Transfagaraşan Yolu – Romanya

Bu yazı, bir dönemin soğuk ve solgun izlerini taşıyan, gerek muhteşem doğasıyla gerekse dolana dolana zirve yapan yollarıyla en ilginç gezi güzergahlarından biri olan Transfagaraşan Yolundan ve Fagaraş Dağlarının bakir ormanlarından söz ediyor.

Mevsim bahar olunca

“Bahar”denince, -bizde olduğu gibi- her zihinde, çiçek, böcek canlanmıyor elbette. Mesela, 68’in hemen başında, (o zamanki) Çekoslavakya’da, Komünist Partisi Sekreteri Alexander Dubcek’in önderliğinde  “Prag Baharı” esmeye başlıyordu. Kışın en sert yüzünü gösterdiği günlerdi; liberalleşme reformlarına dair şarkılar Prag sokaklarını ısıtıyordu. Doğaldır ki, ülkede karşıt söylemler de hemen kapının önünde bekliyordu. 
Varşova Paktı’nı oluşturan Doğu Bloku ülkelerinden iki yüz elli bin kadar asker, fikirde ve zikirde liderleri olan Sovyetler Birliği (SSCB)’nin öncülüğünde, 20-21 Ağustos 1968 gecesi Çekoslavakya’yı işgal ediyordu. Mevsim yaz olsa da niyet edildiği gibi bu baharın rengine kül karışıyordu.
Romanya ve Arnavutluk bu işgal ordusuna katılmamakla kalmıyor hatta birçok ülke gibi bu işe karşı da çıkıyordu. Bu arada, aynı dükkanda tüccarlık edilse de siyasal ve toplumsal dalgalanmalardan doğan rüzgarın nereye ne getireceğinin belli olmadığı da anlaşılıyordu. İşte bu bilinmezlik ve korku bir süre sonra Romanya lideri Nicolae Çavuşesku’ya Fagaraş Dağlarını deldiriyordu.

Fagaraş Dağları ve Avrupa’nın son bakir ormanları

Karpat Dağları, Doğu Avrupa’nın beş ülkesinde boy gösterirken Romanya da bundan nasibini alıyor. Kuzeybatı-güney doğrultusunda ülkeyi ikiye bölen Fagaraş Dağlarıysa Güney Karpatların doğusunu oluşturuyor.

Karpat Dağları (alıntı)

1. Dış Batı Karpatlar
2. Asıl Batı Karpatlar
3. Dış Doğu Karpatlar
4. Asıl Doğu Karpatlar
5. Güney Karpatlar
6. Batı Romanya Karpatları
7. Transilvanya Platosu
8. Sırbistan Karpatları

Fagaraş Dağları, Avrupa’da kalan son bakir ormanların bazılarına ev sahipliği yapıyor. Romanya’nın en büyük zenginliklerinden birinin bu ormanları olduğu söyleniyor. Örneğin, kayın ormanları ülkenin farklı yerlerinde ve Fagaraş Dağlarında geniş alanlar kaplıyor. Bu ağaçlar 40 metreye kadar boylanırken 300-400 yıla yakın ömür sürüyorlar. 400-500 metreden 1300-1500 metreye kadar olan yükseltilerde yaşayabiliyorlar. Ancak son yıllarda süregelen iklim değişimlerine bağlı olarak yakın gelecekte 1500 metreden daha yüksek rakımlara taşınacakları öngörülüyor. Bu arada, Avrupa’nın oksijen kaynağı olması hasebiyle Romanya’daki bazı ormanlar 2017’de UNESCO Dünya Mirası Listesine dahil edilirken Prens Charles bölgenin balta girmemiş ormanlarının hamiliğini üstlenen kişilerden biri oluyor.
Bu konuda daha ayrıntılı bilgi talep edenler olabilir düşüncesiyle iki bağlantı adresini paylaşmak istiyorum. İlki bir doğa fotoğrafçısı, gazeteci ve yazar kimliğinin yanısıra çevre ve doğa gönüllüsü, aktivist bir Alman vatandaşı tarafından yönetiliyor. Hem bilimsel yönü ve hemde sanat derinliği olan fotoğrafları benim dikkatimi çekti (http://schickhofer-photography.com/fagaras-mountains-europes-wildest-forests). Diğer bağlantı ise Avrupa’da Doğayı Koruma kuruluşu EuroNatur’a ait. Bu kuruluş ülkemizdeki bitki topluluklarını içine alan bilimsel çalışmaları da destekleyen, ormanlar konusunda bilimsel düzeyde faaliyet gösteren bir kuruluş (https://www.saveparadiseforests.eu/en/primary-forest-research-in-romanias-fagaras-mountains-compromised-by-logging/).

Avrupa’nın balta girmemiş yegane kayın ormanları Fagaraş Dağlarında

Doğrudan veya dolaylı insan etkisi olmaksızın sadece doğal faktörlerin etkisi altında gelişen ormanlar bakir orman olarak kabul ediliyor. Yüksek derecede biyolojik çeşitliliğe sahip, çeşitli gelişim aşamalarında ve çeşitli yaşlarda ağaçları içeriyor.
Fagaraş Dağları, bakir ormanlar bakımından oldukça varlıklı. Orman bilimcileri, yolunu sadece bir kaç çobanın bildiği, başka insan ayak izinin değmediği yaşlı kayın ve ladin ormanlarının varlığından söz ediyor. Diğer taraftan özellikle alçak seviyelerde, kereste ve orman ürünleri bakımından oldukça hoyrat kullanılmış olan dağ bu tahribatın önüne geçmek için 2016 yılında Milli Park statüsüne alınıyor.

Transfagaraşan Yolu

Daha kaç S yapabilirdiniz

Çavuşesku yönetimi, bugün Transfagaraşan olarak bilinen gizli yolu 1970-74 yılları arasında işte bu stratejik dağın içine yaptırıyor. Bir Sovyet istilası karşısında askeri erişimin, iletişimin dağın içine saklanmış yollardan, tünellerden sağlanabilmesi amaçlanıyor.
Duymuşsunuzdur, “hiç tükenmeyecek sandığımız aşkımız bitecek miydi?” diye başlayan bir şarkımız var. Şarkıda sitemle söz edildiği gibi bir gün her şey bitiyor; sonsuzluğu vaadeden her ne ise öyle ya da böyle bir sonla nihayetleniyor. Zaman geliyor ne Sovyet baskısı kalıyor ne de yıllarca halkını canından bezdiren Çavuşesku ve onun zulmü. Sadece acı bir hatıra olarak yolun yapımında hayatını kaybeden (isimleri, sayıları bilinmeyen, ama binlerce diye söz edilen) askerlerin el izleri kalıyor dağ koyaklarında. Burası, Avrupa’nın zirvesi kabul edilen Alplerin bir uzantısı olan Güney Karpatların doğusu, Fagaraş Dağları.
Transfagaraşan yolu açık ara Romanya’nın en görkemli yolu olarak kabul ediliyor. Bu yol, Transilvanya ve Wallachia tarihi bölgeleri ile Sibiu ve Piteşti şehirlerini birbirine bağlayan 92 kilometrelik bol kıvrımlı, iki şeritli bir yol. Piteşti yakınlarındaki Bascov ile Sibiu civarındaki Cartisoara köyleri arasında kalan tarihi değerde asfalt bir dağ yolu.

Sibiu-Piteşti-Bükreş arasını, Transfagaraşan üzerinden alabilirsiniz (temmuz-eylül arasında)

Romanya’nın en yüksek (2544 m) noktası olan Moldoveanu Zirvesi bu yolda. Buzuldan olma, zümrüt gözlü Balea Gölü (2042 m) de burada. Gölü, Piteşti yönüne doğru geçince girilen, Romanya’nın en uzunu (884 m) Balea Tüneli ve 27 viyadük ve köprü de bu yolda. Tünel içinde, nem ve sızıntıdan dolayı ıslanmış bir yolda, karanlıkta ve epeyce yüksek eğimli bir yoldan ilerlerken heyecan duymamak imkansız olduğundan adrenalin de bu tarihi dağ yolunda.
Dağın, çevresindeki ovalardan bağımsız içine kapanık duruşu pek çok özel bitkiye kendilerini temsil etme imkanı da vermiş görünüyor. Alpin kuşak olarak anılan bu alanda, ağustos ayında bir çok bitkinin çiçekte olduğuna tanıklık edebilirsiniz. Ülkemizde yoğun olarak Doğu Karadeniz dağlarında rastladığımız doğal çileklerin bu mevsimde çiçekte olması iklim hakkında bir ip ucu olabilir. Bitki çeşitliliği anlamında olduğu kadar yöreye özgü endemik bitki türleri de epeyce fazla.

Balea Gölü

Yolun ana omurgası 2000 m yükseklikte ve tipik Alpin iklimin etkisinde kalıyor. Bugün dahi kar nedeniyle ekim sonundan haziran sonuna kadar kapalı kalan bir yol bu yol. Kış şartlarının ne kadar çetin olduğu ve inşaatın ne denli güç koşullarda yapıldığı hakkında bir fikir verebilir belki bu bilgi.
Yol resmi olarak 20 Eylül 1974’te açılsa da asfaltlama işi 1980’e kadar sürüyor.
S-biçimli, keskin inişli, sert dönüşlü; otomobil sürücüleri ve motor tutkunlarının cazip buldukları, zorluk bakımından kıymet verdikleri bir yol. Motorcular buradaki sürüş deneyimlerini bir “hac” görevi olarak tanımlıyorlar. Sabahın erken saatinde İstanbul’dan yola çıkıp öğlen olmadan dağ yoluna girmiş motorcularla tanışıp sohbet edince bunun ne demek olduğunu ben de anlamış oluyorum.

S biçimiyle yükselmeyi kolaylaştıran dağ yolu

Yüzey şekilleri hız yapmanıza büyük engel oluşturuyor. Hız kadranı 40 km/saati görebiliyor ortalama. Yol kenarlarında durup dik yamaçlardan derin vadilere bakmak, düzlüklerde çiçek, böcek fotoğrafı çekmek, tatlı tatlı süzülerek akacağı yolu arayan kar suyunun seyrini izlemek, sesini dinlemek çok güzelse de en göz alıcı yeri Balea Gölü ve Şelalesi olmalı.

Transfagaraşan’a nasıl gidilir?

Turistik turları bir kenara bırakırsak buraya gelmek için en keyifli seçenek kendinizin sürdüğü bir araçla (ister otomobil, ister motorsiklet) olanıdır. Eğer rotanızda Sibiu varsa (ki mutlaka en az iki gecelik olmalı) Sibiu’dan Braşov’a doğru seyre başlamalısınız. Yüksek bir ovada ilerlerken sağınızda iyice belirginleşen yükselti Fagaraş Dağları olacaktır.

Yaklaşık 45 km boyunca ana yolu takip ettikten sonra Balea Gölünü işaret eden tabeladan dağ yoluna dönmeniz gerekecek. Buradan itibaren köylerin içinden geçilecek. Bir süre sonra da keskin virajları, dik yokuşlarıyla yükselen dağ yolu sizi kucaklayacaktır. Yol kenarlarındaki uygun yerlerde durup derin vadileri yukarıdan izlemek, orman ağaçlarının serinliğine sarılıp gelen oksijene gark olmak için can atacaksınız.

Sibiu’dan Braşov yönüne giderken 45 km sonra sağa dönülüyor
Dağ eteklerindeki köylerden biri
Yol kenarlarında çok sayıda motorcuya rastlayacaksınız, şaşırmayın
Ladin ormanı içinde turistik oteller

Aylardan ağustos olsa bile bir kaç kilometre yol aldıktan sonra üzerinize giyecek bir şeyler arayacağınızdan hazırlıklı olmanızda yarar var.

Dolana dolana yukarılara
Çok sayıda köprü, viyadük ve tünel sizi bekliyor
Aconitum napellus – Kurtboğan
Fragaria vesca – Çilek
Balea Gölüne teleferikle de ulaşmak mümkün

Dura-kalka Balea Gölüne kadar gelince uzunca bir molayı hakettiniz demektir. Yolun sağındaki park alanına aracınızı bırakıp Balea’nın sunduğu huzura kendinizi bırakabilirsiniz. Buradaki molanızı yemek saatinize denk getirirseniz göl kenarında keyifli bir yarım saat sizi bekliyor demektir. Payınıza düşen huzuru aldıktan sonra hemen otopark çıkışından girilen tünelle bir başka maceranın kapısında bulursunuz kendinizi.

Balea Gölü bir buzul gölü

Karanlık ve keskin bir aşağı meyli olan bu yolda yavaş seyretmek en iyisi. Romanya’nın en uzun tünelinden geçmektesiniz.

Romanya’nın en uzunu, Balea Tüneli
Karanlık ve ıslak bir tünelden yokuş aşagı

Sonra ormanlar içinden akan bir yolu takiben sağda solda yerleşik piknik ve kamp alanlarını görerek Vidraru Gölü ve Avrupa’nın en büyüklerinden biri olan Vidraru Barajına gelirsiniz. Fotoğraflamaya değer görsel şölen böyle devam eder.

Karadeniz Dağlarını andıran görsellikler
Sonsuz yeşil
Vidraru Baraj Gölü
Vidraru Barajı seddesi
Vidraru Barajı

Sonra artık alçak irtifalarda Anadolu köylerine benzer köyler başlar. Bahçeli, tek katlı evleriyle, kendinize çok yakın bulacağınız insanlarıyla temiz-pak köyler. Yol kalabalıklaştıkça Piteşti’ye yaklaşmışız demektir.

Buradan Bükreş’e otobanla devam ederseniz bir buçuk saatlik bir sürüşle başkente varacaksınız anlamına gelir. Bu otoyolun kullanımı için sizden bir ücret talep edilmeyecektir. Yol boyunca sağlı sollu geniş ovalarda ciddi bir tarımsal faaliyet olduğu dikkatinizi çekecektir. Avrupa’nın meyve-sebze ihtiyacını karşılama konusunda Romanya önemli bir konumda. Bu uygunluk ve gözdelik ulaşım kolaylığından kaynaklanıyor gibi görünse de tarım toprakları oldukça geniş alanlar kaplıyor. Bunu gözünüzle görüyorsunuz. Boş duran tarım arazisi yok. Her yer ekili. Geniş düzlükler fazla. Aletli tarıma çok elverişli. Bir de tarlaların çok parçalanmamış olduğu da dikkat çekici. Başkente yaklaştıkça sayıca ve cesametçe artışı gözlenen sanayi kuruluşları, fabrikalar da ülke hakkında epeyce fikir verecektir.
Bükreş kentinde iki üç gün geçirdiğinizde sosyal yapı hakkında epey bilgi sahibi oluyorsunuz. Zenginlikle fakirliğin arası çok açık. Lüks otomobiller cirit atarken, yeni yeni gökdelenler arzı endam ederken hemen onların yakınlarında gayet sefil hayat yaşayan insanları görmek çok olası. Bütün Avrupa’da olduğu gibi burada da Almanların gerek perakende market sektöründe gerekse sanayi üretiminde temsil konusunda lider oldukları dikkati çekiyor. Bükreş’le ilgili yazılacak çok şey olduğundan bu konuyu bir başka bölüme bırakalım diyorum.

Piteşti-Bükreş yolu

Farklı bir deneyim için bu seyahat için 8-10 saat ayırmakta yarar var. Özellikle temmuz ve ağustos aylarında yoğun turistik faaliyetler nedeniyle yollarda araç sayısında gözle görülür bir artış oluyor. Özellikle Balea Gölü yakınındaki otopark alanında uygun yer bulmak için beklemek gerekebiliyor. Bir diğer konu yaz mevsimi dahi olsa mutlaka koruyucu kıyafet bulundurmak gerekiyor.

Hallstatt – Avusturya (Dünyanın en eski tuz madeni)

Size desem ki gelin şöyle bir yedin bin yıl önceye gidelim, eminim bir irkilip yüzüme -haklı olarak- şaşkınca bakar, -belki de istemsizce- hadi canım sen de dersiniz. Ama bu yazı gerçekten de öyle bir geçmiş yolculuğunun anısına yazıldı. Hallstatt Tuz Madeni dünyanın en eskisi olmasıyla ünlü. Doğal tattaki güzelliği ile şiirler yazdırabilen bu müstesna köy aynı zamanda böyle tarih üstü bir zaman yolculuğu da vaat ediyor. Önce Salzburg, sonra Hallstatt; keyifle okunsun…

Sırtında binlerce yıllık tuz madenini taşıyan mütevazı köy, Hallstatt

Salzburg

Salzach Nehri kenarına kurulu Salzburg, adını buraya ilk yerleşenlerin hayatlarını kazandıkları zengin tuz madenlerinden almış. Klasik müzik dehası Mozart’ın doğum yeri de olan şehir Avusturya’nın dördüncü büyük kenti. Salzburg, Almanya sınırında, Alp Dağları’nın eteğinde kültür, sanat, coğrafya, iklim gibi özellikleriyle tam bir Bavyeralı (Bayernli). Bavyera eyaletinin başşehri olan Münih’e çok yakın (150 km). Başka bir ülkenin kenti olmasına rağmen Bavyera bölgesinin avantajlarından o da yararlanıyor. Örneğin bölge şehirleri için geçerli olan uygun fiyatlı tren biletleri Salzburg için de kullanılabiliyor. Salzburg’da ve çevresinde gezilecek görülecek çok yer var. Bu yazının amacı Hallstatt ve dünyanın en eski tuz madeni olduğu için doğrudan o konuya geçmek istiyorum.

Hallstatt

Hallstatt

Fotoğraf meraklıları için pek cazip yerlerden birisi Hallstatt. Kendi adını taşıyan gölün güneybatı kıyısında yerleşik küçücük bir köy. UNESCO Dünya Miras Alanı içinde yer alıyor. Salzburg,’a 80 km uzaklıkta, Graz karayolu üzerinde. Özel araçla bir saatten biraz fazla sürüyor görünse de muhteşem manzaralarla karşılaştıkça fotoğraf çekmeden yol almanın imkansız olduğu da hesaba katılmalı. İki aktarmayla gerçekleşen toplu ulaşımla iki buçuk saat kadar sürüyor. Salzburg Merkez Tren istasyonunun önünden kalkan 150 (Salzburg-Bad Ischl) numaralı otobüsle önce küçük bir köy olan Bad Ischl’a buradan da yine bir başka belediye otobüsüyle Hallstatt’a erişiliyor. Yolculuk, bildiğimiz Alp manzaraları eşliğinde Fuschl ve Wolfgang Göllerinin kenarlarından geçerek sürüyor. Otobüs sefer planlarına bu (https://salzburg-verkehr.at/en/) bağlantıdan erişilebilir. Hallstatt’a trenle ulaşımın mümkün olduğunu da belirtelim.

Bad Ischl
Alplerden bir klasik
Hallstatt’taki halamızın evi (!)

Bugün için turizm de bir gelir kaynağı olmasına rağmen Hallstatt tarih öncesi çağlardan kalma tuz üretimiyle biliniyor. Dünyanın en eski tuz madeni burada. Avrupa’nın en eski ahşap merdiveni ve yerden 360 metre yükseklikteki “Dünya Mirası Manzarası” ile serbest yüzen Skywalk da Hallstatt’ta. Her şeyin aynısını yapmak, üretmek, taklit etmek konusunda sınır tanımayan Çinliler, kardeş şehir olan Huizhou kentinde bu köyün birebir ölçekli ikizini kurmayı da ihmal etmemişler.

Tuz madeni

Köyün hemen üzerindeki dağda yer alan Hallstatt Tuz Madeni gibi Avusturya’da turistik amaçlı ziyaret edilebilen iki (Hallein ve Altaussee) maden daha var. Bunlar her zaman ziyarete açık olmayabiliyor (https://www.salzwelten.at/en/).

Füniküler yolu
Bir kaç dakika içinde bambaşka bir dünya

Deniz seviyesinden 838 m yüksekteki vadiye ulaşım için füniküleri kullanmak zaman kazanma açısından en iyi seçim. Bir kaç dakika içinde, yemyeşil bir çayırda, korunaklı dağ zirveleri arasına gizlenmiş göz alıcı çiçekli bitkileri, eşsiz göl ve köy manzarasıyla bir Alp yamacında buluyorsunuz kendinizi. İlk anda büyülenmeniz için tüm bunlar yetmezmiş gibi ömürdeki kısalığın derdini hiçe saymış onlarca kelebek saçlarınıza dokunmak için yarış ediyor adeta. Biraz okuma yaparak gediyseniz, bastığınız yerlerin tarih öncesi zamanlardan ayak izleriyle dolu olduğunu anımsıyor, ürperiyorsunuz. Etkilenmemek mümkün mü? Sol yanınızı ele geçiren doğanın olanca sesi ve rengi sizi ormanın içine doğru davet ederken gözleriniz bir yandan da Dünya Mirası bir manzara vaat eden ve sağınızda kalan heybetli platforma kayıyor. Seçim yapmak çok zor. En unutulmaz hangisi olmalı, hangi tat kalmalı damakta diye düşünürken Hallstatt çatılarını 360 metre yukarıdan izleyelim, zamanın durduğu bu ana tanıklık edelim diyorsunuz. 12 metre uzunluğundaki büyük bir kalkanı andıran bu platom ucuna doğru yüründükçe ve altının boşaldığını izledikçe tatlı bir heyecan vermiyor da değil hani. En uca vardığınızda, nefesinizi tutup sadece kulaklarınıza erişen tatlı esintiye bedeni ve ruhu bırakmak en keyiflisi. Onlarca fotoğraf karesini, lezzetinden kuşku duymayacağınız bir bisküvi pastası gibi üst üste dizseniz ne olur, o fotoğraflar aynı hazzı verebilir mi? Elbette hayır, nesnel olarak duyumsatsa bile ayağınızın altındaki boşluk duygusunu nasıl yaşatacak size bir dijital sahne?

Çatıdan Hallstatt
Ayaklarınızın yerden kesilmesine hazır mısınız?
Skywalk, boşluk

Sonra, tarih öncesi yerleşimcilerin ayak izlerini takibe düşerek yemyeşil vadiye ilerlemek, ormanın çekici uğultusunu duymaya başlamak bir başka heyecan eşiğinde kapının açılmasını beklemek gibi geliyor. Henüz ardınızda kalan derince iç çektirmiş sahneleri sindirememişken bu defa orman ağaçlarının devasa gövdelerinden salınan narin kokular ve onlara eşlik eden sarı, pembe, mor çiçekli ağustos çiçekleri gözlerinizdeki ışığın ferine fer katıyor. Milattan önceki zamanları işaret eden tuz madenciliğinin yaşına binaen maden girişinde varlığından haberdar eden mezarlığın Milatta Önce 800 ila 450 yıllarına tarihlenmesi tüylerinizi daha da ürpertmeye yetiyor. Tarih şeridinde Demir Çağı’na doğru ilerlediğinizi (gerilediğinizi) düşünmek belki de az sonra gireceğiz madeni sahasında göreceklerinizden de bir haber niteliği taşıyor. Mevsim yazsa -ki ağustos çiçeklerinden söz edildi az önce- bir Anadolu kültürünün buralarda da yaşamakta olduğuna tanıklık etmek insana şaşırtıcı gelebiliyor. Çobanları, koyunlarını daha semiz otlarla buluşturmak için buralara getirmiş olması kültürün evrenselliğine işaret değil de nedir? Çocukların kuzuların yünlerini okşama isteğine dair atılganlığına ne demeli? Sevinçli anlar olsun, en çok çocuklar için.

Sanki bahar
Orman yolu

Ve sonra, elbette tarihi yaklaşık 7.000 yıl öncesine kadar uzanan ve tuz madenciliğinin başlangıcına kadar sizi götürecek olan gösteriye, maden sahası keşifine geliyor sıra. Heyecan verici atmosfere girişiniz, hazırlık odasında üzerinize giymeniz için verilen madenci tulumlarıyla başlıyor. Alnında açılış tarihi olarak 1789 yazan bir tünele doğru adım adım ilerleyip içine intikal ettikçe, bu dar kanalda yürüyüş sırasında bir madencinin hislerinden bir kısmını da bir bir üzerinize giymeye başlıyorsunuz. Adım sayısı arttıkça, aşağı yönlü iniş derinleştikçe duvarlardaki zaman şeridinde hiç bir simge olmasa da tarih kitabında geriye doğru gittiğinizin farkına varıyorsunuz. Eğlenceli hale getirilen madenin derinliklerine ilerleme işi kimi yerlere kurulmuş ahşap kaydıraklarla gerçekleşirken madenin tarihçesi ve tarihselliği güncel teknolojinin de desteği ile müthiş görsellikle sürüp gidiyor. Yüzeyin metrelerce altında, vaktiyle tuz çıkarılmış galerilerin önlerinden, yanlarından geçtikçe rehberlerce yapılan anlatımlar nasıl da güç koşullarda çalışılmış olduğunu da gözler önüne seriyor, etkileniyorsunuz.

Sonra eğik bir insan yüksekliğinden fazla olmayan oldukça dar bir tünelde, ağaçtan yapılmış birer kişilik taşıma vagonlarından biri sizi hızla ama gerçekten hızla madenin dışına çıkarıveriyor, artık dağılıyorsunuz. Daha az önce, bilmem kaç metre derinde acıklık bir göçük altında kaybolma öyküsü ile sarsılmışken bir anda yüzlerce yıl beriye, güncel zamana dönmüş oluyorsunuz. Kıyafetleri çıkarıp teslim ederken elinize hatıra niyetine bir küçük beyaz tuz tüpü bırakılıyor, avucunuzda sıkıştırıp bugüne yeniden merhaba diyorsunuz.

On line bilet ve ücretler için : https://www.salzwelten.at/en/hallstatt/mine/

Madenin girişi
Tebdil-i kıyafet
Madenin içine ilerliyoruz
Derinler
Eskiler
Damarlar
Eskiden
Biraz da eğlence, kaydırakla daha derinlere
Tuzlar
Tuz damarı
Geçmişe yolculuk, görsel şölen
Sonuç

Balıkpazarı, Hamburg – Almanya

Hamburger, Fischmarkt, bir pazar sabahı erken saatler

Hamburg, Fischmarkt (Balık pazarı). Meşhur bir yer. 1703’ten beri. Balık, çicek, meyve, giysi, hediyelik eşya, tatlı, kahve, sebze ve hoş, samimi bir atmosfer… Meraklı turistler ya da yerli halk, kim varsa o erken saatte pazarda dolaşan, bağıra-çağıra tezgahlarına davet eden satıcıların ilginç gösterilerinden alıkoyamaz kendilerini sanırım.

Barmbek yönüne giden U3 trenine binip Landungsbrücken durağında iniyoruz. Bu durakta inmekle Hamburg’da görülmesi gereken yerlerden biri olan Tarihi St. Pauli Elbe Tünelini de ziyaret etme imkanı buluyoruz.

Elbe Nehri kıyısından yürüyüp Fischmarkt bölgesine geliyoruz. Limanda, geniş araç park alanına kurulu pazarın bu bölümü, kolayca, karavandan pazar tezgahına dönüşebilen araçlardan oluşuyor.

Hamburg, Fischmarkt

Göçmen oldukları belli bu insanlar, her pazar sabahı beşte buraya geliyor ve uygun fiyatlı ürünlerini bolca satarak sürümden kazanmak için çaba harcıyorlar. Normal zamanda bu tür davetlerle karşılaşma imkanı olmadığı belli kimi ziyaretçiler gülerek ilerlerken kendilerini tezgahların önünde dikiliyor buluyorlar. Belki de ellerinde bir torbayla pazarda dolanmaya devam ediyorlar.

Tatlıcı Ender abimizin çığırtkanlığa ihtiyacı olmadığı belli ki yardımcısıyla paketlemeye zor yetişiyor. Gaziantep denince damağınıza ne tür tatlı hissi düşüyorsa işte bu abimiz o hissi buradakilere bulaştırmış besbelli.

Pazarın ilerisi de daha çok meyve, sebze gibi mutfak ihtiyaçları için kurulan bildiğimiz pazar formatında. Burada da aynı şeklide yüksek miktarlı satışlar, uygun fiyatlarla yapılıyor. Avrupa’da pek sık rastlanamayacak pazarlıklı alış-veriş burada neredeyse olağan. Çok al, az öde. Ürünler asla ikinci sınıf değil, amaç da kalitesi düşük ürünü elden çıkarmak değil, o da belli. Adı sanı belli abur cubur çeşitleri kadar giyim eşyalarının da benzer şekilde satıldığını görüyorsunuz. Kimi çikolataların, müşterinin eline verilen şeffaf torbalara satıcı tarafından sırayla doldurulması, üzerine “haydi bu da benden” denilerek ekstraların eklenmesi bu pazarın en tipik ritüeli gibi geldi bana.

Herkes pazar için burada değil kuşkusuz. Bazıları pazar sabahı kahvaltısını ekmek arası balıkla ya da diğer yöresel yiyeceklerle yapmaya gelmiş. İhtişamlı Hamburg Limanı manzaralı bu pazar sabahı öyle sıradan bir etkinlik olsa az sonra bahsi geçecek olanları hiç açıklayamayız.

Az ilerde, kırmızı gövdeli, tombul çatılı bina demir, cam ve tuğladan yapılmış eski balık hali. 1896 model. Burada önceleri mezat yapılırmış (balık mezatına kando dendiğini biliyor muydunuz?). Şimdiyse burası bir etkinlik hallesi. Yüzyıllık binada, gruplar sahne alıyor, rock ve jazz konserleri veriyorlar. Sabah beş civarında, bölgedeki (Reeperbahn) eğlence yerlerinden çıkanlar için burası farklı bir pazar sabahı teklif ediyor.

Eğer bir fırsat bulup siz de Hamburg yaptıysanız ve bir pazarınız da varsa sabahın köründe siz de Fischmarkt’a gideceksiniz. Ya cumartesi gecesinin sonunda ya da sabah erkenden uyanarak geleceksiniz. Pazar sabahı saat beşteki ortam için endişe duymanıza hiç gerek yok. O saatte tüketilen içeceğin kahve olduğunu göreceksiniz. Salonu dolduran insanlar gayet sakince ellerindeki sandviçlerini tüketirken şarkılara eşlik ediyor olacaklar. Müzik yeni gruplarla devam edecek. Taşkınlık hiç olmayacak.

Dışarıdaki pazarda aynı saatlerde alış veriş başlamış olacak, sabah beş (kışın 06.00, https://www.fischauktionshalle.com/). Ekmek arası balıktan file file tropik meyvelere; Gaziantepli baklavacı abiden çorapçıya kadar herkes orada. Bu bir ritüel. Taşkınlık yok. Uygun fiyatta alışveriş, sonra sosyallik.

Üst katlardaki mekanlarda kahvaltı alabiliyorsunuz. Ya da diğer salonları etkinlikler için kiralayabiliyorsunuz. Ama pazar sabahı buradaysanız güne güzel bir başlangıç yapmanın en sade, en keyifli yolunu bulmuşsunuz demektir.

Bu fotoğraflardaki sosyallik, sadelik ve nezihlik etkiledi beni. Dikkat edin insanlara ne kadar yakın ve samimiler. Bu şu günün dünyasında istenmeyen şeydir belki de. Birey olmamız ve hep birey kalmamız isteniyor olabilir. Üst neslin bundan vazgeçmesi bekleniyor olabilir. Ancak insanlar eve kapandıkça daha çok sosyal medya kullanır oldu değil mi? Bunun bir anlamı olmalı. Daha çok sesli görüşme yapıyor herkes. Peki bu neden? Haydi iyi tarafından bakalım; elimizden kaymakta olanın kıymetini bilmeye başladık mı, ne dersiniz?

Yeraltında bir saray: Perama Mağarası – Yunanistan

Mağaralar, insanlık tarihi boyunca mistik duruşlarıyla ilgi çekici mekanlar olmuşlar. Bir çoğu ilkel insanın sığınma yeri iken, diğer önemli bir kısmı da ibadethane unvanıyla kayıtlara geçmiş. İnsan gözüne görünmeyen, sessizce ve uzun vadede kendini gösteren doğanın gücü tüm kültürleri bu yönüyle büyülemiş.

Perama Mağarası, çok uzun zaman önce açılmış bir yeraltı nehir yatağının bir bölümünü oluşturuyor. Küçük, büyük 10 salonu var. İçteki güzelliği hayal etmek de tarife sığdırmak da zor. Doğa eliyle boyanmış süslü heykelleri andıran benzersiz sarkıt ve dikit oluşumlarına dair bir sergi adeta. Öyle ki mağarayı keşfedenler bu sanatsal eserlere Taş Selvi, Pisa Kulesi, Noel Baba, Mısır Sfenksi gibi isimler bile vermişler.

Bu yazımız Avrupa’nın önemli mağaraları arasında saygın bir yeri olan Perama Mağarasından söz ediyor. Önce Osmanlı’nın Balkanlardaki önemli yerleşimlerinden biri olan Yanya’yadan bahsederek başlayalım.

Yanya (Ionniana)

Yanya, Yunanistan’ın Kuzeybatısında, dağlık Epir (Epirus) bölgesinin en büyük şehri. Pambotis Gölünün kucağında; yıkık kalesi, viranelik kale avlusu, daracık sokakları, alçak katlı, ahşap evleri, ata yadigarı çınar altlarıyla tarihi kıymette lirik, kırık bir şiir adeta. Hatırı sayılır irtifasıyla (480 m), yaz akşamları dahi serinliği hissettiren iklimiyle davetkar Anadolu yaylası neredeyse.

Pambotis ya da Yanya Gölü

Yanya Gölü kuzeydoğudan Mitsekeli Dağıyla çevrili. Çok uzaklarda bir sığınağı andıran bu saklı kentin temelleri M.Ö. 350 yıllarına kadar gidiyor. Şehir II. Murad döneminde (1431) Osmanlı topraklarına katılmış. Balkan Savaşı sırasında (1913) kaybedilmiş. Rivayet olunur ki Yanya Osmanlı egemenliğindeyken en parlak devrini yaşamış. Kale, Türk evleri, Ali Paşa’nın sarayı, Fethiye ve Aslanpaşa Camii bu dönemde yapılmış. Kent gümüş işçiliğine dair ününü bugün de koruyor.

Yanya’ya uzaklardan bir bakış
Mitsekeli Dağı

Sakin, sessiz ve huzurlu bu kentte bir havalimanı ve bir üniversite bulunuyor. Akşam üzerleri göl kıyısında yürüyüş yapan insanları, çay kahve eşliğinde sohbet edenleri izlerseniz kendinizi Anadolu’da bir yerde, mesela Eğirdir’de hissetmeniz işten bile değil. Şehir merkezindeki görkemli çınarlar ve onların arka planını oluşturan Kale, kale avlusundaki cami minaresi bu duygunuzu besleyecek görsel unsurlar. Gölde salınan gezi tekneleri ve suya bıraktıkları şıpırtılı melodiler hep tanıdık.

Yanya şehir merkezi
Çınarlar da muhabbetler de asırlık

Diğer taraftan Avrupa’nın en etkileyici mağaralarından biri olan Perama Mağarası da bu kentin sınırları içinde. Perama köyü, Yanya’ya 4 kilometre uzaklıkta.

Doğal sanat galerisi

Milyonlarca yıldır süregelen jeolojik olaylar, dünyamızın görünen yüzü gibi görünmesi için kazılmayı, oyulmayı, ışık tutulmayı bekleyen görünmeyen yerlerini de değiştiriyor. Anakaralar, adalar; ayrım gözetmeksizin alttan üste, üstten alta değişiyor. İnsan, kısa ömründe, sayısı belli mevsim değişimlerine tanıklık ederken, jeolojik olayları böyle net olarak izleyemiyor. Yıllar sonra bir vesileyle, bir olay ya da bir merak duygusuyla toprağı kaldırıyor, yüce dağları dağ yapan kayaları deliyor, oyuyor, kazıyor; önceden bilmediği ama aslında belki de milyonlarca yıldır orada var olan bir oluşumla selamlaşıyor. Tıpkı Perama Mağarası gibi.

1,5 milyon yıl önce Goritsa Tepesinin iç kısmında oluşan mağaranın keşfi İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk geliyor. Gökten yağan bombalardan saklanmak için yer arayan Perama köylüleri mağaranın girişini sığınak olarak kullanmışlar.

Speleologlar (mağara araştırmacısı) Anna ve Ioannis Petrohilos 1951 yılından itibaren mağarayı bilimsel olarak incelemeye başlamış. Hayal gücünün ötesinde çeşitli tipte sarkıt ve dikitler sunan mağaranın derinliklerine indikçe büyük koridorları, geniş odaları ve etkileyici süsleri görünce burada sadece tanrıların yaşayabileceği lüks bir saray olduğunu ima ederek mağarayı Pluto ve Persephone’a ithaf etmişler.

Perama Mağarası Planı – Tanıtım broşüründen

Rivayet odur ki, yeraltı tanrısı Hades (Pluto) karısı olması için güzeller güzeli Persephone’u yerin altına kaçırmış. Ancak Yunan Mitolojisinde tanrıların tanrısı baba Zeus ile Demeter’in kızı olan Persephone büyük cezalara maruz kalmış. Baba Zeus, ağlayıp sızlayan anneye, bir koşulda kızını yeniden yeryüzüne çıkarılması emrini verebileceğini söylemiş. Ama Hades’in sunduğu altı diş narı gizlice yiyen Persephone altı ay yeraltında bir şey yememesi karşılığında gün yüzüne çıkacakken “ölüler ülkesinde bir şey yiyenlerin yeryüzüne çıkma hakları bulunmamaktadır” kuralı nedeniyle, ölüler ülkesinde kalmaya mahkum olmuş.

Bu aşka ithaf edilen mağara görsel şölen anlamında dünyanın en seçkin mağaraları arasında gösteriliyor. Mağaranın alanı yaklaşık 15.000 metrekare. Bunun yaklaşık 1000 metrekaresi gezilebiliyor. Gezi rehber eşliğinde yapılıyor. İngilizce ve Yunanca olmak üzere iki dilde detaylı bilgiler veriliyor.

19 farklı tipte sarkıt ve dikit, yeraltı gölleri ve hayvan dişleri ve kemiklerinin fosilleri hayranlıkla izleniyor. Eğer daha önce bir mağara ziyareti yapmadıysanız ve mevsim farketmeksizin üzerinize koruyucu bir giysi almadıysanız soğuk canınızı yakıyor olacaktır. Mağara içindeki sıcaklık 17-18 0C civarında. Üşünüyor. Girişte merdivenlerle önce aşağıya iniyorsunuz. Islak ve kaygan zeminlere dikkat etmek gerekiyor. Sonra çoğu doğal malzemeden şekillendirilmiş olan merdivenler yukarı yönde seyrinizi yönlendiriyor. 45 dakikada yaklaşık 1,5 kilometre yürümüş oluyorsunuz. Bu sırada büyüklü küçüklü, farklı jeolojik zaman dilimlerinde oluşmuş şahane ve karmaşık mağara içi dekorasyonuyla büyüleniyorsunuz. Sarkıtlar, dikitler, kraliyet sarayları, yeraltı suları, kristal berraklığında ve mistik salonlar oluşturan mimari bir yapı, benzersiz yeraltı manzaraları. Doğal bir sanat galerisi adeta. Fotoğraf çekimi için belirli yerlerde izin veriliyor. Her gördüğünüzü görüntüleme imkanınız olmuyor maalesef. Mağaranın çıkışı, tepenin arka tarafından gerçekleşiyor.

Kaynakça: 1. https://ejournals.epublishing.ekt.gr/index.php/geosociety/article/view/10939 2. https://www.about-ioannina.gr/Ioannina_en/cave.htm 3. https://www.spilaio-perama.gr/en/ 4. http://www.mta.gov.tr/v3.0/arastirmalar/karst-magara-nedir

Alsas, Fransa 2 – Strazburg

Bir öncekiyle vedalaşıp yeni bir yıla merhaba dediğimiz anlarda başka ülkelerde neler oluyor hep merak etmişimdir. O nedenle bu konuda imkan oluşturmaya gayret ediyorum.

Bu yazımı, üç gece, dört günlük Alsas yöresi gezimizin üçüncü gününü (gecesini) geçirdiğimiz Strazburg’a ayırdım. Zira bugün yılın son günü...

Strazburg’a merhaba

Strazburg belki Fransa’nın başşehri değil ama Alsas Eyaleti’nin başkenti olmasının da ötesinde “Avrupa’nın Başkenti” olarak anılıyor. Fransa-Almanya sınırındaki bu güzel kent de Ren Nehrinin inceliklerinden, geçtiği yerlere sunduğu nimetlerden nasibini almış. Ren Nehrinin batı kolu (III Nehri) Strazburg’u süslüyor adeta.

1949 yılından bu yana AB görüşmelerine ev sahipliği yapıyor olmanın bir ödülü olsa gerek Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu şehirde yer alıyor. Bu sebeple, Avrupa Birliği’nin Brüksel’den sonraki 2. önemli kenti olan Strazburg az önce andığımız gibi “Avrupa’nın Başkenti” ünvanını taşıyor.

Bunca altın bilezik hangi kentte olursa elbette tüm seçkin görüntü ve yaşayışlar da orada birikecektir. Örneğin Strazburg yeni yıl kutlamaları konusunda oldukça iddialı bir kent. Yılın son ayına girilmeden başlayan hazırlıklarla şehir gelin gibi süsleniyor. Kent dinamizmi içinde ne varsa her şey bu süsten-püsten payına düşeni alıyor. Bu olağan üstülüğü görmek ve yeni yılın ilk anlarını bu kentin sunduklarından yararlanarak geçirmek isteyen on binlerce insan Strazburg’a akıyor. Buradaki etkinlikler medyada önemli yer kaplıyor. Sosyal medya araçlarındaki görsellerde sürekli Strazburg’tan zarif görüntüler paylaşılıyor. Üzerine bir de yakın yörelerde (Colmar, şarap rotası gibi) görülmeye, yaşanmaya değer bir çok turizm objesi de olunca Strazburg insansız hiç kalmıyor.

Biz de bunca medyatik bilginin etkisiyle yılın son gününü ve yeni yılın ilk zamanlarını Strazburg’da değerlendirmek istedik. O nedenle Alsas gezimizin üçüncü günü ve gecesini bu şehre ayırdık.

Colmar Tren istasyonundan Strazburg’a ulaşım oldukça kolay. Çok farklı tercihlere yönelik farklı konforlarda trenler olduğu için bilet konusunda bir çok seçenek var. Önceden bilet almak mümkün olsa da tren garının ana binasına girince orta bölümde yer alan otomatlardan da kolaylıkla bilet sağlanabiliyor. Ben orada bulunuş saatimize uygun olan ilk tren için otomatı ve kredi kartımı kullanarak uygun fiyatlı bilet aldım. On dakika içinde trenimiz geldi ve gar insanlarının klasik telaşlarına karışıp kendimizi vagona attık. Bu dünyanın her yerinde aynı olan bir ritüel diye düşünüyorum.

Trene binmek de inmek de hep telaşla oluyor. Sürücüyü (makinisti) görme imkanı olmadığından, “makinist bey dur bir dakika ben (b)inemedim henüz, dur dur” diye bağıramayacağımız için bunu yapıyoruz galiba (ben telaş etmem bu arada, trene hareket emrini veren amcalar bütün yolcular binmeden, kapılar kapanmadan o malum acıklı düdüğü çalmazlar, bilirim).

Trenle Colmar’dan Strazburg’a

Yemyeşil bir düzlükte ilerleyip, bazen küçük köyler arasından, bazen tarlalar içinden geçerek kısa sürede Strazburg Tren Garına ulaştık. Öğle saatleriydi. Sabahtan bulutları biriktiren gökyüzü nihayet topladığını yağmur olarak sunuyordu. Strazburg Tren Garı görülmeye değer. Her zaman olduğu gibi içini gezmek, neyin nerede ve nasıl konumlandığını gözlemek büyük keyif (herkes için olmayabilir tabi).

Ana bina 1841 yılında yapılmış, ihtişamlı bir yapı. Dış kısmı hem geniş bir hol kazanmak ve hem de ana binayı dış etkilerden korumak amacıyla camla kaplanmış. İçerideki klasik görünüme karşın dışarıdan oldukça modern bir görünümü var.

Strazburg Garı
Strazburg Gar Meydanı

Colmar’da ve Strazburg’da gecelik konaklama ücretleri kişi başı 50 Avroyu buluyor. Bu fiyata temiz bir oda, nefis bir kahvaltı dahil. Ucuz mu pahalı mı derseniz, “her şeyin bir bedeli var” derim. Bu tür, nispeten yaşamın (bizim gelirimize göre) pahalı olduğu yerlerde kısa sürede alınacaklar alınmalı, anılar fotoğraf karelerine maksimum verimlilikle sığdırılmalı. Zira görülecek çok yer. Ama mesela Ohri’ye gidilmişse oradaki huzuru ve bereketi içe sindirmek için daha fazla zaman harcanmalı. Çünkü Ohri’de, Üsküp’te mükellef bir yemeğe kişi başı 8-10 Avro ödüyorsunuz. Gecelik konaklama insan başına 20-25 Avro tutuyor. Ohri Gölünün eşsiz huzuru, temizliği üstüne hediye. Güzel kalpli Makedon dostların sevgileri, ilgileri ekmek kadayıfının üzerine bırakılmış sade Afyon kaymağı tadında.

Tren garından alacağımızı alıp, köşelere-bucaklara sinmiş yüz yılı aşkın süreli insan izlerinin sesini duyduktan sonra ilk işimiz otelimizi bulmak oldu. Yabancı bir kenteyseniz ve yaşınız 18-25 arası değilse gece yatacağınız yatak, kalacağınız tesisin güvenliği, temizliği önemli oluyor. Bir de şehir merkezine yürüme mesafesindeki oteller “can“dır diyoruz. Değilse? O halde toplu ulaşım ağına ucundan-kıyısından temas eden tesisler sevdiğimizdir.

Strazburg’da yeni yıla girmeyi planlayan birisi konaklayacağı yeri seçerken -daha önceden bir Avrupa kentinde, yılbaşı gecesi metro seferlerinin durdurulduğuna, tüm toplu ulaşım hizmetlerinin sabah ilk sefere kadar askıya alındığına tanık olduysa hele- kesinlikle şehir merkezine yürüme mesafesinde olan bir yer olmasına dikkat eder. Zira o gece bizim güzel Istanbul’umuzda olduğu gibi büyük merkezlerde kutlama yapmak amacıyla buluşmuş insanların bir kısmı tüm yıl yaşadıklarının acısını o gece çıkarmaya çalışırlar. Kamu araçları zarar görmesin diyerek ulaşım araçlarının seferleri durdurulur. Bu iyidir kötüdür tartışmaya gerek yok bence. Ama taksi dahi bulmanın mucize olduğu bir gecede otelinize yürüyerek gidebilmelisiniz, bunu bilirim, bunu söylerim.

Otel deyince bir başka konu daha var akla gelen; bir sonraki varışa sizi taşıyacak olan ulaşım aracına (tren, uçak, otobüs vb.) sizi en kısa sürede iletecek yerde olması. Her yer her şeye yakın olmayabilir ama bunların tümünü içinde barındıran tesisleri bulmak icin de emek ve çaba harcamak gerekir. Bu satırların yazarı bu işlere de epeyce kafa yoran birisidir. Zaten değil mi ki bir yere varmaktan ziyade güzel olan o yolda olmaktır. O halde bunların hepsi gezmenin şanından, tadındandır sevgili okur.

Otelimiz tren garına ve şehrin yılbaşı kutlamalarına ev sahipliği yapacak Kleber Meydanına yürüme mesafesindeydi (doğal olarak). Ancak bildiğiniz gibi otellerin misafir kabul saatleri genelde 14’ten itibaren oluyor. Fakat son zamanlarda bu kuralda esnemeler olduğunu gözlemliyorum. Buna dayanarak 13 civarında otelimize ulaştık. Zamanı doğru değerlendirmek için vakit kazanalım dedik ama öyle olmadı. 14 dendi. O halde sakince oturup kahve içmek en güzeliydi. Resepsiyon valizleri kabul ediyor elbette ama gece hangi vakitte otele döneceğinizi bilmiyorsanız odanızı ve valizlerinizi garantiye almanız en doğrusudur kanaatimce.

Otele gelirken de otelden ayrılıp La Petite France tarihi kent merkezine yürürken de tatlı bir yağmur bize eşlik ediyordu. Şemsiyeler ya ıslanıyor ya ıslanmıyordu ama onlarsız da olmuyordu. Şehirlerin tren garlarının olduğu bölgelerin havasını, insan dokusunu bilirsiniz; gerçek göçmenler bir şekilde kendilerini buralara atmışlar ama yaşam standartları oldukça düşük koşullarda, otel önlerinde, parklardalar. Hava soğuk desem değil ama sıcaklık da on derece civarında, giyim ister. Ancak kimi şehirlerde olduğunun aksine korkmadan yürüyoruz. Kimsenin kimseye bir şey yapması pek olası görünmüyor. Ama Paris’te bu güvenli yürüyüş imkanını bulamadığımı, metroda oldukça tedirgin olduğumu da hatırladım tabi. Aynı ülkenin iki farklı şehri.

La Petite France (Küçük Fransa) bölgesi Arnavut kaldırımlı sokakları, kanalları ve korunmuş yarı ahşap evleriyle ün sahibi olmuş turistik bir merkez. Strazburg’un tarihi bölgesi ve gezilerin odak noktası.

Dört taş kule ve üç köprüden oluşan Ponts Couverts, askeri savunma amaçlı olarak 14. yüzyılda yapılmış. Şehri taşkınlardan korumak için 17. yüzyılda, Ren Nehrinin batı kollarından biri olan III Nehri üzerinde inşa edilmiş olan Vauban Barajını izlemek için yüksek bir teras var. Bu baraj zamanın en büyük barajıymış. Fotoğraf ve video Vauban Barajının üzerindeki terastan çekilmiştir.

Ponts Couverts
Vauban Barajı

Nehirde bir saatlik gezi imkanı sunan büyük ve camlı tekneler mevcut. Bu gezide eşsiz kıyı manzaraları ve şirin evleri görüntülemek mümkün. Ayrıca barajın bir noktasında, dar aralıklı bir kanala alınmasına ve su seviyesinin düşük olduğu yerden yüksek olduğu yere doğru (Panama Kanalı misali) geçirilmesine tanık oluyorsunuz. Bizim vaktimiz nehir gezisi için yeterli olmadı ama teknelerden birinin bahsettiğim kod farklı alandan geçişine tanıklık ettik. Bu nokta gezi yürüyüş hattı üzerinde bulunuyor. Bölgede ayrıca Alsas yöresine özgü yiyeceklerin, içeceklerin satıldığı çok sayıda lokanta, mevcut. Nehir kıyısını takiple görülmesi önerilen yerleri görmeye devam ettik.

Gezilecek-görülecek çok yer var

Gün zaten gri bulutlar altında geçerken akşama yaklaşıyorduk. Kenti bir şamdan bahçesine, soğuk havaya rağmen içi ısıtan bir şömineye çeviren ışıklar parlaklıklarını artırdıkça sokakların, caddelerin, lokantaların, pubların neden bu kadar dolu olduğunu; insanların bir günlüğüne dahi olsa bu kente neden gelmek istediklerini iyice kavramaya başlıyoruz. Sunulan her şey insan emeğinin ürünü ve bunlara ulaşmak için sizden beklenen sadece bedenen, kalben orada olmanız. Anın tadını çıkarmaya hazır tertemiz hislerle orada bulunmanız. Sadece beklenen bu. Su, çoğu yaprak dökmüş ağaçlar ve dalları, ışık; sadece sarıya çalan gün ışığı. Dijital tabela kirliliği, gereksiz sayılabilecek araç ya da insan sesi olmaksızın, birbirine yol vermek için yarışan sürücüleriyle ışıl ışıl lüks ya da mütevazı araçlar; gülmekten ziyade tebessümü eksilmemiş insan yüzleri. Hepsi ücret talep etmeksizin orada, sizlerle.

Strazburg’daki yeni yıl kutlamaları Kleber Meydanında yapılıyor. Dev köknar ağacı her yıl kasım ayının sonunda bu alana özenle yerleştiriliyor. Fotoğrafını gördüğünüz köknar 90 yaşında, 30 metre boyunda, 7 ton ağırlığında. 250 dekoratif lamba ile ışıklandırılmış. Ocak aynının ikinci haftasında meydandaki yerinden alınıyor. Özel koşullarda korunmak suretiyle, yaşamına saygı duyularak bakımı yapılıyor. On binlerce (belki milyon, bilemiyorum) insan, bu ağacın önüne kurulan ahşap platforma çıkarak onunla fotoğraf çekiliyor, dileklerini diliyor. Ancak dünyadaki düzen iyilerin yüzü suyu hürmetine devam ediyor olsa da kötüler de hiç boş durmuyor. Bu meydanda yeni yıla 10-15 gün kala bir kara kalpli (insan diyemedim) geliyor ve elindeki patlayıcıyı burada ateşliyor. Sonrası malum. Hayatını kaybedenler, meydana ismini veren ve 1753 yılında Strazburg’da doğan General Jean-Baptiste Kléber’in heykelinin önünde üzüntüyle, kırgınlıkla, öfkeyle anılıyor. Bu saldırıda yaşamı sona erenler arasında hepimiz olabilirdik. Bu menfur olay hemen yanımızdaki bir coğrafyada da olabilirdi. Kayseri’de, Ankara’da, Istanbul’da olduğu gibi. O yüzden önce insan diyerek hayatını kaybedenlere dualarımızı gönderiyoruz.