Bazı insanlar diğer bazılarıyla asla aynı dairenin içinde buluşamayacak

Bazı insanlar diğer bazılarıyla asla aynı dairenin içinde buluşamayacak. Evet. Bu çok üzücü. Ama kabul edilmesi zor bir şey değil.

Zaafımızdır ki insana fazlaca anlam yüklüyoruz. Çünkü sözle ya da hiç ses etmeden sadece gözle anlaşabilme olasılığımız olduğunu düşünüyoruz. Böylesi bir ön kabulle başlıyoruz.

Diğer yandan kendimize yüklediğimiz anlamlar da var. Bundan da abartılı olanla olmayanın ayırdındaki terazi maalesef yine sessizi alta alan yönde sakildir.

Bir psikolog, psikiyatr ya da sosyolog değilim. Ama bunlardan en azından birinde uzmanlığımın olmasını çok isterdim. Kendimi o alanlarda hep ilgili ve hevesli bulsam da o yönde çaba harcayacak güçte, inançta ve cesarette bulamadım. Aslına bakılırsa geçirdiğim çocukluk ve gençlik dönemlerine bakınca ben hiçbir şeyi çokça isteyecek bir hevesle ve birikimle donanmadım. İsteyebileceklerim sınırsızdı ama tam aksine kısıtlıydı. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Ara ara hikayelerimde yerini buluyor bu konular. Derdim kendimi anlatmak değilmiş gibi görünüyor ama durup durup kendime geliyorum. Neden? Çünkü anlatacaklarım var. Kendimden yola çıkarak başka Leventlere dokunması olası sözlerim var. Yazıyorum, konuşuyorum.

Lakin şimdi şunu anladım. Kendinden söz etmenin bile kabul görme olasılığı yüksek bir çok yolu var. Şahsen bundan bile habersiz olduğuma ikna oluyorum. Neden? Çünkü o da bir eğitim ve birikim meselesiymiş. Orada da yokum. Tatsız.

Şimdi bir yere doğru eviriliyor yazılarım, fotoğraf altı serzenişlerim, övgülerim, şikayetlerim. Bir şeyin ilgilisi ile karşılaşması her zaman bir şanstır. Tıpkı bir çocuğun iyi bir öğretmenle karşılaması gibi bir şans. Bu konuda haksızlık etmeyeyim. Yazdıklarım, konuştuklarım kimi gönüllerde bir yer edindi. Kıymet gördü. Ama eleştirildiğim açılardan kendime baktığımda neyi neden yaptığımı açıklamak zorunda kalışlarım da az değil. Oysa o türden bir baskıdan muaf yaşamak, yazmak ve sadece paylaşmaktı asıl niyetim. Alıcı alsın, ilgi duymayan uzaklaşsın. Ama öyle olmuyor. İnsan olarak zaaflarımız var, en fenası da kırılganlıklarımız. Yanına bununla hiç bağdaşmayan sınır tanımazlıklarımız, ölçüsüzlüklerimiz, kendimize benzetme hırsımız ve telaşımız var.

Şimdi yol ayrımındayım. Bir aylık bir süre için orijinden uzaklaşma bana epeyce farkındalık kazandırdı. Yanlış yerden doğru gıda almak gibi bir zaaftaymışım. Bir vesile ile naçizane varlığım ve bilgimle destek olduğum tüm tanıyanlar bilir ki sadece elindekini sorgusuz paylaşan biriyim. Gerisine karışmam, fazlasını istemem. Ama bu bile hata aslında. Vurdulu kırdılı, entrikalı filmlere olan talepten feyz almam beklenirken ben aksini savunmaya devam ettim, edeceğim -maalesef-.

Bugünden bir de iyi haber vermiş olayım. Üç dört ay kadar önce bir telefon aldım. Bir tanıdığım aracılığıyla bana ulaştığını söyleyerek başladı karşıdaki söze. Sonra bir şirket yöneticisi olduğunu, ama onun dışında deneme yazıları yazarak kendini başka bir mecrada var etmek isteğini belirtti. Hazırda olan dosyasına bakmamı, yayınlanmaya değer bulup bulamayacağıma dair fikrimi sordu. Estağfirullah. Böyle bir fikir beyan edecek had nerede bende. Sadece çabanızı kıymetli bulduğumu, destek bağlamında ne gerekiyorsa sunabileceğimi söyledim. Sonra hikaye kendiliğinden aktı. Bulunduğum konuma göre sabah saatlerinde bir mesajla kitabının çevrimiçi baskısının bağlantısını paylaştı hanımefendi benimle. Desteğim için teşekkür olağan elbette ama “sizinle sevincimi paylaşmak istedim” diye bitirmişti mesajını.

Tüm metnin özeti budur, sevincinizi, umudunuzu kimlerle paylaşıyorsanız sizi, siz gibi hissedecek olanlar onlardır. Okuru, ilham alanı bol olsun dedim. Sonlandırdık sohbetimizi yazılanlar dilinden.

İçtenlik ve farklılık

Bir süreliğine zihninizi nadasa alırsanız, kalabalık ve çoklukta düşünülüp çarçura uğramış fikirlerinizin hasadını yapma imkanı doğa(bili)r. Zira kalabalıklar ve onun ürettiği keşmekeş önemseme olasılığımız olan bir çok insani değeri, içli ve içten sözü perdeleyebiliyor. Bazı anların hazzına çok sonraları -biraz da hayıflanarak- varmamız bundandır.

Biz insanlar her bakımdan öyle çeşitliyiz ki birbirimizle ilişkimizi ve birbirimizde ilerleyişimizi belirleyen de bu çeşitliliğe bağlı farklılıklarımız oluyor. Buluşurken de vedalaşırken de hep kayda değer bir gerekçemiz oluyor, buna da saygı duymak gerekiyor. Farklı ve çeşitliyiz ne de olsa.

Mesela ben, kişinin kendi kendisinin eseri mi (orijinal mi) yoksa başkalarının güdümünde mi (sıradan mı) olduğunu önemseyenlerdenim. Kendi kendini doğuramamış, öz değerlerinin farkına varıp bunları yaşamının odağına koyamamış kimseler en kibar deyimle yavanlık mertebesinde bir hayatın öznesi olmakla tanımlanabilir zannımca.

Nefes almayı dilemek

Her insanın güne uyanışı birbirinden farklı olmalı. Siz ilk gözünüzü açtığınızda ne düşünürsünüz, ne yaparsınız bilmiyorum. Eğer isterseniz bu gönderinin altına yazabilirsiniz tabi.

Herkes kendi yaşadığını bilir. “Sadece” kendimizi bilmek bizi yalnız yapmaz. Olsa olsa kendimizi iyi tanımış, bildiğimizin altını çizmiş oluruz. Birileri de bilsin dersek yakın bulduklarımızla bunları paylaşırız. Bu da sohbet olur. Ama neden benim şuyumu bilmiyorlar diye hayıflanmak anlamsız bir talep bence.

Gün aydınlanırken gözlerim hemen açılmak ister benim. O günün başına düşecek hiç bir şeyi kaçırmak istemem. Güneş hangi renklerini sabaha bahşetmiş, gökyüzü bulutlu mu açık mı, kuşlar dalları basmış da muhabbete kurulmuş mu, erkenciler sokaklarda hafif öne eğik yola koyulmuş mu, boş caddelerde yolun ortasından gidenler bunun keyfinde mi… uzar gider bu merak listesi. Gün başlamış, günden nasip dileme vakti gelmiştir. Şöyle derim içimden açıkça:

Bugün bir ihtiyaçlının yaşamına dokunmaya fırsatım olsun. Bunun peşinden koşacak zamanı, dikkati, algıyı oluşturamayabilirim, o benim yoluma çıksın. Almak istediğim bir şey varsa bugün onu kolayca alayım. Kimseye küfür edecek kadar kızmayayım. Yolda önüme atlayana yol verecek geri duruş sakinliğinde kalabileyim…” Bir çırpıda aklımdan geçen bu dileklerin hepsi bir günde olmaz elbette. Ama ben yine de dilerim. Olduğu kadarına talibim ki yarın sabaha yine umutla başlamak için sebebim olsun.

Yine, yeni bir gün başladı. Kuşlar öyle neşeli ki, biz en bedbin en bedbaht iklimi başımıza geçirsek de hayat hep devam eder. O halde umudun mumunu önce kendimiz yakmalı yola çıkmalıyız.

Son söz: Belki hepimiz, çok büyük şeyler yapamayabiliriz ama hepimiz büyük bir sevgiyle küçük şeyler yapabiliriz (Rahibe Teresa).

Güzel geçsin gününüz. Umutlu sabahlar.

Değer mi?

Rüzgar gibi, tenimizi yalayıp geçiyor ömür. Bir kayadan diğerine seker gibi, o sıçramalar sırasında içi hoplatan heyecanlar gibi, nefes aralıklarını sıklaştıra sıklaştıra, başı döndürüp geçiyor yaşam.

Bir gün buradayız, diğer gün şurada, sonraki sabah uzakta; yerden, yurttan medet umup, havasından heves alıp, imrene imrene gıptayla bakıp, baktırıp uçuyor ömür.

Kimi hayatlar demir kazıkla bağlı sanki limana; hiç tükenmeyecekmiş gibi yaşanıyor. Kimileri birazdan sır olacakmış misali bir başka hayata sıkıca tutunuyor.

Bazı canlar malda, maddede, makamda buluyor anlık saadeti; bazıları yarın olduğunda içinde kalacağı kalpte. Faniliğinden habersiz, kimi bedendeki canlar; öyle hoyrat ki eşe dosta, gelene geçene; ama bazıları da var ki o geçmeden çıkmaz neredeyse karıncanın yoluna.

Ne kargaşa, ne telaş, ne sen, bencilik; bu nasıl kıyım ki böyle nereden çıkıyor bu bizden, sizdencilik? En uzun yaşayana “daha seksen”di deniyor, en uzun makam işgali haydi bilemedin on yıl sürüyor. Her elbise altındaki tende evladiyelik sanılıyor. Oysa en eskimez elbise üç ya da beş senede kevgir oluyor.

Değer mi, üç beş senelik sultanlık için, saltanata?

Çocukluk ve anılar, dünyaya bir kez bakmışlık

Az ya da çok, farkındayız ya da değiliz hemen hepimizde kendimizi açıklama ihtiyacı vardır. Ya da belki şu daha doğrudur “açıklayamama, anlatamama kaygısı” Küçük bir çocuğu bir süre izleyince onun buna gereksinim duymadan gelişine yaşadığını kolaylıkla fark ederiz. Talebini dilindeki kadar sözcükle, konuşmaya başlamadıysa beden diliyle pekala anlattığını görürüz. Dolambaçlı yol haritaları henüz zihnini doldurmadığı için olsa gerek hedefe giden en kısa yolu içgüdüsel olarak seçerek yola koyulur.

Yetişkinlik yolunda ilerlerken, olduğu haliyle ifade edilen en sıradan gereksinimlerimiz, beklentilerimiz, fikirlerimiz bile ardından bir sürü açıklama yapmamıza muhtaç kalır. Hele ki bu açıklamaların karşımızdakini ikna etme kabiliyetini fark ettiysek zaman ilerledikçe açıklama ihtiyacı, kaygısı neredeyse bir zorunluluğa dönüşen hal alır. Nobel edebiyat ödüllü Amerikalı şair Louise Glück bunu Yuvaya Dönüş şiirinde o kadar güzel ifade etti ki hayran olmamak elde değil. Şiir çocukluk defterinde kayıtlı gayet sıradan doğa olaylarının anımsanması ve bunları hepsinin çocuk gözleri ve kalbine hitabını yetişkin diliyle ifade etmesiyle akıp gidiyor. Karara bağlama cümlesi ise en son iki dizeye bırakılmış ki bizi tamamen kucaklıyor: Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır.

Tam da yazıya başlarken ifade edildiği gibi işte… Sonra hiçbir zaman o elma ağacı şiirdeki saflıkla, sadelikle görülmez olur. Nisan sonunda komşunun bahçesine gelen baharla sürüklenen çimenler de çiğdemler de. Sonra her şey nesnelleşir. Düşünceler, duygular, özlemler, kaygılar, beklentiler… Elle tutulur gözle görülür hale gelmiştir sanki tüm bunlar ve daha niceleri. Büyük bir yanılgıyla.

Varlığımız, duruşumuz ve hala ayakta ve hayatta oluşumuz yıkılmaz bir kale olduğumuza dairdir sanki. Ne yüzümüze çöken hüzün ne de gözlerimizin ışığını parlatan küçük ve sebepsiz bir sevinç hakkınca değer bulur dışımızdaki dünyada. En endişeli zamanlarımızda değişen vücut kokumuz hormonlar marifetiyle dışa dahi yansırken kimsenin o kokumuzla alakalı bir görüsü olmadığını fark ederiz. Oysa bizim alt seviye canlılar olarak tanımladığımız bitkiler, hayvanlar o kokularla anlaşıp kucaklaşır gerekirse birbirlerinden uzaklaşırlar. Belki çocukken duyduğumuz bir sesi, kokuyu bize hissettirdikleriyle doğrudan en açık dillilikle açıklayabilmemiz de hep şiirde geçenle aynı düzlemin marifetidir.

Sonra hep açıklamamız gerekir kendimizi. Açıklar dururuz anlaşılalım diye. Yanlış anlaşılmak cabası ama yeter ki anlaşılalım, en az bir kişi görsün, duysun, anlasın bizi. Ve desin ki evet ben seni, senin anlatmak istediğin gibi hiçbir şey açıklamasan da anlıyorum. Haklısın ya da değilsin bunlarla ilgili değilim ama seni, anlatmak istediğin halinle anlıyorum. Gözlerindeki endişeyi görüyorum, kalbinden sızan ağrılı akıntının farkındayım, hissediyorum. Üzüntülerin başını döndürdüğünü, bakışlarının bulanıklığını, belki de kusma ihtiyacı duyduğunu fark ediyorum. Kederlerine topyekün bir çare bulamam elbette ama seni hissediyorum, gözlerinin içine bakarak seni dinliyorum. Ya da istersen seninle susabilirim, yanındayım bunu bil yeter. Hani geçenlerde çok sevinçli bir haber almıştın ve anlık mutluluğun tavan yapmıştı ya o gün de seni anlamış hissetmiştim. Çünkü sen benim için varlığın kadar içinde taşıdığın senle değerlisin. Sen, sen olduğun için anlaşılmayı, hissedilmeyi hak edersin.

Çocukken dünya bir kez bakışımız da gerisinin hatıra olarak onlarca yıl bizi yaşatabilmesi de o masum bakışın içselleştirdiği sadelikle alakalı olmalı. Elma ağacı, kışın çıplak, savunmasız ve gri kahverengi görünebilir. O haliyle penceremizin en büyük alanını kaplayabilir. Biz onun çiçekli ve meyveli halini bir kez olsun görmüşsek o bizim için hep elma ağacıdır. Çocukken bakmışızdır, görmüşüzdür onun her halini. Biliriz ki çiçek de meyve de zamanın ve emeğin ürünüdür.

Hayalimde bir sokak imgesi var. Genişçe bir sokak. Köşe başına doğru ağzı genişleyen ve ana caddeye bağlanmak üzere geniş çaplı olmayan bir göbekle sonlanan. Sokağın ortasında yaprak döken ağaçlardan iki sıra var. Zemin toprak, kışın çamur olmayan yazın tozamayan. Rahatlıkla yürünebilen, itiş kakışa sebep olmayacak rahatlıkta yürünebilen bir toprak yol. Ara ara banklar var sağlı sollu. Birbirlerine yakın değiller. Karşılıklı ama çapraz dizilişli, tam biri diğerinin karşısında değil.

Köpeğini gezdiren kadınlar ve erkekler var yürüyüş yolunda. Yapraklar, yüksek boylu ağaçların diplerinde birikmiş, artık griye doğru değişmiş renkleri. Ömürleri son nefeste. Yeni bahara açılıyor her günün kapısı az çok belli. Ellerim montumun cebinde yürüyorum ben de, ardıma sokağın ağzını almışım. Nefeslene nefeslene yürüyorum. Bunlar şükür nefesleri hep. Hayalimdeki o sokağın başında, hemen sokak ağzındaki küçük göbeğe bakan bir penceresi olan bir evde yaşıyorum. Yukarıda değilim binada, aşağıda da değilim. Pencerenin önündeki koltuğuma oturduğumda mütevazı kavşağı görüyorum . Uzun uzun pırıl pırıl belediye otobüsleri geçiyor sıkça, kırmızı, beyaz boyalılar. Işıklı tabelaları siyah zemin üzerine beyaz ifadelerle döşeli, yüz otuz iki yazıyor bazılarında, kimilerinde ise yüz otuz üç. Çocukken baktığımda da aynı bu şekilde görmüştüm.

Sokaktaki apartmanlar genelde dört ya da beş katlı. Kimisinin çatı katı var. Pencereleri direkt gökyüzüne bakıyor onların. O nedenle beş katlı görünüyorlar. Sokağa inince sağ dönüp kaldırım boyunca uzun bir yürüyüşe çıkıyorum hemen her gün. Çocukluk adımlarım var bu kaldırımlarda. Birkaç sokak ilerleyip evimden uzaklaşınca babamla karşılaşıyorum. Hiç gitmemiş, hep var gibi. Ya da gitmiş de yeniden otuz dokuz yaşına dönmüş gibi. Beni görünce gözleri ışıldıyor yine. Benim de öyle elbette. Gazete almak için çıktığını söylüyor. Bir de klasik alışkanlık cumartesi lotosu. Bize çıkmaz babam diyorum o, ihtimal çok çok düşük. Ama içimdeki ses bir yandan da bunca yıldır istikrarla bunu yapıyor ya helal olsun bu inanca demekten geri durmuyor. Bir iki de broçin alırım kahvaltı için, istersen sen de dönüşte uğra kardeşin de uyanmış olur o zamana kadar. Anne güzel bir kahvaltı hazırlar, yeriz diyor. Dur hatta sen seversin sana bir de sucuklu yumurta yaparım hani o zaman yaptığım gibi deyince nefesim kesiliyor. Çok uzak zamanlara gidiyorum birden. Hiç unutamadığım o sucuklu yumurta tavası gözümün önüne geliyor. Sarımsakla baharatın kokusu burnumda. Babam otuz dokuz yaşında bense yedi. Ne çok zaman önce ama o koku ve hissettirdiği hep aynı yerinde. Tamam bakarız, haberleşiriz diyorum babama, ilerliyorum.

Sol bacağım belden itibaren biraz çekiyor beni yere yere. Lise yıllarının sonunda siyatik sinirinin omurların arasına sıkışmasıyla başlamıştı bu. Sonra bel fıtığına doğru ilerlemişti. Kendimi koruyarak onunla yaşamayı öğrendim sonra sonra. Yavaşlattım mecburen hayatımı. Kaldır kopar işlerini azaltamasam da daha dikkatli kullanmaya çalıştım bedenimin eklem yerlerini. Bu günlerde havanın soğuk olmasının da etkisiyle hafif bir sızı var. Yine de iyi geldim bu zamanlara diyorum kendi kendime. Yaşıtlarımın çoğu yetmişleri göremeden vedalaştılar dünyayla. Kimi hızlı kimi yavaş yavaş ama bir şekilde anılara gark oldu onlar da. Seksenlere yakın beden ama gönül öyle mi? Geç buldum bu sokağı, çocukluk gözlerimi, izlerimi öyle kolayca bırakıp gidemem buralardan. Gitmek istemem. Tüm yürüyüşlerim hep aynı yöne doğru oluyor, olsun istiyorum. Hemen her gün olmasa da ya babamla ya da annemle karşılaşıyorum sokağın diğer ucunda. Annem otuzlarının ortasında babamsa sonlarına yakın. Ayaküstü konuşup selamlaşıp helalleşiyor ilerliyoruz kendi yönümüze. Hep gözlerimizin parladığını duyumsuyor onunla yaşamaya yeniden başlıyoruz. Çünkü dünyaya bir kez çocukken bakarız, geri hep hatıra işte.

24.01.2025

Candaki

Levent Şık Yazıları

İçeriğe atla ↓