar. Pop Art, Soyut ve Gerçeküstücülük’ten eserler içerir. Avrupa’nın en büyük Picasso koleksiyonlarından birine sahiptir.

Web sitesi burada.

Museum Ludwig, Römisch-Germanisches Museum ve DOM

Römisch-Germanisches Museum

Kıymetli eserler barındıran bir arkeoloji müzesidir. Roma-Germen Müzesi’nin koleksiyonları, şehrin ve çevresinin arkeolojik kalıntılarından oluşur. Tarih öncesi dönemden erken Orta Çağ’a kadar ulaşan eserler bulunur. Öne çıkanlar arasında dünyadaki en büyük Roma cam koleksiyonu ve olağanüstü Roma ve erken Orta Çağ mücevher koleksiyonları yer alır.

Web sitesi burada.

Römisch-Germanisches Museum

Rheinauhafen Bölgesi

Önceleri burada bir ada varmış. Yük limanı olarak kullanılan bu ada günümüzde turistik bir cazibe merkezi haline dönüştürülmüş. Adanın Eskişehir kısmına yakın olan ucunda çikolata müzesi yer alıyor. Daha ileride Alman Sporu ve Olimpiyat Müzesi, tarihi liman vinçleri, kaykay parkı, kafeler, restoranlar, alışveriş mağazaları ve tasarımıyla oldukça dikkat çekici binalar bulunuyor. Bu ilginç yapılar daha çok konut olarak kullanılıyor. Doğal olarak oldukça yüksek gelir grubundaki kimseler tarafından tercih ediliyor. Ayrıca yazılım devi Microsoft’un Kuzey Ren-Vestfalya eyaletindeki genel merkezi de burada bulunur.

Rheinauhafen

1970’lere kadar hala liman olarak kullanılan bu bölge 1898’de kurulmuş. 2014’te ise bugünkü modern haline getirilerek artık yetersiz olan liman küçük tekneler için yat limanına dönüştürülmüş.

Web sitesi ve daha fazla bilgi burada.

Ren Nehri

Orta ve Batı Avrupa’da dolaşıyorsanız mutlaka ve bir şekilde kendisine rastlayacağınız nehirdir. Avrupa’nın uzun nehirlerinden (1230 km) biri.

Ren Nehri, İsviçre Alpleri’ndeki Graubünden kantonunda doğuyor. İsviçre-Lihtenştayn sınırını ve kısmen İsviçre-Avusturya ve İsviçre-Almanya sınırlarını oluşturuyor. Sonra, Fransız-Alman sınırının çoğunu belirliyor. Son olarak Almanya’da Ren Nehri ağırlıklı olarak batı yönüne döner ve sonunda Kuzey Denizi’ne döküldüğü Hollanda’ya akar.

Ren ve Tuna Nehirleri, Roma İmparatorluğu’nun kuzey iç sınırlarının çoğunu oluşturuyormuş. Ren, o günlerden beri ticaret ve malları iç kesimlere taşıyan hayati bir su yolu olmuş. Yatağı boyunca inşa edilen çeşitli kaleler ve savunma üsleri, Kutsal Roma İmparatorluğu’nda bir su yolu olarak önemini kanıtlar. Ren üzerindeki en büyük ve en önemli şehirler arasında Köln, Rotterdam, Düsseldorf, Duisburg, Strazburg, Arnhem ve Basel yer alır.

Köln de Ren Nehrinin nimetlerinden yararlanan önemli sanayi kentlerinden biridir. Bunun yanında turistik amaçlı kullanım da kayda değer bir kıymettedir. Köln’ün gündelik yaşamında rekreasyonel anlamda hatırı sayılır yeri olan Ren Nehri taşkınlıklarıyla da kendinden söz ettirir. Buradaki, aşırı yağışlar gibi çeşitli sebeplere bağlı olarak meydana gelmiş taşkınlara dair fotoğraflar görülebilir.

Ren Nehri Köln’den geçerken

Große St. Martin Kirche (Great St. Martin Church)

Romanesk Katolik kilisesi. 1150-1250 yılları arasında inşa edilmiş. Temelleri, o zamanlar Ren Nehri’nde bir ada olan yere inşa edilmiş bir Roma şapelinin kalıntılarına dayanmaktaymış. Köln’ün en önemli dini yapısı sıralamasında Dom Katedrali’nden sonra ikinci sırada yer alıyor.

Kastellsgäßchen’den Große St. Martin Kirche

Weihnachtsmarkt (Noel Pazarları)

Avrupa’da kasım ayının sonlarından itibaren kurulmaya başlanan Noel Pazarları son yıllarda ilgi çekici turistik faaliyetler arasına girdi. Önceleri buradaki ana temanın dini kökenlerinden dolayı konuya daha önyargı ile bakıldığını çok iyi biliyoruz. Bugün gelinen noktada bu artık turistik bir yarış faaliyetidir. Buna kanıt olarak -tıpkı bizdeki festivaller, panayırlar gibi oluşumlarda olduğu gibi- artık yerel halkın, kırsaldaki üreticinin de satış tezgahlarına sahip olmasıdır.

Köln de bu ticari faaliyette öne çıkan kentlerden. Kasım ayının sonundan itibaren şehrin farklı yerlerinde Noel Pazarları kuruluyor. Ama en ilgi çekenleri kuşkusuz Dom Katedrali merkez olmak üzere onun yakın çevresine kurulan tematik pazarlar. Bundan nasiplenmek isteyenler her gece Dom katedralinin yanından kendini akışa bıraksa yeterli olur. Heumarkt, Neumarkt, Rudolfplatz meydanlarında harika zamanlar geçirebilir eşsiz lezzetlerle damağınızı şenlendirebilirsiniz. Bu pazarların içinde dolaşırken benim en dikkatimi çeken şey insanların nasıl da keyifli ve huzurlu olarak güle güle sohbet ettikleri oluyor.

Burada bazı ek bilgiler var, merak edenler için. Burada da bazı fotoğraflar.

Köln Noel Pazarlarından

Cologne, Köln – Kolonya

Köln kolonyaya ismini veren kenttir: Eau de Cologne. Belki de kentin en ünlü ürünü şehrin adını taşıyan bir parfüm türüdür. İtalya’da doğmasına rağmen 1700’lerin başında Köln’e yerleşen parfüm tasarımcısı Giovanni Farina geliştirdiği bir ürüne Köln’ün adını verdi. Farina o zamana kadar bilinmeyen o parfümün (Eau de Cologne) kokusunu tanımlarken şu ifadeyi kullanmış: “İtalya’da bir bahar sabahı, dağ nergisi ve yağmurdan hemen sonra portakal çiçeği”. Bu parfüm (kısaca kolonya) narenciye çiçeği kokusuyla çok beğenildi. Hemen ardından başkaları da bu ürünü taklit ederek piyasada yer almaya çalıştılar. Hatta bunlardan biri Farina adını kullandı. Yasal savaşlar sonunda bu ikinci olan adını 4711 olarak değiştirmek zorunda kaldı. O da bugün ilki kadar ün sahibi bir Köln kolonya markasıdır.

Yazımın en başında da ifade etmeye çalıştığım gibi bu yazı klasik bir şehir/gezi yazısı formatında olmadı/olamadı. Benim doğduğum, kendimi bildiğim zamanlarda sokaklarında bir başıma gezdiğim, belki de bana gezme konusunda ilk motivasyonları sağlayan bir kentten söz ediyorum. O yüzden de hem genelden ayrıntı hem de kişisel yaşanmışlıklarımdan bazı anektodlar paylaşmayı arzu ettim.

Mahalle

İşte şimdi biraz da mahallemizden yakın yöremizden bahsetmeye geldi sıra.

Chlodwigplatz

Köln kentinin merkezinde bir meydanın ismi.

Evimiz Roland Str’de olduğu için tramvayla bir yerden geliyorsak (ya da bir yere gidiyorsak) ineceğimiz (bineceğimiz) durak aynı isimle anılan meydan (Chlodwigplatz).

Roma İmparatorluğunun egemenliğini yitirmesinden sonra Avrupa’nın en etkili hükümdarları Merovenjler (Merowinger Hanedanı) olmuş. Chlodwigplatz (Clovis Meydanı) aynı zamanda ilk Merovenj kralı Clovis’i de onurlandırıyor.

Chlodwig (Clovis) I (MS 466 doğumlu), MS 482’de 16 yaşındayken iktidara gelmiş. Merovenj hanedanının kurucusu olarak kabul ediliyor.

Chlodwigplatz’ta Orta Çağ’dan kalma şehir surlarının kalan son kalıntısı şehir kapılarından biri olan Severinstorburg bulunur.

Bu tarihi kapının önündeki meydanda zaman zaman meyve satıcıları yer alır. Küçük bir semt pazarı, Noel zamanı Noel Pazarı kurulur. Yakın zamanda hemen meydanın altına bir metro durağı yapıldı. Bu duraktan binilen tramvayla şimdilik kısa mesafeli bağlantı alınacak duraklara gidilir. Çok eskiden beri çalışan 132 numaralı otobüs merkez tren istasyonuna kadar yolcu taşıdığı ve ara sokaklara da girdiği için yolcusu olan bir hattır. Bu meydandan geçer. Eğer otobüsle bir yerden eliyor ya da bir yere gidiyorsak BonnerStr durağında inmek üzere bu otobüs hattını da kullanırdık.

Severinstorburg ve onu geçince başlayan Severinstr

Severinstraße

Bu kapının altından geçtikten Severinstr başlar. Uzun bir sokaktır. Seksenli yıllarda bu sokakta bir Türk bakkalı vardı. Ancak son yıllarda pek çok Türk marketi, dönercisi vb işletmelerin olduğunu gördüm. Değişmeyen şeyse binalar. Hep aynı yerde aynı yapılar var olmaya devam ediyor. Hatta bu cadde üzerinde seksen iki yılında kardeşimle çekilmiş bir fotoğrafımız var. O yıllarda Kodak markası ciddi piyasası olan makineler üretirdi. Bizim de öyle bir fotoğraf makinemiz vardı. Babam bu sokak üzerinde bir yerde fotoğrafımızı çekmiş. 2023 yılının şubat ayında kardeşimle aynı noktayı bulduk ve aynı fotoğrafı yıllar sonra yeniden çekildik. Hatta endimiz kendimizi çekmeye çalışırken bir orta yaşlı bir Alman bey “ben sizi çekeyim” dedi. Biz de elimizde yıllar önce çekilmiş olan o fotoğrafı gösterip biz bunun tekrarını istiyoruz dedik. Alman arkadaşımız büyük bir keyifle ve incelikle arkamızda olan her şeyi yerli yerine koyarak aynı kareyi sabitlemeyi başardı (mecbur kalmadıkça kişisel fotoğraflarımızı kullanmayı tercih etmediğim için o fotoğrafları burada paylaşmayacağım). Alman her iki fotoğrafa baktıktan sonra “biraz büyümüşsünüz, tek fark bu” diyerek esprisini yaptı ve bizden ayrıldı.

Şahane değil mi? Çocukluk anılarımızı başka ülke sokaklarında ararken tam da olması gereken/beklenen şeylere ulaşmak ne kadar güzel. Bu insanın geçmişle bağını güçlendiren bir olgu. Aidiyet hissinizi sorgulatan bir mevhum.

Katolik gençlik merkezi ve Severinstrasse Tramvay durağı

Severinstr üzerinde Albrecht (bugünkü Aldi) market vardı bir zamanlar. Severinstrasse tramvay durağına daha yakındı, sol koldaydı. Bu market modeli günümüzün üç harfli marketlerinin atasıymış, o zaman bunu bilmiyordum. Ama bana ilginç gelirdi bu satış yöntemi. Estetik ve şaşaa kaygısı olmayan bir yerdi. Her şey ya kutusunda ya da palet üzerinde satılırdı (70’ler 80’ler). O zamanki adı Albrecht’ti.

Albrecht kardeşler, II. Dünya Savaşı’nda savaştıktan sonra annelerinin küçük bakkal dükkanını devralmışlar. Bu küçük bir köşe dükkanıymış. Kardeşler daha sonra işletmeyi franchise’a vermeye ve başka mağazalar açmaya başlamışlar. 1948’in sonunda, Albrecht aile adı altında ticaret yapan dört mağaza varmış

(https://www.businessinsider.com/aldi-history-albrecht-family-karl-theo-grocery-store-shop-retail-2022-12#aldi-is-still-cutting-costs-6)

Savaş sonrası, kıtlık, tutumluluk ve israftan kaçınmayı gerektirdiğinden az, çoktan iyidir prensibini benimsemişler. Bu ilke, sermaye, personel ve mağaza büyüklüğü için geçerliymiş. Yıllar geçtikçe, kardeşler düzinelerce mağaza daha açmış. 1954’te 77 mağazaya erişmişler. Ortalamanın altında fiyat modeli sayesinde şirket, Almanya’daki pazara yavaş yavaş hakim olabilmiş ve mağazaları Avrupa’ya yayılmış.

Kardeşlerin iş vizyonu sadece kanıtlanmış bir talebi olan dayanıklı ürünler satmaya yönelikti. Satılmayan dekorasyon, reklam veya envantere para harcamak istememişler.

Gelgelelim kardeşler, sigara yüzünden çıkan bir kavgadan sonra Aldi imparatorluğunu bölmüşler (Aldi Süd ve Aldi). O vakitler mağaza sayısı (Batı Almanya, 1961) 300’ü geçmiş. Kardeşlerden Theo sigara satmak isterken Karl, sigaraların hırsızları çekeceğini düşünüyormuş.

1962’de, Aldi (Albrecht Diskont’un (İndirim) kısaltması) adı altında ilk mağaza açılmış. Aldi, paletlerden doğrudan satılan küçük bir ürün yelpazesi sunmuş/sunuyor.

1968’de Aldi, yaklaşık 30 şubesi olan Avusturyalı zincir mağaza Hofer’i satın alarak uluslararası alanda genişlemiş. ABD’ki ilk Aldi mağazası 1976’da Iowa’da açılmış. Şu anda yaklaşık 2.200 mağazası varmış. 1979’da, Aldi Nord’a bağlı Albrecht aile vakfı, şu anda ABD genelinde düşük maliyetli bakkaliye ürünleri satan 500’den fazla mağazası bulunan Trader Joe’s’u satın almış.

Peki ben bunca şeyi size neden anlattım? Evet Aldi’yi seviyoruz, bu anlaşıldı ama neden? Sebebi aşağıdadır efendim. Bu ürünlere aşina olmayan vatandaşımız yoktur. Tıpkı Almanya’da akrabası olmayan olmadığı gibi. Hepinizin evine bu çikolata Aldi (ya da önceden Albrecht) sayesinde girmiştir.

Soldaki ülkemizden bir fiyat, sağdaki Aldi Süd fiyatı (21.08.2024)

Severinstr daha önce andığımız Höhe Str’ye kadar devam ediyor. Bu bağlantıyla kentin alışveriş merkezine ulaşmış oluyoruz. Kim bilir kaç defa ailemle bu yolu takip eden yürüyüşler yaptık. DOM’a kadar gittik. Ya da Kaufhof, Shildergasse civarlarında dolandık. Neumarkt’a, o meydana bakan Hertie’ ye ya da hemen arkasındanki Karstadt’a gittik ve döndük… Bugün Hertie mağazası yok, kapandı. Ama o mağazaya bir şekilde gitmiş olan herkes bu mağazanın zemin kattındaki restoranında yenen kızarmış tavuğun ve yanındaki patates kızartmasının lezzetini asla unutamazlar.

Tekrar Chlodwigplatz’a ve Severinstorburg’a dönersek 1882 yılında Ortaçağdan kalma surların ve kapıların yıkılmasına karar veriliyor. Bahsi geçen yapıların kentin genişlemesine engel oluşturduğuna kanaat ediliyor. Fakat en az üç kapı birinin daha yerini bilsem de diğerini bilmiyorum) halkın kitlesel protestosu sayesinde yıkılmaktan kurtarılabilmiş. Bu zamanın insanları olarak bizler de defalarca altında geçerek, yanında yakınında bulunarak geçmişe dokunma imkanı bulduk, buluyoruz.

Brauhaus Früh im Veedel (Früh im Veedel Biraevi)

Chlodwigplatz’daki en eski yapılardan biri bu biraevidir. Pub, halk arasında “Invalides Katedrali” olarak da bilinir. Bunun olası açıklamalarından biri, Paris’teki Invalides Katedrali’ni anımsatan neo-Gotik kafes pencereleridir.

Brauhaus Früh im Veedel 

Paris’teki Invalides, savaşta sakat kalmış kişilere bakmakla görevli yermiş. Köln’deki Severinstorburg bira fabrikasında, Birinci Dünya Savaşı’nın gazileri de sabahın erken saatlerinde bira ve şnaps içmek için buluşurlarmış. Halk arasındaki bu ismin kökeninde bu olacağı söyleniyor. Çok lezzetli yemekleri, oramı ve güzel (Früh) Kölsch’ü için uğramanız önerilir. Hatta garsonlardan Kenan’la da selamlaşın derim.

Mekanın içinde likör üretim makineleri halen dekor malzemesi olarak durmakta. Özellikle cuma ve cumartesi akşam üzerinden itibaren çok dolu olduğu için yer bulmak zor olsa da rezervasyon işe yarayabilir.

Evimiz

Burası bizim Köln’de oturduğumuz evlerden biri. Uzun yıllar bu binanın üçüncü katında, arka cepheye bakan bir dairesinde oturduk. Savaş sonrası yapılmış binalardan biriydi. Zemin ahşap kaplamaydı ve bazı yerleri çok gıcırtı yapardı. Mutfak, oturma odası ve yatak odasından ibaretti. Oturma odası ve yatak odasının pencereleri açık alana bakardı. Yakındaki binalar bu binaya göre daha az kata sahipti. Zeminde bir yapı boyaları satan market vardı. Tüm gün araçlar gelir gider boya veya diğer yapı malzemeleri arabalara yüklenir giderdi. Mutfak sayan cepheye bakardı. Bitişik binanın balkonlarında yetiştirilen çiçekler ya da zaman zaman keyif için oturanları görürdük. Daima ışık alan, ön kapalı olmayan geniş bir odaydı mutfak. Tüm beyaz eşyalarımız buradaydı. Buzdolabı Bosch, ocak-fırın Mielle idi. Lavabonun üzerinde anlık su ısıtıcı vardı. Su haznesine suyu çekip ısıttığımız bir sistemdi. 5-7 litre gibi su aldığını hatırlıyorum. Binanın ön cephesine bakan daire ile bizim dairemiz katta aynı kapıyı kullanırdı. Daire kapıları daireye özeldi. Ön cepheye bakan dairler daha küçüktü. Bizim ortak kullandığımız katta mimar bir aile oturuyordu. Çocukları olmadığı için onlara yetiyordu sanırım. Evde büyük kütüphaneleri ve teknik çizim masaları vardı. Soy isimlerini de hatırladım şimdi yazarken, Röder ailesi (zilde yazdığı için fotoğrafik hafızam bu bilgiyi o haliyle kaydetmiş).

Evin tavanları çok yüksekti. Bana garip gelirdi bu kadar yüksek olması. Savaş sonrası yapılan binaların böyle estetik olarak dikkat çekici tavanlarının da yüksek olduğunu söylerdi babam.

Üst katımızda (çatı katı) oldukça yaşlı bir Alman amca otururdu. Epeyce geçmiş olaya tanık olmuş en son olarak da dünya savaşının ikincisini, Avusturyalı ressamın ülkenin başına açtığı işleri görmüştü. Pek güldüğünü anımsamıyorum. Çatıya yuvalanan kumruların sesi bizim eve kadar gelirdi ve dede onlarla gayet mutluydu bize göre.

Roland Str 65, 5000 Köln 1 (o zamanki adresimiz buydu ve ben bu adrese yüzlerce mektup, kart gönderdim, asla unutmayacağım bir algoritma ile kayıtlı hafızamda

Merowingerstr

Merovenj (Merovingian) hanedanına ithafen verilmiş bir sokak ismi.

Chlodwigplatz’tan çapraz olarak ayrılan Merowingerstrasse’ye dönünce bir mahalle kültürü karşılar insanı. Az önceki meydanın trafik akışı, insan hareketliliği yerini sakinliğe bırakırken aradığın her şeye kolayca ulaşabildiğin kücük dükkanlar dizilidir yanyana.

Bu sokak ileride Rolandstr ile kesişir iki ara sokak sonra. O sokaklardan sola ayrılanlardan biri (Maria-Hilf Str) ise kısa yoldan yine Rolandstr’ye bağlar yürürken sizi. Bu sokakta park edilmiş araçlar olsa da trafik akışına kapalı. Bisikletler de yine park halinde olarak sokağın rengi olarak oralardadır. Sokak Roland Str’ye bağlanmadan önce soldaki en son apartmanın altında küçük bir fırın vardı biraz zamanlar. Ben ilk Almanca sözcüklerimi bu fırında broçin ya da ekmek alırken kullanmıştım o vakitler. Ne heyecan vericiydi.

Bu fırının tam karşı çaprazında, aradaki yolu geçince bizim evin girişi vardı.

Volksgarten

Halka açık bahçe ne kadar zengin bir isim değil mi halktan yana… Evimize oldukça yakın olan bu park havanın güzel olduğu her vakit zamanımızı teslim ettiğimiz şahanenin adıydı. Bugün de aynı büyüklükte, bakımda ve zarafette. Yıllar geçiyor izler yerli yerinde. Hayranlık duymamak mümkün değil.

Parkın içindeki oyun alanı bir çocuğun eğlenmesi için tüm ekipmanlara saip. Zemin kum, karış istersen toprağa. Göl ve yüzeyinde şıpırdayan ördekler ve ona eşlik eden gezinti kayıkları (ya da su bisikletleri). Gölün kıyısındaki kafe/bira bahçesi. Ağaçlar, onların sağladı koyu gölge süslü yürüyüş yolları, çim alanlar. Bisiklet meraklısı benim gibiler için korkusuzca sürmeye izin veren toprak yollar, patikalar. Arka köşede bir yerde sessiz ve sakin köşe gül bahçesi…

Anaokulu çağındaki çocukları doğayla temasını sağlayan bölüm, orada görevli öğretmenlerin her daim doğada bir masa başında uygulamalı eğitimleri..

Bu park gerçekten parktan öte bir yer, adı da o yüzden halk bahçesi işte.

Boğaz meselesi

Bir kaç görselle bu konuya da değinmek isterim. Ama yetersiz kalacağını bilirim. Çünkü bir çok şeyden bahsetmeyi istesem de kendimi sınırlı tutmak isterim. Tavuk ve patates Alman mutfağının baş tacıdır desem yanlış olmaz. Bir de sosis tabiki. Bu yöreye özgü Kölsch birası üreten bira fabrikalarına mahalle aralarında bile rastlanabilir. Alman için bira önemliyse Köln’lü için de Kölsch tipi bira çok önemlidir. Dünyanın farklı ülkelerinde menülerde yer alması bir kanıttır sanırım.

Fırın ürünleri içinde ekmekler, pastalar ve Berliner gibi tatlı içerikli hamur işleri olmazsa olmazlardır. Almanlar pasta ve kahve düşkünlüğü bilinir. Bu düşkünlük içinde kesinlikle en kalitelilik de önemlidir. Hakkı verilir. Zamanı (akşam üzeri) kaçırılmaz atlanmaz genellikle.

Detaylar

Yeşil sevgisi-saygısı

Doğal olan güzeldir. Zorlama çerçevelere, sınırlara gerek yok. Yaşatmak için yaşayacak alan bırak

Valizleri ne yapalım

Eğer kente geldiğinizde elinizde valizler size dert oluyorsa aşağıdaki görsellerde yer alan makineyi bulup valizinizi emanete bırakabilirsiniz. Bu sistem diğer şehirlerdekinden farklı olarak valizinizi görünür alanda bir kutuda tutmuyor. Bir depoya indiriyor. Geri almak istediğinizde aynı şekilde iadesi yapılıyor. Türkçe dil desteği mevcut.

Köln Hbf’deki valiz depolama makinesi

Bu yazı -diğer yazılarım gibi- tamamlanmamıştır. Akla gelenler, anılardaki canlanmalar yeni satırlara gebedir.

Buraya kadar okuyarak gelen herkese teşekkür ederim. Kıymet verdiniz, kıymet verenleriniz çok olsun.

Barselona – İspanya

Özet

Ah şu kırmızı düşlerimin ülkesi Madrid, öyle bir çarptın ki orta yerime, ardıma bakarak uzaklaşmaktayım senden bilesin. Hem de düşüncemin arkaplanına serpiştirilmiş kırık dökük kaygılarıma doğru hızla, koşarak. Barselona, onlarca fotoğraf karesi, video, yazı-çizi; fısıltı gazetesinin sütunlarındaki satır aralarına yerleşik kuşkulu sözcüklere rağmen geliyorum sana. “Aman plajda bile en az iki kişi olunsun, biri denize girerken diğeri sahilde eşyalarınızı beklesin. Yok yok hatta geçenlerde arkadaş anlattıydı, üstüne oturduğu çantasını çalmışlar plajda, o kadar dikkat edin yani. Kalabalık yerlerde, La Rambla’da, ne bileyim Sagrada Familia’da falan hayran hayran bakınıp fotoğraf çekerken insanın elinden alıyorlarmış telefonu ya. Zaten turist olduğun besbelli, takip edip zayıf anında indiragandi yani…” Böyle bir sürü bilinçüstüne çöreklenmiş uyarı mahiyetinde hikaye metni.

Yıllar önce, İstanbulumuzda kap-kaç olayları ayyuka çıktığı sırada bir iş için oraya gitmem gerekmişti. O zaman sosyal medya kullanımı bu kadar yaygın değildi. Sadece Facebook vardı. Ama kap-kaç konusu inanılmaz şekilde köpürtülüyordu bir yerlerde. Oraya varıp halka karışınca, sırt çantasını göğsünde taşımaya çalışan az kişiden biri olduğumu fark etmiştim. Bir de Hakkari’ye gideceğim zaman aldığım uyarıların aslı astarı çıkmayınca şuna kani olmuştum ki hiç bir şey söylediği gibi değildir. Gözünle görmen, onu kendin deneyimlemen lazım, böylece kendi fikrini oluşturman lazım. Bu dediğim insanlar için de tam olarak geçerli. Şöyle denir alttan alttan kulağımıza “ha o mu ya aslında ne biliiim yaramaz biridir o ya, yine de sen bilirsin…” Objektif bir veri var mı elinde, bu sakın sana göre öyle olmasın? Birisini kendi aklınla, sözünle, sesinle, duruşunla tanımadan nasıl ona fistan biçersin aklı evvel? O yüzden insanın insan için dediğine şüpheyle bakarım. Ancak kendim tanıyıp değerlendirmem lazım ki bir fikrim olsun. En nihayetinde insan tanımadığının kolayca düşmanı olabiliyor.

Evet bu gel-gitli seyahat soframızda elbette dünyanın en görülesi kentlerinden biri olan Barselona olunca hevesi, heyecanı, merakı ve kaygıyı aynı yerde eritmeyi başardık.

Yolculuk

Barselona’ya bir yerden gitmenin en kolay yolu uçakla ulaşmak olabilir. Ama eğer Madrid’ten gidecekseniz bir hızlı tren konforu en tatlı öneri olmalı. Dünya artık küçük bir köy deniyor ya gerçekten öyle. Örneğin demiryolu ulaşımında epey eski bir girişimci olan İspanya bir Fransız firmasına demiryollarını kullanma, ama kaliteli ve ucuz hizmet üretmek suretiyle kullanma imkanı veriyor. Ouigo firması (kelimenin yarısı Fransızca yarısı İngilizce, evet yürü!) konforlu, uygun fiyatlı ve gerçekten hızlı trenleriyle sizi güvenli şekilde gideceğiniz yere ulaştırıyor.

Sabahın erken bir saatinde tren istasyonunda olmamız gerektiğinden bir Uber hizmetiyle kendimizi Madrid Merkez Tren Garına ulaştırıyoruz. Günlerden cumartesi. Günlerce önceden aldığım tren bileti son kalan üç-beş-on biletten ikisiydi. Çok talep olduğu açık. Sefer aralıkları sık olmasına rağmen doluluk ciddi. Bir de günü değerlendirmek adına erken saatleri tercih edince yoğun talep kaçınılmaz oluyor. Araç kullanarak 630 kilometrelik yolu 6 buçuk saatte mi gitmek istersiniz yoksa aynı yolu konforlu bir trenle 2 buçuk-3 saatte almayı mı?

Madrid Atocha Tren Garına varış, güvenlik ve bilet kontrolünden geçiş, trene biniş

İki saat kırk beş dakikalık sakin bir yolculuktan sonra Barselona’ya ulaştık. Daha önce Madrid yazımda belirtmiştim, bilet kontrolü binilen istasyonda (tıpkı uçağa binerkenki gibi bir prosedürle) yapılıyor. O nedenle durmadan bilet kontrolü için birileri gelip gitmiyor. Kafe/yemek vagonu ayrı olduğu için aralarda dolaşan satış görevlisi de olmuyor. Sakinlik bundan biraz. Ama İspanya’da şöyle bir tehlike var ki bu insanlar -tıpkı İtalyanlar gibi- çok konuşuyorlar. Konuşacak çok şeyleri var genelde. Bunu çevreyi rahatsız etmeden yapanları çoğunlukta ama şansınıza çevrenin uyarı atışlarından hiç nasiplenmeyenler de olmuyor değil :) Yandınız o vakit işte…

Barselona Merkez Tren Garı (Barcelona Sants)’na vardığımızda çevremizde hakim rengin mor merkezli olduğunu fark ettim. Seviyorlar İspanyollar bu rengi. Genel olarak renkliler ama mora veya ona yakın lilaya, fuşyaya ilgileri yüksek.

İki katlı 10-11 vagon vardı ve hepsi doluydu. Trenden inişimiz çok zaman almasa da yer altındaki perondan yukarı çıkmak hayli zor oldu. Çok çok kalabalığa geldiğimiz az çok belli olmaya başladı. Madrid de kalabalıktı ama orada hissetmemiştik, her yer geniş genişti. Tren sadece Zaragoza’da durdu. İnenler binenler oldu. Yerel halk hafta sonu için gezmeye, aile ziyaretine gidiyor gibiydi. Çok sayıda öğrenci var her yerde. Geziyorlar. Turist de var epeyce.

İstasyonun giriş katına çıkınca kalabalık kavramımızı güncellemek durumunda kaldık. Burada çok çok fazla insan var evet. Kim turist kim yerli pek anlaşılmasa da herkes ya bir yere gidiyor ya da bir yerden geliyor, o kesin.

Bir kente vardığınızda ilk olarak nereye gideceksiniz, hangi ulaşım aracını kullanacaksınız, gezmeyi planladığınız yerlere erişmek toplu ulaşım araçlarıyla mı daha kolay yoksa yürüyerek mi gibi soruların yanıtlarını çalışmış olmanız müthiş rahatlatıcı. Çoğunlukla ben de öyle yaparak başlarım yeni bir maceraya. Ama bazen -Barselona’da, Prag’da olduğu gibi- evdeki bilgiler lokaldekine uymayıverir. Burada da biraz öyle oldu. Bir blogda okumuştum, Barselona’da pek karışık olmayan basit bir metro ağı var :) Evde Google Earth ve bir kaç gezi bloğunu okuyup yazılmış bir sürü gezi yazısı var, ama bu kadar da olmaz kardeşim ya. Hiç inanmamıştım ki gerçekten de Barselona’dayız yahu ne basiti, neden hafifsiyorsunuz bu kentin ulaşım sistemini bu kadar :)

Evet önce metro, hızlı tren, otobüs vs ne varsa onları anlamak ve gideceğin yöne hangisi uygun ona bakmak lazım. Bazıları taksi vb araçları tercih ederek kendilerini bu karmaşanın dışına almayı tercih edebilir. Evet bu bir konfor alanı sağlıyor insana ama kenti anlayamıyorsunuz. Sonra ben bu yazıları nasıl yazacağım :)

Barselona için ek bir bilinmezlik daha var karşımızda, Katalonya’dayız ve bu abiler bambaşka bir kültürün temsilcisileri. Kuzey Afrika’ya, Güney Amerika’ya fiziken daha yakınlar ve dilleri Katalanca, kulağımız İspanyolcaya hafiften alışmışken arada İngilizce geçen anonslarla durumu idare ederken bir anda sağır ve dilsiz oluverdik :)

Keskinler, sertler, tabelalar, duyuru sistemleri daha lokale yönelik. Barselona’nın her yeri ağzına kadar turist dolu. Acayip değil mi :) Okuduğum bir makalede Euro Bölgesindeki pek çok ülkenin ekonomisinden daha büyük bir ekonomiye (2019, 215.6 Milyar Euro’luk bir ekonomi) sahip bir bölge Katalonya diye yazıyordu. Bunlar başka konular tabi. Kendi dillerini konuşmak istiyorlar vs. Merkezi idare ile de sorunları var malum.

Otuz dakikalık bir hızlı değerlendirme, mekanı okuyup anlama çalışmasından sonra Hola Barcelona Travel Kartımızı (48 saatlik) alıp yola koyuluyoruz. İstasyondaki görevliler dahil kimse ile iletişim kuramayınca kendi yolumuzu bulmak için Google Maps’e güveniyoruz. Önce valizlerimizden kurtulmamız lazım. Yani otele ulaşmalıyız. Harita uygulamaları, önerilen rotalar, saatler hep sorunlu; burası gerçekten farklı bir bölge. Yani bir karmaşa var kısacası. Bir yandan da bir şeyimizi kimseye kaptırmamaya çalışıyoruz tabi. Gerçekten çok karışık bu toplum. İnsanların gözlerinde güven vermeyen bir bakış var. Tanımlaması zor. Bir şeylere kızgın gibiler. Özellikle orta yaşın üstündeki amcalar. Biraz kentin banliyölerine doğru açılırsanız iyiden iyiye yoksulluğu görmeye başlıyorsunuz. Geniş alanlara serpiştirilmiş toplu konut siteleri, eskiliğin hakim olduğu sokaklar, araçlar… Evet tanıdık işaretler bunlar, bildik güvensiz bakışlardaki mana. İşte bindiğiniz takside bunlara tanık olamıyorsunuz. Gezme eylemi tek başına bir yere gidip ünlü bir şeyi görüp fotoğrafını çekmek, güzel bir yemek yemek olmamalı bence. İnsan gözlem de yapabilmeli, iyi ki böyle gezebiliyoruz diyorum kendi kendime. Bazen endişe barometrem yükseliyor ama bunları görmeden, duyumsamadan neye yarardı bu gezmeler…

Sokaktan ilk izlenimler

Bu kart (Hola Barcelona) bizi toplu ulaşılan her yere götürür (okuduğumdan anladığım bu!). Barselona, Madrid’in aksine oldukça pahalı bir kent. Bunu anlamak için çok içinde dolaşmaya gerek de yok otel organizasyonu sırasında ciddi bir şekilde öğreniyorsunuz. Madrid’de ortalama gecelik kişi başı fiyatlar 40-50 arasındayken aynı grup oteller burada 65-70 bandında. Şehir merkezi nispeten küçük ve sıkışık. Otel fiyatları epey yüksek. Bir de Barselona’nın turist segmenti de farklı Madrid’e göre. Bunu da hesaba katınca birim fiyatların yükselmesini makul bulabiliriz.

En zorda kaldığımız zamanlarda temizlik, kalite, güvenlik ve yüksek standart bakımından imdada yetişen B&B Hotels yine hizmetimizde. Ne var ki metro ağını değil de banliyö trenlerinden birini kullanarak erişmemiz gerekiyor. İkinci bölgede olduğu için de bizim Halo Barcelonamız bu bölgeyi finanse edemiyormuş meğer. Sağlık olsun. Ama dahası daha hızlı gidebilmek için Google Maps’in önerdiği R3 bize bir de otobüs aktarması vermişti. O otobüs bu cumartesi çalışmıyormuş. Peki ben bunu nereden bileceğim? İşte şimdi zurnanın zırt dediği yere geldik. Böyle turistik bir kent olup da ben illa bölgemin dilini kullanacağım dersen biz de böyle zorluklarla karşılaşırız. Otobüsün çalışmadığını tamamen tesadüfen, aynı ya da ortak bir dili konuşamadan anlaştığımız, yürüyüşten dönen anne-kızdan öğreniyoruz. Yoğun anlaşma çabamızdan sonra anne “siz burada bekleyin, biz evden arabamızı alıp geleceğiz, sizi otelinize götüreceğiz” diyor. Bunu hangi dilde nasıl anladık-anlaştık bilmiyorum. Ama anlaştık. Geldiler. Bizi otelin önüne kadar götürdüler. Bölge ile ilgi ve yemekle ilgili tavsiyede bile bulundular. Kesinlikle ortak bir dil kullanmadık. Son anda aklıma sesli tercüme uygulaması geldi ve teyze bu yazılımı çok beğendi ve bol bol konuşarak bize evlat muamelesi yaptı :) Taksi bile yoktu yahu burada. Teyze ve kızı olmasa standart B planımız şuydu, geldiğimiz trenin aksi istikametine gidip her şeye baştan başlamak :)

Neyse ki otelemiz diğer kentlerdekinden çok çok daha yüksek kalitede. Tertemiz. Hatta havlular hijyenik paketli torbalarda. En yakındaki banliyö istasyonuna yürüme mesafesi 15 dakika. Otobüse falan gerek yok. Tek trenle (R2) 20-30 dakikalık bir yolculukla merkezde istediğimiz lokasyona ulaşabiliyoruz. Hemen başlayalım o halde.

Barselona’da Gezilecek Yerler

Süremiz kısıtlı, şehirde görülecek çok şey var. Maksimum verim için nokta atışı olmaz olmaz yerleri belirliyoruz. Yola çıkıyoruz. Sıcaklık yerinde. En sıcak yazlardan biri yaşanıyor İspanya’da. Hele Barselona’da. Ama her yer insan kaynıyor. İlk durak hemen Sagrada Familia.

Sagrada Familia (Basilica de La Sagrada Familia)

La Sagrada Familia (Kutsal Aile), modern mimarinin öncülerinden sayılan Antoni Gaudi’nin 1883 yılında devraldığı fakat 1926 yılında bir tramvayın altında kalarak ölmesi sonucu yarım kalan bazilika. Herhangi bir yerde görselini gördüğünüzde, hikayesini dinlediğinizde farklı yanı gittiğinizde, içine girdiğinizde bambaşka hislerle donanmanızı sağlayan şaheser.

Mutlaka ama mutlaka günler öncesinden giriş bileti alınması gereken çok özel bir yapı burası. Yapımının bir türlü bitmemiş olması bir ilgi odağı oluşturabilir ama dahası yapımdaki Gaudi tasarımı, kullanılan malzemeye verilen şekil, sıradan herhangi bir yapı elemanının bu yapıda bambaşkalık taşıması… Gün ışığının yapı içindeki gösterişli salınımına imkan veren vitray ve renk kullanımı. Doğanın her biriminden ustalıkla, içtenlikle, incelikle yararlanmış olmanın görünürlüğü… Anlatmak gerçekten güç, içinde olmaksa bir ayrıcalık.

Bir buçuk-iki saatinizi bu mistik yapıya ayırın derim. Böylesini görmediniz eminim. Görmemiştim etkilendim.

Avrupalılarda ve Amerikalılarda (belki başkalarında da vardır) çok sevdiğim bir özellik var: ne yaparlarsa yapsınlar mutlaka onun hikayesini yüz yıllar sonraya taşıyacak bir kayıt tutuyorlar. Bu zamanın teknolojik olanaklarına göre siyah beyaz fotoğraftan yazılı dokümana başka usül bir görüntü kaydına gibi şekillerde olabiliyor. Böylece gerçekte ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden olduğunu bugünkü akılla irdeleme imkanınız oluyor.

Sagrada Familia’nın bodrum katında üstteki yapı kadar ihtişamlı bir müze var. Binanın kronolojik hikayesi, kullanılan malzemelerin, tasarımın esin kaynakları, hangi zamanda hangi aşamalardan geçildiği, çalışanların öz hikayeleri vb pek çok konu burada görselleştirilmiş, anlatılmış. Hatta halen yapımı devam eden bazilikanın 3D yazıcıdan alınan kısımlarının, yenilenmesi gereken bölümlerinin çalışıldığı bir yapım-tasarım atölyesi bile mevcut.

Yapımı hale devam eden bu bazilikanın tamamlanması biraz da ekonomik gerekçelerle ilişkilendiriliyor. Zira yapının tüm giderleri bağış yoluyla elde edilen bütçeden karşılanıyor. O nedenle ziyaret için alınan biletlerin ücretleri, satış bölümündeki hatıra değerindeki eşyaların satışından elde olunan gelir, halk bağışları yapımın devamı için önemli gelir kaynakları. Ayrıva Gaudi’nin kentteki diğer tasarladığı yapıların gelirleri de bir başka finans kaynağı.

Gaudi’nin tasarladığı ve yaptığı kısımlarla bugün yapımı devam eden kısımlardaki tasarım ve yapım farklılıkları dikkat çekici geldi bize. Gaudi başka bir kafaymış vesselam. Oysa öldüğünde kilisenin %15-25 kadarı tamamlanmış. Gaudi’nin karmaşık mimari tarzı sayesinde bugün de yapım işi zorluklarla devam etmek durumunda kalmış.

Gaudi, bazilikadaki büyük kulelerden sadece bir tanesinin bittiğini görebilmiş. Kulelerin tasarımlarında kullandığı süslemelerin cennet ile yeryüzü arasında bir bağlantı sağlarmış hissi verdiğini söylemiş. Bu tasarımın Barselona’ya gelenler için mükemmel bir karşılama olacağına inandığını belirtmiş. Gerçekten de şehrin hemen her yerinden bu bazilikanın kuleleri görülebiliyor. Yani aradan geçen bu zamana rağmen, şu ya da bu sebepten birileri çıkıp -belki de kendi çıkarları için- yüksek binalarla şehri donatıp bu sanat eserini gölgede bırakmaya çalışmamış (ya da buna kalkışanlar olduysa da başaramamışlar).

Bazilikanın içinde yürürken, insanda ormanda dolaşıyor hissi oluşuyor. Gaudi, iç yapıyı ayakta tutan kolonları tasarlarken dallanıp budaklanan ağaçlardan esinlenmekle bunu sağlamış.

(Güncelleme, Kasım 2025: Sagrada Família, yeni haç parçasının yerleştirilmesiyle birlikte 162,9 metreye ulaştı. Böylece dünyanın en uzun kilisesi unvanını ele geçirdi. Bu rekor, 1890’dan bu yana Almanya’nın Ulm kentindeki Minster’a aitti.)

Web sitesi burada.

Passeig de Gracia

Barselona’nın en ünlü alışveriş caddelerinden biri. Dünyaca ünlü giyim markalarının, tasarımcılarının mağazalarının yer aldığı göz alıcı bir cadde. Geniş kaldırımlarla, ağaçlarla bezeli otomobil ve bisiklet yolları, kafeler, mekanlar ve aradığınız tüm markalar.

Casa Battlo

Antoni Gaudí’nin Passeig de Gràcia’da tasarladığı iki büyük binadan biri (diğeri La Pedrera-Casa Mila). Binanın dış cephesine bakıldığında kafatasları ve kemiklerden yapılmış gibi görünüyor. “Kafatasları” aslında balkonlar ve “kemikler” ise destekleyici sütunlar.

Gaudí bu binada ilham kaynağı olarak deniz yaşamından renkleri ve şekilleri kullanmış. Cephe için seçilen renkler doğal mercan renkleri örneğin.

Web sitesi burada.

Casa Mila (La Pedrera)

Barselona’nın, Eixample bölgesinde yer alan ünlü Passeig de Gracia caddesinde bulunan bir başka Gaudi tasarımı. Önden bakınca binanın dışı dalgalı denizi andırıyor. Yapım amacı konut olsa da şimdi bir müze.

Web sitesi burada.

La Rambla

Turistin uğramamasına imkan bulunmayan bir Barselona caddesi. Upuzun bir cadde La Rambla. Sokak sanatçıları, çeşitli etkinlikler için bilet satılan yerler/kişiler. Plaça Catalunya’dan başlayıp Port Vell’deki, Kristof Kolomb Heykeline kadar uzanan bir cadde. Eğer turistsen dikkatli olman gereken bir cadde. Her an bir öpücüğe maruz kalabileceğini bilmen gereken cadde.

Park Güell

Barselona denince Gaudi’nin elinin değmediği bir yer yok gibi geliyor insana. Karşınızda esaslı bir Gaudi eseri daha: Park Güell.

Bu muhteşem parkın hikayesi 1. Güell Kontu ünvanına sahip Eusebi Güell i Bacigalupi ile başlıyor. Güell, 19. yüzyılın sonlarında Katalonya’daki sanayi devriminden büyük kazanç sağlayan bir Katalan girişimci.

Eusebi Güell, Gaudí’ye Muntanya Pelada (çıplak dağ) bölgedeki devasa arazisinde, varlıklı aileler için bir konut projesi işini veriyor. Bu tepe rakipsiz, sağlıklı, denizin ve Barselona Ovası’nın muhteşem manzarasına sahip. Arazinin eğimiyle başa çıkmak için karmaşık bir patika, viyadük ve basamak ağı olan bir plan yapılıyor. Ödenek ayrılıyor. Kurallar gereği arsanın yalnızca altıda biri üzerine inşaat yapılabiliyor. Evlerin yüksekliği ve yerleşimi, deniz manzarasını engellemeyecek veya komşuları güneş ışığından mahrum bırakmayacak şekilde tasarlanması gerekiyor.

Gaudí, arazide doğal olarak yetişen Akdeniz’e özgü keçiboynuzu, zeytin gibi türleri korurken yeni bitki tercihini de yine çok fazla su gerektirmeyen Akdeniz bitkilerinden yana kullanmış. Suyu toplamak ve depolamak için çeşitli sistemler tasarmış. Böylece hem arazide hem de mülk sakinlerinin ihtiyaç duyulacak suyu doğal yolla sağlamaya çalışmış.

İnşaat başladıktan (1900) sonraki bir kaç yıl içinde Gaudi ve Güell dahil bir kaç sakin Parktaki evlerine yerleşmişler. Hatta Güell arsayı aldığında zaten var olan bir konağı restore ettirerek içinde oturmaya başlamış.

Ne varki değişen koşullar nedeniyle planlanan altmış evden sadece ikisi yapılabilmiş. Park, böylece Güell’in kamusal etkinlikler için kullanılmasına izin verdiği büyük bir özel bahçe haline gelmiş. Barselona’ya gelen turistler rehber eşliğinde şehri gezerken burası da ilgi çekici yerlerinden biri olarak görülmeye başlanmış.

Eusebi Güell 1918’de hayatını kaybedince mirasçıları parkı Belediyeye teklif etmişler. Belediye parkı satın alarak 1926’da belediye parkı olarak hizmete açmış. Güell ailesine ait olan ev belediye tarafından Katalan pedagog Baldiri Reixac’ın adını taşıyan bir okula dönüştürülmüş. Girişin solunda ise Belediyenin ihtiyaç duyduğu peyzaj bitkilerini yetiştirmek üzere fidanlığı dönüştürülmüş.

Gaudí’nin evi ise 1963’te Gaudí Müzeevi olarak halka açılmış.

Sol tarafta görülen ev Gaudi’nin evi, bugün müze olarak kullanılıyor. Arkaplana düşen Barselona kenti ve deniz manzarası muazzam.

Park Güell böylece Barselona sakinleri tarafından çok beğenilen bir kamu parkı olmuş. Diğer yandan şehrin ziyaretçileri için önemli bir çekim merkezi haline gelmiş. 1969’da sanatsal bir anıt olarak tanınmış ve 1984’te UNESCO Dünya Mirası Alanı listesine alınmış.

Çok farklı bölümleriyle, Gaudi’nin özgün tasarımlarıyla süslü bu parkın içinde olmak büyük ayrıcalık. O farklı bölümlere ait görselleri buradan görebilirsiniz. Anlatmakla ve gezmekle bitmeyecek bu parkın hakkını verebilmek için ez az bir yarım içinde bulunmak lazım.

Yukarıdaki fotoğrafta yine parkın bir yerinde deniz dalgalarından esinlenerek oluşturulmuş bir Gaudi tasarımı görülmekte. Detaya baktığınızda bu estetik bunca sert bir malzemeye nasıl verilmiş diye iç geçirmekten kendini alamıyor insan. Yine sağdaki görsel de doğal bir yapıyı estetize eden ve kayma eğiliminde olan yamaca destek amaçlı tasarlanmış bir kaya oyuntusu.

Parkın bu bölümünde bir etkinlik ve eğlence alanı var. Sarı renge yakın bir farkla görülen yer toprak zemin. Çevresini ondüleli şekilde dolanan kısım mermer, mozaik vb malzeme ile yapılmış oturma yerleri.

Böylesi sert bir malzemeden yapılmış olup da oturunca insanın tüm vücudunu kavrayan, adeta daha da oturmaya teşvik eden bir yerde oturmadım. Müthiş şık ama bir o kadar da ergonomik bir oturma alanı.

Yukarıda anılan etkinlik alanının altı da başka bir tasarım ve çoklu kullanım önerisi harikası. Direklerin birbirlerine konumu, açıları, tavandaki süslemeler ve diğer pek çok ayrıntı benim bilgimi çok fazla aştığından açıklayamıyorum. Mimar, iç mimar ya da benzeri tasarım işiyle ilgili kimselerin kesinlikle bu şehri ve Gaudi’nin eserlerini incelemesi lazım. Müthiş bir ilham kaynağı olmalı bu sanatlarla ilgili kimseler için.

Web sitesi burada.

Port Vell
Barceloneta

Barselona’nın yazları nasıl geçiyor sorusu “çok sıcak ve kalabalık, ha bir de Barceloneta’da denize girerek” diye yanıtlanabilir.

Montjuïc Tepesi

Barselona’ya, Balear Denizine 170 metre yüksekten bakmak isterseniz buyurun Montjuïc Tepesine. Tepede bir kale, çeşitli amaçlara yönelik spor tesisleri, park gibi alanlar bulunuyor. Otobüsle ya da teleferik, füniküler gibi araçlarla gelinebiliyor. Burada da bazı bilgiler mevcut.

Barselona Katedrali
Plaça Reial

Kraliyet Meydanı. La Rambla’yla komşu, geceleri popüleritesi yüksek turistik bir çekim noktası. Meydanda çok sayıda bar, restoran ve şehrin en ünlü gece kulüpleri bulunuyor. Yaz aylarında, Eylül ayında açık hava konserlerinin düzenlendiği La Mercè festivali sırasında ve Yılbaşı Gecesi gibi diğer kutlamalar sırasında popüler bir buluşma yeriymiş.

Barselona bitmez

Picasso Museum
Plaça de Calatunya
Fundacio Joan Miro
El Born
Camp Nou Experience
Los Tarantos
Parc de la Ciutadella
Museu Nacional d’Art de Catalunya
Museu d’Art Contemporani de Barcelona (MACBA)
Tibidabo
Mercat de la Boqueria
Parc del Laberint d’Horta


Toledo – İspanya

Ortaçağ’daki halini bugün de korumayı başarmış bir ketteyiz. Madrid’e gelen herkes, başkentin bu kadar yakındaki (70 km) Toledo’yu görmeli. Yüksek hızlı trenle yaklaşık yarım saatlik bir zaman alan ulaşım Toledo’nun muazzam tren garında son buluyor.

Demiryolu 1858’de ulaşmış. Bugün kullanımda olan istasyon binası ise şehrin tarihi mimarisini yansıtacak şekilde tasarlanıp 1929’da açılmış.

Toledo tarih boyunca Hristiyanlığın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin etkisinde kalmış. Bu nedenle “üç kültürün şehri” olarak tanımlanıyor. Bugün olduğu gibi çok eski zamanlarda da demir çelikten yapılan savaş aletleri konusunda önemli bir yer olmuş.

Şehir kapsamlı anıtsal ve kültürel miras olma özelliğinden dolayı 1986 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı ilan edilmiş. Toledo’nun Arnavut kaldırımlı dar sokaklarında dolaşırken epey eski zamanlara gitmek işten bile değil.

Madrid – İspanya

    Özet

    Bu yazımda, ilk defa ziyaret etme imkanı bulduğum İspanya ülkesini, özelde de Madrid şehrini anlatmaya çalıştım. Kuşkusuz ki on iki günlük bir deneyim bir ülkeyi, bir şehri, bir yaşam kültürünü anlamaya yetecek bir süre değil. Ancak önceleri epeyce mesafeli durduğum İspanya ve İspanyol kültürü hakkında ne kadar da önyargılı olduğum gerçeği ile yüzleşme olanağı buldum. Yazı içerisinde önyargılarımın kökenlerinden de bahsediyorum. Burada uzun uzun anlatmayacağım.

    Bir şehri tanımak için onun sokaklarında yürümeniz, insanları ile yüz yüze gelmeniz, mümkünse havadan sudan da olsa konuşmanız gerekiyor. İmkanlar ölçüsünde bunu yapmaya çalışmak bile insana çok şey katıyor.

    Bu zaman zarfında, ülkenin neden dev giyim markalarıyla dünya pazarlarında yer aldığını da görme imkanımız oldu. Ülkemizdeki AVM’lerin en gözde konumlarında yer alan ve her yaştan, kadın ve erkeğin içinde dolandığı mağazaların marka sahipliğinin İspanya’ya ait olması hiç şaşırtıcı değil. Bu ülkede başta kadınlar olmak üzere herkes çok güzel ve çok şık giyiniyorlar. Özellikle kadınlar… Sanat ve estetik kaygısı yüksek olan bir toplum gördü gözlerim. Yoğun şekilde kullanılan toplu taşıma araçları tertemiz kokuyordu.

    Binalar -özellikle kent merkezindeki binalar- hem çok büyük hem de müthiş süslü. Göze hoş görünmeleri için sanatın, bilimin her kolundan yararlanılmış. Amerika’daki binalar, cadde ve sokak tasarımlarının benzerlerini gördüm desem yanlış olmaz. Caddeler, istisnasız çok geniş. Trafik sıkışıklığı yok denecek kadar az. Madrid’in nüfusu bugün 7 milyona yakın. Her yerde insan var ama bu insan yoğunluğunu hissetmiyorsunuz. Diğer taraftan İspanya bu yılın ilk altı ayında 42 milyondan fazla turist almış (geçen yılın %13 fazlasıymış). O nedenle tüm kafeler, restoranlar, eğlence yerleri, parklar insanla dolu. Ülkenin genel olarak diğer Avrupa ülkelerine göre daha ucuz olması (benzinin litresi 1,65 Avro), turistik hizmet sektörünün işini iyi yapıyor olması gibi avantajları da var.

    İspanyol insanını neşeli, eğlenceli, konuşkan ve ölçülü buldum. Madrid’te ağlayan çocuk sesi duymadım desem yeridir (Barselona için tam tersi şeyler yazacağım). Kavga-gürültü, itiş-kakış görmedim. Ama özellikle turistlerin yoğun olduğu bölgelerde çantalara, telefonlara dikkat etmekte yarar var. Fakat örneğin Hamburg’dan daha güvende hissettik kendimizi. Mülteci akını Orta Avrupa ülkelerini daha ciddi etkilemişken buraya da Afrika kıtasından bir akış olduğu görülüyor.

    Güvenlik güçleri net olarak halkın içinde görünmese de sorun olabilecek yerlerde yerlerini tutukları, bekledikleri gözden kaçmıyor.

    Trafik ışıklarında sesli uyarı sistemi kullanılıyor. Bu seslendirme kuş sesiyle yapılıyor. Görme engelli bile olsanız durmanız mı yürümeniz mi gerektiğini bu sesten anlayabiliyorsunuz. Aynı seslendirme uygulamasının, farklı seslerle kongre sunumları sırasında da kullanıldığını gördüm. Çok hoş bir tasarım bence.

    Günlük yaşama dair aklıma gelen yeni şeyler olursa yine buraya eklerim. Her zaman olduğu gibi gezi yazılarımın dinamik bir içeriğe sahip olması hoşuma gidiyor. Zaman zaman tekrar gittiğim yerlerle ilgili olarak güncellemeler yapıyorum. Zira sabit olan bir şey yok dünyada. Her şey değişim ve devinim içinde. Bugün gördüğümüz bir doğrunun yarın yanlışını görebiliriz. Sabit fikirli olmak altmışlarda kalmış olmalı.

    Keyifle okunsun, isteyen herkes benim gördüklerimi görsün isterim.

    Madrid’e doğru yolda olmak

    Yazılı kaynaklar, genelde İspanya’nın kültürel zenginlikleri, tarihi, doğal güzellikleri ve yaşam tarzıyla oldukça etkileyici bir ülke olduğundan bahsederek başlıyor. Bu davet, içinde bulunup deneyimlenene kadar bir karmaşayı da içinde barındırır. Zira insanlık tarihinde gerek bu coğrafyanı gerekse ülke insanının kayda değer katkısı ve etkisi bilgimiz dahilindedir. O halde ilk cümleye özne olan kıymetleri yerinde görmek, sonra kişisel fikirimizi geliştirmek en doğrusudur.

    İspanya, -Portekiz’le beraber- İber Yarımadası (İberya)’nın iki sakininden biri. Yarımadanın en güneyindeki Cebeliktarık, üzerinde güneşin batmadığı söylenen imparatorluğun yönetimide. Bir yandan Akdeniz’e diğer yandan Kuzey Atlantik Okyanusu’na erişim kolaylığına sahip bir coğrafya burası. Ceneviz doğumlu olan ve sonraları İspanya ve Portekiz’de yaşayan Kristof Kolomb’un buralara gelmesi de bir tesadüf değil elbette. Bugün Kolomb’un, Barselona’nın ünlü caddesi La Rambla’nın denize kavuştuğu noktadaki sütunun tepesinde yer alan heykeli de… Hoş Kolomb’un heykeldeki işaretiyle Amerika kıtasına atıfta bulunduğu düşünülse de gerçekte parmağın yönü Akdeniz’e doğrudur.

    Dünya keşifler tarihinde önemli bir yere sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Bu aynı zamanda yayılmacılık, başka toplumlarla ilişki sıklığı ve kozmopolitliği de beraberinde getirmiş. İspanyolca -çeşitli alt lehçelere ayrılmış olsa da- dünyada en yaygın konuşulan diller arasına girmeyi başarmıştır. Bilgisayarlarda yaygın şekilde kullanılan işletim sistemlerinin dil seçeneklerine baktığınızda bile bu acıkça görülüyor.

    Toplum yapısının çeşitliliği, tek bir dilde anlaşabilme kolaylığı dışarıdan bakıldığında bir ülkeyi ziyaret eden için önemli bir bariyer gibi durmaktadır. Dünyanın diğer pek çok ülkesinde, yerel dili bilmeden, İngilizce ile anlaşmak gibi bir iletişim avantajı varken…

    Yıllarca şu ya da bu sebepten hep İspanya’dan hep uzak durduğumu -hiç bir yere turla gitmem ama bu ülke tursuz zor dediğimi- fark ettim. Ve iş (XX Internatioal Botanical Congress) vesilesiyle de olsa İspanya için yola koyulduk.

    Yolculuk

    İspanya seyahatimiz sıcak bir Ege temmuzunda, zaman akşam üzerine akmakta iken başladı. Şanslıyız ki İzmir’den Madrid’e haftada iki olmak üzere doğrudan uçuş var. Yoksa İstanbul’dan aktarma ile bir yere gitmek artık oldukça yorucu ve zorlayıcı hale geldi. Tıpkı karayolundaki trafik gibi havalimanı apronunda, hizmet binalarında itişip kakışmadan bir yere varmak mümkün olmuyor.

    Uçağımız İzmir’den havalandığı andan itibaren şanslıydık ki gökyüzü ile yeryüzü arasına sıkışmış, asılı duran hiçbir şey girmedi. Masmavi bir koridorda önce Ege suları üzerinden süzülürken bir müddet Doğu Ege adalarını seyreyledik. Avrupa anakarasına girişimiz Halkidiki üzerinden oldu. Devamında K. Makedonya, Arnavutluk ve İtalya ülkeleri göründü. Napoli’den itibaren -hava o kadar temizdi ki- denizde neşeyle yer değiştiren teknelerin, gemilerin beyaz köpük izlerini bile takip edebildik.

    Napoli üzerinden geçerken

    Palma Adası sol arkamızda kalırken bu defa yönümüz kuzeybatıya döndü. İspanya anakarasına giriş yaptığımızda solumuzda Valensiya sağımızda Barselona vardı.

    La Palma, volkanik bir Kuzeybatı Afrika açıklarında bir ada

    Ülkeye güneyinden giriş yaptığımızda sıcak plajların, uzun sahillerin, turistik açıdan seçkin adaların yer aldığı çok açık görünüyordu. Seyahatimiz Madrid’e doğru sürerken, içlere sokuldukça Anadolu coğrafyasının merkezindekine benzer geniş bozkır alanları altımıza serilmeye başladı.

    Solumuzda Valensiya, sağımızda Barselona, İspanya anakarasına giriş

    Alçak tepeler arasına serpili tarım alanları, aralarında dolanan sınırlı akarsu yatakları, sadece onların çevresinde yoğunlaşan ağaç örtüsü… Ne kadar da tanıdık geldi değil mi size de? Henüz hasat edilmiş ya da edilmek üzere en sarı haliyle bekleyişte ekin tarlaları; tek tük yeni ekimi yapılmış kışlık çeşitler. Avrupa’nın diğer ülkelerinden farklı olarak -bizimkine benzeyen- dalgalı tarla sınırları; tepelerin zirvesine sıkışmış Akdenizin yerlisi kimi çamlara ait topluluklar…

    Madrid çevresinden tarlalar, arazi yapısı

    Doğanın eli, ekolojik koşullara paralel olarak benzer bitki örtülerini armağan ediyor insanoğluna. Kırmızı renkli Akdeniz toprağı yer yer kendini iyice açık ediyor. Böylece hiç de yabancısı olmadığımız bir coğrafyanın keşfinde olduğumuza kani oluyoruz. Henüz üzerinde seyrimiz ve fikirimiz olmayan kuzey kesimlerin (tıpkı bizim ülkemiz gibi) yeşil dağlarla bezeli olduğu bilgisini de okuduklarımızdan öğreniyoruz.

    Havalimanına iniş

    Uçağımız, Madrid havalimanı için alçaldıkça penceremde akan görüntüler beni bir anda Mardin’e götürüyor. Bu isim benzerliğinin ötesinde bir yakınlaşma. Mardin’e (Mezopotamya Ovasına) havadan baktığınızda da benzer bir görüntü görürsünüz aslında. Mardin yazıma buradan ulaşıp siz de bunu test edebilirsiniz.

    Ve Madrid havalimanına iniş. Dört saate yakın bir yolculuk yapmamıza rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Her bakımdan huzurulu bir uçuştu. Oldukça geniş bir düzlükte geçen havadaki seyrimize paralel olarak hayli geniş bir alana yayılmış bir yerdeyiz. Avrupa’nın önemli aktarma merkezlerinden biri olan bu havalimanı Amerika kıtasına geçişte önemli zaman avantajı sağlıyor. Buna koşut olarak da oldukça büyük bir liman. Tekerlerin piste deyişiyle uçağımızın park pozisyonuna geçişi arasında 25 dakikalık bir taksi süreci var.

    Madrid havalimanı

    Havalimanı (MAD-Adolfo Suárez Madrid–Barajas Airport)

    Turist olarak gidilen ülkelerle ilgili ilk yargımız havalimanındaki karşılama sırasında oluşuyor. Sonra bu kanaatler değişse de ilk izlenimler -o ülke hakkında- elbette önemli ipuçları veriyor. Sizi pasaport kontrolü öncesinde nerede bekletiyorlar? Görevliler sizi yönlendirirken tebessümle mi beş karış suratla mı hareket ediyorlar? Pasaport polisi sizin bir misafir olduğunuzun farkında mı yoksa size bir mülteci adayı gibi mi davranıyor? Girdiğiniz ilk tuvalet pis mi temiz mi kokuyor, temizlik malzemeleri eksiksiz mi, su akıyor mu vs… Bunları çoğaltmak mümkün. Dahası bu ülkenin insanı mutlu mu mutsuz mu, ferahlıkla mı geçiyor ömrü, darda mı, endişeli mi yarınları için, çocukları için…

    Pasaport polisi, sadece göz temasıyla ve tebessümle giriş mührünü vurduktan sonra hemen arkasındaki dar koridordan bagaj alım bölgesine geçiyoruz. Oradan da gümrük polisinin gözetiminde ülkeye giriş yapmış oluyoruz.

    Her yer tertemiz, ışıl ışıl. Terminal aydınlatması dengeli ve yeterli, aşırı lamba kullanımı yok. Donuk beyaz ışık yerine daha sıcak gün ışığı aydınlatma araçları tercih edilmiş.

    Şehir merkezine ulaşım (Taksi, bilet, toplu ulaşım vs)

    Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için pek çok seçenek var. Limanın web sitesinden bunlara ulaşılabilir. Ben burada toplu taşıma seçeneğini paylaşacağım.

    Tavana asılı uyarı tabelalarını (Terminal 1’deyiz) takiben Metro istasyonuna doğru yol alıyoruz. T4 için (ülke içi uçuşlar için kullanılıyor) ayrı bir metro istasyonu varken T1, T2 ve T3 aynı metro istasyonunu kullanıyor. Yürüyüşümüz bazen yürüyen bant üzerinden sürüyor. Yol boyunca mekana incelikle yerleştirilmiş sanat eserlerini, ülkenin kimi sanatçılarının isimlerini aşinalıkla izliyoruz. Bir havalimanında, uzunca bir uçuştan çıkmış gibi değil de bir sanat galerisinde bakınıyormuş hissiyle yürürken metro istasyonuna erişiyoruz.

    Havalimanından metro istasyonuna doğru yürüyüş

    Havalimanından Metroya geçiş

    Bu ülkeye dair gezi planı yapanların okudukları metinlerde sıkça geçen bir durumdan da bahsetmenin zamanı geldi. İspanyollar her ne kadar Akdeniz insanı sıcaklığını fazlasıyla taşısalar da sizinle iletişim kurarken mutlaka kendi dillerini tercih ediyorlar. Bunu uzun süreli deneyimle de sabitlemiş biri olarak ciddi ciddi uyguladıklarını gördüm. Kulağa hoş gelen bu dile aşinalığımız muhtemelen Casa de Papel ile başlamıştır. Gerçekten de birileri sürekli konuşsun, olsun siz bir şey anlamasanız da olur türünden bir tatlı fonetiği var bu dilin. Yetişkin erkeklerin ses tonu ve kelime vurguları çok çok dikkatimi çekti. Kulakta güzel bir ses izi kalıyor bu ülkede gezerken. Ama tabeladan yemek siparişine, ulaşımdan alışverişe her yere hakim olan bu İspanyolca hakimiyeti sizi zorlamaya da aday bir durum. Hazırlıklı olmalısınız. İşte size ilk deneyim, ulaşım bileti alırken karşılaşılan yazılar, makineler. Neyse ki makinelerde İngilizce seçeneği mevcut.

    Metro girişi

    Ulaşım bileti konusunda, şehirde kalınacak süreye bağlı olmak üzere turistik bir seyahat kartı almak en güzeli. Şurada bu konuda detaylı bilgi mevcut. Bu elektronik seyahat kartına sahip olduğunuzda (havalimanı dahil) tüm toplu ulaşım araçlarına binme konusunu halletmiş oluyorsunuz. Diğer Avrupa ülkelerinden de aşina olunan kentin bölümlere (Zon) ayrılması Madrid için de geçerli. Bu nedenle sahip olduğunuz ulaşım biletinin içinde bulunduğunuz zona uygun olması bekleniyor. Bazı istasyonlarda çıkış yapmak için de bu kartı okutmanız gerekiyor. Böylece sistem otomatik olarak sizin doğru biletle doğru zonda olup olmadığınızı kontrol ediyor.

    Metro istasyonlarına giriş ve çıkış turnike ile yapılıyor. Ama her istasyonda bu hareketleri izleyen görevliler buluyor. Siz onları görmeseniz de onlar sürekli olarak izleme halindeler. Tanık olduğum bir olayda dört kişilik bir aile acil çıkışı kullanarak sadece iki kez kart okutmak suretiyle giriş yapıyordu. Görevli neden böyle yaptıklarını sorarak yanlarında bitti. Oysa istasyon şehrin en sakin yerlerinden birindeydi ve çevrede kimseler yoktu.

    Turistik Toplu Taşıma Kartı

    Bu ulaşım kartına (Tourist Travel Pass) sahip olduğunuzda geçerlilik süresi bittiğinde dilediğiniz gibi ve kadar yükleme yapıp seyahat edebiliyorsunuz. Kartı alırken kart ücreti ödemiyorsunuz, ücrete dahil olarak size geliyor. Bu oldukça avantajlı bir durum aslında (kartın tek başına ücreti 2,50).

    Avrupa’nın en ucuz ulaşım hizmeti (diğer her şey için de böyle olduğunu günler ilerledikçe görmüş olduk) Madrid’te diyebilirim. Ulaşım için ödenen en az ücret 1,50. Bu gittiğim tüm ülkelerin oldukça altında bir değer. Karta yükleme yaparken nereden nereye gitmek istediğiniz soruluyor (makine tarafından). Girdiğiniz bilgiye göre belirtilen ücreti nakit ya da kredi kartıyla ödeyebiliyorsunuz. Eğer yerli ve uzun süreli şehirde kalıcı değilseniz ihtiyaç oldukça yükleme yapmak en iyisi. Şehir merkezi yürüyerek gezilebilir. Ama bu büyük şehirde ve sıcaklığı aşırı olduğu bir mevsimde toplu ulaşımı kullanmak en mantıklısı. Metro ve otobüs ağı (hatta hızlı tren ağı) emrinizde.

    Madrid toplu ulaşım hizmetleri hakkında detaylı bilgi, ulaşım ağı haritaları gibi konulara buradan erişilebilir.

    Madrid’e ilk kez giden pek çokları gibi siz de ilk metroya binişinizde bineceğiniz aracın geliş yönünü doğru tahmin edemeyeceksiniz. Çünkü şehirde alışılanın aksine metro araçları ters yönlü olarak istasyona giriyor :)

    Hava durumu

    Bizim Madrid’te bulunduğumuz süre zarfında (2024 temmuzunun ikinci yarısı) sürekli olarak aşırı sıcaklar konusunda uyarılar yapılıyordu (50 santigrad dereceyi gördüm). Kapalı alanlar, ulaşım araçları dış sıcaklığın aşırılığına nispet yaparcasına tam tersine aşırı soğutuluyordu. Eğer dış ortamdan iç mekana çok terlemiş olarak geçiş yapılırsa insanı ciddi etkileyecek bir durumla karşı karşıya kalabiliyorsunuz.

    Madrid’te gezilecek (bazı) yerler
    Madrid Kraliyet Sarayı (Palacio Real de Madrid)

    Madrid Kraliyet Sarayı, 18. yüzyılda Barok tarzda inşa edilmiş. Ülkenin en görkemli yapılarından biri. Kraliyet ailesinin resmi ikametgahı olmasa da devlet törenleri ve resmi etkinlikler burada yapılıyormuş. Sarayın içini gezerken hem yaşanmışlıkların ve hem de halen canlı olduğunun izlerini görebiliyorsunuz.

    Taht Salonu, Gasparini Salonu, Kraliyet Şapeli, Yemek Salonu gibi bölümleri görebiliyorsunuz. Sanata, tarihe ve mimariye ilgi duyanlar için etkiliyeci bir deneyim olarak önerilebilir. Madrid ziyaretinde ilk görülecekler arasında yer alan sarayın her yıl binlerce ziyaretçisi oluyormuş. O nedenle giriş bileti bulmak çok kolay değil. Önceden bilet alarak hızlı geçiş sistemiyle zaman kazanılması en mantıklısı. Saray yaklaşık iki saatte gezilebiliyor.

    Madrid Kraliyet Sarayı

    Almudena Katedrali (Catedral de Santa María la Real de la Almudena)

    Roma Katolik Katedrali. Madrid Kraliyet Sarayının tam karşısında yer alıyor.

    Almudena Katedrali

    Plaza Mayor

    Madrid’in kalbinde yer alan ve en önemli tarihi meydanlarıdan birindeyiz. 17. yüzyılın izlerini taşıyan dikdörtgen bir yapıya sahip bu meydan Sol mahallesinde bulunuyor. Turistik anlam taşıyan her yere yürüme mesafesinde olduğu için, mekanları, eğlenceleriyle insanı kendine çeken haliyle siz de içinden geçeceksiniz mutlaka. Hem yerel halk hem de turistler için popüler bir buluşma yeri olarak kabul ediliyor.

    Plaza Mayor

    Meydan bir pazar yeri olarak kullanılmak üzere yapılmış. Daha sonra kraliyet törenleri, boğa güreşleri, dini törenler gibi etkinliklere ev sahipliği yapmış. Üç katlı, kırmızı tuğlalı binalarla çevrili bu alanda siz de kendinize uygun bir hal bulacaksınız mutlaka. Sokak sanatçıları, müzisyenler, kafeler, tapas yemek mekanları bu tarihi dokuda buluşuyor her gün.

    Puerta del Sol

    Casa de Correos, Sol Meydanı

    Hem yerel halkın hem de turistlerin yoğun ilgi gösterdiği önemli meydanlardan birideyiz. 15. yüzyılda buraya yerleştirilen bir kapı buraya adını vermiş. Bu kapı güneş doğarken şehre açılan doğu yönüne baktığı için “Güneş Kapısı” anlamına gelen bu isimle (Puerta del Sol) anılmış.

    Madrid’in önemli olaylarına tanıklık etmiş bu meydan özellikle ülkenin Napolyon’a karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde halk ayaklanmasının başladığı yermiş. Bugün bu meydanda turist olarak dolaşırken siz hayranlıkla çevreyi, insanları izlediğiniz sırada sizi de izleyenler olabilir. Çok sayıda Afrika kökenli satıcı ekmek parası derdindeyken birileri gelip çantanıza, telefonunuza göz dikebilir. Dikkatli olmak da yarar var.

    Casa de Correos alanın en belirgin yapılarından biri olup bir zamanlar Madrid’in posta hizmetleri merkeziymiş. Günümüzde bu bina Madrid Özerk Topluluğunun hükümet binasıymış. Yeni yıl kutlamaları burada yapılırken binanın saat kulesinden geri sayım yapılırmış. Saat 12’yi vurduğunda her bir gong sesiyle bir üzüm tanesi yenir uğur getireceğine inanılırmış.

    Sol Meydanında bir çok kafe, mağaza, restoran gibi yerler mevcut. O nedenle her zaman yoğun kalabalığı olan bu meydan Madrid Metrosunun önemli giriş çıkış noktalarından biri olarak kabul ediliyor.

    Meydanda yer alan Kilometre Sıfır Taşı (Kilometro Cero) ülkedeki tüm anayolların başlangıç noktasını temsil ediyor.

    Ayı ve Kocayemiş Ağacı Heykeli (Oso y Madroño)

    Eser ve 1967’den beri Sol Meydanını bekliyor. Bir ayının kocayemiş (dağ çileği) (Arbutus unedo) ağacına tırmanışını temsil ediyor. Ayı Madrid’in simgelerinden biri. Şehrin her yerinde bu simgeye atıfla bir ayı figürü görmek mümkün. Heykeldeki kocayemiş ağacı da şehrin kökenlerine vurgu yapmaktaymış. Bu heykel ile ilgili yazıların Türkçeye hatalı çevrilmesinden dolayı “çilek ağacı heykeli” gibi sakil ifadelere rastlanır. İngilizcesi strawberry tree olan bitki Latincesi Arbutus unedo, Türkçesi dağ çileği, kocayemiş gibi isimlerle bilinen bitkidir.

    Ayı ve Kocayemiş Ağacı Heykeli

    Sokak Süpüren Adam Heykeli (Barrendero madrileño 1960)

    Madrid temizlik işçilerini onurlandırmak için yapılmış olan bu heykel Sol meydanı yakınlarında yer alıyor.

    Sokak Süpüren Adam Heykeli

    San Miguel Pazarı (Mercado de San Miguel)

    Bu tarihi pazar yeri Madrid’in en ünlü gastronomik duraklarından biri. 1916’da açılmış. Kapalı bir alanda İspanyol mutfağının en iyi örneklerini bulmak mümkün. Deniz ürünlerinden, şaraplara, tapaslardan, tatlılara… Sanat ve gastronominin bir araya geldiği, müthiş sunumları, lezzetleri ve ortamıyla etkileyici bir yer. (Lakin fiyatlar benzerlerine oranla çok yüksek, aklınızda bulunsun. Hemen yakındaki mekanlarda çok daha uygun fiyatlara aynı ürünleri satın alabilmek mümkün. Para eden ambiyans bir yerde.)

    San Miguel Pazarı

    Düşmüş Melek Heykeli “Air Crash”

    Beş katlı bir binanın çatısında yer alan bu heykel konumu itibariyle oldukça ilginç. 600 kiloluk bu bronz kütleyi yerde ararken gökte bulmak kimsenin aklına gelmez herhalde. Nasılsa San Miguel Pazarına gideceksiniz. Çok yakınındaki bu heykeli de görün derim. Burada konuyla ilgili bazı bilgiler, ilgi duyanlar için bırakıyorum.

    Düşmüş Melek Heykeli

    Calle Gran Via

    İspanyolcada “Calle” sokak anlamına geliyor. Calle Gran Via ise Madrid’in kalbinin atığı en önemli, en geniş, en görkemli yapıların yer aldığı sokaklardan (aslında caddelerden) biri. Giyim modasının en önemli simgeleri arasında yer alan ünlü İspanyol markalarının mağazaları, küçük kafeler, restoranlar, eğlence dükkanları hep bu caddede. Oldukça uzun bir cadde. Rahat yürümeye imkan veren geniş kaldırımları var. Dünyanın her yerinden şehre gelmiş insanla bu caddede rastlaşmanız olası.

    Gran Via’dan bir kesit

    Caddenin bir ucu ünlü Metropolis Binası ile başlıyor. Şehrin en ihtişamlı yapılar arasında yer alan bu bina 1911’de tamamlanmış. Binanın en belirgin özelliği, üstündeki büyük kubbesi. Bu kubbe, siyah ve altın renklerle dekore edilmiş. Kubbenin tepesinde ise bronz bir Metropolis heykeli bulunuyor.

    Metropolis Binası

    Gran Via’nın diğer ucu ise İspanya Meydanında (Plaza de Espana). Bu meydanın merkezinde Plaza de España Anıtı yer alıyor. Bu anıtın tepesinde ünlü İspanyol yazar Miguel de Cervantes’in heykeli yer alıyor. Anıtın zemininde ise Don Kişot ve Sancho Panza’nın heykelleri bulunuyor.

    Debod Tapınağı (Templo de Debod)

    Eğer İspanya Meydanındaki büyük parkın sağ alt köşesinden ilerlerseniz Debod Tapınağı’na erişirsiniz. Yapı, MÖ 2. yüzyılda Mısır’da inşa edilmiş. Mısır hükümeti, Nubia Anıtlarını Kurtarma Uluslararası Kampanyası’na katılımlarından dolayı bir minnettarlık göstergesi olarak tapınağı 1968’de İspanya’ya bağışlamış. Mısır dışına taşınan birkaç eski Mısır mimarisi eserinden biriymiş.

    Maalesef ki her gün aklımda olan, bugün gidelim yarın gidelim dediğim bu yere gidemedik. Çünkü burası Madrid’de günbatımının en güzel yaşandığı yer olduğu bilgisi zamansal olarak bizi sınırladı. Gün içinde sıradan bir zamanda Debod’u ziyaret etmek anlamlı olmayacakmış gibi geldi. Ama bu şehir mutlaka yeniden ziyaret edilecektir. Hatta bu ülke favori listesine eklenmiş olduğundan sonraki seferde Debod Tapınağında günbatımları yaşanacaktır kısmetimizde varsa. Sağlık olsun.

    Debod Tapınağı (By https://www.flickr.com/photos/jiuguangw)

    İspanya Meydanındaki büyük parkın sol alt köşesinden ilerlerseniz bu durumda Madrid Kraliyet Sarayına ulaşılabiliyor.

    Buraya bir yol haritası bırakıyorum. Bu metinde isimleri geçen, görülse iyi olur dediğim bazı yerleri işaretledim. Elbette hepsi bu kadar değil. Bu muhteşem şehir için epeyce haritaya ihtiyacınız olacak.

    Bağımsızlık Meydanı (Plaza de la Independencia)

    Retiro Parkın ana girişlerinden birinin bağlı olduğu meydanda yer alır. Bin yedi yüzlü yılların sonlarında zamanın kralının isteği üzerine yapılmış. Şehrin doğu sınırlardan giriş kapı olarak düşünülmüş.

    Bağımsızlık Meydanı

    El Retiro Park

    Madrid’in merkezinde kentin en büyük ve en ünlü parklarından birindeyiz. Yaklaşık 1,5 kilometrekarelik bir alana yayılıyor. Bir halk parkı. Güneşlenmek, çimlere yayılmak, gölde kürek çekerek tekne gezisi yapmak gibi pek çok etkiliğe imkan veriyor. Zaman zaman çeşitli sanat ve sergi gösterileri için de kullanılan bölümleri bulunuyor.

    Görüntülere sığmaz Retiro’dan bir kaç kare

    La Rosaleda (Gül bahçesi)

    Retiro Park’ın içinde kendinizi tamamen izole edebileceğiniz, içinde kaybolabileceğiniz gül bahçesi. Dünyanın farklı bölgelerinden getirilerek dikilen güllerin yanısıra çeşitli güllerin çaprazlanmasından elde edilmiş hibrit güller de mevcut. Çitle çevrili alan girerken burnunuz direkt ve yoğun olarak o anda açık olan çiçeklerden yayılan gül kokusu ile karşılıyor sizi. Keyfini sürün.

    Nefis kokusuyla gül bahçesi

    Kristal Saray (El Palacio de Cristal de El Retiro)

    Retiro Park içinde yer alan bir başka eser. Madrid, dökme demir mimarisinin en dikkat çekici örneklerinden biridir. 1887’de, o zamanlar İspanyol kolonisi olan Filipinler’deki bir serginin parçası olarak flora ve faunayı sergilemek için bir sera olarak inşa edilmiş. Günümüzde, geçici sergilere ev sahipliği yapmak için tüm yıl boyunca bir mekan olarak kullanılan Reina Sofía Müzesi’ne himayesinde bulunuyormuş.

    Kristal Saray

    Reina Sofia Ulusal Sanat Müzesi (Reina Sofía Museum)

    Reina Sofía Müzesi, Atocha (Madrid’in ihtişamlı tren garının da bulunduğu) semtinde bulunan neoklasik bir binada yer alıyor. Başlangıçta, 16. yüzyılda sarayın tüm hastanelerini tek bir yerde toplamak isteyen II. Philip tarafından bir hastane olarak inşa edilmiş. Hastane, 1965’te nihayet kapatılıncaya kadar yıllar içinde çok sayıda değişikliğe uğramış. Reina Sofía Sanat Merkezi, 1986’da açıldı ve birinci ve ikinci katları geçici sergiler için kullanmaya başlanmış.

    Kalıcı Koleksiyonla 10 Eylül 1992’de açılarak Reina Sofía’yı resmen müze olarak kurulmuş. Bugün modern bir sanat müzesi. Picasso (Guernica gibi), Dali (The Great Masturbator gibi)’nin eserlerini görmek için çok sayıda ziyaretçi bu tarihi binanın koridorlarında dolaşıyor. Orta bölümde yer alan boşluk adeta bir park gibi ağaçları, çalıları ve süs bitkileriyle büyüleyici bir atmosfer sunuyor.

    Haftanın beş günü (salı hariç) 19.00-21.00; pazar günü ise 12.30-14.30 saatleri arasında ücretsiz ziyaret edilebiliyor. Web sitesi burada.

    Reina Sofia’dan bir kaç görüntü

    Prado Müzesi (Museo Nacional del Prado)

    Muhteşem eserleriyle büyüleyici saatler sunmaya aday bir sanat şölenindeyiz. Prado Müzesi 2019 yılında 200. yıl dönümünü kutlamış. Prado’nun duvarları, Velázquez’in Las Meninas’ı ve Goya’nın 3 Mayıs 1808’i de dahil olmak üzere İspanyol, İtalyan ve Flaman sanatçıların eserleriyle dolu. O nedenle ne görmek istediğine karar vererek ziyarete başlamakta yarar var. 8600 resim, 700’den fazla heykel arasında kendini kaybetmek çok olası.

    Haftanın altı günü 18.00-20.00; pazar günü ise 17.00-19.00 saatleri arasında ücretsiz ziyaret edilebiliyor. Web sitesi burada.

    Prado Müzesinden bir kaç görüntü

    Madrid Botanik Bahçesi (Real Jardín Botánico)

    Hemen Prado Müzesinin yanında yer alan Kraliyet Botanik Bahçesinin kuruluşu 18. yüzyılın sonlarına kadar gidiyor. Zamanın hükümdarı Carlos III Madrid’de doğa bilimlerine adanmış bir kompleks yaratma isteği duyuyor. Doğa Tarihi Müzesi’ne ev sahipliği yapmak için inşa edilen ve şu anda Prado Müzesi olan yerin yanına bir botanik bahçesi kurmak istiyor. Bu bilimsel ruh bugünün botanik bahçesinde yaşatılıyor. Burada bir herbaryum, 10 bin bitki çizimi, 5500 canlı bitki, tropik/egzotik kökenli bitki seraları, nuazzam bir bonsai koleksiyonu meraklılarını bekliyor.

    Bahçenin web sitesi burada.

    Madrid Kraliyet Botanik Bahçesi

    El Rastro

    Dünyaca ün sahibi olan bir pazarındayız. Pazar günleri kurulan ve çeşitli ürünler sunan kalabalık bir sokak pazarı. Geniş bir kaç cadde boyunca uzanan, düzenli tezgahları, renkli satıcıları, alıcıları ve meraklılarıyla eğlenceli bir yer. Aman çantalara, ceplere dikkat.

    Sokak müzisyenleri en çılgın hünerlerini bu sokaklarda sergiliyor. Eğlence tavan. Hafta içi zamanlarda da benzer ticari faaliyetler küçük dükkanlarda devam ediyor. Ama güzellik pazar gününde.

    El Rastro, bir pazar günü aktivitesi

    Miguel de Cervantes

    İspanyol edebiyatının en önemli ve ünlü figürü Miguel de Cervantes romancı, oyun yazarı, şair ve Don Kişot’un yaratıcısı. Madrid’de doğal olarak Cervantes’le ilgili pek çok iz var. Çok sayıda ve farklı evde oturduğu için bunları bir kısmı müze olarak bir kısmı eğitim kurumu olarak bugün de yaşatılıyor. Onun adını içinde geçiren bir çok heykel mevcut.

    Plaza de Espana’da Cervantes, Don Kişot ve yaveri Sancho Panza; İspanyol Temsilciler Kongresi (Congreso de los Diputados) yakınında Cervates Heykeli

    El Rastro’ya geliş yolunuzu Cervantes’i anarak ve onun izlerini taşıyan yollardan yürüyerek kurgulayabilirsiniz. Buraya bir yol haritası bırakıyorum. Bir pazar gününüzün bir bölümünü bu güzergahta geçirmenizi öneririm. Fotoğraf merakınız varsa keyifli bir yürüyüş rotası sizi bekliyor olacak.

    Cervantes’in vefatından önce yaşadığı son evi ve sokağı

    Yukarıdaki bağlantıyı izlerseniz sırasıyla Monumento Cervantes, Statue of Miguel de Cervantes, Casa Miguel de Cervantes, El Rastro başlıklarında ilerliyor olacaksınız. Casa Miguel de Cervantes, Cervantes’in yaşamının son bulduğu Calle del León caddesinde, köşede yer alan ev.

    Plaza de Toros Las Ventas

    Las Ventas, İspanya’nın en büyük boğa güreşi arenası. Salamanca bölgesinin Guindalera semtinde 1931’de açılmış. 23.798 kişilik oturma kapasitesiyle Meksika ve Venezuela’daki boğa güreşi arenalarından sonra dünyanın üçüncü büyük boğa güreşi pistiymiş. Tüm yıl boyunca turistik amaçlı ziyaret edilebiliyor.

    Tek amaçlı bir kullanımdan ziyade ünlü sanatçıların ve grupların da sahne aldığı bir merkezmiş aslında burası. Beatles (1965), Diana Ross (1991-92), Depeche Mode (1993), AC/DC (1996), Kylie Minogue (2009), Coldplay (2011) burada konserler vermişler.

    2008 yılında arena toprak tenis kortuna dönüştürülmüş. Rafael Nadal önderliğindeki İspanya Davis Kupası Takımı, yarı finalde ABD’ye karşı oynayarak kendi seyircisi önünde şampiyon olmuş.

    Arenanın web sitesi burada. Burada da sanal tur imkanı var.

    Las Ventas

    Madrid Atocha Train Station

    Burası Madrid’in merkez tren garı. Göz alıcı bir yapı. Şehrin ana dokusuna hakim kırmızı tuğla ve onun sağladığı sıcaklık burada da dikkat çekici. 1851 yılında, ülkenin ikinci demiryolu hattı istasyonu olarak yapılmış. Daha sonra 1865 ve 1892’de genişletilmeye başlanmış. En son 1984 ve 1992’de ekler yapılmış.

    Yapıyı bizlerin fotoğraflaması pek kolay değil, devasa bir tesis. Burada bazı fotoğraflar var. Fikir vermesi açısından bakılabilir. Turistik amaçlı bazı bilgiler için de ben buradan yararlandım.

    Yapıyı bu kadar ihtişama kavuşturan müdahale ise 1892 yılındaki genişletmede yapılmış. Merkez salonun üzerine bir çatı konulmuş (152 metre uzunluğunda, 48 metre genişliğinde ve 27 metre yüksekliğinde). Bu yapıyı, şehrin en tanınmış simge yapılarından biri haline getirmiş.

    1984 ile 1992 yılları arasında gerçekleştirilen çalışmaları ile Atocha kompleksi eski ve yeni olmak üzere iki istasyona ayrılmış. Yeni kısım demiryolu trafiği (yüksek hızlı ağ AVE, uzun mesafe trenleri ve yerel Cercanías hizmetleri için terminal) için kullanılırken, eski kısım ise Renfe’nin (İspanyol ulusal demiryolu şirketi) ofislerine ev sahipliği yapmaya başlamış. 70 palmiye ağacı ve 1.000 diğer bitkiler, 100’den fazla farklı türün bulunduğu tropikal bir bahçeye ev sahipliği yapan bir alışveriş ve eğlence alanı da yapıyı sıradan bir tren garı olmaktan çok öteye taşıyan özelliklere eklenmiş.

    Madrid Atocha Train Station

    Madrid’ten Toledo’ya ve Barselona’ya gitmek için hızlı treni tercih ettik. Bu yolculuklar için Madrid Atocha Tren Garını kullandık. Yapının içindeki ferahlığı, yüzlerce insanın aynı anda hareket ettiği bir yerde çarpışmadan yürümek diye tanımlayabilirim. Temizlik bir diğer dikkat çekici nokta.

    İspanya’da, diğer ülkelerde daha görmediğim birkaç şey fark ettim. Trenlerin hareket peronlarına sadece seyahat edecek yolcular erişebiliyor. Biletinizi internet üzerinden, istasyondaki makinelerden ya da gişeden alabilirsiniz. Her nasıl alırsanız alın kimlik bilgileriniz (turistseniz mutlaka pasaport bilgileri) isteniyor. Ana holden trene binmek için bekleyeceğiniz salona geçmek için tıpkı havalimanlardakine benzer güvenlik kontrolünden geçiyorsunuz. Burası da cam sürgülü kapılarla peronlara açılıyor. Ama treninize hangi perondan bineceğiniz bilgisi için yine ekran takibi yapmanız gerekiyor. Yolcu alımı başlayınca uçağa biner gibi biletiniz elektronik olarak görevli tarafından okutuluyor ve perona geçiyorsunuz. Trenle çok sayıda vagondan oluşuyor. Vagonunuzu, vagon içindeki yerinizi (iki katlı ise katınızı) bulup yerleşiyorsunuz. Ortalarda valiz bulunmuyor. Vagon içinde onlara ayrılmış alana bırakanız bekleniyor. Bir daha bilet kontrolü ile uğraşılmıyor.

    Toledo Madrid’e en yakın yerleşimlerden biri (75 km). Trenle yaklaşık 3o dakikada ulaşılıyor. Barselona 630 km civarında. Trenle 2 buçuk saatte, arabayla yaklaşık 6 saatte ulaşılıyor. Ülkede demiryolu taşımacılığının hakkının verildiğini hissettim ben.

    Madrid Atocha Tren Garı

    Formula 1 Spanish Grand Prix 2026

    Madrid, Formula 1 ile imzalanan anlaşmaya göre 2026-2035 yılları arasında gerçekleştirilecek İspanya Grand Prix’sine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyormuş.

    Madrid’te öncelikli bulunma sebebimiz olan XX. International Botanical Congress’in de içinde yapıldığı IFEMA MADRID (Madrid Fuar Merkezi) aynı zamanda Grand Prix heyecanına da mekan olacak. Bu hazırlıklara dikkat çekmek için görünürlüğü artırıcı çalışmalara başlandığına biz de tanık olduk.

    Yeme-içme konusu

    Diğer Avrupa ülkelerine kıyasla yemek kültürü de olan bir ülkedeyiz. İspanya şaşırtıcı derecede deniz ürünleriyle öne çıkan bir üne sahip. Özellikle kalamar günlük hayatın bir parçası adeta. Hemen her yerde fiyatlar oldukça uygun. Genel olarak Avrupa’nın diğer ülkelerine göre market fiyatları uygun (ucuz).

    La Campana Plaza Mayor bölgesine giden herkesin önünde durmak zorunda kaldığı bir mekan. Sadece kalamar yok elbette. Ama bu da sürekli yenebilecek bir şey bize göre (hele bulmuşken). Ekmek arası tanesi. 4 Avro

    San Gines bu kuros işini iyi yapıyor, belli. 1894’ten beri bu işi yapıyorlar. Görseldekiler 9,90 Avro.

    Bu ülkeye gelince tadına bakılması gerekenlerden biri, Paella. La Paella Real’de deneyimledik. Ekrandaki tava iki kişilik, kişi başı 19 Avro.

    Bir kaç da tapas örneği bırakayım. Küçük tabaklarda, az miktarlarda atıştırmalıklar diye tanımladık. Çok çok lezzetli hepsi. Mekana göre değişen isim ve içerikte değiller. Hemen her yerde aynı isim, kalite ve miktarla servis ediliyor. Enginar, patatesin değişik versiyonları, biftek. Ortalama 4-10 Avro arası her biri.

    Bu gezinin içecek keşfi Sangriadır efendim. Hem görseli, hem içimi ve hem de ülke insanının tüm renkliliğini yansıtan şahane bir karışım. Diğer taraftan İspanya’nın bir Vermut üssü olduğunu da bu seyahat sırasında öğrenmiş oldum.

    Yeşil zeytin meselesi

    Bir de yeşil zeytin meselesi var dostlar. Akdenizliliğin adeta fışkırdığı bir mevzu bu yeşil zeytin konusu. Masada hep olan ama bizim hiç aşina olmadığımız baharatlarla muamele edilmiş şekillerde hep var. Market raflarında hangisini denesem acaba dedirten nitelikte bir mesele bu yeşil zeytin meselesi. Bayıldıkk.

    Yeşil zeytinin bu kadar önemli bir mesele olduğunu bilmezdim Madrid’e gitmeden önce

    Konaklama

    Madrid tam turistik bir şehir. Bu nedenle her türlü bütçeye ve keyfe uygun konaklama tesisi bulmak mümkün ve kolay. Biz Airbnb’den kiraladığımız evde de (Chamartin semtindeydi); Hotel ILUNION Suites Madrid’ten de; ibis Madrid Centro las Ventas’dan da çok memnun kaldık. Tertemizdiler. Muhatap olduğumuz herkes çok kibar, iletişime açık, işlerinin ehli kimselerdi.

    Toplu ulaşım kolaylığı nedeniyle nerede kalırsanız kalın gideceğiniz yere mutlaka 30-35 dakika arasında ulaşıyorsunuz. Şehrin göbeğinde kalayım, toplu ulaşımla işim olmasın derseniz 2 kişi geceliği 60-100 Avro (ağustos 2024) arasında değişen fiyatlarda yer bulabilirsiniz.

    Candaki

    Levent Şık Yazıları

    İçeriğe atla ↓