Rize (Doğu Karadeniz 3)

Bugün sizlerle kuzeyin biraz daha doğusuna gideceğiz. Trabzon’daki evimiz KTÜ Sahil tesislerinde güzel bir kahvaltı şenliğine dahil olduktan sonra resepsiyondaki zarif delikanlıya anahtarlarımızı teslim ettik. Valizlerimizi araçlarımıza yükleyip Karadeniz Sahil yolunu Rize yönüne doğru takip etmeye başladık.

Sizde de böyle oluyor mu, insan başka bir ülkede, şehirde tatildeyken yorgunluk nedir bilmiyor. Gezgin, bir önceki gün ne kadar yüksek tepelere, yamaçlara tırmanmış olursa olsun; ne kadar çok adım atmış yol kat etmiş olursa olsun ve hatta gece ne kadar geç yatarsa yatsın sabah patlamaya hazır “bomba” gibi uyanıyor. Bu bile rutinin dışına çıkmak için yeterince özendirici değil mi sizce de? O yüzden imkan varsa evde kapalı kalmamak, alınacak nefesleri dışarıda almak en iyisi.

Uzungöl

Rize’ye doğru ilerlemekteki amacımız, yıllar önceki ziyaretimizde nispeten bakir halini gördüğümüz Uzungöl’ün bahis olduğu gibi bir plastik ve beton cennetine dönüşüp dönüşmediğini görmek. Sahil boyunca Sürmene’den itibaren yoğunlaşan çay ekim alanlarını izlerken ülkemiz çiftçisini çay ile tanıştıran ve bunun için de insanüstü emek harcayan Zihni Derin’i saygıyla anmadan geçmedik. Çay bitkisinin hasat mevsimi olduğu için yer yer çaylıklarda yaprak toplayan çalışkan Karadenizli Kadınlarımızı gördük. Oldukça yüksek eğimli arazilerde, sanki ovadaymışçasına çalışan bu emektarların elinden geçip sohbetimize gelen, muhabbetimize taban oluşturan çayın kokusu buram buram ortalıkta dolanıyordu zaten. Kamyon kasalarında taşınmakta olan çay yapraklarından bazıları buralardan gitmek istemiyor olmalılar ki brandaların kenarlarından kaçı kaçıvermişler yollara, yol kenarlarına savrulmuşlardı.

Of, Bayburt yoluna dönerek denize paralel uzanan Doğu Karadeniz Dağlarının kimi yerlerinde geniş, kimi yerlerindeyse dar vadilerinden birinde ilerlemeye başladık. Özel çay fabrikalarının yoğun olduğu Çaykara’dan geçerek Uzungöl’e vardık. Söylendiği, yazılıp çizildiği gibi burası ne yazık ki tüm doğallığını yitirmiş. Şehirde insan için olan ne varsa burada da var (bu gözlemimiz ne yazık ki Ayder Yaylası için de yazımıza girecek). Bu kadar beyaz plastiğe gerek var mıydı bilmem ki? Ama yine de yükseklere çıkıp yukarından izlediğinizde muhteşem bir doğa parçası. Elimizle yaptığımız çirkinlikleri görmezsek gerçekten muhteşem. Eğer siz de bizim gibi düşünürseniz çok ama çok kötü bir toprak yoldan Garester Yaylasına çıkmayı deneyebilirsiniz. Önerim odur ki buraya resmi tatiller dışında bir zamanda gelin. Çünkü tatil dönemlerinde yollar da mekanlar da kapasitenin çok üzerinde araç ve insan barındırıyor. Bu hem tehlikelere ve hem de güzelim doğal örtünün tadını çıkaramamamıza vesile oluyor. Garester Yaylasına çıkılan yol yeni açılmış, genişletilmiş ama bilinir ki yolla beraber inşaat ve yapılar hemen o yolu ilk kullananlar olurlar. Nitekim daracık yola rağmen, yol boyunca bir çok iş yeri açılmış, yol kenarları otopark olmuş, tınlı ince toz da cabası. Ama manzara mükemmel.

Garester dönüşü göl çevresinde aracımızla bir gezinti yaptık. Yaya olarak bunu yapmak mümkünken insan kalabalığını taşıyamayacağımızı fark ederek hızlıca oradan ayrılmak istedik. Demografik yapının daha çok dilini anlamakta zorlandığımız Arap harflerinden oluşan plakaları ve devasa araçlarıyla gelen misafirlere kaydığı gözden kaçmıyordu.

Gito Yaylası

Geldiğimiz yolu geri dönerek yeniden sahil yoluna çıktık. Bir sonraki hedef rotamız Gito Yaylası. Pek çok gezi planında yer alan, anlatıla anlatıla bitirilemeyen Gito Yaylası. Bir benzin istasyonunda biraz dinlendikten sonra yeniden yola koyulduk. Elimizdeki GPS uygulamaları Gito için farklı yollar önermekte, biz de günü ekonomik kullanmak adına en kısa yolu tercih etmekteydik. Önce Rize’ye geldik. Rize, Trabzon’a göre çok daha bakımlı bir kent. Yapılaşma için gereken düzlük alan biraz daha fazla olsa gerek ki binalar, caddeler, sokaklar oldukça düzgün. Çayeli ve Pazar’ı geçtikten sonra yol yine dağlara doğru ayırdı bizi. Önce Hemşin’e geldik. Denizden uzaklaştıkça üzerimize sinen yeşil kokusu katbekat arttı. Derin vadiden ilerlerken yüksek yamaçları kaplayan bitki örtüsü az sayıda çeşitli bitkiden oluşsa da birey olarak çok fazla üyeyle temsil ediliyorlardı ki adeta yeşilden bir şemsiye altında ilerlemekteydik. Hemşin küçük bir yerleşim. Burayı geçtikten sonra yol kıvrıla kıvrıla ilerlemeye ve hatta biraz biraz da bozulmaya başladı. Bizimle aynı yöne gidenler karşıdan gelenler olduğu için güvenli bir şekilde ilerliyorduk. Varış yerine uzaklığımız çok olmamasına rağmen ciddi anlamda bozulan yoldan dolayı ilerlememiz oldukça güç olmaya başladı. Kantarlı isminde bir yerleşim yerinden geçtik. İnsanlarla konuştuk, selamlaştık. Doğru yoldaydık ama yol bize “doğru” değildi. Çok çok bozuldu, iyice yavaşladık, arıcılık için çok özel olan bu bölgeden geçiyor olmak elbette çok kıymetliydi ama bilmediğimiz bir mecrada yine bilinmeze doğru giderken gün yavaş yavaş iniyordu. Çok çetrefilli bir yolculuktan sonra Gito’ya vardık. Varmalıydık zaten bunca emeğe. Kaçkar Dağlarında önemli bir zirvedeydik. Altimetre 1987 metreyi gösteriyordu. Muhteşem bir özgürlük hissi, hava kararmaya başladığı için de endişe vericiydi. Ancak bizimle beraber yolda olan kimseler ya da geri dönmekte olanlara bakılırsa her şey çok olağandı. Biz de onlar gibi davranmaya çalıştık. Fotoğraflardaki his oradaki ıssızlığı tam vermeyebilir. Aslına bakarsanız yıllardır süren bitki toplama amaçlı arazi çalışmalarımızda defalarca böyle yerlerde bulunmuştuk. Ama bir rotayı takip ederek gelmek başka bir histi tabi. Şimdi artık Çamlıhemşin’e dönme zamanı.

Sonra yine geldiğimize benzer kötü bir yoldan aşağıya inmeye başladık. Sık ağaçlardan oluşan orman içlerine girdik, çıktık; Fırtına Deresi Vadisine, muazzam gürültüyle Karadeniz’e koşan beyaz köpüklü suların seslerinin arka planında Çamlıhemşin’e geldik. Çok yorucu bir parkurdu. Ama bize tüm kötü anıları unutturacak bir konaklama tercihinde bulunmuştuk. Yamantürk Öğretmenevi, tek kelimeyle olağanüstü bir tesis. Fotoğraflarına bakınız. Oraya giderseniz daha iyisinde kalmayacaksanız burayı tercih ediniz. Konaklama ve yiyecek içecekle ilgili ayrıntıları en son bölümde ele alacağım için şimdilik bu kadar yer vermiş olayım. Güzel bir akşam yemeğinin ardından hemen penceremizin önünden geçen Fırtına Deresi’nin tatlı sesiyle uykuya dalmak muhteşemdi. Yarın akşamki konaklama yerimiz Batum (Gürcistan) olacağı için günümüzü çok iyi planlayıp hakkını vermemiz ve bu eşsiz vadinin bize sunduklarından fazlasıyla yararlanmamız gerekiyor. İyi bir plan yaptık, bakalım yarın neler olacak?

Amasya (Doğu Karadeniz 1)

Doğu Karadeniz seyahatimizin ilk bölümü uzunca bir yolculuğu gerektirdiğinden ilk geceyi Ankara’da değerlendirelim istedik. Sabah, pazar günü sabahının erken saatinde caddelere, yollara hakim ıssızlığını fırsat bilerek yeniden düştük Amasya yoluna. Hani şarkı var ya -biraz da acıklı- “Samsun asfaltında otomobiller” diyerek Mamak’tan indik aşağıya.

Geceyi İLKSAN’ın Ankara’daki otelinde geçirmiştik. Burayı daha önce de deneyimlemiştim. Her zaman çok temiz ve bakımlı, kahvaltısı mükemmel. Alınana karşılık ödenen ise makulün epey ötesinde.

Amasya’dan devamla Samsun’u ve Karadeniz sahil yolunu Trabzon’a kadar geçmeyi ve geceyi de Trabzon’da geçirmeyi planlamıştık. Böylece Ege’den Doğu Karadeniz’e giden epeyce uzun yolu iki parçaya bölmek, dinlenerek ve keyif alarak yol yapmak imkanımız oldu. Ankara-Amasya arası yaklaşık 330 km ve 4 saat alıyor. Yol zemin olarak yer yer bozulsa da ciddi bir problem yok. Kırıkkale ve Çorum illerini geçerek İç Anadolu bozkırının bir kısmını koklaya koklaya yol alıyoruz.

Tahminimden daha zengin bir kent Çorum. Sanayisi var, tarımı var, tarihi ve turizmi önemsenecek bir geçmişi var. Il merkezi 820 rakımlı, fotoğraftan da anlaşılacağı üzere denizden yüksek ama Anadolu coğrafyasına göre çukurda bir yerleşim. Çukurun içine düzgünce yerleşmiş. Üniversitesi şehre yakın ve görkemli; bir kimliği var görünüyor. Çevre yolunun üzerinde, özellikle şehir merkezine yakın yerlerde leblebicilerin reklamlarını, büyük mağazalarını buluyorsunuz. Ben Kamanlar Leblebiyi denedim, yoğun ilgiye istinaden. Çorumun sarı leblebisinin lezzetini çok beğendim.

Gezip gördüğümüz yerlerden aklımda kalan leblebi konusunda iddialı çok kentimizin olması. Bunların başında Çorum geliyor. Gerçekten de yolunuz buradan geçerse Çorum Leblebisini denemenizi öneririm. Çok lezzetli. Hatta insanın çocukluğumuzdaki gibi taneleri toz haline getirip şekere katası geliyor. O tadı hissettiriyor damakta. Bir başka dikkatimi çeken şey Çorum’un çeşitli yerlerinde gördüğüm dev bilbordlardaki yazı: Dünya’nın Merkezi Çorum’a Hoş Geldiniz. Belediye Başkanı oldukça iddialı değil mi? Hoşuma gitti aslında. Mecizötü’nden Amasya’ya ayrıldığımızda ise bir platoda ilerlerken sağınızı solunuzu saran kimi yeşil, kimi sararmış ekili tarlalar insanı adeta içine alıyor. Eski yollarımız gibi bir geliş bir de gidiş şeridinden oluşan karayolunda araç sürmek öyle tat vericiydi ki. Bayıldım. Amasya’ya yaklaştıkça meyve ağaçları, sulu tarım alanları, boşluksuz ekilip biçilen tarım arazileri “çiftçimize minnet” dedirtiyor. Yolculuk çocuk oyunu gibi tarlaların arasından bir çukura inerek bir tepeye çıkarak sürüyor. Keyifle. Çay ve leblebi eşliğinde.


Amasya’nın geçmişi günümüzden 7500 yıl öncesine kadar gidiyor. Birçok medeniyet buralarda konmuş göçmüş. Bugün askeriyesi ve üniversitesi ile var olma mücadelesi veren Amasya turizme ciddi yatırım yapan ve bunun da karşılığını alan bir ilimiz. Kentte turizm bilincinin yerindeliği ve yükseliği hemen dikkati çekiyor. Yerel halk çok kibar ve bilgili, yardımcı ve güler yüzlü. Sıcak ve samimi.

Bir günde şehir merkezindeki pek çok yer gezilebiliyor. Biz, Barış Manço’nun “Dağlar Dağlar” isimli şarkısına da konu olan bu dağlar şehrinin kalesinin yer aldığı Haşena Dağı’na çıkarak kente biraz yukarıdan bakmakla başladık. Dik bir yokuşla süren dağa çıkış yolu paket taş döşeli olduğu için araçla çıkmak hem kolay hem de mantıklı.

Yürüyerek çıkmak da mümkün ancak epeyce bir enerji harcamak lazım. Kale, denizden 700, şehrin içinden geçen Yeşilırmak’tan ise 300 metre yüksekte bulunuyor. Kalenin içindeki kalıntıları görmek, şehre yüksekten bakmak, şanla dalgalanan bayrağımızın altında bir nefese almak isterseniz kale girişindeki belediye gişesinden kişi başı 5 TL’lik bir bilet almanız yeterli. Sonra ister istemez en üste, bayrak direğinin olduğu yere çıkmak, dik ve sayıca kifayetli tahta merdivenleri tırmana tırmana biletin hakkını vermek isteyeceksiniz. Zirveye eriştiğinizde eşsiz Amasya manzarası, şehri çepeçevre kuşatan dağlar, Yeşilırmak’ın kıvrım kıvrım ilerlerken nazlı nazlı salınışı, ırmağın iki yanına serpilmiş çınarların gölgesindeki Osmanlı mimarisi tipinde bakımlı ahşap evler, yeni yerleşim bölgesinde nispeten yükselmiş çok katlı binalar, dar sokaklarda bir oyana bir bu yana kaçınan şehir sakinleri (ve her ne sebeple burada bulunuyorlar bilemediğimiz karasinekler) … Kale içinden şehre bakarken nam-ı diğer Şehzadeler kenti Amasya sizi böyle kucaklayıveriyor işte. Hava açık ve güneşliyse bol bol fotoğraf çeker, çekilir sonra şehrin sokaklarına bırakırsınız kendinizi.

Görülmesi önerilen yerler şehir merkezinde olduğu için ve turizm mevhumunu şehrin idarecileri ve sakinleri de içlerine sindirdikleri için ne aracınıza uygun bir park yeri bulmakta ne de sorduğunuz sorulara uygun yanıtlar almakta hiç zorluk çekmiyorsunuz bu dağlar kentinde. Cadde ve sokaklarda bir şerit otopark olarak kullanıldığı gibi düz arazi kısıtlı olsa da geniş araç depolama alanları da var. Başka şehirlerdeki gibi arabanız başınıza dert olmuyor kısacası. Tam şehir merkezinde uygun bir alana arabamızı park ettikten sonra yanımıza gelen belediye görevlisi şehrin bu bölümünü iki saatte gezebileceğimizi o nedenle de 4 TL ödeme yapmamızın yeterli olduğunu söylüyor. Sonra ırmağın kıyısından, yakın planda görülen eserlerden hareketle bize nereleri görmemiz gerektiği konusunda aydınlatıcı bilgiler veriyor. Daha önceden oluşturduğumuz gezi rotasını görevlinin uyarıları ile revize ederek hızlı bir şehir turu yapıyoruz. Amasya Yalı Boyu, restore edilmiş Osmanlı evleri, onların Yeşilırmak’a düşen akisleri ve hemen arkadaki daracık sokağın bitiminden başlayan sert ve dik kayaları ile güzel bir fotoğraf karesi sunuyor hatıralara. Alçak Köprü, Roma döneminden günümüze kalmış tek köprü olarak anılıyor. Amasya Saat Kulesi 865 yılında yapılmış, 1938 depreminde yıkılmış, 2002 yılında yeniden yapıldığı söyleniyor. Şehrin hemen her noktasından görülebilen Kral Kaya Mezarları Ege kıyılarında gördüklerimizden çok daha ihtişamlı. İçlerine girilemese de yakınlarına, yamaçları tırmanarak erişmek mümkün. 23 adet olduğu ifade ediliyor. Tüm gezi rotalarında yer alan Aynalı Mağara tam bir hayal kırıklığı oluyor. Zira kısa bir yolculukla eriştiğimiz bu mağaranın penceresinden içini ve içindeki aynaları görmek mümkünken o pencereye erişim için gereken basamaklı bir sistemin olmadığını öğreniyoruz. Hatta konuştuğumuz iki avcı “merdiveni yanınızda getirmeniz gerekirdi” deyince hayal kırıklığına şaşkınlık da ekleniyor. Sonra erişim kolaylığından dolayı içinin talan edildiğinden söz ediliyor. Dıştan bakıp geçmekle yetiniyoruz. Bir sonraki hedefimiz çok cazip bir yer, o yüzden bir ana önce Borabay (bazı tabelalarda Barobay) Gölü Tabiat Parkı’na erişmek için Amasya-Erzincan yoluna çıkıyoruz.

Göl Amasya’ya yaklaşık 60 km uzaklıkta. Taşova’ya varmadan ayrılan Ladik yolunda bir süre ilerleyerek (yolda genişletme çalışmaları devam ediyor, zemin yer yer bozuk) Borabay tabelasını görüp ana yoldan sola ayrılıyoruz. Önce göl ile aynı adı taşıyan korunalık, yemyeşilin içine gömülüp gizlenmiş, tek katlı evlerle bezeli köyden geçip yükselmeye başlıyoruz. Tatlı eğim ve virajları aşıp denizden yaklaşık 1000 metre yüksekte, kıymetli bir taş misali dağların arasına saklanmış zümrüt yeşili Borabay Gölü’ne ulaşıyoruz. Otomobil başına giriş ücreti 12 TL.

Burayı ilk kez gören birinin birkaç dakika kendine gelemediğini, bu büyüleyici güzelliğin sözcük dilinde bir karşılığının olup olmadığını yokladığını, daha önce böylesi bir etki altında kalıp kalmadığına dair olarak anılarını kurcaladığını sanıyorum. “Muhteşem” sıfatını fazlasıyla hak eden bu eşsizliğin içine sızmak için göl çevresi boyunca ilerleyen patika yola farkında olmadan kendinizi bırakmanız; kuşların birbirlerine seslenirken çıkardıkları nağmelerin aslında böyle bir sadelikte ne kadar da ruh temizleyici olduğuna tanık olmanız; rengârenk, bakımlı ahşap evlerin o anki misafirlerini nasıl da sevgiyle ağırladığına olan şahitliğiniz, “ah! keşke ben de” diye iç geçirmeniz çok ama çok mümkün. Sözcükler bitti, görüntülere bırakalım kendimizi en iyisi, kayın, sedir, sarıçam ve kestanelerin oluşturduğu ormanın göl suyundaki aksine gönlümüzü teslim edelim.
Ziyaretiniz sırasında siz de fark edeceksiniz ki insan Borabay Gölünün kıyısından ayrılmak istemiyor. Bir kez o iklimin yağmuruna, güneşine maruz kaldıysanız orada daha uzun kalmak ve hatta boş ev varsa onlardan birinde geceyi geçirmek, sabahı göldeki balıkların şıpırtıları ile karşılamak istiyorsunuz. Ama bir yol planınız varsa da ayaklarınız daha sakin adımlarla da olsa aracınıza doğru ilerlerken boynunuz sürekli arkanızda olarak, biraz da mahzun bu şaheserle vedalaşıyorsunuz.

Bizim bundan sonraki yolumuz epeyce uzun aslında. Geceyi Trabzon’da geçireceğimiz için önümüzde bir Samsun yolu ve oradan sonra da Karadeniz sahil yolunun Trabzon’a kadarki bölümü var.

Ladik üzerinden Samsun’a ulaşmamız yine küçük köyler arasından ama daima yeşile boyana boyana geçen sevimli bir yol ve devamında İstanbul, Ankara, Samsun bağlantı yoluna bağlanmamızla da yoğun bir trafik içinde geçiyor. Samsun’da daha önceki seyahatlerimizin birinde tanışıp dost olduğumuz ve sanki uzun yıllardır berabermişiz de ara vermişiz gibi hissettiğimiz kıymetli Ankaralı ailesini ziyaret ediyoruz. Kısa bir kahve molası ve özlem giderme sohbetinden sonra yeniden yola çıkıyoruz. Hedefimiz Trabzon artık. Çünkü akşam karanlığı ve gece görünüyor. Sahil yolunun büyük bir kısmı şehirlerin içinden geçiyor. Batıda görmediğimiz bir uygulama ile bu yollarda hız sınırı 110 km/sa. Her yerde yazılı. Ancak evlerin kapısı neredeyse bu yola açılıyor. Dükkan ve apartman önlerinde otomobiller. Dağlar denize paralel, düzlük alan çok az. Yer yer (Çarşamba Ovası, Bafra Ovası, Perşembe Ovası gibi) dağları yaran girintiler olsa da genel coğrafya bu değil. Yer sıkıntısı büyük. Üstüne bir de yolu yanal ve dikey olarak kullanmakta sakınca görmeyen ve bunu çok dikkatsizce yapan sürücüler, yayalar. Sıkıntılı bir yol burası. Samsun Trabzon arası 325 km, neredeyse Fatsa’ya kadar yaklaşık 100 km böyle hızlı bir yol ve tehlikeli bir parkur. Trabzon’a varışımız gece yarısını buluyor. Konaklama için Karadeniz Teknik Üniversitesinin sahil tesislerini tercih ettik. Hava güzelse Karadeniz’i hissedebileceğiniz, imkan olsa ve görünse hemen karşıdaki Soçi’lilere el sallayabileceğiniz bir nokta. Kısıtlı karasal ortamı en verimli şekilde kullanmak amacıyla, biraz da denizi doldurarak inşa ettiğimiz Trabzon Havalananı hemen üstümüzde. Uçakların inişini kalkışını izlemek, izleyemiyorsak hissetmek çok mümkün. Pisti gösteren aydınlatma direklerinin arasından geçerek tesise ulaşıyoruz, o kadar alanla içli dışlıyız yani. Bu benim için çok güzel. Yarın Trabzon sabahında karşılaşacaklarımız coğrafyanın sertliğinin bir yansıması olacak elbette. Sonraki bölümde görüşmek üzere.

Borabay Gölü, Amasya

Muhteşem Borabay’ın zümrüt yeşili huzuruna yaslamışım sırtımı, ne gam? Kurbağalar vıraklarken, tatlısu balıkları her türlü şirinliği suyun kıpırtısız yüzüne bırakıp bırakıp kaçmakta. Kayın dalları, yarin yanağına yüz sürmek için eğildikçe eğilmekte, bunda bir beis görmemekteler. Ulu sarıcamlar ara ara dik başlarıyla kem bakışa oklar fırlatmakta, büyük bir kıskançlıkla. Doğudan batıya zümridi bir sevda kokusu boyuna geçmekte gölü uzun uzun. Sık dallar arasından sızıp sızıp kendine bir oyuk bulma telaşındaki güneşse gözlerimi kamaştırmakta pek bir mahir doğrusu. Başım zaten dönmüş döneceği kadar şu haziran ikindisinde, daha neyin derdindesin cancağzım sen. Bırak beni şu Borabay’ın sevgili misali kollarına. Bırak, öylece kalayım burada.

Borabay Gölü – Amasya

Trabzon (Doğu Karadeniz 2)

Trabzon’a çeşitli vesilelerle ve farklı yollardan defalarca gittim. İlk gidişimi unutamıyorum. Çünkü tıpkı yöresel yemeklerin gittikleri yerlerdeki değişimi gibi bizim yıllarca tanış olduğumuz Trabzonlu, Karadenizli dostlarımız da Ege’ye uyum sağlamışlar meğer. Bunu ilk gidişimde, üniversite kampüsüne gitmek için bindiğim dolmuştaki diyaloglardan fark ettim. Meydandaki dolmuş durağına geldiğimde bıçkın delikanlılığın ne olduğu konusunda hiç bilgim olmadığına kanaat etmiştim. Hareket ve söylemlerdeki sert ve keskinlik o kadar belirgindi ki ürkmüştüm. Dolmuş yolculuğu sürerken para alış verişleri devam ediyor ama hiç kavga çıkmıyordu. Oysa İzmir’de dolmuşta ya da başka bir yerde birbirine o kadar sert çıkışanlar mutlaka cenge girerlerdi. O yol boyunca gözlemim aslında bu insanların dışa yansıyan sert ve keskinliğinin iç dünyalarını pek yansıtmadığını düşündürmüştü. Yoksa kan gövdeyi götürmeliydi bu şartlarda. Tebessüm neredeyse hiç yoktu. Fıkralardaki tabelalar gerçek, gırgır şamatada Temel, İdris, Dursun kayıptı. Şehirde bir tam gün geçirip, gezince, insanları biraz daha izleyince ve akşam üzeri Boztepeye çıkıp çay içince dedim ki bu insanlar nasıl gergin olmasın; top oynarken elinden kaçsa yolculuğun sonu Karadeniz. Dik yamaçlar, keskin virajlar, bağıran araç motorları, egzostlar, tarım yapılan seksen derecelik eğimli araziler… böyle gidiyor. Sonra Karadeniz’de yamaçlardaki evlerin neden dağınık, birbirinden uzak olduğuna da benzer yorumu getirdim, gerginiz arkadaş uzak durun yahu:) üstüne bir de gençlerin işsizliği, kadınların çok çalışkan olması, ama ortada görünmemesi, meşgalenin sadece bir futbol takımı üzerine yapılması, bunun da hakiminin erkek olması, kısıtlı düzlük alanlar…

Trabzon’daki ilk sabahımız benim daha önceki gelişlerimde edindiğim izlenimlerle tamamen örtüşür bir sabahtı. KTÜ Sahil Tesisleri çok başarılı, denizin içinde, yeşilin ortasında adeta. Ama bu yumuşaklığa rağmen kimse size günaydın demiyor, kahvaltınızı zorla hazırlamışlar gibi sert sert bakıyorlar ve hiç tebessüm etmiyorlar. Durumu olduğu haliyle kabul ediyoruz.

Gezi rotamızda ilk olarak Kızlar Manastırı var, kapalı! Rotalarda önerilen yerlerden Zağnos Vadisi her yerde görüşebilecek bir rekreasyon alanı. Kaleye çıkacak moral yok. Bizi Atatürk Köşkü paklar diyerek yolumuzu dik yamaçlara çeviriyoruz ki tam isabet, epeyce yükseğe kurulu ormanlık alanda, hoş bir bahçe ve ortasında beyaz bir mücevher. Atamız burada sadece iki gece kalabilmiş. Hatta hayranlıkla incelediğimiz duvardaki haritada kurşun kalemiyle kendi el hareketleriyle işaretlenmiş yerler var. Dersim olayları sırasında buradaymış ve muhteşem ayrıntıların yer aldığı Türkiye haritası üzerinde isyanı bastırmak için talimatları buradan vermiş. Kullandığı eşyalardan çok sevdiği fincanı camekanın içinde sergide. Yapı çok zarif, her odası özenle döşenmiş, belediye himayesinde ve bakımlı. Artık Trabzon denince bu Köşk gelecek aklımıza. Siz de görün, hissedin; bahçesinde yürüyün, balkonundan Karadeniz’i koklayın.
Sonraki durağımız Sümela Manastırı oldu. Ancak daha önceki ziyaretimizden sonra bakım için kapandığını duyduğumuz eser bugünlerde ziyarete açılmış. O da çok sınırlı haliyle.

Şehirde ve yollardaki tabelalarda Vazelon Manastırı ismini görünce araştırıp öğreniyoruz ki yeni keşfedilen yerlerden biri. Tabelaları takip ediyoruz. Dağların içine içine araç sürsek de akşam olurken içimize bir ürperti girse de aramaya devam ediyoruz ve en son tabeladan sonra izine rastlayamıyoruz. Trabzon gezimiz pek başarılı gitmiyor velhasıl. Ama bu bizden kaynaklanmıyor. Görülmesi önerilen yerlerin izindeyiz. Aranırken taranırken akşam oluyor. Kendimizi yeniden şehir merkezine ve oradan da Sera Gölü kıyısına atıyoruz. Çok şükür, günün kabusunu burası siliyor. Gölde su bisikleti gezisi, içilen çaylar, yenilen sütlaçlar… Gecemiz yine KTÜ tesislerinde geçiyor. Ilık havaya deniz kıyısında İzmirden getirdiğimiz çiğdemi çitleyerek eşlik ediyoruz. Şehir karşımızda, Karadeniz arkamızda ya da tersi. Karadeniz kıyısı boyunca Akçaabat civarından alçalarak yaklaşan uçaklar neredeyse avucumuza inecekler. Kalkışlarıysa Rize yönünden oluyor. Güzel gece.

Candaki

Levent Şık Yazıları

İçeriğe atla ↓