1970’lerin başı, Pera’da yağmurlu bir akşam üzeri; Istanbul geceye hazırlanırken bir adam tarihi bir pastanede kahvesini yudumlamakta. Hayalinden akan onlarca görüntü arasında hep aynı resme takılıp başa dönüyor. Duydukları var, az biraz da görüp tanık oldukları, hepsi bu…
Olağanüstü yanları yoktu aslında. Daha ziyade “başka” olduğu söylenirdi. Ben de onu tanımlamakta zorlanır, ruhumun gördüğünü dilime dökememenin, onu kelimelerin dar gömleklerine sığdıramamanın endişesine düşerdim.
Bir öğleden sonra, fonda yükselen bir Charles Aznavour bestesi, tam da onun için düşlediğim o adsız sözcüklerin melodisiyle geldi kuruldu boş sandalyeye. Pera’nın o yorgun pastanelerinden birindeydim; yaşanmışlık kokan ahşap duvarların, zamanın tozunu yutmuş aynalarla bakıştığı o loş köşede… Kahvemden ilk yudumu alışımla gramofondan yükselen o ses, aniden içine çekip aldı ruhumu. Arşe, teller üzerinde içli ve fazlasıyla pervasızdı. Kemanın gövdesinden yükselen feryat, duyanın göğsünde bir cam kırığı gibi patlıyordu.
Mourir D’aimer’in o mağrur ezgileri masalara bir sis gibi akarken, zihnimdeki omuzlarından dökülen bakır kızıllığı, pastanenin asırlık duvarlarındaki ahşap harelerle birleşiyordu. Sanki keman yayı tele her vurduğunda, saçlarından bir tutam alev salonun loşluğuna karışıyor; Aznavour’un puslu sesi, o bakır rengi dalgaların arasında kendine gizli bir yol arıyordu. O an anladım; bazı renkler sadece görülmez, bir şarkının nakaratında iliklerine kadar duyulurdu da…
Gözlerine ne zaman baksam -ya da o bakışı hayal etsem- yedi ana rengin ötesinde bir tonla karşılaşırdım. Ne denizin pusuna benziyordu o renk, ne de bir ormanın derin gölgesine. Tıpkı fondaki melodinin o anki ölçüsü gibi; tutuksuz, ele avuca gelmez ve her türlü sıfatın fevkinde… Her notada renk değiştiriyor, her tınıyla biraz daha derine, ruhumun en mahrem katmanlarına saklanıyordu. Bakana kendi hikayesini fısıldayan ama kendi sırrını asla ele vermeyen bir tuval gibiydi o bakışlar.
Sanat, sadece bir enstrümandan çıkan ses ya da bir tuvale sürülen boya değildir. Sanat, orada olmayan bir kadının mahmur sessizliğinin, bir adamın dimağında yarattığı o amansız sarsıntıdır. Ben o gün Pera’da sadece kahve içmedim; bir hayalin, bir nota eşliğinde nasıl ete kemiğe bürünüp bir şahesere dönüştüğünü izledim. O, orada olmasa bile, dimağımda asılı kalan bu Aznavour şarkısıyla artık sonsuza dek bir sanat eseriydi.
Şarkı nihayete erdi; sessizliğin hükmü, notaların boşluğundan daha uzun zamana yayıldı. Melodi bitti ama o bakır kızıllığı ve rengini vermeyen o bakışlar, kalbimde bir tablo gibi asılı kaldı. Doğru gözlerde sanat olursun diyorlar sanırım buna; ben onda sustum, o bende bir şarkı oldu.
Pastanenin ağır meşe kapısını itip dışarı çıktığımda, Beyoğlu’nun serin ve ıslak nefesi yüzüme çarptı. Gökyüzü, Aznavour’un sesiyle aynı renge bürünmüş; kurşuni bir kederle caddenin üzerine çökmüştü. Adımlarım, ıslak taşlarda yankılanan birer nota gibiydi artık. Dudaklarımın kenarında, az evvelki şarkının o yarım kalmış, hüzünlü melodisi bir ıslığa dönüştü. Islığım, tramvay raylarının arasından süzülüp giden yağmur sularına karışıyordu.
İstiklal’in kalabalığı arasında, tütün kokulu paltoların ve ıslak şemsiyelerin yarattığı o renksiz akışta yürürken, birden zaman durdu.
İleride, taze bir yağmur damlasının berraklığında bir karaltı belirdi. Kalbim, o ana kadar hiç duymadığı bir tempoyla göğüs kafesimi dövmeye başladı. O muydu?
Bir vitrinin önünde, sırtı bana dönük bir kadın duruyordu. Siyah mantosunun üzerinden, tam da o şarkıda duyduğum tınıyla dökülen bakır rengi saçlar… Yağmurun altında bile parlayan, o ele avuca gelmez kızıllık. Ayaklarında, ıslak kaldırımda asaletle yükselen o zarif yüksek topuklar; her duruşuyla zarafeti yeniden tanımlayan o mağrur siluet.
Nefesim, boğazımda düğümlendi. Pastanede bıraktığım o nota dizisi, şimdi birkaç metre ötemde ete kemiğe bürünmüş duruyordu. Dünya sessizleşti ne tramvayın çanı, ne de sokak satıcılarının nidası… Sadece bakır bir parıltı ve yağmurun ritmi kaldı.
Tam o sırada, sanki adı fısıldanmış gibi ağır ağır yana döndü. Zamanın o acımasız dişlisi bir anlığına boşa aktı; bakır saçlar savruldu, göz göze gelmemize ramak kaldı… Fakat o yüz, tam olarak aradığım o meçhul coğrafya değildi. Bir benzerliğin, bir çağrışımın, Aznavour’un sesindeki o büyülü yanılsamanın bir oyunuydu sadece. Kalbimdeki fırtına dinmedi ama yön değiştirdi; bir hayal kırıklığından ziyade, onun bu şehirde, bu sokaklarda bir yerlerde nefes aldığına dair mucizevi bir kanıt gibiydi bu kadın.
Yabancı, zarif adımlarıyla kalabalığa karışıp Tünel’e doğru uzaklaşırken, bakır saçlarının ışıltısı yağmurun pusunda son bir kez parlayıp söndü. Onu bulmamıştım ama ona hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. Islığım, şimdi daha kararlı, daha umutlu bir tınıyla yeniden yükseldi. Pera’nın ıslak taşları üzerinde, cebimde bir nota, zihnimde bir renk ve içimde hiç sönmeyecek o “buluşma” ihtimaliyle yürümeye devam ettim.
Tünel’in kapısında
Adımlarım beni Tünel’in o loş ağzına kadar sürüklemişti. Karaköy’ün dik yokuşlarından inip Galata Köprüsü’nde avlanan oltacıları izleyerek Eminönü’ne geçmek üzere niyetinde ilerliyorum. Belki köprü üstünden İstanbul’u izlemek, Orhan Veli’yi anarak bir sigara tüttürmek… O “benzer” kadını kalabalıkta kaybetmiştim ama Aznavour’un sesi hala kulaklarımda çınlıyordu.
Tam o sırada, Tünel’in gişesinin önünde bir gürültü değil, aksine çok keskin bir sessizlik yükseldi.
Kalabalığın ortasında, o bakır kızıllığı yeniden görür gibi oldum. Ama bu sefer bir illüzyon değildi. Birkaç ay evvel, dumanlı bir dost meclisinde, şairlerin ve ressamların arasında sadece birkaç dakika konuştuğum, isminin tınısı zihnimde asılı kalan o kadındı. O gün, bitmek bilmeyen edebiyat tartışmaları ve kalabalık bizi birbirimize teğet geçirtmişti. Ama şimdi tam karşımdaydı. Evet bu defa kesin olarak oydu.
Orta yaşlı, kaba saba bir adam, elindeki ağır çantayı kadının ayağının dibine hoyratça fırlatmış, sırasını gasp etmeye çalışırken onu adeta “yok” sayıyordu. Kadın, çok uzun olmayan boyuna rağmen o an devasa bir kule gibi dikildi adamın karşısında. Hiç bağırmadı. Yüzündeki o kontrollü ifadeyi bir maske gibi taktı.
“Beyefendi,” dedi. Sesi o kadar tane tane ve o kadar sakindi ki, Tünel’in gürültüsü bir anlığına kesildi sanki. “Acele etmeniz, sizin zamanınızın benimkinden daha kıymetli olduğu anlamına gelmez. Görünmez olduğumu mu düşünüyorsunuz, yoksa nezaketimi bir zayıflık mı addettiniz?”
Adam bir şeyler kekeleyip kaba bir el hareketi yapmaya yeltenince, kadın bir adım daha yaklaştı. Gözlerinde fırtınalar kopuyordu ama sesi hala bir keman teli gibi gergindi:
“Soruma cevap verin lütfen. Beni görmüyor musunuz? Eğer görmüyorsanız bir doktora, eğer görüp de susuyorsanız bir terbiyeciye ihtiyacınız var demektir. Hangisini tercih edersiniz?”
Adam, bu buz gibi zeka ve asalet karşısında ne yapacağını bilemeyip çantasına sarılarak kalabalığın içinde eridi gitti. Kadın ise sanki az önce o savaşı veren o değilmiş gibi, titizlikle manto yakasını düzeltti. Ama ellerinin hafifçe titrediğini sadece ben fark ettim. O an geçmişinden alıp getirdiğini düşündüğüm disiplinli, hataya yer bırakmayan bir gölgenin omuzlarına bir yük gibi bindiğini hissettim.
O titreme, yıllardır özenle inşa ettiği o kusursuz heykelin içindeki asıl kadının, o yorgun ruhun sessiz imdat çağrısıydı. Zihni o an bile onu rahat bırakmıyor, bir cellat gibi ensesinde boza pişiriyordu: ‘Sesin titredi mi? Hayır, titrememeliydi. Daha dik durmalıydın, o son kelimeyi daha vurgulu söyleyebilirdin. Herkes sana bakıyor, sakın açık verme.’ İçindeki o amansız müfettiş, her saniyesini denetliyor; onu, her bir tuğlası “hata yapmama” zorunluluğuyla örülmüş o görkemli ama penceresiz kuleye hapsediyordu. O an aslında sadece o kaba adama değil, kendi içindeki bu bitmek bilmeyen kusursuzluk savaşına karşı da nefes nefese kalmıştı. Birinin çıkıp gelmesini, bu ağır zırhın altındaki o savunmasız insanı, sadece “görülmek” için can atan o kadını fark etmesini, sanki bir mucize bekler gibi bekliyordu.
“Hala aynı derecede etkileyici bir hitabet” dedim, yanına usulca yaklaşarak.
Yüzündeki o “duvar” bir saniye içinde çatladı. Beni tanıdı. O an, o sert ve kontrollü kadının içinden bambaşka bir şey çıktı. Hiç tereddüt etmeden, aradan geçen o ayları ve sosyal mesafeleri hiçe sayarak, parmak uçlarıyla paltomun koluna tutundu. Bu sadece bir selamlaşma değil, bir can simidine tutunma haliydi. Ten temasının verdiği o anlık güvenle derin bir nefes aldı.
“Siz…” dedi sesi yumuşayarak. “Pera’nın kalabalığında bir tek sizin beni görebileceğinizi biliyordum.”
Dışarıda yağmur hızlanırken, biz Tünel’in o eski vagonuna bindik. Yan yana oturduğumuzda, aramızda tek bir milim boşluk bırakmadı. Omzu omzuma değiyor, eli sanki dünyadan kopmamak ister gibi ceketimin ucuna temas ediyordu. Aznavour haklıydı; ölmek için sevmek gerekmiyordu belki ama yaşamak için birinin elini tutmak şarttı.
Yeni bir yol planı
Tünel’in o asırlık, ahşap kokulu vagonu hafif bir sarsıntıyla aşağıya, Karaköy’ün derinliklerine doğru süzülmeye başladı. Yan yana oturdukları o dar alanda, az önceki fırtınanın tortuları hala havadaydı. Kadın, az önce dünyayı dize getiren o “kule” değil, şimdi vagonun ritmine kendini bırakmış, içindeki deryanın gün yüzüne çıkmasına izin vermiş bir sığınmacı gibiydi.
Gözlerinde, bir yabancının onu “zırhı” olmadan kabul etmesinin verdiği o huzurlu ışıltı vardı. Aralarındaki o ince gerginlik yerini zarif bir minnete bırakırken, kadın sessizliği o buğulu sesiyle böldü:
“Bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Ama sizi yolunuzdan alıkoymak istemem; ben Tünel’le Karaköy’e inip oradan vapurla Kadıköy’e geçmek niyetindeydim. Sizi kendi yolunuzdan etmeyeyim.”
Kadının bu nazik geri çekilme hamlesini havada yakalayacak gücü ve cesareti nasıl kendimde buldum bilmiyorum. Zihnimde Orhan Veli’nin rüzgarı esmeye başlamıştı bile. Bakışlarımı vagonun karanlık duvarlarından çekip gözlerine sabitledim. Kelimelerim bir İstanbul masalı anlatır gibi kendiliğinden döküldü:
“Yol mu dediniz? ” dedim, hafif bir tebessümle. “İstanbul’da hareket halindeyken hangi yöne gittiğinizin ne önemi var ki? Şehir zaten kendi şiirini yazarken bizi de peşinden sürüklüyor. Benim niyetim Galata Köprüsü’nün üzerinde durup o nasırlı elleriyle rızkını arayan oltacıları izlemek, Boğaz’ın hırçın sularında telaşla o yana bu yana kaçışan motorların beyaz köpüklerinde kaybolmaktı. Sadece zihnimdeki dağınık dizeleri toparlamak için yürüyordum.”
Kısa bir sessizlikten sonra Tünel’in çıkışındaki ışık hüzmesi vagonun içini hafifçe aydınlattı. Sözlerim bitmemiş olacakki yeniden akmaya başladı:
“Ama görüyorum ki, en güzel dize zaten karşımda duruyor. Eğer müsaade ederseniz, oltacıları bir başka akşama erteleyip o vapurdaki martılara ve denizin kokusuna sizinle ortak olmayı seçerim. İstanbul’u köprüden değil de vapurun kıç tarafında, köpüklerin arasından izlemek belki de aradığım o şiirin ta kendisidir.”
Karaköy İskelesi ve Vapurun Ritmi
Tünel’in solgun aydınlığından çıktığımızda üzerimize Karaköy’ün o her daim telaşlı, balık kokulu ve iyotlu havası hücum etti. Vagonun loş korunağından çıkıp rıhtıma doğru yürürken, aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, yıllardır tanışıyormuşuz gibi bir aşinalıkla dolmuştu. Yan yana bir yöne -ama kendiliğinden oluşmuş bir yöne doğru- yürüyoruz. Teklifsiz ama olağan bir akış bu. Adımlarımız sanki daha önce de defalarca buralardan birlikte geçmiş gibi. Adeta basılan karolar önceden kararlaştırılmış, paylaşılmışçasına. Yanımdaki kadın, az önce Tünel girişinde fırtınalar koparan o devasa kule değil, şimdi rüzgarda hafifçe ürperen bir söğüt dalı gibiydi.
İskeleye yaklaştığımızda, Kadıköy vapurunun o davetkar ve kalın sesi boğazda yankılandı. Turnikelerden geçerken, cebimdeki bozuk paraların sesi zihnimdeki darmadağınık dizelere eşlik ediyordu. Vapurun o üst katına, en arkadaki dış koltuklara yerleştik. Şehir, arkamızda Galata Kulesi’nin vakur gölgesini bırakarak uzaklaşmaya başlamıştı.
Derya —isminin hakkını verircesine— gözlerini denizin o köpüklü beyazlığına dikmişti. Rüzgar, az önce titizlikle düzelttiği manto yakasını ve saçlarını hoyratça dağıtırken, yüzünde ilk defa o “mükemmel” olma zorunluluğunun bıraktığı yorgunluktan eser yoktu. Sadece nefes alıyordu.
“Biliyor musunuz Deniz Bey?” dedi, sesi motor gürültüsünün ve martı çığlıklarının arasından süzülüp sadece bana ulaşarak. “Az önce Tünel’de o adamın karşısında dururken, aslında kendimi de o çantanın fırlatıldığı yerde hissediyordum. Görülmemek, bir insanın başına gelebilecek en sessiz felaketmiş. Siz gelip o cümleyi kurana kadar, kendimi sadece kendi inşa ettiğim bir hapishanenin gardiyanı sanıyordum.”
Bakışlarını denizden çekip bana çevirdi. Gözlerinde, İstanbul’un tüm kederini ve neşesini aynı anda barındıran o tuhaf, derin bakış vardı:
“Şimdi hangi dizeyi topluyoruz? Yoksa bu vapur bizi o dizeye mi götürüyor?”
Bu soruyla zihnimde yuvarlanan, ama bir türlü bir kimliğe erişemeyen düşünceler Sarayburnu’na doğru akmaya başladı:
“Tomris Uyar’ı düşünüyorum; yaşamına giren adamlarda nasıl bir ilham fırtınası estirmiş ki hepsi şair. Ya da şair kimliği olan adamlar ona doğru nasıl bir aşkla koşmuşlar ki üç farklı adama sayısız şiir yazdırmış. Yaşam öyküsünü okudukça, dinledikçe hem Tomris Hanıma hem de ondan ilham alan şair babalara çok özeniyorum.
Bazı insanlarda başka bir kumaş var. Bu, aynaya bakınca görülen bir şey değil; daha çok, kelimelerin bittiği yerde başlayan o tuhaf ışıkla ilgili. Anlamak da anlatmak da o ışığa sahip bazı insanlara bahşedilmiş. Afife Jale ile Selahattin Pınar da seçkin bir örnek olabilir mesela. İnanılması güç birer auraları varmış. O sıra dışı güfteler de besteler de öyle doğmuş. Buna -sadece- “aşk” demek duygunun kendisine haksızlık olur. Zayıf kalır. Her şeyden bağımsız olarak hissedilen bu şeyin kıymetini bilmek düşer bizlere. Zira onun varlığı yaşatır, yüceltir, büyütür insanı. Hiçbir şeye talip olmaksızın o varlık ile çiçekler açar insanın içinde.
Hassas ve güçlü duvarları olan birine saygı duymakla başlar bu yolculuk. Onlardır belki de kişiyi o yapan. Belki de onlar sayesinde büyür ilham başka içler içinde. Onları indirmek ya da görünmez kılmak için çaba harcamanın gereği yoktur bu yüzden.
Bir başka belki de ilhamın kaynağının bu sahnedeki rolü şaire yol ve yön göstermek olabilir sadece. Bu çiçeği büyütmek çokça nefes aldırmak belki böyle mümkün olabilir zaman içinde.”
Uzunca bir konuşma yaptığımı fark etsem de içimden akıp gelen bu cümleleri daha önce kimseye söylememiştim. Sessizlik fazla zaman almadı. Bu defa Derya aldı sözü ağzımdan:
“Aslında Tomris Uyar’a atfen söz ettiğiniz “başka kumaş”, şairlerin hayatına onları yok etmek için değil, şiirlerini dönüştürmek ve olgunlaştırmak için girmiş olmasıyla ilgilidir belki. Ülkü Tamer’den Cemal Süreya’ya, oradan Turgut Uyar’a uzanan bu “ilham fırtınası”, aslında Tomris’in o şairlerle kurduğu zihinsel eşitsizlik kabul etmez ortaklıktan doğarmış. O, sadece bir eş veya sevgili değil; masada içkisini yudumlarken şiiri acımasızca eleştiren, İngilizceden yaptığı çevirilerle dünya edebiyatını o sofraya taşıyan, stratejik ve keskin bir zeka olarak bilinirmiş. Şair babaların ona koşma sebebi, aynadaki bir güzellikten ziyade, karşılarında kendi dehalarına denk —ve hatta bazen onu aşan— bir irade bulmuş olmalarından olmalı. Bu yüzden ona duyulan meyil, bir kadına duyulan hayranlıktan öte; edebiyatın, bağımsızlığın ve o “hassas ama güçlü duvarların” ete kemiğe bürünmüş haline duyulan sarsılmaz bir saygıdır diye düşünüyorum.”
Zihnimin dehlizlerinde dolanan ve sese dönüşmek için bunca zaman bekleyen fikrim başka bakış açısıyla zenginleşerek iri bir hal almıştı. Konuyu açtığımdan pişman olacakken birdenbire “iyi ki” haline dönüşmüştü.
Vapur, Haydarpaşa’nın o heybetli ve yorgun gövdesinin önünden geçerken, Deniz’in kurduğu cümleler Derya’nın zihninde yankılanıyordu. Ancak bu kadar berrak bir şekilde “okunmak”, Derya’nın alışık olduğu bir şey değildi. Deniz’in bahsettiği o “aura” ve “ilham” kavramları, kadının yıllardır titizlikle koruduğu mahremiyetine indirilmiş nazik bir darbe gibiydi. Bakışlarındaki o huzurlu ışıltı, yerini tatlı ama kaçış arayan bir tedirginliğe bıraktı.
İskelenin yaklaşmasıyla birlikte, Derya sanki bir an önce bu yoğun duygusal atmosferden sıyrılmak ister gibi aceleyle ayaklandı.
Vapurun Karnındaki Sarsıntı
“Geldik,” dedi Derya, sesi az önceki derinlikten uzaklaşmaya çalışır gibi telaşlıydı. “İnmemiz gerek.”
Birlikte vapurun o dar ve dik merdivenlerinden alt kata, kapıların açılacağı o uğultulu bölüme indik. Vapur, iskeleye yanaşmak için o meşhur manevrasına başladığında, motorların homurtusu arttı ve koca gövde sert bir sarsıntıyla iskeleye vurdu. O an, dengesini kaybeden Derya, hiçbir savunma mekanizması kurmaya vakit bulamadan önce Deniz’in koluna, ardından da sanki boşlukta bir dayanak ararcasına eline tutundu.
Parmakları birbirine kenetlendiğinde, zaman bir saniyeliğine durdu. Tünel’deki o “can simidi” hali, şimdi vapurun karnında somut bir temasa dönüşmüştü.
Pişmanlığın Sınırında
Vapurun kapakları gürültüyle açılıp kalabalık dışarı akmaya başladığında, Derya sanki yasak bir şeye dokunmuş gibi aniden elini çekmeye yeltendi. Yüzündeki o sert maske geri gelmeye çalışıyordu.
“Özür dilerim,” dedi, sesi titreyerek. “Bir anlık sarsıntıydı… Sizi de böyle… yani bu kadar yakınlık… affedersiniz.”
Geri çekilmesine izin vermezdim. Verdim. Az önce bahsettiğim o “akışa” ve “ilhamın yoluna” sadık kalarak, titreyen o eli bırakmak yerine, onu daha bir kararlılıkla, ama büyük bir şefkatle kavradım. Avucum bu sıcaklık, sadece fiziksel bir temas değil, “Seni gördüm ve bırakmaya niyetim yok” demenin sessiz bir biçimi olsun niyetindeydim.
Kadıköy İskelesi’nde Kenetlenen Eller
“Özür dilemeyin Derya Hanım. Vapurun sarsıntısı sadece bir bahaneydi. Bırakın ellerimiz, zihnimizdeki o dağınık dizeleri birlikte toplasın. Bazı anlar vardır ki, geri çekilmek, o ana haksızlık olur.”
İskele binasından dışarı çıkıp Kadıköy’ün o kendine has karmaşasının tam ortasına, Haldun Taner Sahnesi’nin önüne çıktık. Artık hiçbir tereddüt kalmamıştı. Derya’nın o ürkek eli, avucumda bir yuva bulmuş gibi sakinleşmişti.
Parmaklarımız, sanki en baştan beri bu anı bekliyormuş gibi kaygısızca birbirine kenetlendi. İstanbul arkamızda, deniz kokusu yanımızda ve en önemlisi, “görülmüş olmanın” o tuhaf, sarsıcı ama iyileştirici gücü ellerimizdeydi. Artık sadece iki yabancı değil, aynı şiirin iki ayrı mısrası gibi yan yana, Kadıköy’ün akşamına doğru yürümeye başladık.
