Arka Yüz’ün 191. sayfasında yer alan aynı başlıklı yazıma ilham kaynağı olan fotoğraflardır.


























Levent Şık’ın, gezilerinden ilham alarak vücuda getirdiği yazıları.
Arka Yüz’ün 191. sayfasında yer alan aynı başlıklı yazıma ilham kaynağı olan fotoğraflardır.


























Arka Yüz’ün 210. sayfasında yer alan aynı başlıklı yazıma ilham kaynağı olan fotoğraflardır.




















Sabah kahvaltısından sonra enikonu semt pazarından meyve seçip üstüne bir de Matka Kanyonu yapınca Üsküp’den ayrılmamız öğleden sonrayı buldu. Matka muhteşem bir kanyon ve özel bir yazıyı fazlasıyla hak ediyor. O nedenle ayrıca değerlendirmek isterim.














Bulunduğumuz konum itibariyle GPS uygulamamız mavi renkli hattı çizdi. Ancak bu hattı şimdi internet bağlantım varken böyle görebiliyorum.

Bir diğer GPS yol uygulamam olan maps.me bunu kuş uçuşu gösterip en kısa yolu kendi seçiyor. Bize Gostivar, Mavrovo, Debre üzerinden bir yol çizdi. Aynı uygulama, daha önce Arnavutluk’u ucundan geçip bu ülkenin yollarıyla fazla muhatap olmayan bir yol da vermişti. Lakin muhteşem Mavrovo Milli Parkını dağları çıkıp inerek, yine olağanüstü nehirler boyunca, dağ yamaçlarından ilerleyerek Debre’ye geldik. Bu iki yer de türkülerimizde çok anılıyor, bilen bilir. İnsana çok heyecan veriyor o türkülere yer ismi olmuş bu ata yadigarı beldelerden geçmek. Hatta Debre’de iki markette alış veriş yaparken sanki akrabalarımdan gençlerle konuşuyormuşum gibi oldum. Onların gözlerindeki ışıltıyı sözcükle anlatamam.
Mavrovo Milli Parkında, su içmek için durduğum bir çeşme başında, piknik için orada bulunan Gülcahid ile ne zamandır bu anı kovalıyorduk kim bilir? Acayip. Yazarım bir ara bunları da (Gostivar anıları olarak buradan erişebilirsiniz).







Neyse, yol böyle devam ederken Debre (Debar)’yi biraz çıkınca bir gümrük kapısında bulduk kendimizi. Lakayt ve sert abilerden öğrendim ki Arnavutluk’a giriyoruz. Bu çok kötü. Çünkü bu ülkenin yolları çok kötüymüş, içinde ne kadar az durursan o kadar iyi diye öğrenmiştim.


Muhteşem doğa manzaraları eşliğinde bizim köylerimize benzer yerlerden geçe geçe yol aldık. Neredeyse hepsinde bir cami minaresi göğe doğru yükseliyor. Ama okuduğum, duyduğum çok azmış. Bu ülkede yol yok, kesinlikle yol yok. Bizim ülkede böyle şeylere yol falan denmez inanın. 150/200 km kadar ve akşam inerken bu yolları geçmemiz gerekti. Çok sevimli değildi elbet ama keşif harika bir duyguydu. Söylenen ya da duyduğun değil senin gördüğünde aklındaki. Aşağıda, ikinci kare olarak verilen fotoğraf, ülkeye giriş yaptıktan sonra geçilen köy yollarından sonra karşılaştığımız en düzgün zeminli yoldur. Bu stablize yol dar bir yoldan genişletilerek elde edilmiş ve kilometrelerce sürüyor. Kasabalar, köyler, tarlalar arasından ilerleyen bu yol fakirliğinde ölçüsünü de gösteriyor aslında. Yolun zemini tarlalara ve köylere yakın yerlerde daha da bozuluyor ve çok düşük hızla yol alabileceğiniz hale geliyor. Yol kenarına yakın evlerin önünde kurulan tezgahlarda gelene geçene bir ekmek ya da yöresel bir ürün satmak için bekleşen çocuklar, aileler dikkat çekiyor. Hepsi güler yüzlü. Ama anlaşmanın imkanı yok. Yol tarifi istesiniz dahi iletişim kurmak çok zor. Fakirlik gözle görülür düzeyde olsa da bu berbat yollarda cirit atan mercedes ve bmw markalı jipler aynı gözleri kamaştırıyor. Anlamlandırmak pek mümkün değil tabii. Onlar yolu haldır haldır kullanırken bizim o çukurdan kaç berikine gir şeklindeki maceramız da aynı yavaşlıkla sürüyor. Köylerin içinden geçerken yığınlara koni haline getirilmiş samanlar güzel fotoğraflar veriyor. Ama bir an önce bu gri hissiyatlı ülkeden çıkmak ve yolu düze getirmek için durmadan ilerliyoruz. Gece karanlığında geçtiğimiz bir vadi tabanı bana Taşkent’le Alanya arasındaki “kuş yuvası ya da ölüm yolu” olarak anılan derin vadi yolunu anımsatıyor bana. Bir inşaat çalışması var ve yönümüzün solunda kalan akarsu zaman zaman yolumuzu kesiyor, köprülerle diğer yakaya geçiyor bir süre devam ediyor, sonra diğer yakaya sekiyoruz. Korku ile keyif değerlendirmesi ilk tarafa daha yatkın bir yol ve yolculuk bir ara inanılmaz kaliteli bir otobana bağlanıyor birden bire. Şaşkınlık içinde kalmamak imkansız. Sonra Tirana tabelaları görünüyor. Meğer başkente yaklaşınca biraz da olsa düzgün bir yolda ilerlemek de varmış kısmette. Sonra yönümüzü Karadağ’a verdiğimiz için bu güzel yoldaki saltanatımız kısa sürüyor ve ülke gerçeği yollarla yine sınıra doğru ilerliyoruz. Bir an evvel İşkodra’yı bulup bu ülkeden kaçmak isterken berbat yolları ve aynı ölçüdeki sürücüleriyle epey yol aldık. Bu şehir bizim tarihimiz açısından da önemli bir kent. O nedenle gece gece de olsa anayoldan ayrılıp bu kentin caddelerinde bir kısa tur atarak Arnavutluk’a veda etmek iyi olur diyoruz.






Sınıra yaklaştıkça Karadağ’da hafta sonu tatilini geçiren çeşit plakalı araçlar bize doğru gelirken biz lay lay lom güzel yolda kıvrılıyorduk. Ve Karadağ sınırında sempatik bir polis abimizin “nasılsın” deyişiyle gülümseten o ana eriştik. Sonra yine dağlar, dar ve kıvrımlı yollar. Gecenin bir yarısı Budva’dayız. Burası bizim Antalya sanırım. Çok kalabalık. İnsan ve araç kakılı her yer. Sabahı merak ediyorum. Bakalım Adriyatik kıyıları bizi nasıl karışlayacak.
Uzun lafın kısası Karadağ’a gelin ama Arnavutluk’tan en az yolu alın derim ben. Bir de benim gibi yola ve gps’e teslim olmayın. Benim ilk planım Kosova üzerinden geçen yoldu ama gps beni teslim aldı. Ben de kolayı seçtim. Hem Kosova’dan oldum hem de yol denmeyecek patikalarda saatlerce araç sürdüm. Pişman değilim ama Kosova bir daha ne zaman kısmet olur ki? (29/30.07.18).
Arka Yüz’ün 131. sayfasında yer alan aynı başlıklı yazıma ilham kaynağı olan fotoğraftır.

Benim fotoğraf ve yazı arşivimde İzmir’e dair pek çok iz var, doğal olarak. Ahmet Ümit, “romanlar aslında şehirlerin hikayesidir” der. Gerçekten de öyle hemen her yazarın bir şehri vardır, o şehrin kimliği romana sinmişse okur bunu hisseder, o şehri merak eder. Benim de var öyle bir kaç şehrim. Bunlardan biri ve belki de en müstesnası İzmir elbette. Pek çok insani duyguma mekan olmuş bu Güzelce tarihi ya da güncel bir çok hikayeye konu olmuştur.
Her mevsimde alıcısına bin bir renk, koku, tat ve ahenkli duygu sunan bu Güzelce’nin iki bin on sekiz ocağından bir kaç görüntüsünü paylaşayım istedim tamamen kendiliğinde doğan bir arzuyla.
Ocak ayından bir gün, yağmurlu bir sabahın öğleden sonrası; şimdilerde öyle sokak kedisi misali özgürce dolaşamadığımız yerlerden alınmış bir kaç kare. Fuar alanından -bugün yerinde yeller esen- bir kaç yapı (Göl ve Göl Gazinosu gibi); onunla tanışan herkesin aklında yer edinmeyi başarmış kaskatlı havuz ve ona eşlik eden kadın heykelleri; anın mistik ikliminde yine anlık bir huzur arayan kanepe müdavimleri; bir zamanlar çepeçevre fuarı dolaştıran kömürlü trenin hattına -adeta onun ray izlerine- yerleşen yürüme yolu ve onun üzerini örten dutların birbirlerine kavuşan kışlık kolları; Kordon Boyu ve güzelim körfez; yağmurun nemini ve verdiği huzurla harmanlayıp akşama selam duran sahil insanları; Çatalkaya’ya inen gün kızıllığı; denizde nasibini arayan oltacılar. Pasaport İskelesine vuran akşam güneşi, onun sıcaklığına çarşaf sermiş körfez vapurları…
Hepimizin İzmir’i başka şeyler çağrıştırabilir belki ama bu saydıklarım İzmir’le duygudaşlık etmiş herkese aynı heyecanı yaşatır, hissettirir diye sanırım.
Doğum günün kutlu olsan can Şehir.














