Gezgin Çalgıcı

Orta Çağ, İtalya

Toscana’nın küçük bir köyünde, Montefioralle’de dünyaya gelmişim. Evimiz, zeytin ağaçlarının gölgesinde, taş duvarlı, küçük pencereli mütevazı bir yerdi.

Annem, ben doğarken dışarıda hafif bir meltem estiğini ve köyün yaşlılarının bunu “şarkısıyla gelen çocuk” işareti olarak yorumladığını anlatmıştı.

Gerçekten de çok küçük yaşlarda köyün çanlarının ritmini izler, su testilerinin çıkardığı sesi taklit eder, dal parçalarını taşlara vurup kendi ritimlerimi oluştururmuşum.

Sesleri duyup hisseden bir çocuk olarak büyümüşüm. Ancak çocukluğumun o puslu rivayetleri, on yaşıma bastığım gün yerini elle tutulur bir gerçeğe bıraktı.

Köyümüze, Venedik limanlarından yukarıya, ta Levant’ın tozunu ve Selçuklu’nun ipeğini taşıyarak gelen bir tacir uğradı. Adamın heybesinde sadece baharat ve kumaş yoktu; uzak diyarların rüzgârını fısıldayan tuhaf çalgılar vardı. Onlardan biri, minik gövdeli, armut biçimli, sapı geriye doğru bükülmüş bir mandore idi.

Tacir, parmaklarını bu telli kutunun üzerinde gezdirdiğinde, sanki Toscana’nın zeytinliklerine başka bir dünyanın kokusu sindi. Benim o tahta parçasına bakışımdaki açlığı fark edince, “Denemek ister misin küçük?’ diye seslendi. Aramızda ortak bir lisan yoktu ama teklifini anlamıştım.

Biraz çekinerek ama fazlaca hevesle mandoreyi kucağıma aldım. Daha önceden hiçbir teline dokunmamış olsam da parmaklarım eski bir dostla karşılaşmış gibi tellerin üzerinde gezinmeye başladı. Aramızda doğal bir uyum vardı. Köylülerin kendi aralarında “bu çocuk zaten biliyor” diye fısıldaştıklarını duydum. Ellerim mutluydu. Kulaklarım da ve içim de…

Ertesi gün yine köy meydanında tacirin sergisinin önündeydim. Akşam olmadan toplamaya başladığı tezgahının en kıyısında duran mandoreyi en sona bıraktı. Gözüm ondaydı. Tacir gözlerime bakarak “bu mandore bu köyde, seninle kalmak istediğini söyledi bana” diyerek mandoreyi bir kez daha bana uzattı. Bakışında bir derinlik, gülümsemesinde bir mana vardı. Ama sebebini kimse anlamadı. Sessiz anlar çoğalıyordu. Çekinerek elimi uzattım. Ona dokunduğumda elimin titrediğini herkes fark etti. O günden sonra o mandore yaşamımın en önemli parçası oldu.

Günler geçiyor mandoreyle olan dostluğum gittikçe sıkılaşıyordu. O, artık söyleyemediklerimin sesiydi. Sol elimin parmakları diyemediklerimin üzerinde geziniyor sağ elim onları seslendiriyordu.

Yıllar böyle geçti. Gençliğin suyundan içmek vakti geldiğinde melodilerim tüm çevre köylerde de bilinir, duyulur oldu. Hiç gitmediğim yerlerden gelen, köyde konaklayan gezginler gördükleri köylülere beni sormaya başladılar: kimdi bu içli melodileri tellere bağlayan genç, merak ediyorlardı. Kendi kulaklarıyla beni dinlediklerindeyse bana uzak köylerin, şehirlerin de bu sesleri duyması gerektiğini söylüyorlardı. Nasıl düşerdim yollara? Onlar nasıl cesaret edip de koyulmuşlardı bu maceralara? Ormanlardaki haydutlarla, yırtıcı hayvanlarla, şiddetli yağmurlarla nasıl baş etmişlerdi? Ya kâh uçurum kenarlarından kâh ıpıssız dar vadi patikalarından geçerek nasıl gelmişlerdi bu uzak diyarlara? Her sorduğum, bir bir anlattı başına gelenleri, başından geçenleri. Sorduğum her şey doğruydu; dağlar tehlikeli, yollar çetindi ama yolda olması gerekenler de hep yoldaydı. Varılan köylerde, onların gelişiyle uzaklardan haber alanlar onların yollarını beklemekteydi. Birileri zorlukları göze alıp yola koyulmalıydı.

Geçmişte olan on tane yüz yıl vardı. Gelecekte kaç tane daha olacağını kim bilebilirdi? Peki köyünün iki adım dışına çıkmamış, çıkamamış kimsenin herkesten ne farkı vardı? Duvarlarla çevrili, evlerin iç içe geçtiği bu köyden başka yerlerin varlığından artık haberdardım. Ayda yılda bir de olsa her köye gelen başka hayatların varlığından söz ediyordu. Başka köyler, başka yerlerde, başka insanlar.

İçimdeki müziğin yol korkusuna galip geldiği bir günde kendimi yolda buldum. Annem önceden beri söylediklerini söyledi yine: dağlarda tehlikeli hayvanlar vardı, haydutlar yol kesiyor, insanları soyuyor, bazen canlarını alıyordu. Vahşi hayvanlar insan görünce tehlike var sanıyor, ona saldırıyordu; dahası yollar patikadan ibaretti uçurumlardan yuvarlanmak işten bile değildi. Çok uzak yerlere gitmek ancak at sırtında mümkündü ama bizim atımız da yoktu. Babamın endişeleri başkaydı. Yaşlanmıştı. Hamallıkta zorlanıyordu. Başka geçim olanakları da yoktu.

Yolda olmam gerekiyordu. Tüm söylenenleri kulağımın ardına koydum. Gün aydınlanırken, mandorem ve sırtımdaki heybeme sığan birkaç parça eşyamla kaderimin yoluna çıktım. Yeni bir yer görmek, yeni bir şey keşfetmek hevesindeydim. Uzaktan son kez baktım köyümün duvarlarına. Bacalardan yükselen duman kalınlaşıyordu. Bir süre sonra geldiğim yerin tüm görüntüsü silindi gitti. Bendim, birdim, yoldaydım.

Patikaları izleyerek bilmediğim bir yöne doğru gün boyu yürüdüm. Akşam karanlığı çökmeden küçük bir köy göründü uzakta. Bu köy bizimkinin aksine dağın tepesinde değildi. Vadiden yukarıya yönlendi patika. Öyle çok tırmanmama gerek kalmadan köyün kapısında buldum kendimi. Topuzu birkaç kez vurdum tahta kapıya. Nöbetçinin sesi kaba, katı ve keskindi: kim var orada? Kendi köyümden olmayan ya da köyümüzden geçen gezginler dışında ilk kez bir yabancıyla konuşmak üzereydim. Titrek bir sesle “ben gezgin müzisyen Antonio” dedim. Nöbetçi bu saatte köye girişin de çıkışında mümkün olmadığını anlatan cümleler sarf ediyordu. Dahası, ısrarcı olursam beni uzaklaştırmak için gerekeni yapmak zorunda olduğunu söylüyordu. Köye, köylüye zarar vermek gibi niyetimin olmadığını, kendi köyümün dışında ilk kez bir yere geldiğimi, bu geceyi geçirmek için yardıma ihtiyacım olduğunu anlatmaya çalıştım. Sözlerimiz yüksek ve kalın tahta kapının iki tarafına boğuk halde gidip geliyordu. Nöbetçi görevini yapmakta olduğunu bense kötü niyetli olmadığımı anlatmanın derdindeydim.

“Müzisyen olduğunu söyledin az önce, ne çalarsın, nasıl müzik yaparsın?” diyen nöbetçi askerin sesi de sözü de biraz yumuşamış gibiydi. Hemen mandoremi sırtımdan elime indirdim. O anda içimden gelen tellere basıp diğer elimle o telleri titretmeye başladım. Sesimdeki yorgunlukla uzaklarda olmanın hüznü birleşti. Çok geçmeden tahta kapının iki kanadı yavaşça birbirlerinden ayrılmaya koyuldu. Ama benim çalacağım melodiler de söylediğim şarkının sözleri de bitmemişti ki askerin sesi yeniden duyuldu: Sesin az geliyor, içeride çal!

Gözlerim, müziğimle dev kapının aralanışına tanıklık ediyordu. Kapının aralanan kısmında iki asker göründü. Siyaha yakın iki metal yığını gibiydiler. Miğferleri omuzlarını da örten koruyucu bir pelerinle sonlanıyordu. Yüzlerini, yüzlerindeki ifadeyi görmem mümkün değildi. Metal hasır seyrek gözenekli de olsa alınlarından çene altlarına kadar iniyordu. Biri “kapıya doğru yaklaş yabancı” diye seslendi. Az önce kapının ardından benimle konuşanın sesine benzemiyordu. Çalmayı kesip kapıya doğru ilerledim. Birkaç adımda iki metal insanın önünde buldum kendimi. Aynı ses, “sırtındaki çantayı yere indirip içini boşalt” dedi. Dediklerini hızlıca yaptım. Sadece iki üç parça kıyafeti, el kadar kuru ekmeği, bir de mandoresi olan bu yabancının bir zararının olmayacağına kanaat edildi ki içeriye davet edildim.

Köyü içine girince yanıma birini verdiler. O beni köy meydanında bir eve götürdü. Geceyi burada geçireceğimi, tel dolapta yiyecek ve içecek şeyler olduğunu söyleyerek ayrıldı. Doğduğum evden çok uzakta değildim. Ama ilk kez köyümün dışında bir yerde kalacaktım. Sessizlik hoşuma gitti. Dolaptan küçük bir parça peynir ve pideyle açlığımı bastırdım. Pencerenin altındaki sedire uzandım. Odanın köşesinde bir ocak vardı. İçindeki odunlar yakılmaya hazırdı ama benim bununla uğraşacak halim yoktu. Zaten üşümüyordum. Uykuya dalmışım.

Ertesi sabah kapının çalınmasıyla uyandım. Gece boyu kâh ormanlarda kayboldum kâh yokuşlardan yuvarlandım. Ama uyandığımda dinlenmiştim. Kapıyı çalan muhtemelen dün gece beni buraya getiren kişiydi. Köyün ileri gelenlerinin beni beklediğini söyleyerek hazırlanmamı istedi. Hazırlık gerektiren bir halim yoktu aslında. Yüzümü yıkadım. Odadan çıktık.

Taş duvarların soğuğunun kemiklere işlediği, meşalelerin is bıraktığı yüksek tavanlı bir salona girdik. Uzun, ağır meşe bir masanın etrafında, adeta bir mahkeme heyetini andıran yedi adam oturuyordu. Üzerlerindeki pelerinler ağır kumaşlardandı; koyu şarap rengi ve çamur kahvesi kadifeler, odadaki kasvetli havayı daha da ağırlaştırıyordu. Şapkalarının gölgesi yüzlerine düşmüş, her biri beni bir kadavra inceler gibi süzmeye başlamıştı.

İçlerinden, boynunda gümüş bir mühür taşıyan en yaşlısı, yanındaki muhafıza sert bir el işaretiyle çıkmasını buyurdu. Bakışları üzerimde ağır ağır gezindi. “Hangi toprağın mahsulüsün yabancı?” diye sordu. Sesinde hırıltılı bir otorite keskinliği vardı. Devam etti: “Bu tekinsiz vakitte, kurtların ve haydutların cirit attığı yollarda hangi günah seni bizim kapımıza sürükledi?”

Köyümü bildiklerini ama bir çalgıcının, sadece bir “ses” uğruna canımı hiçe sayıp yollara düşmemi akıllarının almadığını fark ettim. Onlar için dünya; mülk, toprak ve korunması gereken sınırlardan ibaretti. Masadaki bir diğeri, yüzündeki yara izini sıvazlayarak araya girdi: “Nöbetçi senin bir sihirbaz olduğunu sanmış. Kapıları ellerinle değil, tellerinle açtığını söyledi. Bakalım bu küçük kutunun içinde kaç tane şeytan gizli? Çal da görelim; nefesin mi kuvvetli yoksa parmakların mı?”

Kadehlerin gümüş parıltısı arasında mandoremi kavradım. Odanın rutubetli havası, tellerden dökülen tınıyla bir anda değişti. Masadaki o soğuk adamların, şarabın ve otoritenin arkasına saklanmış ruhları, ilk kez duydukları bu yabancı melodiyle sarsıldı. Kaşlar çatıldı, kadehler havada asılı kaldı.

Müzik bittiğinde odada yankılanan tek ses, ocaktaki odunun çıtırtısıydı. Yaşlı olan, elini ağır bir lütufla havaya kaldırdı. “Yeterli. Bu kadar kederli bir neşe, bu masaya fazladır. Söyle bakalım çalgıcı; bu zanaatı sana hangi usta belletti? Baban hangi beyin toprağında ter döker ki sen ellerini sabanla değil, tellerle nasırlaştırdın?”

O an kendime yakıştırdığım sıfatı, onların o dar dünyasına bir meydan okuma gibi fısıldadım: “Ben gezgin bir çalgıcıyım efendim. Babamın toprağına değil, rüzgârın fısıldadığı her yere aitim.”

İdare heyeti köylerinde birkaç gün daha kalmamı, köy halkına müziğimi dinletmemi istedi. Eğer kabul edersem bana bir başka evi hazırlatacaklarını söylediler. Gezgin ruha sahip kişinin bir yerde birkaç günden fazla kalamayacağını hissetmeye başlamıştım. Görülecek başka yerler, tanışılacak başka hayatlar vardı. Bir gece daha kalabileceğimi söyledim. Akşamüzeri köy meydanında köy halkının toplanması için duyuru yapılsın dedi bir başkası. Beni buraya getiren kişiye seslenerek tarif ettikleri yere götürülmemi emrettiler. İhtiyaçlarımın karşılanmasını istediler. Benim neye ihtiyacım vardı ki?

Adının Enzo olduğunu söyleyen genç beni bu defa başka bir eve götürdü. Ocaktaki odunlar yakılmıştı. İçerisi sıcacıktı. Tel dolapta peynir, zeytinyağı, ekmek ve şarap da vardı. Enzo burada dinlenmemi, kendisinin sonra yine geleceğini söyleyerek ayrıldı. Olanları düşünmek için ilk kez fırsatım olmuştu. Evimden ayrılıp geldiğim bu ilk köyde hiç beklemediğim bir ilgiyle karşılaşmıştım. Olanı, olduğu haliyle kabul edip sedire uzandım. Dün yürüdüğüm yol kadar daha önce hiç yürümemiştim. Yorgunluğum hala üzerimdeydi.

Akşamüzeri Enzo’nun sesiyle uyandım. Temiz kıyafetler getirmiş, bunları giymemi istiyordu. Ben halimden memnunum desem de o bunları giymemin iyi olacağında ısrarcıydı. Dediğini yaptım. Üzerimde taşıdığım renkler griden kahverengine dönmüştü. Birlikte köy meydanına gittik. Genç-yaşlı; kadın-erkek onlarca kişi toplanmıştı. Enzo beni köy meydanına kurulu yüksekçe bir yere çıkardı. Bir şey söylemeden yanımdan ayrıldı. Belki de ilk kez böyle bir kalabalık görüyordum. Bu köy, bizim köyden daha büyüktü. Sadece “merhaba” diyebildim. Sesim içime kaçmış gibiydi. Mandoremi elime alıp içimde dolanan sesleri tellere bırakmaya başladım. Bir iki şarkı sonra kalabalığın benle ilgisi kalmamıştı. Melodilerimle salınıp şarkılarıma eşlik ediyorlar, arada bir de kadeh kaldırıyorlardı. Ben sadece onların aralarındaki ve içlerindeki mesafeleri yok etmiştim. Mutluydular. Bu görüntü bana da iyi hissettirdi. Cismen oradaydım ama aslında sadece sesimle, müziğimle vardım. Bedenen orada olmam kimsenin dikkatinde değildi. Tam da istediğim gibi.

Yolun dişleri

Köyün ağır kapıları -bu defa- arkamdan büyük bir gürültüyle kapandı. İçeride bıraktığım o sıcak şarap kokusu ve hayran bakışlar bir anda silinip gitti. Gün yeni yeni aydınlanıyordu. Yönümü hislerim belirledi. Önümde sadece uzayıp giden servi ağaçları ve gri kayalıklar vardı. Enzo’nun verdiği yeni kıyafetler üzerimde biraz eğreti duruyordu. Sanki bu kumaşlar beni daha görünür kılmıştı.

Yol, köyden ayrıldıktan birkaç saat sonra daraldı. Annemin bahsettiği o uçurum kenarları artık hayal değil, ayaklarımın altındaki ufalanan taşlardı. Mandorem sırtımda, bir eklemimmiş gibi sıkıca bağlıydı. Tam vadinin en dar yerine, güneşin ışıklarının kayalar arasında kaybolduğu o gölgeli boğaza geldiğimde, içimdeki müziğin sustuğunu hissettim. Kuşlar bile susmuştu.

Yolun ortasında, devrilmiş bir araba iskeleti ve parçalanmış çuvallar duruyordu. Etrafından dolanmak için hamle yaptığımda, çalılıkların arasından paslı bir demirin metale sürtünme sesini duydum. Üç adam, gölgelerin içinden sanki topraktan bitmişler gibi fırladılar.

Üzerlerindeki deri zırhlar kirden kararmıştı. Liderleri olduğu anlaşılan, yüzünün yarısı yanık izleriyle kaplı olanı, elindeki kısa kılıcı toprağa sürterek bana doğru yürüdü.

“Bak hele” dedi hırıltıyla. “Köyün efendileri bir kuşu süsleyip salmışlar yola.”

Korku, boğazımda düğümlendi. Babamın “hamallıktan yoruldum” diyen sesi kulaklarımda çınladı. Kaçacak yerim yoktu; arkam uçurum, önüm ise çelikti.

“Ben… Ben sadece bir çalgıcıyım” diyebildim. Sesim, nöbetçiye seslendiğim o ilk andaki kadar cılızdı. Yanık yüzlü adam kahkahayla güldü. “Çalgıcı ha? O zaman bize canının bedelini çal bakalım delikanlı. Ama dikkat et, eğer tellerin bizi eğlendirmezse, o narin parmaklarını tek tek kırıp heybene doldururum. Bakalım çalgının teli mi daha çabuk kopacak, yoksa boynun mu?”

Dizlerimin bağı çözülürken mandoreyi kucağıma aldım. Ellerim titriyordu. Bu kez karşımda şarap içip keyiflenen efendiler yoktu; karşımdakiler aç, öfkeli ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan adamlardı. Eğer onları etkileyemezsem, bu yolun sonu Toscana’nın tozlu bir hendeği olacaktı.

Her iki elim de titriyordu. Ama bu durumdan kurtuluşum içimden doğacak ezgilere ve onların haydutlar tarafından beğenilmesine bağlıydı. Ya ben çalamadım ya da onlar zaten beğenmeyeceklerdi. Suratlarındaki alaycı ifade pek de başarılı olmadığıma işaretti. Müziğim onların hoyrat ruhuna hitap etmiyordu, besbelli. En iri ve en kirli olanın sevimsiz kahkahası artık sonumun gelmek üzere olduğunu söylüyordu. Kafasına diktiği maşrapanın kenarlarından akan şarap kirli sakallarından göğsüne doğru yol alırken konuştu: “sen buna müzik mi diyorsun sersem, bu melodilerle bizi etkileyebileceğini mi sandın?” Patronlarının bu sözleri üzerine diğer ikisinin savurdukları kahkahalar ormanın derinliklerinde çınladı. Korku artık boğazımdaki düğümü çözmüş, nefesimi kesmişti. Ne olduysa o andan sonra oldu. Devrik arabanın gölgesinden, toprağın derinliklerinden yükselen bir uğultu, bir kükreme koptu. Üç haydut, o anın mutlak hakimiydiler ama sesle birlikte yüzlerindeki alaycı ifade donup kaldı. Karanlığın içinden bir şimşek gibi çakan keskin bir kılıç, havayı ikiye böldü. “Hey siz, sersiler yine mi karşıma çıktınız?

Sesin sahibi kılıcını savurduğunda, haydutlar adeta birer gölge gibi ormanın karanlığında yitip gittiler. Korkudan ve şaşkınlıktan hangi yöne kaçtıklarını göremedim; belki de kendileri de bilmiyorlardı. Yine o ağır sessizlik çöktü. Az önce kıyameti koparan sesler sanki bu ormana hiç uğramamıştı. Yabancı, geldiği gibi bir sırra dönüşmüştü ne kılıcın parıltısı kalmıştı geriye ne de kükreyen o gölge. Yalnızlığım ve titreyen ellerimle baş başaydım. Derin bir nefes alıp yeniden yola koyuldum.

Yolun ortasındaki gölge

Ayaklarım beni nereye götürüyordu, bilmiyordum. Sanki benden bağımsız hareket halindeler. Az önceki arbededen, o parlayan çelikten ve canımı bağışlayan o gizemli sesin ağırlığından kaçmak istiyordum. Ancak vadinin çıkışındaki o yaşlı çınarın altına vardığımda, dizlerimin bağı bir kez daha çözüldü. Yolun tam ortasında, az önce hayatımı kurtaran o “gölge” öylece duruyordu.

Bir kayaya tünemiş, sırtını gövdeye yaslamıştı. Yüzü, geniş kenarlı şapkasının altında kaybolmuştu ama elindeki şeyi görünce duraksadım. Kucağında, benim mandoreme hiç benzemeyen, sanki bir ağaç gövdesinden kabaca oyulmuş, tellerinden reçine ve keder kokusu yükselen yaylı bir rebec tutuyordu.

Ben daha tek bir kelime edemeden, o mırıldanmaya başladı. Tüylerim diken diken oldu; çünkü mırıldandığı şey, az önce haydutların önünde titreyerek çaldığım, onların alay ettiği o yarım kalmış melodiydi. Ama ondan yükselen ses benimki gibi cılız değildi; vadide yankılanan o kükremenin tınısını taşıyordu.

Bana bakmadan konuştu: “Parmakların tellerin üzerinde değil, korkunun üzerinde geziyordu çocuk” dedi. Sesi, rüzgârın kurumuş yaprakları süpürmesi gibi pürüzlüydü. “Güzel çalıyorsun ama sadece kulaklara hitap ediyorsun. Kılıcı olan bir adama müziğinle diz çöktürmek istiyorsan, notalarını kulaklarına değil, kemiklerine fırlatmalısın.”

Durdu. Başını ağır ağır kaldırdı. Şapkasının altından çakmak çakmak bakan, yılların yorgunluğunu ve yolların tozunu taşıyan gözleriyle karşılaştım. “Müziğin zayıftı çocuk. Çünkü o melodi sana değil, geride bıraktığın o sıcak şarap kokulu köye aitti. Yoldaki adamın şarkısı, yola benzemeli; sert, belirsiz ve bazen acımasız olmalı.”

Elim kendiliğinden sırtımdaki mandoreye gitti. Utanmıştım ama içimde tarif edemediğim bir merak uyanmıştı. Karşımda sadece bir kılıç ustası değil, tellerin dilinden çok daha farklı bir şekilde anlayan bir “usta” duruyordu.

“Kimsiniz?” diye fısıldadım.

Hafifçe gülümsedi, bu gülümseme yüzündeki çizgileri daha da derinleştirdi. “Ben, yolların unuttuğu bir sesim Antonio. Eğer o parmaklarını heybene doldurmamı istemiyorsan, gel yanıma otur. Sana yedi notanın dışındaki o sekizinci sesi, yani sessizliğin nasıl çalınacağını öğreteyim.”

Sekizinci sesin sahibi

Dizlerimdeki titreme henüz geçmemişti ama bu adamın sözleri, haydutların kılıcından daha derine nüfuz ediyordu. “Sessizliği çalmak mı?” diye fısıldadım kendi kendime. Köyümde herkes sesimi duymak için toplanırdı, kimse benden sessizliği istememişti. Biraz daha yaklaştım, çınar ağacının gölgesine, onun yanındaki o kadim sessizliğin içine girdim.

Cesaretimi toplayarak “kim olduğunuzu hâlâ söylemediniz” dedim.

Yabancı, elindeki çalgıyı yanındaki heybenin üzerine bıraktı. Şapkasını hafifçe arkaya ittiğinde, alnındaki derin bir yara izi gün ışığında parladı.

“Buralarda bana Lupo derler” dedi. “Kurt… Ormanın dilini konuşan, insanların kalabalığından kaçanlara takılan bir isim. Ama bir zamanlar, senin gibi saraylarda, büyük meydanlarda alkışlanan bir adamdım. O alkışlar sağır etti beni Antonio. Gerçek müziği, ancak her şeyimi kaybedip bu ıssız patikalara düştüğümde duymaya başladım.”

Lupo, yerdeki bir dal parçasını alıp toprağa belirsiz bir hat çizdi. Sonra gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Bakışları, az önceki o kükreyen ses kadar sarsıcıydı.

“Dinle beni çocuk. Bundan sonraki yolculuğun, girdiğin o süslü köylerden daha tehlikeli olacak. Sana yolun geri kalanı için tek bir ipucu vereceğim, bunu aklından hiç çıkarma: Müzik, tellerde değil tellerin arasındaki boşlukta başlar.”

Anlamamıştım. Yüzümdeki şaşkınlığı görünce hafifçe öne eğildi, sesi şimdi bir fısıltıdan ibaretti: “Gittiğin yerlerde sana ne çalacağını değil, neyi çalmayacağını soracaklar. Eğer bir mekâna girdiğinde oranın sessizliğini dinlemeden tellere vurursan, sadece gürültü yaparsın. Her evin, her sokağın, her insanın kendine has bir sessizliği vardır. Önce o sessizliği duy. Ancak o zaman senin müziğin, o insanların zırhını delip kalplerine ulaşır. Eğer o sessizliği doğru çalarsan, haydutlar kılıçlarını düşürür, krallar taçlarını unutur.”

Sessizliğin Grameri

Vakit ilerledi. Lupo, çınarın altına küçük bir ateş yaktı. Ateşin çıtırtısı, vadinin derinliklerinden gelen gece seslerine eşlik ediyordu. Mandoremi kucağımda sımsıkı tutarak yanına oturdum. Az önce canımı kurtarmış bu adamın heybetinden çok, ağzından çıkacak sözlerin ağırlığından çekiniyordum.

“Usta,” dedim usulca. “Sessizliği çalmak dedin… Ama dünya bu kadar gürültülüyken, insanın kendi içindeki o fısıltıyı duyması nasıl mümkün olur? Ben sadece tellere vurmayı biliyorum.”

Lupo, önündeki közü bir dal parçasıyla karıştırırken konuştu: “Bak Antonio, antik çağın bilgelerinden Boethius der ki; “Musica Humana (İnsan Müziği), ruhun ve bedenin uyumudur. Sen sadece parmaklarını oynatıyorsun, oysa yol sana kendi ruhunun ritmini soracak.”

Durdu, derin bir nefes aldı. Gece kuşlarının sesi bile sanki onu dinlemek için çekilmişti.

“Gerçek, her zaman yoldadır evlat. Ama yol, ayaklarının altındaki toprak değildir. Yol, senin zihnindeki sınırlardır. Plotinos’un dediği gibi; ruh, ancak kendi derinliklerine daldığında gerçeğin ışığını görebilir. Sen dünyanın öteki ucuna gitsen de yanında sadece kendinden götürdüklerini bulacaksın. Eğer içinde bir boşlukla yola çıkarsan, vardığın her şehir o boşluğu daha da büyütür. Ama eğer içindeki o “sessiz merkezi” bulursan, fırtınanın ortasında bile en saf melodiyi çalabilirsin.”

Şaşkınlıkla dinliyordum. Köyümdeki hiçbir yaşlı, hiçbir rahip hayatı böyle tarif etmemişti. Lupo devam etti: “Sana bilmediğin bir şey söyleyeyim mi? Ses, sadece bir perdedir. Gerçek müzisyen, o perdeyi aralayıp arkasındaki mutlak sessizliğe dokunabilendir. Çünkü evren, büyük bir sessizliğin üzerine kurulmuş tek bir notadır. İnsanlar korktukları için konuşur, korktukları için gürültü yaparlar. Sen ise korkunu müziğe hapseden o zamanı hatırla. O gün aslında korkunu değil, kendi özünü notalara döktün.”

Lupo ayağa kalktı, sırtındaki pelerinini düzeltti ve elini omzuma koydu. Eli, bir babanın şefkatinden çok, bir kılavuzun sert ve güven veren sıcaklığını taşıyordu. “Vaktin daralıyor Antonio. Kalbinin pusulası hangi yönü gösteriyorsa orası senin kutsal toprağındır. Aziz Augustinus’un bir sözü vardır: İçine dön. İnsanlığın kalbinde hakikat ikamet eder. Şimdi kalk ve kalbinin ritmine güven. O ritim seni asla yanlış bir patikaya sürüklemez. Gideceğin o büyük şehirlerde binalar yüksek, insanlar kibirli olacak. Sen ise hep bu ağacın altındaki sessizliği, o “sekizinci sesi” yanında taşı. O zaman hiçbir haydut, hiçbir dük senin ruhunu esir alamaz.”

Ateşin son közleri sönerken, içimde daha önce hiç hissetmediğim bir berraklık peyda oldu. Lupo’nun sözleri, mandoremin tellerinden daha keskin bir iz bırakmıştı ruhumda. Artık sadece bir çalgıcı değil, kendi içindeki sessizliği aramaya yeminli bir yolcuydum.

“Git şimdi” dedi Lupo karanlığın içinde kaybolurken. “Kendi şarkını değil, yolun sana fısıldadığı şarkıyı bulana kadar durma.”

Gecenin kapısı ve hakikatin sesi

Lupo, “Haydi git” dediğinde önümde uzanan karanlık uçsuz bucaksız görünüyordu. Yolumu aydınlatacak bir fenerim yoktu belki ama ruhumun derinliklerine bıraktığı o sözler, Orta Çağ’ın en zifiri karanlığını bile delecek kadar parlak bir ışık olmuştu. Günlerce yürüdükten sonra bir tepenin ardında silueti beliren yeni bir yerleşim yerinin surlarına ulaştım.

Kapı, devasa bir mühür gibi kapalıydı. Gecenin bu vaktinde kapıyı çalmak, uyuyan bir devi uyandırmak gibiydi. Yine de durmadım. Topuzu vurduğumda, yukarıdaki mazgaldan gelen metalik ses gecenin sessizliğini yırttı:

“Kimsin ve bu saatte hangi belayı peşine takıp getirdin yabancı? Çabuk söyle, yoksa yay kirişleri gerilmek üzere!”

Lupo’nun öğüdünü hatırladım: “İnsanlar korktukları için gürültü yaparlar.” Bu askerin sesi de otoriteden değil, karanlığın içindeki bilinmezlikten korktuğu için bu kadar sert çıkıyordu. Derin bir nefes aldım ve sesimi bağırmadan ama surun tepesine ulaşacak bir netlikle yukarı gönderdim:

“Sana bela değil, gecenin ağırlığını paylaşacak bir nefes getirdim nöbetçi. Ben Antonio, sadece bir gezgin çalgıcıyım. Eğer haydut olsaydım, kapını çalmak yerine gölgelerin içinde sessizce beklerdim. Ama ben, Lupo’nun selamıyla ve elimdeki şu ahşap gövdenin hikayesiyle geldim.”

Nöbetçi duraksadı. İsmimi duymuş olabilir miydi? Belki de hayır. Ama “Lupo” ismi ya da kurduğum bu sakin cümle yapısı, beni her gün duyduğu yalvarışlardan ayırmıştı.

“Çalgıcı mı?” dedi mazgaldan bakarak. “Karnını doyurmak için yalan söyleyen binlercesinden ne farkın var?”

“Farkım şu” dedim mandoremi sırtımdan çıkarıp göğsüme bastırarak. “Diğerleri senin kapını açman için çalarlar. Ben ise senin içindeki o yorgun nöbeti bitirmek için buradayım. Gözlerini kapat ve şu tınıyı dinle. Eğer bu ses sana yalan söylüyormuş gibi gelirse, sabahı kapının eşiğinde, soğuk taşın üzerinde beklemeye razıyım.”

Karanlıkta mandoremin tellerine tek bir dokunuş bıraktım. Ama bu bir melodi değil, Lupo’nun bahsettiği o “boşluktan” gelen, insanın yorgunluğunu okşayan bir yankıydı. Nöbetçinin yukarıdaki siluetinin gevşediğini, mızrağını taşa yasladığını duydum.

“Aşağıda bekleyen çocuk” dedi sesi bu kez daha insani bir tonla. “Söylediğin sözler, bir çalgıcıdan çok bir bilgenin dilinden dökülüyor gibi. Kapıyı açacağım; ama müziğin değil, bu sakinliğin hatırına. Eğer bizi yanıltırsan, sabah Ferrara Dükü’nün huzurunda sadece tellerinden değil, dilinden de olursun.”

Ağır demir sürgüler büyük bir gürültüyle çekildi. Kapı, bir sırrı ifşa eder gibi aralandığında, içeri süzülen sadece ben değildim; Lupo’nun bana miras bıraktığı o yeni ve vakur Antonio’ydu.

Meşe masanın soğuk gölgesi

Sabahın ilk ışıkları, geceyi geçirdiğim samanlıktaki tozların arasında dans ederken, bir anda sarsılarak uyandım. Karşımda geceki o yumuşak sesli nöbetçiyi değil, demir zırhlarının içinde donuklaşmış iki silahlı adamı buldum. Geceki o insani tını yerini metalik bir soğukluğa bırakmıştı.

“Kalk çalgıcı” dedi gece kapıyı açan nöbetçi. Gözlerini benden kaçırıyordu. “Söylediğin sözler gece boyu zihnimde birer kurt gibi dolaştı. Kimsin, necisin, hangi büyüyle kapıları aralarsın anlamadım. Bu hesabı ben değil, Dük bizzat kendisi görecek.”

Ellerim bağlanmadı belki ama mızrakların gölgesi arasında, bir suçlu gibi taşlı yollardan geçirilip şatoya götürüldüm. Antonio olarak girdiğim o kapılardan, bir “tekinsiz yabancı” olarak çıkıyordum. Dükün salonu, meşalelerin isiyle kararmış, ağır bir rutubet kokuyordu. Yüksek bir kürsüde oturan Dük, zayıf ama bakışları kartal kadar keskin bir adamdı. Önünde masanın üzerinde duran mandoreme, sanki zehirli bir yılanmış gibi bakıyordu.

Dük, parmağındaki mühürlü yüzüğü masaya vurarak sessizliği böldü: “Bize Lupo’dan, Doğu’nun gizemli tınılarından ve yolların hakikatinden bahsetmişsin. Söyle bakalım küçük çalgıcı, sen Papa’nın yasakladığı o tekinsiz makamları mı taşıyorsun heybendeki bu tahta parçasında?’

Lupo’nun sözleri göğüs kafesimde yankılandı: “İçine dön. Hakikat orada ikamet eder.” Korkumu bir kenara bıraktım, omuzlarımı dikleştirdim ve doğrudan Dük’ün gözlerinin içine baktım.

“Sayın Dük” dedim sesimdeki titremeyi bastırarak. “Benim tek suçum, geceyi kapınızın önünde geçirmek istememekti. Nöbetçiniz bir büyüden değil, bir aynadan korktu. Ben ona sadece kendi yorgunluğunu, kendi içindeki sessizliği gösterdim. Müziğim, gerçeği söylemekten başka bir işe yaramaz. Eğer Lupo’nun ismini andıysam, bu sadece yolda öğrendiğim tek bir şeyi anlatmak içindi: Bir insanın kalbi, sarayının surlarından daha korunaklı olmalıdır.”

Dük kaşlarını çattı. Salondaki herkes nefesini tutmuştu. Bir köylü çocuğunun, bir dükün karşısında bu kadar vakur durması görülmüş şey değildi.

“Bilgelik satıyorsun ha?” diye gülümsedi Dük, ama bu gülümsemede bir takdir kırıntısı vardı. “Madem sessizliği bu kadar iyi biliyorsun, şimdi o elindeki tahta parçasıyla bize neyi “çalmadığını” göster. Eğer tellerin sadece gürültü çıkarırsa, o çok sevdiğin sessizliği zindanlarımın derinliklerinde ömrün boyunca dinlersin. Ama eğer ruhumuzu gerçekten sarsabilirsen, Venedik yoluna kadar sana sadece at değil, itibar da veririm.”

Rütbenin Karşısında Ruhun Sesi

Mandorenin cilalı gövdesi, salonun loş ışığında solgun bir ayna gibi parlıyordu. Haydutların karşısındayken ölüm kapımdaydı, ancak bu yüksek tavanlı salonda, mızraklı askerlerin gölgesinde ölmekten daha ağır bir şey vardı: Anlaşılmamak. Dük’ün bakışları, omuzlarımdaki yeni ama tozlu kıyafetlerin üzerinden geçip doğrudan gözlerimin içine saplanıyordu. O, bu toprakların sahibiydi; ben ise sadece rüzgârın sürüklediği bir yabancı.

Derin bir nefes aldım. Lupo’nun ateş başında söylediği o söz zihnimde bir kalkan gibi yükseldi: “Korktukları için gürültü yaparlar.”

Dük’ün bu sertliği, bu ezici otoritesi aslında büyük bir yalnızlığın ve her an tetikte beklemenin gürültüsü değil miydi?

Tellere vurmak için elimi kaldırdım ama vurmadım. Salonun o devasa boşluğunu dinledim. Meşalelerin çıtırtısını, dışarıda esen rüzgârın kulelerin tepesinde çıkardığı ıslığı ve Dük’ün ağır, temkinli nefesini… O an anladım; Dük benden bir şarkı değil, bu ağır sessizliğin içindeki huzuru istiyordu.

Parmaklarım tellerin üzerinde bir tüy hafifliğiyle gezinmeye başladı. İlk notalar o kadar cılız ve pes çıkmıştı ki, muhafızlar birbirine bakıp alay etmek üzereydiler. Ancak durmadım. Lupo’nun bahsettiği o “boşlukları” çalmaya başladım. Müziğim bir nehir gibi gürlemek yerine, sabah çiseyi gibi sessizce salonun rutubetli havasına sindi. Mandorenin tınısı, Dük’ün omuzlarındaki ağır kadife pelerinin yükünü bile hafifletti. Bir melodi çalmıyordum; onun hiç kimseye söyleyemediği, geceleri uykusunu kaçıran o derin sessizliğini seslendiriyordum. Salondaki o gergin hava, tellerin titremesiyle yumuşadı. Muhafızların mızraklarını tutan elleri gevşedi, Dük’ün çatık kaşları arasındaki o derin çizgi yavaşça silindi.

Son notayı tellerin arasında hapsettiğimde, salona çöken sessizlik az öncekinden çok farklıydı. Artık tehditkâr değil, huşu doluydu. Dük, oturduğu kürsüde hafifçe öne eğildi. Gözlerinde ilk kez bir yabancıya değil, bir dosta bakar gibi bir parıltı vardı. “Sen,” dedi sesi bu kez bir otorite figüründen çok, bir insanın sesine benziyordu. “Sen sadece telleri değil, bu odadaki zamanı da büktün çalgıcı. Notaların arasındaki o boşlukta, unuttuğum bir şeyi hatırlattın bana; kendi içimdeki sessizliği.”

Elini masanın üzerine koydu, parmakları artık gergin değildi. “Haydutlar senden korkmuş olabilirler çünkü onlar gürültüden anlar. Ama ben seni dinledim Antonio. Lupo seni iyi yetiştirmiş ya da sen, yolun kendisini bir usta bellemişsin. Venedik’e giden yolun açık olsun.”

Yanındaki muhafıza dönerek, “Bu gence bir at ve Venedik kervanlarına girmesini sağlayacak mühürlü bir pusula verin,” diye emretti. “Böyle bir ses, lagünün sularında yankılanmayı hak ediyor.”

Dük, masanın üzerindeki parşömeni işaret ederek devam etti: “Bu mühür sadece bir balmumu lekesi değil Antonio. Bu, Po Ovası’ndan Venedik lagünlerine kadar olan her kapıda, her gümrük noktasında benim sesimdir. Kuzeye doğru ilerlerken Padova üzerinden geçeceksin. Oradaki muhafızlar sazına değil, bu mühre bakacaklar. Onlara bu müziğin, benim sarayımda “sessizliğin beratını” aldığını söyle. Venedik kapılarına vardığında ise liman reisine bu pusulayı uzat; seni alelade bir dilenci gibi değil, bir Dük’ün misafiri gibi karşılasınlar. Zira o kanalların gürültüsü içinde senin gibi “dinlemeyi bilen” bir ruha ihtiyaçları olacak.”

Emanetin çağrısı

Dük, masadaki mühürlü kâğıdı bana uzatırken son bir soru sordu: “Peki ya Venedik Antonio? Neden o tekinsiz sulara gitmek için canını dişine takıyorsun?”

Mandoremin gövdesini şefkatle okşadım. “Bu mandore bana yıllar önce köyümüze doğudan gelen, gizemli bir gezgin satıcı tarafından hediye edildi. O gün sadece bir çocuktum. Bana mandoreyi uzatırken, “bu ağacın bir ruhu var Antonio ve o ruhun bir ikizi de batının sularında ağlıyor. Eğer bir gün bu teller sana fısıldamaya başlarsa, sesi takip et. Yarım kalmış bir hikâyeyi tamamlamak senin kaderindir” demişti.

Dük, kaşlarını kaldırarak mandorenin içindeki o minik aslan sembolüne baktı. “Doğulu bir tacir ve Venedik’in aslanı ha?” diye mırıldandı Dük. “Doğu ile Batı’nın bu garip buluşması tesadüf olamaz. Demek o yabancı sende bir şey gördü; belki de sesindeki o saflığı, mandorenin diğer yarısını bulacak kadar güçlü buldu.”

Başımı salladım. “O günden beri mandorem sadece bir çalgı değil, bir pusula oldu benim için. Ne zaman çalmaya başlasam, notalar beni o satıcının bahsettiği tarafa, güneşin battığı yerdeki o sulak şehre çekiyor. O adamın neden beni seçtiğini ve bu mandorenin diğer yarısının Venedik’te kimin elinde olduğunu bulmadan içimdeki o “sekizinci ses” asla tam olmayacak.”

Evrenin kendi şarkısı

Ferrara’nın devasa tuğla surları ve Estensi Şatosu’nun heybetli gölgesi arkamda kalırken, Dük’ün bana tahsis ettiği atın nalları çakıllı ve tozlu yolu dövüyordu. Cebimdeki mühürlü pusula, göğüs kafesimin üzerinde bir zırh gibi ağırlık yapıyor, bana hem bir güven duygusu hem de omuzlarıma binen yeni bir sorumluluk veriyordu. Ferrara’nın çıkış kapısındaki muhafızlar, pusulayı gördüklerinde mızraklarını yere vurup selam dururken, Lupo’nun bahsettiği o “itibarın tehlikeli yüzünü” ilk kez bizzat hissettim.

Şehrin hendeklerini ve kalabalığını geride bıraktığımda, önümde Po Ovası’nın uçsuz bucaksız düzlüğü uzanmaya başladı. Hava burada daha nemli, daha ağır ve hafiften iyot kokuluydu. Yol artık Toscana’nın engebeli patikalarına hiç benzemiyordu; nehir kollarının ve kanalların birbirine geçtiği, sazlıkların rüzgârda fısıldaştığı bu sulak arazi, Venedik’in gizemli sularına hazırlanan bir eşik gibiydi. Sessizlik etrafımı iyice sardığında, altımdaki atın ritmik tırıs adımları bir süre sonra zihnimde bir fon müziğine dönüştü. Po Ovası’nın o meşhur pusu, akşamüstü çökerken sazlıkların arasından bir hayalet gibi yükselmeye başlamıştı. Görüş mesafem kısaldıkça, Lupo’nun o puslu sesi kulaklarımda yeniden yankılandı: “Doğayı dinlemeden tellere dokunma, çünkü evren zaten kendi şarkısını söylemektedir.”

Atımı yavaşlattım, sonra tamamen durdum. Gözlerimi kapattım. İlk başta duyduğum şey koca bir hiçlikti; ama sonra, sessizliğin aslında binlerce küçük sesten örülmüş devasa bir kumaş olduğunu fark ettim. Sazlıkların arasından geçen rüzgârın çıkardığı o ince hışırtı, suyun kıyıdaki çamura vuran yumuşak nabzı ve uzaklardaki bir bataklık kuşunun çığlığı…

Mandoremi kılıfından çıkardım ama tellere vurmadım. Önce rüzgârın ritmini bekledim. Lupo haklıydı; sessizlik bir boşluk değil, bir bekleyişti. Rüzgâr sazlıkları sola doğru eğdiğinde, parmağımın ucuyla en ince tele, sanki bir su damlası düşüyormuş gibi dokundum. Çıkan ses, doğanın o anki sessizliğine aykırı düşmedi; aksine, bataklığın fısıltısına eklenen küçük bir parıltı gibi oldu.

O an anladım: Sessizliği çalmak, sesi yok etmek değil, var olan sessizliğin bir parçası haline gelmekti. Eğer ben bu ovada hırçın bir köylü dansı çalsaydım, doğanın dengesini bozacaktım. Ama şimdi, o tekil notanın yankısı sisin içinde dağılırken, doğa beni yabancı bir madde gibi dışlamadı, içine kabul etti. Atım bile kulağını dikmiş, bu yeni ve huşu dolu tınıyı dinliyordu.

Mandorem, ellerimin arasında artık bir odun parçası değil, canlı bir uzvum gibi duruyordu. İçindeki o gizemli aslan sembolünün, lagünün sularına yaklaştıkça neden daha çok titrediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Venedik, suyun ve taşın büyük sessizliğiydi ve ben o sessizliğe hükmetmek için değil, onunla konuşmak için oraya gidiyordum.

Sessizce saklanan güç asalettir

Gecenin zifiri karanlığı, sisle birleşip yolu iyice belirsiz kıldığında, uzaktan sızan cılız bir sarı ışık ve boğuk bir uğultu karşıladı beni. Duvarda “Kızıl Nal Hanına Hoş geldiniz” yazıyordu. Kapıyı içeri doğru ittirip açtığımda ter, ucuz şarap ve kaba kahkahaların kokusuyla karşılandım.

Hancı masaları silerken, köşedeki kalabalık grup beni süzmeye başladı. Tozlu pelerinim, genç yüzüm ve sırtımdaki mandoremle onlar için kolay bir yemdim. “Bakın hele!” diye kükredi içlerinden iriyarı, yüzü yara izi dolu bir araba sürücüsü. “Yollar artık çocuk yuvasına dönmüş. Hey ufaklık! O elindeki oyuncakla kurtları mı korkutacaksın yoksa karnını mı doyuracaksın?”

Bir diğeri kahkahalarla ekledi: “Nereye böyle? Yoksa şu yüzen şehir Venedik’e gidip asilzadelere ninni mi söyleyeceksin? Oraya varmadan seni o bataklıklarda yutarlar evlat, dön evine!”

Elim gayriihtiyari elbisemin altındaki gümüş mühre gitti. Dük’ün verdiği o ağır metal, göğsümün üzerinde soğuk bir güven veriyordu. Onlara bu mührü gösterip hepsini dize getirebilirdim ama Lupo’nun öğüdü zihnimdeydi: Güç, ancak ihtiyaç duyulduğunda kullanılan bir son çaredir; sessizce saklanan güç ise asalettir. Tam o sırada, gölgelerin içinde oturan, yaşlı ve zayıf bir adam ayağa kalktı. Gözleri çakmak çakmaktı. Elini havaya kaldırıp masayı yumrukladı: “Kesin sesinizi, aptallar korosu!” dedi. Salonu susturdu. “Siz sadece bir tıfıl görüyorsunuz ama ben bir efsanenin ayak seslerini duyuyorum. Sen… Sen Montefioralleli Antonio değil misin? Hani şu haydutların kılıcını notalarıyla durduran, o gizemli mandoreli çocuk?”

Bütün başlar şaşkınlıkla bana döndü. Adam yanıma yaklaştı, gözlerinde bir hayranlık vardı. “Seni ve müziğinin namını Ferrara yolunda bir kervan başından duydum. Hadi evlat, bize o mucize melodilerinden birini bahşet.”

Önce reddetmek istedim; bedenim de ruhum da yorgundu. Ama sonra o kalabalığın gözlerine baktım. Onlar beni “zayıf bir çocuk” olarak görüyorlardı. İşte tam burada, Lupo’nun felsefesi canlandı zihnimde. Plotinos’un dediği gibi: “İnsan, başkalarının gözündeki bir gölge değil, kendi ruhundaki ışıktır.” Biz, başkalarının bizi kalıplara soktuğu o sığ tanım değil, içimizde hissettiğimiz o derin boşluk ve o boşluğu dolduran kudretizdir.

Mandoremi yavaşça çıkardım. Hanın o kaba gürültüsü bıçakla kesilmiş gibi dindi. Tellere ilk vurduğumda, sadece bir ezgi değil, bir hakikat döküldü ortaya. Az önce alay edenlerin yüzündeki çizgiler yumuşadı, kibir yerini melankoliye bıraktı. O an anladım ki; ben onların gördüğü o zayıf çocuk değildim, ben o an o oradaki her ruhun sessizliğini seslendiren bir devdim.

Gece, müziğin yankısıyla huzura erdi. Herkes derin bir sessizliğe büründüğünde, samanlıktaki yatağıma uzandım. Uyku beni içine çektiğinde, kendimi Venedik’in sisli kanallarında buldum. Bir gondolun ucunda, rüzgârda dalgalanan ipek bir elbiseyle duran, yüzü ay ışığı kadar parlak bir kız bana elini uzatıyordu. Gözlerinde mandoremin içindeki o aslan sembolünün parıltısı vardı. Bana gülümsedi ve fısıldadı: “Geldin Antonio… Nihayet yankımız birleşiyor.”

Heyecanla uyandığımda, güneşin ilk ışıkları hanın pencerelerinden sızıyordu. Venedik artık bir hayal değil, bir nefes kadar yakındı.

Sadece bir başlangıç

Venedik’in o devasa taş saraylarının ve suyun üzerindeki bitmek bilmeyen devingenliğin ortasında bir an duraksadım. Zihnim, sanki bir nehrin tersine akması gibi geriye doğru sarmaya başladı. Neden buradayım? diye geçirdim içimden. Neden Montefioralle’nin o huzurlu bağlarını, annemin sıcak ekmek kokan mutfağını ve o güvenli sessizliği geride bıraktım?

Yolun tozunu, haydutların parlayan çeliklerini, Lupo’nun ateş başında söylediği o sarsıcı sözleri ve Dük’ün soğuk salonundaki o ölümcül imtihanı hatırladım. Hepsi, Doğulu o tacirin elime tutuşturduğu bu ahşap gövdenin içindeki gizemi çözmek içindi. Sadece bir müzisyen olmak için değil, mandoremin içindeki o aslan sembolünün, yani “Sessizlik Atölyesi”nin sırrını bulmak için bunca yolu kat etmiştim. Ben, yarım kalmış bir yankının peşindeki iz sürücüydüm.

Kendimi biraz toparlayınca, insanların bir sel gibi aktığı, Rialto Köprüsü’ne yakın, kalabalık bir meydanın köşesine geçtim. Çantamı yere bıraktım ve mandoremi kucağıma aldım. Önce etrafımdaki kaosu dinledim; bağıran tüccarları, gondolcuların kürek seslerini, maskelerin ardındaki fısıltıları…

Sonra, parmaklarım tellerin üzerinde gezinmeye başladı.

Lupo’nun öğrettiği o “boşlukları” çalıyordum. Notalarım, meydanın gürültüsünü bıçak gibi kesmedi; aksine, o karmaşanın içine sızıp onu yumuşattı. Çaldığım şey sadece bir melodi değildi; Toscana’nın rüzgârı, Apennin Dağları’nın sertliği ve Ferrara’nın puslu sabahıydı.

Önce pazar filesini taşıyan yaşlı bir kadın durdu. Sonra iki maskeli asilzade adımlarını yavaşlattı. Dakikalar içinde, sanki mandorem görünmez bir ağ örüyormuş gibi, insanlar etrafımda halka olmaya başladı. Kimse konuşmuyordu; Venedik’in o meşhur gürültüsü, benim müziğimin yarattığı o küçük “sessizlik adasında” boğulmuştu.

Güneş henüz batmaya yüz tutmuşken, kalabalığın arasından, üzerinde pahalı kadifeler olan, bakışları dünyayı görmüş geçirmiş bir olgunluk taşıyan bir adam öne çıktı. Belindeki ağır ipek kuşağından ve tavırlarından onun nüfuzlu bir tüccar olduğu anlaşılıyordu. Yanıma yaklaştı, bir süre gözlerimin içine baktı ve hafifçe gülümsedi.

“Senin ezgilerinde yolun hikâyesi var evlat,” dedi sesi güven veren bir tınıyla. “Tozu, teri ve hakikati duyabiliyorum. Venedik böyle hikâyeleri sever. Burası sadece ticaretin değil, ruhunu yollarda pişirmiş olanların şehridir.”

Elini omzuma koydu, bu jestiyle beni kalabalığın meraklı bakışlarından koruyor gibiydi.

“Benim adım Pietro. Gel benimle. Bu gece sokakların soğuğunda değil, Venedik’in gerçek sesini duyabileceğin bir yerde konaklayacaksın. Senin gibi birinin bu kanallarda kaybolup gitmesine izin veremem.”

Pietro beni kalabalığın arasından çekip alırken, mandoremdeki aslan sembolünün hafifçe ısındığını hissettim. Venedik beni kabul etmişti, ama bu sadece başlangıçtı.

Allegra

Pietro’nun yemek salonu o akşam sadece bir sofra değil, Venedik’in ruhunu şekillendirenlerin buluştuğu bir sahneydi. Masada Pietro’nun yakın dostları; baharat tüccarları, harita yapımcıları ve yaşlı bir kütüphaneci vardı. Ancak masanın gerçek enerjisi, Kont Valerio’nun yeğeni Allegra’nın varlığıyla ağırlaşıyordu.

Allegra, Murano’nun efsanevi cam ustalarından birinin yanında yetişen, şehre nam salmış bir sanatçıydı. Ben yirmi yaşımın tüm hamlığı ve yol yorgunluğuyla oradaydım; o ise ateşin karşısında geçirdiği saatlerin verdiği vakur bir güçle. Dikkatimi çeken ilk şey, nazik görünümlü ellerinin parmak uçlarındaki o sertleşmiş, yanık izleriyle dolu deriydi. Benim parmak uçlarım tellerle nasır tutmuştu, onunkiler ise erimiş kumun koruyla.

Pietro’nun ricası üzerine mandoremi kucağıma aldığımda, salonun gürültüsü yerini ağır bir beklentiye bıraktı. Gözlerimi Allegra’nınkilerle kenetledim. O an hissettiğim şey, daha önce hiç tatmadığım kadar sarsıcıydı. Lupo’nun sessizliğini değil, kalbimin fırtınasını çalmaya başladım. Parmaklarım tellerin üzerinde adeta kendinden geçerek gezinirken, Venedik’in sularını değil, yoldaki o bitmek bilmeyen özlemi, bir arayışın sancısını ve o an karşımda duran o “ateşten kadını” çaldım.

Melodi bittiğinde, “Sen,” dedi Allegra, sesi bir fırının içindeki rüzgâr gibi sıcak ve derinden geliyordu. “Sen sesleri tıpkı benim camı üflediğim gibi şekillendiriyorsun Antonio. Ben kumu ve ateşi saydam bir hayale dönüştürürüm, sen ise havayı ve sessizliği elle tutulur bir keder haline getiriyorsun.”

Elini masaya, benim nasırlı ellerimin yanına koydu. İki zanaatkarın, iki yaratıcının elleri yan yanaydı. Birimiz sesin, diğerimiz ateşin esiriydik. O an içimde, yola olan tutkumdan, Venedik’in gizeminden, hatta özgürlüğümden bile daha güçlü bir duygunun yeşerdiğini hissettim. Bu, bir kadının ruhuna bakarken kendi varlığını unutma haliydi. Lupo’nun bahsetmediği, kitapların yazmadığı o yakıcı çekim…

Kont Valerio, yeğenindeki bu değişimi fark ederek gülümsedi. “Görünüşe göre ateş ve ses birbirini tanıdı Antonio,” dedi. “Yarın akşam sarayımda olmanı istiyorum, ama sabahı Allegra ile Murano’da geçirmelisin. Belki de mandorenin o dilsiz sembolü, Allegra’nın fırınındaki o bin derecelik ışıkta dile gelir.”

Allegra’nın parmakları masada hafifçe elimi teğet geçtiğinde, içimde bir yerlerde o ana kadar hiç çalmadığım bir notanın titrediğini duydum. Venedik’e bir gizemi çözmeye gelmiştim ama daha ilk geceden, o gizemden daha derin bir labirentin, aşkın kapısında bulmuştum kendimi. Yol beni buraya getirmişti ve ilk defa, yolun kendisinden daha güzel bir menzil olduğunu fark ediyordum.

Ateşin ve sesin kavuştuğu yer

Ertesi sabah, güneş Venedik lagününün sularına akarken, bir sandalla Murano’ya doğru yola çıktım. Kalbim, küreklerin suya vurduğu her darbeyle biraz daha hızlanıyordu. Murano’nun bacalarından yükselen kara dumanların arasına daldığımda, Allegra’nın çalıştığı “Bin Işık Atölyesi”ni bulmam zor olmadı. İçerisi, fırınların kükreyen sıcağıyla cehennem ağzındaki kor gibi parlıyordu.

Allegra, yüzünde ocağın kızıllığı, elindeki uzun piponun ucunda erimiş bir cam kütlesini şekillendirirken beni gördü. Gözleri parladı; o an hissettiğim şey, yola olan tutkumdan bile daha güçlüydü. Allegra beni çekingen ama vakur bir tavırla, gölgelerin içinden çıkan yaşlı ve sert bakışlı ustanın önüne götürdü:

“Maestro Giacomo,” dedi sesi heyecanla titreyerek. “Size bahsettiğim Antonio bu. Onun mandoresinden çıkan sesler, camın fırındaki o ilk hali gibi; saf ve içinde büyük bir ruh taşıyor. O bir zanaatkar, Maestro.”

Ancak Giacomo, bizi birleştirmek yerine aramıza aşılmaz bir duvar örmeyi seçti. Beni tepeden tırnağa süzdü; bakışlarındaki ifade sadece bir ustalık kıskançlığı değil, sanki çok eskiden beri tanıdığı bir tehlikeyi savuşturma çabasıydı. Tam o sırada, Maestro’nun öfkeyle önümü kapattığı vitrinin raflarında tozlu bir parça gördüm: Saydam bir cam kütlesinin kalbine, koyu kırmızı bir renkle işlenmiş bir aslan silueti… Kanım dondu. O aslan, mandoremin gövdesinde yarım kalmış olan sembolün tıpatıp aynısıydı.

Maestro Giacomo, neye baktığımı fark edince kükredi: “Git buradan çalgıcı! Allegra’nın elleri sadece camı tutmalı, senin boş tellerini değil!”

Allegra, ömrünü adadığı ustasına ilk kez başını kaldırdı: “Maestro! Onun müziği bizim fırınımızdaki ateşten daha az kutsal değil! Neden ondan ve getirdiği sesten bu kadar korkuyorsunuz?”

İkisi arasındaki bu gerilim fırının sıcaklığından daha yakıcıydı. Allegra’nın hayranlık ve isyan dolu bakışları arasında sakince eğildim ve sessizliğin verdiği o vakur güçle mırıldandım:

“Peki efendim. Sizin ateşinizi söndürmeye değil, sadece bu sıcağın hikâyesini dinlemeye gelmiştim. Bağışlayın.”

Sırtımı dönüp atölyenin ağır, isli kapısına yöneldim. Kapının tam üstünde, ahşaba kazınmış ama zamanla kararmış o tabelayı gördüm: “Bottega del Silenzio” – Sessizlik Atölyesi.

Dışarı çıkınca ayaklarımın beni uzağa götüremeyeceğini biliyordum. Sırtımı kapının hemen yanında, duvara yasladım. Mandoremin gövdesine dokundum. Lupo’nun sessizlik dersi, Doğulu tacirin emaneti ve Dük’ün sarayındaki o sessizlik sınavı… Hepsi bu kapıda düğümleniyordu. Tacir beni buraya sadece bir şehir görmeye göndermemişti. O, bu enstrümanın dilsiz kalan yarısını, o cam aslanla buluşturmamı istemişti. Maestro Giacomo’nun benden bu kadar korkmasının sebebi belliydi: Ben, onun yıllardır sakladığı bir sırrın, Doğu ile Batı arasında kopmuş olan o kadim köprünün canlı kanıtıydım.

Kapının ardındaki yankı

Kapı tam kapanmamıştı. İçerideki fırının uğultusu ve Maestro ile Allegra’nın arasındaki o ağır sessizlik sokağa sızıyordu.

Nefesimi tutup bekledim. Mandore göğsüme baskı yapıyordu. İçeride metalin tezgâha çarpma sesini duydum. Maestro Giacomo’nun sesi, bir camın çatlaması gibi keskin ve yorgun geliyordu:

“Ateşin ısısı yetmez Allegra,” dediğini duydum. Sesindeki öfke artık bana ya da Allegra’ ya değil, sanki kendi geçmişineydi. “Eğer ruhun o çalgıcının tellerine takılıp dışarıda kaldıysa, fırındaki alev sadece kumu yakar, onu ışığa dönüştüremez.”

Gözlerimi kapattım. Allegra’nın hıçkırığa benzer nefes alışını, ocağın başına geri dönerken çıkardığı hışırtılı adımları hayal edebiliyordum. Bir süre sadece camın pipoya vuruşunu dinledim. Ama o ahenkli tını yoktu; ses donuk ve kırılgandı. Allegra’nın içeride yaralı parçalar ürettiğini, benim getirdiğim o “yol sesinin” onun kusursuz zanaatını darmadağın ettiğini hissedebiliyordum.

Maestro devam etti: “Duyuyor musun o sesi? Üflediğin cam bile yalan söylüyor artık. Çünkü içindeki nehir kıyılara vura vura akmayı bıraktı, o gence doğru yön değiştirdi. Git… Git ve o eksik kalan yankıyı bul. Yoksa bu dükkânda bir daha asla şeffaf bir şey üretemeyeceksin.”

Duyduklarım karşısında kalbim tekmelenmiş gibi sarsıldı. Ben sadece bir gizemin peşindeydim ama bir kadının ruhundaki o saf ateşi karıştırmıştım. Tam o anda kapı hızla açıldı.

Allegra, üzerindeki isli önlüğü fırlatmış, saçları fırının sıcağından hala hafifçe tütsülenmiş bir halde dışarı fırladı. Beni kapının hemen yanında görünce duraksadı. Gözleri, içeride ürettiği o kusurlu camlar gibi hem puslu hem de parlaktı.

“Buradasın,” diye fısıldadı. Sesi az önceki tartışmanın yorgunluğunu taşıyordu ama bakışlarında bambaşka bir cesaret vardı. “Gitmedin.”

“Gidemedim Allegra,” dedim mandoremin sapını sıkarak. “Çünkü Maestro haklı. Ruhumuzdaki nehirler birbirine çarptı ve artık hiçbir şey eskisi gibi şeffaf olmayacak.”

Rıhtımın iyot kokulu rüzgârı ikimizin arasından geçerken, mandoremdeki aslan figürünün yerini ve içerideki o kırmızı cam aslanın sırrını konuşmanın vaktinin geldiğini biliyordum. Ama konuşmalı mıydık? Emin değildim. Artık sadece bir çalgıcı ve bir cam ustası değildik buna kaniydik. Biz, Maestro’nun bile korktuğu o kadim “Sessizlik Atölyesi”nin yaşayan iki yarısıydık.

Bir süre sessizce yürüdük. Sonra içimdeki kimi sesler duyulmak arzusuyla dudaklarıma doğru koşmaya başladı, birdenbire. Sonra Lupo’nun sesi kulaklarımda yankılandı: “Çalmadığın nota, çaldığından daha güçlüdür bazen Antonio.”

Allegra’yı seviyordum; ama onu bu karanlık gizemin içine çekmek, ikimizi de sarayların mahzenlerine, bitmek bilmeyen güç savaşlarına hapsetmek demekti.

“Yapamayız Allegra,” dedim sesimdeki tüm kararlılıkla. “Bu sessizlik, Venedik’in hayatta kalma biçimi. Eğer bu iki parçayı birleştirirsek, uyandıracağımız fırtınanın altında ilk biz kalırız. Ben bu şehri yıkmaya değil, sesimi bulmaya geldim. Ve benim sesim, bu ağır sırrın altında boğulamaz.”

Allegra şaşkınlıkla geri çekildi, ama gözlerimin içindeki o yol tutkusunu, o dizginlenemez özgürlük arzusunu görünce sustu. O an anladı; ben bir mülk değil, bir rüzgârdım.

“Ben gidiyorum,” dedim usulca. “Bu gece Kont’un sarayında son kez, sadece bir müzisyen olarak çalacağım. Ve güneş doğmadan, limandan kalkan ilk gemiyle yeni bir kıyıya yelken açacağım. Mühür sende kalsın, sırrı koru. Belki bir gün, başka bir yüzyılda, dünya bu sesi duymaya hazır olduğunda birileri gelip onu tamamlar.”

O gece Kont Valerio’nun salonunda çalarken, hayatımın en özgür ezgilerini sundum. Kimse bir mucize beklemiyordu, ama herkesin ruhu o saf, iddiasız melodiyle hafifledi.

Şafak vakti

Güneş, San Marco Bazilikası’nın kubbelerini henüz altına boyamamıştı; gökyüzü, Allegra’nın fırınından yeni çıkmış, soğumaya bırakılmış bir cam gibi soluk ve kurşunîydi. Limanın yosunlu basamaklarında, Adriyatik’e açılacak olan ticaret gemisinin gölgesi suya vururken, arkamda bir hafifleme değil, aksine taşınması imkânsız bir ağırlık hissediyordum. Geride bıraktığım sadece Venedik değil, bir imparatorluğu sarsabilecek o devasa güçtü.

Ben Antonio; sessizliği bozmayan ama onunla konuşmayı öğrenen o gezgin… Yol beni çağırıyordu ve bu kez rotam, güneşin doğduğu uzaktaki o doğu topraklarıydı.

Tam gemiye adımımı atacakken, sisin içinden bir siluet belirdi: Allegra koşmamıştı ama nefes nefeseydi; sanki tüm gece boyunca bu vedanın kelimelerini içinde biriktirmişti.

Yanıma geldiğinde dünya sustu. Ne liman işçilerinin bağırtısı kaldı ne de martıların çığlığı. Elimi tuttu; parmak uçlarındaki o sertleşmiş, yanık izli deri, benim nasırlı ellerime veda ederken sanki bir tür mühür basıyordu.

“Gitmek zorundasın, biliyorum Antonio,” dedi sesi bir fısıltıdan daha derin, bir yakarıştan daha dikti. “Rüzgârı bir kutuya hapsedemezsin. Ama bu yolu tek başına, azıksız yürümeni istemiyorum.”

Elime küçük bir deri kese tutuşturdu. İçinde Murano’nun en nadide işçiliğiyle yapılmış, boynuma asmam için bir cam aslan kolyesi ve bir miktar gümüş vardı. Ama asıl emanet, kesenin en dibindeki, üzeri kırmızı mumla mühürlenmiş, hafif yanık kokan rulo halindeki parşömendi. “Bunu hemen açma,” dedi Allegra, gözlerindeki o cam parlaklığıyla. “Venedik’in ışıkları ufukta kaybolduğunda aç, olur mu?”

Gemi kalkış düdüğünü çaldığında, Allegra son kez gülümsedi. Bu gülümseme, bir kavuşmanın değil, bir teslimiyetin nişanesiydi. Gemi rıhtımdan uzaklaşırken, Allegra limanda küçülen bir nokta değil, içimde büyüyen bir yangın olarak kaldı.

Sessizlik Atölyesi’nin sırrı

Venedik lagünü geride kalıp, geminin narin gövdesi açık denizin dalgalarıyla boğuşmaya başladığında, güvertenin tenha bir köşesine geçtim. Allegra’nın emaneti olan o parşömeni titreyen ellerle açıp okumaya başladım:

“Antonio, seslerin efendisi,

Maestro Giacomo’nun herkesten sakladığı o büyük sır, aslında bir ayrılık üzerine kurulmuştur. Yüzyıllar önce, doğudan gelen o büyük usta ile Murano’nun cam ustaları tek bir amaç için birleşmişti: “Sessizliğin Yankısı” adını verdikleri o mucizevi uyumu yaratmak.

Senin elindeki mandorenin gövdesi o ustanın elinden çıktı; ancak o ağacın can bulması için gereken “Ruh Kristalleri”, bizim atölyemizin fırınlarında pişirilmişti. O cam aslan, sadece bir süs değil, mandorenin içindeki ses direğinin üzerine oturtulması gereken can damarıdır. Doğu’nun ahşabı ile Batı’nın camı birleştiğinde ortaya çıkacak olan ses, insanın hırslarını dindirecek kadar saf olduğu için, o dönemin dükleri ve papazları bu birleşmeden korktular. Çünkü bu ses, insanların surlarını ve kılıçlarını anlamsız kılıyordu.

Atölyemize “Sessizlik Atölyesi” denmesinin sebebi, ustaların bu sırrı korumak için dillerini feda etmeleridir. Senin mandoren yarım, çünkü o cam aslanın ruhu hâlâ bu mektubun içindeki talimatlarda saklı. Maestro Giacomo senden korktu; çünkü sen, bu iki parçayı birleştirecek olan o Kutsal Yankı’nın son taşıyıcısısın.

Şimdi git Antonio. O ağacın kök saldığı topraklara git. Oraya vardığında, bu mektubun arkasına çizdiğim cam eritme formülünü ve mandorenin içindeki yuvayı birleştir. Ancak o zaman, Lupo’nun sana bahsettiği o sekizinci ses, gerçek bir çığlığa dönüşecek.

Bizi hatırla, ama geri bakma. Çünkü bazı sırlar, ancak yolda tamamlanır.

Daima seninle olacak olan Allegra’n.”