10 yıl önce bugün














Levent Şık’ın, gezilerinden ilham alarak vücuda getirdiği yazıları.
10 yıl önce bugün














Bu gezi yazısında sizleri Yunanistan’ın İyonya Adaları’ndan biri olan Kefalonya’ya götürmek istiyorum.

Kefalonya’nın konumu -tıpkı Zakintos gibi o da bir Doğu Çiçeği-
Önceki seyahatlerimden birinde Zakintos’u görme imkanım olmuştu. İyon Adaları sıfatıyla bilinen Kefalonya, Zakintos gibi adalar hemen batıdaki Venedikliler için her zaman cazibe merkezi olmuş. Hatta Zakintos “Il fiore di Levante” “Doğunun Çiçeği” sıfatıyla anılagelmiş. Zakintos’un eşsiz görüntülerine eşlik eden gözlemlerimi anlattığım yazılarıma buradan erişebilirsiniz.
Kefalonya hariç hiçbir İyon Adasının (Korfu, Paksu, Lefke, İtake, Zakintos) Osmanlı yönetiminde kalmadığını okudum bir kaynakta. Bu adalar üzerindeki hak sahipliği savaşları Osmanlı ile Rus’u bir araya getirmiş, Ingiliz ve Fransızlara karşı birlik olmaya yöneltmiş. 1800’lerde Yedi Ada Cumhuriyetinin kurulmasıyla Yunan Devletinin doğduğu yer de İyon Adaları olmuş. (oyunlar oyunlar … neyse, bu konular gıcık :)
İzleyenler biliyor, ben -eğer mümkünse- kendi arabamla geziyorum. O nedenle verdiğim rotalar (genelde) kendi aracımla (bazen kiralık araçla) fiilen gerçekleştirdiğim yolları kapsıyor.
Ancak diğer hemen tüm Yunan adalarında olduğu gibi Avrupa’nın önemli kentlerinden buraya da uçakla gelmek mümkün (hatta çok pratik ve ucuz, ama Avrupa’nın …)
Türkiye’den Kefalonya’ya kendi aracımla giderken -her zaman olduğu gibi- yol boyunca görülebilecek ne varsa görmeye çalıştım. Ancak ülkenin en batısında yer alan bu bölgeye gidebilmek için epeyce yol yapmak gerekiyor kuşkusuz. Ağrı’dan İzmir’e geldiğinizi düşünün. Bu sebeple bu kadar uzun bir yolu tek seferde almak yerine ara konaklar yaparak hem yolculuğu zevkli hale getirmek ve hem de yol üzerinde görülmesi yerinde olacak noktalardan yararlanmak iyi oluyor. Bu nedenle ben bu uzun yolu ikiye bölmeyi seçtim. Araya (canım) İskeçe ve Halkidiki’nin Sithonia’sını alarak hem dinlenme hem de yeni yerler görme alanımı genişletmiş oldum. Başlı başına bir dünya olan Halkidiki’nin Sithonia’sına dair yazıma buradan erişebilirsiniz.
Kefalonya adasına Patras ve Killini limanlarından kolayca geçilebiliyor. Patras iskelesi yol üzerindeki ilk iskele olduğu için daha az (75 km kadar) araç sürmeye imkan veriyor. Ancak hem buradan hareket eden feribot sayısının az olması hem de öncelikle tercih edildiği için Patras’tan Kefalonya’ya feribot bileti bulmak oldukça güç olabiliyor. Önceden bilet almak için İyon Denizinde etkin çalışan Levante Ferries şirketinin web sitesinden yararlanabilirsiniz.
Killini (ya da Patras) limanındaki fiyatlarla internetteki fiyatlar aynı. Aldığınız biletlerin dökümüne ihtiyacınız olmuyor. QR koduyla ya da sistemin size ilettiği dijital dokümanla gemiye kabul ediliyorsunuz (bizim bilinçaltı sürekli şimdi kesin sorun çıkacaklarla dolu olduğu için bunu yazmayı görev bildim :). 2019 yılında, komşu ada olan Doğunun Turkuaz Çiçeği Zakintos’a geçerken Killini limanını kullanmıştım. Aynı yerden (çünkü Patras’tan hareket eden gemilerde yer bulamadım) bu defa Kefalonya’ya geçmek üzere Killini’ye gidiyorum.
Bir önceki konaklama yerimiz Sithonia (Porto Koufo) olduğu için buradan hareketle Selanik, Patras, Killini güzergahını kullandım. Bu oldukça uzun bir yolculuğu gerektirdiği için seyahati kolaylaştırmak adına ücretli otoyolu tercih ettim.

Porto Koufo-Selanik-Patras-Killini yol haritası
Otoyola (Egnatia Odos) Selanik’ten girdik. Daha önce yazmıştım burada da belirtmek istiyorum. Bu yol tarihi öneme sahip eski bir yolun adını taşıyor. Egnatia Odos, Romalılar tarafından yapılan ve İstanbul’u Adriyatik’e bağlamayı amaçlayan bir ticaret yolu. Bugün bizim İpsala sınır kapımızdan hemen sonra başlıyor ve İgoumenitsa’ya kadar gidiyor. İgoumenitsa ise önemli bir liman kenti. Buradan başta İtalya olmak üzere pek çok Avrupa kentine gemiyle ulaşmak mümkün. İgoumenitsa limanı her daim Türkiye’den Avrupa’ya ürün taşıyan (ya da tersi yönde) Türk TIR’larıyla dolu oluyor.
2019 yılında geçtiğimde otoyol bazı yerlerde (yapım nedeniyle) kesintiye uğruyordu. Ancak 2022 yılında yolun tümden otoyol standardına yükseltildiğini gördüm. AB bütçelerinden fonlandığını ifade eden çok sayıda yol yapım işine dair tabela yol kenarlarında mevcuttu.
Yolculuğumuz büyük oranda Orta Yunanistan’da geçti. Yunanistan, Makedonya, Trakya, Epirus, Teselya ve Mora olmak üzere beş coğrafi bölgeye ayrılıyor. Ülke topraklarının çok önemli bir bölümü (4/5) dağlık. Hal böyle olunca yollar ya dağların tabanlarındaki vadilerden ya da tünellerle geçilerek dağların yükseklerinden ilerliyor. Bu yılki seyahatimde yollara dair dikkatimi çeken bir diğer durum uzun uzun olmak üzere çok sayıda otoyol tünelinin yenice yapılmış olduğunu görmek oldu. Özellikle Korint Boğazı ile sonlanan yüksek dağları aşmak için son yıllarda yapılan otoyollara ek olarak çok sayıda tünelden geçtik.


Otoyollar, tüneller doğuyu batıya, Adriyatik’e taşıyor
Korint Kanalı ülkenin kuzey kara topraklarını Mora Yarımadasından ayırıyor. Tamamen yapay bir kanal. 1800’lü yılların sonunda açılmış böylece Ege Denizindeki gemiler daha kolay şekilde Adriyatik’e ulaşmaya başlamışlar. Kanaldan geçerek Korint Körfezine gelen gemiler buradan (Patras yakınlarından) önce İyon Denizi’ne oradan da Akdeniz’e ya da Adriyatik’e geçebiliyor. Körfezin ağzı Patras yakınlarında (Rio’da) daralınca iki yaka arasındaki geçişe de izin vermiş oluyor. 2004 yılında açılan Rion-Antirion Köprüsü aynı isimli iki kasabayı birbirine bağlıyor ve Korint Körfezi üzerinde bulunuyor. Otoyol Patras’ta sonlanırken bu köprü müthiş bir finalle sizi selamlıyor, “Patras’a hoşgeldiniz” diyor.

Rion-Antirion Köprüsü ve arkaplanda Patras’a giriş

Korint Körfezi ve Rion-Antirion Köprüsü (mavi hat)
Patras-Killini arasındaki yol daha önce kullandığımda yapım aşamasındaydı. Henüz tam olarak bitmiş değil. Sürat kabul etmeyen bir yol. Patras’tan çıktıktan sonra çoğunlukla bir gidiş bir geliş şeklinde devam ediyor. Yol zemini sıcak asvalt. Yolu yavaşlatan (ortalama hız 60-70 km/sa) (bizim ülkeye göre yavaş demek daha doğru sanırım) ülkedeki ender düzlüklerden biri olan bu bölgedeki çiftlikler, dinlenme konutları, küçük çiftçi köyleri gibi yerlere giriş ve çıkışlar. Ancak söylemek lazım ki ülkede genelde aşırı hız eğilimi ve ihtiyacı da yok. Hayat da seyahatler de sakince akıyor.
Burası, Zakintos gibi Kefalonya gibi oldukça fazla (üstelik yabancı) turist çeken adalara ulaşım için kullanılan bir liman. Killini küçük bir kasaba. Limanı da büyük sayılmaz. Ama liman alanı her zaman otomobiller, kamyonetler ve TIR’larla dolu oluyor. Adalarda yapılan üretimlerin ürünleri (şarap, meyve-sebze vb.) bu yolla taşınırken tersi de yine aynı yoldan adalara ulaşıyor.



Limanda Levante Ferries’in bilet satış terminali, bir kaç kafe mevcut. Temel ihtiyaçları gidermek için yakında marketler de var. Denizin suyu tam anlamıyla Turkuaz. Gemiler limana girip çıktıkça yapılan manevralarla harmanlanan su beyazdan turkuaza her türlü renk tonunu size sunuyor. Bu arada tüm Yunanistan gemi taşımacılığı, gemi hizmetleri vb konularda epey ileride bir ülke. Bugüne kadar gittiğim hiç bir adada bir mahsur kalmışlık izlenimi edinmedim. Ada sakinleri dilediği zaman anakaraya ulaşabileceklerinin farkında oldukları için çok rahat ve güvende olduklarını hissettiriyorlar. En uçtaki adalar bile birbirine bir şekilde bağlanmış.
Diğer yandan görme imkanım olan tüm adalarda (büyük-küçük fark etmeksizin) bir havalimanı mevcut. Özellikle İngiliz, İtalyan ve Alman turistlerin akın ettiği Zakintos, Kefalonya, Kos, Lesvos gibi adaların havalimanları gece gündüz vızır vızır uçak kabul ediyor. Hayranlık verici.
Gemi için bilet alırken kişi sayısının yanısıra aracınız olup olmayacağı da soruluyor. 2022 yılı için Kefalonya gemi bileti kişi başına 13.50 Avro, araç başına 45.00 Avro idi. Yolcu ve araçlar gemiye ayrı ayrı kabul ediliyor. Araçta sadece sürücünün bulunmasına izin veriliyor. Gemilerin araç parkı iki katlı. Üst kat tamamen küçük araçlara ayrılırken girişi ayrı olan alt kat TIR ve kamyonları kabul ediyor. Araçlar gemi rampasından itibaren görevlilerce yönlendiriliyor ve itina ile park edilmeleri sağlanıyor. Aracı park edip yolcu katına ulaşınca uçak konforunda bir yolculuk alanına erişiyorsunuz. Arka güverteden, alımı devam eden araçları, özellikle de TIR’ların gemiye binişlerini izlemek çok zevkli. Bu kadar pratiklik kazanmış olmak için bu işler kaç bin defa yapılmış olabilir ki diye geçiyor insanın içinden. İnanılmaz seviyede seriler hem sürücüler hem de gemi çalışanları.




Geminin yolcu bölümü çeşitli oturma ekipmanlarından ve farklı farklı tasarımlardan oluşuyor. İkinci kat daha sakin. Güvertenin belli bölümleri hariç hiç bir yerde tütün mamülü tüketilemiyor. Çok fazla tüketen de yok zaten ülkede.
Geminin içinde, aynı katta olmak üzere iki büfe bulunuyor. Önlerinde sıra olması ve sürekli bir şeylerin satılması genel gelir düzeyi hakkında bir ipucu veriyor. Markette 2 olan bir ürünün o büfede de 2’ye satılıyor olması da ayrı bir gözlem.



Pulman koltuk olarak bildiğimiz koltuklardan oluşan bölüm koltuğu eğip size uyku vaat edecek sakinlikte. Oturma odası tipi koltuklar seyahat dostlarınızla sohbet için uygunken televizyon izlemek isteyenler için ayrı locaların varlığı şahane. Çocuklar oyun parkında oynarken evcil hayvanların genel kullanım alanında serbest dolaşması uygun bulunmuyor. Olası giysi ve aksesuar ihtiyaçları için gemi butiği de hizmetinizde.
Kefalonya, Poros ve Sami Limanlarından gemi kabul ediyor. Daha küçük bir liman olan Fiskardo’dan burada bahsetmeyeceğim. Killini’den hareket eden gemimiz yaklaşık bir buçuk saat sonra Poros limanına vardı. Onun on beş dakika öncesinde araç sahipleri otoparka davet edildi. Gemi yine aynı esnek, hızlı ve güvenli manevralarla iskeleye yanaştı. Binerken araçları yönlendiren, park ettiren görevliler (sayıları 6 kadardı) bu defa güvenli şekilde gemiden ayrılmamız için iş başındaydı. Düzenli sıralar halinde park edilmiş araçlar onların el işaretlerine uygun şekilde birer birer gemiden inerken tek bir sıra dışı ses ya da hareketin olmaması bir Türk olarak beni etkiledi :) Markası ve modeli ne olursa olsun her araç kendine işaret edilen yolu ve sırayı takip ederek gemiyi terk ediyordu. Araçlardaki diğer yolcular bindikleri gibi yine yaya olarak gemiden ayrılıyorlar kendilerini almaya gelen araç sürücülerinin kolayca görebileceği yerlerde liman içinde, yol üzerinde bekliyorlardı. Korna sesi duyulmadı. Kötü sözlere mahal verecek bir sıkışıklık yaşanmadı. Ve sonra yüzlerce araç (kamyon ve TIRlar da dahil) sanki aynı gemiden az önce inmemiş gibi dar ada yollarında kaybolup gittiler. Hız yapmanın imkansız olduğu dar yollarda bu araçlar nerelere gitmişti? Şaşılacak şey.

Konaklama yerimiz Uluslarası Kefalonya Havalimanının da yer aldığı Kefalonya bölgesinde. Poros ile otel arasını 45 dakikalık bir sürüşle aldık. Diğer adalarda olduğu gibi Kefalonya’da da yollar bir gidiş bir geliş olmak üzere oldukça dar. Araçlar güvenli sürüş mesafesini ve hızını koruyarak kullanılıyor. Ama ilk izlenim olarak daha önce gittiğim herhangi bir adada bu kadar fazla sayıda TIR görmediğim oldu. Bu TIR’ların dorselerinde adaya ait markalar olduğunu düşündüğüm isimler ve adres bilgileri var. Yollar kimi yerde çok keskin şekilde kıvrımlı. İçinden geçilen küçük yerleşim yerleri arasında geniş boşluklar yok. Bunlar birer köy olarak düşünülebilir. Yerli halkın ne kadar yerli olduğunu, evlerinin bahçelerinin güzelliğinden, zarifliğinden anlamak çok kolay. Bahçesiz ev, çiçeksiz bahçe yok gibi bir şey. Akşam üzerine denk gelen seyahatimiz sırasında çiçek sulayan ya da bahçe önünde birbirleriyle sohbet eden çok sayıda yaşlı teyze ve amca görmüşüzdür. Teyzeler genelde bembeyaz saçlı ve siyah (ya da koyu renk) elbiseli. Sahile yaklaştıkça yolda yürüyen pek çok insan olduğunu ve bu yürüyüşün sahildeki (ya da köylerin içindeki) tavernalara doğru olduğunu anlıyoruz. Bina yerine yeşilin hakim olduğu, sessizliği bozan tek şeyin yollardaki araçların motor gürültüleri (ne kadar olursa artık) olduğu anlaşılıyor.


Otele yerleştikten sonra biz de hemen kendimizi akımın olduğu yöne doğru bırakıyoruz. Adanın batısı muhteşem bir gün vedasına hazırlanırken havalimanına çok çok sık aralıklarla Avrupa kentlerinden uçaklar yağıyor. Kanatlarına dokunmak işten değil. Gün batımına saygısını sunmak için yamacı dolduran çeşitli milletlerden çokça insan bir günü daha huzurla uğurluyor olmanın ayırdında buluşuyor. Kıpkızıl bir akşam sofrası İyon Denizini akşama boyuyor.
Artık belli bir düzeni olduğuna inandığım bu ülkenin en uç noktalarından birinde de yine taverna adını verdikleri bir lokanta insanların sıra beklediğine tanık oluyorum. Bölgedeki insan sayısına göre az sayılmayacak seçenekler insanla dolu. Masalara serilen kağıt masa örtüleri Kefalonya haritasını içeriyor bu defa. Masaya su geliyor öncelikle. Garsonlar koşturmada. Siparişlerin geri dönüşü biraz zaman alabilir deniyor. Mekan dolu. Lezzetli yemeklerin ardından artık gece siyah elbisesini tümden kuşanıyor. Tatlı bir ağustos serinliği. Uçaklar gelmeye ve gitmeye devam ediyor. Aynı mekanı paylaştıkları yıldızlar hiç görünmedikleri kadar parlak ve ışıltılı bu gece. Zira insan eliyle sunni ışığa doyurulmuş kimi dünya kentlerinden ayrı olarak buralarda yeter miktarda aydınlatma tercih ediliyor.
Bu başlık içi en dolu başlık olmaya adaydır. Çünkü nispeten büyük bir ada olan Kefalonya’da gezilip görülecek pek çok yer, yapılacak çokça aktivite var.
Genel olarak adaya özgü olabilecek etkinlik başlıklarını şöyle sıralayabilirim:
– Sayıları onlarca (çok çok) diyebileceğim eşsiz plajlarında şahane deniz tatili
– Yolu dahi olmayan, ancak denizden ulaşımı mümkün olan kimi plajlara, koylara ulaşmak için doğa yürüyüşü ile maceraya atılmak
– Argostoli (Fiskardo, Skala da olabilir) gibi bir kentte kafelerde, tavernalarda, alış veriş mekanlarında günü geçirmek
– Adanın rivierası Fiskardo bölgesinde başka bir iklimi hissetmek
– Mirtos plajında iyonik dalgalarla boğuşmak, plaj keyfi yapmak
– Melissani, Drogarati gibi şahane mağaraların mistik ortamına kapılmak
– Orman yürüyüşleri yapmak
Liste böyle uzayıp gider. Bunlar benim aklıma ilk geliverenler. Daha anımsamadıklarım ya da bilmediklerim vardır şüphesiz.
Bu adayı gezmek ne kadar zevkli ve keyifliyse yazmak da o kadar zor. Ben o yüzden gezip gördüğüm yerleri başlıklar ve kendi fotoğraflarım eşliğinde paylaşayım sizlerle.
Kefalonya’daki bazı plajlara ulaşmanız için çaba harcamanız gerekiyor. Öyle doğrudan kendisine ulaşan bir yolu yok buraların. Fteri Plajı bunlardan biri. Zola’dan 20 Avro karşılığı bir tekne yolculuğu ile buraya gelmek mümkün ama bu ücret epeyce fazla bulunuyor. O nedenle bu plaj özel tekneler için bulunmaz sakinliği ile özel bir mekan oluyor. Ya da buraya gelmenin bir başka yolu olan 45 dakikalık bir trekingi tercih edebiliyor insanlar.
Maki-orman karışımı bir alandan, 150 metre gibi yükseklikten peyder pey aşağıya inen bir patikayı takip ediyorsunuz. Bu yürüyüş rotası da belirsizlikler içeriyor. Özellikle sıkı maki ağaçları arasından ilerlerken daha önce yanlış adımlarla ezilmiş toprak sizi de yanıltabiliyor. Yolu kaybetme ihtimaliniz her daim mevcut. Taşlara bırakılmış -kimi silinmek üzere olan- yeşil ve kırmızı işaretleri görüyorsanız doğru yoldasınız anlamına geliyor. Ama yine de yolu kaybetmek çok kolay.
Tahta tabelada gidiş 1.30 saat, dönüş 2 saat yazıyor ama bu gözünüzü korkutmasın eğer iyi iz sürerseniz daha kısa sürede gidip gelinebiliyor. Ama gidiş en az kırk dakika alıyor. Çünkü zaman zaman yolu kaybedip bir önceki noktaya dönüyorsunuz ister istemez.
Aracınızı aşağıdaki görselde yer tarlanın kenarında bırakarak “Fteri Beach” tabelasının olduğu köşeden bilinmezliğe doğru yol almaya başlıyorsunuz.






Oryantiringten haberdarsanız ya da yön bulma duygunuz gelişkinse plaja daha kısa sürede varabilirsiniz. Sahile varmaya 10-15 dakika kala bir mesafeden ilk kez o turkuaz suyu ve altuni kumu gördüğünüzde hissedilen duygunun tarifi güç. Kesinlikle yürüyerek gitmeye değer bir plaj burası.
Geri dönüş yolculuğu nispeten dik bir yamaçta yine yol iz aramakla geçiyor. Yokuş yukarı gidiş süreyi biraz daha uzun kılıyor. Kesinlikle gitmeye ve görmeye değer bir yer burası. Yol boyunca, başka milletlerden insanlarla karşılaştıkça kader birliği yapmışçasına selamlaşmak ve nefes nefese gülümsemekse paha biçilmez.
Bu plaj da gizli kalmışlardan biri. Beğeni puanı olarak yüksek bir değere sahip Agai Eleni’ye erişmek için elinizdeki yön-yer buldurucu uygulamaları işe yaramıyor. Sadece bilenlerin, bulmak isteyenlerin bulması için gizlide bırakılmış sanki. Çok yüksek bir yamaçtan sert kıvrımlı varyantlarla inilen yolu gayet düzgün, ama oldukça dar. Plaj dik yamacın dibinde olduğu için yol boyunca uzun süre varlığına dair bir işaret vermiyor. Belli bir seviyeye indiğinizde yolun kıvrımı ile kendisini görmeniz an içinde oluyor.



Sert varyantın dönümleri tamamlanınca araçların park edildi bir düzlüğe erişiyorsunuz. Hemen onun bitimi ise plaj. Sahili örten iri taşlar gel-gitlerle yuvarlaklaşmış. Turkuaz suya kendinizi bıraktığınızda “iyiki” dedirtecek bir olağanüstülükte, sakinlikte bir atmosfer çevrenizi sarıyor. Suyun rengi tıpkı diğer İyon Denizi ada plajlarında olduğu gibi göz alıcı. Başınızı kaldırdığınızda, az önceki inişlerle katettiğiniz dağ tepeleri görülüyor. Salın kendinizi huzura.
Burası için en uygun sıfat “muazzam” olur herhalde. Akşam üzeri buraya ulaştığımızda, günü burada geçiren kalabalık geri dönüş yolundaydı. Kefalonya adasının en tanınmış, en çok fotoğrafı paylaşılmış plajı burası olabilir. Devasa bir kullanım alanı var. Ne kadar kalabalık olursa olsun henüz daha kalabalık değil hissi uyandıran bir büyüklük bu. Şemsiye, şezlong pek çok yerde olduğu gibi ücretsiz. Dik bir yamacın dibine indiğinizde Kıdrak (Fethiye) misali bir plaja erişiyorsunuz. Doğrudan açık deniz olan İyon Denizi’ne baktığından şahane dalga alıyor. Çok eğlendirici. Bir bölge klasiği olarak turkuaz suyu ihtişamlı. Eğer akşam üzerine kadar plajda kaldıysanız buradan gün batımını da izleyip eve dönmelisiniz. Manzara şahane.


Adanın Fransız Riverası, Fiskardo. Lüks teknelerin -belki de yazı geçirmek için- demir attıkları ya da halat bağladıkları şahane bir yer. Kefalonya’yı ziyaret eden kalbur üstü kesimin sakince takıldığı huzurlu sahil kenti. Eski zamanların Bodrum’u. Çok güzel çok. Görmek lazım. Hatta adadaki tatilin bir kaç gecesini burada konaklayarak geçirmek lazım.
Argostoli adanın başkenti. Çok modern bir kent. Alış veriş merkez imkanı veren geniş bir caddesi var. Nitelikli yeme içme mekanları sayıca fazla. Kent meydanı kafelerle, mekanlarla dolu ve içleri de dışları da dolu dolu.
Marinasında bolca tekne bağlı. Gezi tekneleri de aynı iskele boyunca mevcut. Sahil şeridindeki kaldırım tıpkı Izmir Kordonunun ikonik dalgalı çizgileri gibi hatlarla işli.




Adanın kuzeyinde, Fiskardo yakınında yer alan bu plaja erişmek de yine kısa bir orman içi yürüyüş istiyor. Tatlı bir toprak yoldan 15-20 dakikalık bir yürüyüşle bu güzel plaja varılıyor. Nispeten bakir bir lokasyon.
Yine Fiskardo’ya yakın, çok ilgi ve insan çeken bir plaj. Otoparkı çok dolu. Araçlar yollara taşmış. Ama bir rahatsızlık ve tehlike oluşturmuyor. Eğlenceli plaj arayanlar için ideal bir seçim olabilir.
Fiskardo’ya oldukça yakın, hatta içinde bir plaj. Kapalı bir cep gibi, havuz misali bir plaj.



Gizli bir hazine daha. Skala bölgesindeki bu plaj yoldan asla fark edilmiyor. Ancak yol kenarında birikmiş park edili araçlar size doğru yerde olduğunuzu göstermeye yeter. Çok çok bakir ve zarif bir doğası var. Kaya oyuntuları içinde geniş tüneller var. Sakin bir yer arayanlara şahane seçenek.

Mağaraya dar bir tünelden geçerek giriliyor. Küçük mavi teknelerle içinde gezinti yapılan çok tatlı bir mağara. Mağaranın tavanının çevresi (ağzı) bitkilerle bezeli. Yüz yıllar önce (depremle) tavan çöktüğü için bu açıklık oluşmuş. Böylece mağaradaki ilk mistik alan ortaya çıkmış. Buradan içeriye düşen ışık mağara içindeki suya ve mağara duvarlarına vurdukça şahane bir görünüm oluşturuyor. Oldukça serin bir ortam. Tekneyi kullanan rehber mağaranın oluşumuna dair bilgiler veriyor. Eğlenceli bir gezinti olması için mağara duvarında yankılanıp geri dönen sesler çıkarıyor (arya söylüyor, küreği suya bandırıp çıkarıyor şıpırdatıyor ya da size bir şarkı söyletiyor).

Tekne, sadece kendisinin geçebileceği bir aralıktan mağaranın ikinci ama kapalı bölümüne geçiyor. Burası az ışıkla aydınlatılmış olsa da gizemli duruşunu koruyor. Ses yansımaları daha belirgin ve tiz olarak geri geliyor. Mağaranın suyu büyük oranda Argostoli’den kaynak alıyor. Yakındaki körfeze bağlanıyor.
Çok ilgi gören turistik bir mekan olduğu için özellikle yaz aylarında oldukça uzun kuyruklarda sıra beklemek gerekebiliyor. Öğle üzeri ışığın mağaraya çok daha başka bir hava vermesinden dolayı bunu bilenler o vakitleri kovalıyorlar. Bu kalabalık sizi yorarsa akşam üzeri şansınızı denemeyi öneriyorum.
Melissani mağarasına oldukça yakın bir yerde burası. Hatta iki mağarayı da ziyaret edecekseniz indirimli kombine bilet alabiliyorsunuz.
Drogarati mağarası, Sami’nin sadece 3 km dışında, ünlü Melissani gölü ile aynı bölgede yer alıyorr. Sadece 300 yıl önce, bir depremin mağaranın bir kısmını yok ettiği ve böylece bir giriş oluşturduğu keşfedilmiş. Melissani mağarası gibi Drogarati de mağarabilimci Yiannis Petrochilos ve eşi Anna tarafından araştırılmış. Halatlar ve merdivenlerle mağaraya girmişler.




Müthiş etkileyici akustiğinden dolayı Bavyera Filarmoni Orkestrası (2014) burada konser vermiş.


Bu yazımda Yunanistan’ın önemli turistik yörelerinden biri olan Halkidiki’nin Sithonia bölgesinden (üç parmaktan ortadaki) söz edeceğim.

Halkidiki – Üç parmak
Ege Denizinin kuzeyinde yer alan Halkidiki üç parmaklı ele benzerliği ile farklı bir coğrafi görünüme sahip. Bu yöre ezelden beri insan hareketlerine sahne olduğundan bir çok antik kente ev sahipliği yapmış (Acrothoi, Charadrus, Spartolus vd.). Selanik’in güneyine düşen ve oldukça yakın sayılan bu yöre 50’li yıllardan itibaren Selaniklilerin tercih ettiği bir dinlenme yeri olmuş.
Bugün de üç parmaktan en dışta yer alan ve Selanik’e en yakın olan Kassandra -sunduğu eğlenceli turistik değerleriyle-, orta kol olan Sithonia -sakinlik arayanlara ikram ettiği eşsiz, huzurlu ve doğal koylarıyla- turist çekme konusunda pek bir mahirler. Üçüncü parmak (Athos) ise ucunda yer alan manastırlar sayesinde özellikle kadınlara kapalı bir bölge. Hatta bu kolu ancak dışarıdan görmeye imkan veren tekne turlarının yapılıyor olması durumu biraz daha açıklar sanırım. Sadece erkeklerin girebildiği bu üçüncü kolu kendi haline bırakıp ilk ikisinin sunduğu nimetlerden söz etmek bize daha hoş gelecektir.
Son iki yılda (2020-21) insanlığın başına musallat olan Covid 19 salgını sayesinde yazın tatil zamanları dahil tatsız-tutsuz vakitler geçirdik. Bu yaz ise kendisiyle mücadelede bir nebze de olsa başarı gösterdiğimize kanaat edip (ya da amaan ne olursa olsun diyerek baştan karaya vurup) daha cesur hareket etme niyetine girdik. Buradaki çoğulluk vurgusu, tüm insanlığın bu yöndeki eğiliminden ilham almıştır.
Yaz tatili için ülke dışında rota arama meylini hep içinde sıcak tutan bu satırların yazarı öncelikli planını Romanya üzerine kurmuştu (10 günde mistik bir Romanya turu). Daha sonra Covid 19’un azgınlık kostümünü yeniden kuşanıp sahaya çıkmasıyla uçak kabininde olma korkusuna kapılmış 2020 öncesi gibi arabalı seyahatler hayaline düşmüştür. Rodos turu, Batı Karadeniz turu gibi düşleriyle satır aralarında dolanırken birden bire -eski sevda- Halkidiki merakı su yüzüne kavuşmuş bir gün içinde karar verip yola koyulmuştur.
Hızlı bir çalışma sonrası bu yazın arabalı yurt dışı rotası İskeçe-Halkidiki-Sithonia-Porto Koufo-Kefalonia-Yanya-Selanik şeklinde belirlenmiş oldu. Yaklaşık 10 günlük bir zamana yayılacak bu gezide deniz tatili, yeni yerler görme, yeni yiyecekler tatma ve son iki yılın acısını çıkartma gibi hedefler arka planda çalışmaktaydı. Gezinin en önemli ayağı İyon Adalarından biri olan Kefalonia olarak belirlendi. Bu ada ülkenin epeyce batısında yer aldığı için uzun bir yolculuğu gerektiriyordu. Başlangıçta bu uzun yolun ikiye bölünmesi -Delphi’de bir gecelik mola ve yöre ziyareti- planlansa da evdeki hesap çarşıya uymadı. Porto Koufo’nun büyüsü buradaki tatilimizi bir gece daha uzatmaya vesile oldu. Porto Koufo-Kefalonia yolu günü kaplayan bir yolculukla nihayetlendi (yaklaşık, gemi dahil 12 saat sürdü). Her bölümü şahaneydi.
Şimdi ilk duraktan başlayarak hem yolu hem yolculuğu hem de bıraktığı izleri aktarmaya gayret edeyim. Keyifle okunsun dilerim.
Ata yadigarı bu Batı Trakya incisinin kendine özgü havasından sebeple özüne duyduğum hayranlığı çevremdeki pek çok kimse bilir. Bu konuda daha önce yazdığım yazıya buradan erişebilirsiniz. Öyle ılık bir esintidir ki onda olan bir akşam üzeri sofrasına davet eder gibi çağırır uzaktakini yakınına. Ben de bu seslenişe suskun kalmam, kalamam hiç bir zaman. Meriç’in iki yakasını kavuşturan o gri demir korkuluklu dar köprüyü Yunanistan ülkesine doğru geçerken onu düşünmelerimin derinleştiğini duyumsarım. Ya da tersi bir yolculukta onun dar sokaklarına serili asırlık Batı Trakya türkülerine kulak vermeden, aynı zaman çarkında kök-gövde salmış çınarlarına dokunmadan geri dönenmem İpsala’ma.
Yine böyle haleti ruhiye içinde akşam üzeri bağrındayım işte Rodop’un yamacına sığınmış bu huzur şehrinde. Eski Kent’in dar sokakları bildiğim şiirlerin kaygısız sözleri gibi tanıdık insan cıvıltıları ile neşeli, zamana meydan okurcasına. MezeBarın masaları da tıpkı çevresindeki diğerleri gibi sadece gönülden hasbıhalin mekanı gün batımında. O hararetli ama serin ağustos gecesinde çınarlı meydanın müdavimleri aynı içten konuşmaların tebessümünde. Dondurmayı külahta sevenler kollarına iliştirdikleri ince hırkalarıyla ağır ağır kaldırımları dolduruyorlar. O hırkalar hiç omuza dahi alınmayacak belki ama tedbir tedbirdir diyerek yerlerini korumada.







İskeçe sokakları, bu dar İskeçe sokaklarında hangi bildik türküler yankılandı kim bilir yüz yıllar boyu
Bu şehir gercekten benim içimdeki ifadesiyle “İskeçecik” işte yahu, daha ne diyeyim. Siz de gelip geçiyorsanız Egnatia Odos’tan (Romalıların, İstanbul’u Adriyatik’e bağlamak için yaptıkları bu tarihi yoldan) bir kulak verin ondan size akan fısıltılara, kim bilir belki benim gibi seversiniz siz de ondan yükselen şirin, şiirsel nağmeleri.
Sakin sabahı, yormayan insanlarıyla İskeçe’de başlayan gün bizi bir başka coğrafyanın yoluna düşürmeye hazırlıyor şimdi.
Kahvaltının ardından, otoyol sıkıcılığına teslim olmadan kıyıdan kıyıdan Kuzeybatı Ege’yi ülke içine doğru kat ediyoruz. National Road boyunca geçilen sahil beldelerinin temizliği, insan çeşitliliği, sakinliği gözden kaçmıyor. Bulgarlar, Sırplar, Almanlar, İtalyanlar ve Fransızlar başta olmak üzere farklı milletlerden misafirlerin bu yöreyi tatil için seçtiği anlaşılıyor (araçların plakaları bunun kanıtı). Bahçe içinde tek (ya da en fazla iki) katlı evlerin sevimli bahçeleri çiceklerle bezeli. Çevreleri baskın bir yeşil doku ile kaplı. Yüksek boylu ağaçların gölgesi keskin yaz güneşinden bunalmaya fırsat vermeden doğal bir serinlik armağanı sunuyor altında gezinenlere. Özellikle Alman ve Yunan menşeili marketlerin içi de dışı da insan dolu. Para dönüyor doğal bir tercihle, bu çok belli. Yemeden-içmeden olmuyor zira.
Keyifli sürüşle yolculuğumuz bizi Halkidiki ilinin üç parmağından ortada yer alanın en ucuna kadar götürüyor. Bu yolculuk 270 km kadar sürüyor. Trafikte her hangi bir rahatsızlık verici bir durum olmuyor (korna sesi işitmek dahil). Sakin sakin geçen bu akış bile tatilde oluşa bir armağan sanki.

Stagira-Akanthos
Sithonia bölgesinin ortalarında Neo Marmara adıyla karşılaşınca (tabi biraz da hikayesini okumuşluğumuzdan feyzle) bizim Marmaramızdan mübadele ile göç etmiş (Rum kökenli) hemşehrilerimizle rastlaşmış gibi oluyoruz. Geldikleri zaman çadırlarda kalan ve sonra kendilerine burada nitelikli bir hayat kurmak adına yola koyulan yöre insanı hem doğalı korumayı hem de hayatın gereği ticarete konu ürünleri ortaya çıkarmayı başarmış. Özellikle çamlardan oluşan ormanlık alanlar arasına yerleşik renkli kasalarıyla arı kovanları bu bölgeye özgü özel ballara da mekan olmuş. Lezzeti, tadana bir farkı olduğunu duyumsatıyor. Yine bağcılık ve buna bağlı sektörlerden biri olan şarap endüstrisinde de özel ve hak edilmiş bir övgüye sahipler. Turkuaz renkli, temiz denizleri, ipeksi kumsalları, sakinlik vaadleriyle bunun peşinde olan her milletten insana kucak açmış bir turizm bölgesi oluvermişler. Diğer turistik kol olan Kassandra’ya bu yıl gitme imkanım olmadı. Aslında imkanım vardı ama Sithonia’nın, özellikle de Porto Koufa’nın sunduğu aşırı sakinliği feda etmek istemedim. Hatta üç gece konaklama şeklindeki planımıza bir gece daha eklemek suretiyle bu eşine az rastlanır huzur ikliminden bir mühlet daha ballanmayı tercih ettim. Ancak orada olununca tam anlaşılabilecek bir sessiz davetti bu önümüze çıkan.


Neo Marmara
Sithonia gezi rehberlerinde, adından sıkça ve övgüyle (haklı sebepten) söz edilen ve mutlaka görülmesi gereken koylar-plajlar da var. Ama üst paragrafta anlatamaya gayret ettiğim Porto Koufo kucaklayıcılığı bizi o kadar sarmış ki kısa süre diğer koyları (Neo Marmara, Toroni, Sykia, Sarti, Portakali, Vourvourou) ziyaret edip yeniden kuytumuza geri dönmeyi tercih ettik.

Portakali Plajı

Porto Koufo’da akşam üzeri
“Bu koyu diğerlerinden farklı kılan neydi” diye soracak olursanız her şeyin en başında sakinliği ama aşırı sakinliği diyebilirim. Öyle ki ağustos böcekleri mesaiyi bıraktığı anda sadece denizde yüzen birin kulaç şıpırtısını duyabilirsiniz. Kumsal, Porto Koufo Otel (ve yanındaki bir diğer otel) tarafından kullanılıyor görünse de daha geniş alan halkın kullanımına adanmış. Ücretsiz olan şemsiye ve şezlongları kullanırken, onları bakıp kollayan büfeden bir içecek yiyecek almanız yeterli (abartılı bir fiyat beklemeyin tabi). Sembolik gibi geliyor bana böyle hizmetler ve ödemeler. Plajın diğer önemli kısmından siz nasıl isterseniz öyle yararlanın (şemsiyeni kur, kamp sandalyeni aç ya da kuma seril). Aslanağzı misali ileride iki tepenin suya akışıyla kapanlı bir koyak haline gelmiş bu yere zaman zaman demirleyen tekneler size güzel fotoğraf unsuru oluşturmak dışında bir etki yapmıyor.






Porto Koufo sahili her vaki muazzam görseller sunuyor
Buraya ekleyeceğim gözlem notu aslında bu ülkeyi ziyaret eden herkesçe bilinir. O da şu ki bu ülke sahillerini ve plajlarını çok iyi koruyor. Temiz ve bakir kalması için elinden geleni yapıyor. Deniz avcılığı sürdürülebilir şekilde yapıldığı için olsa gerek ülkenin hangi bölgesinde olursanız olun aynı deniz ürününü (hemen hemen) aynı fiyata alıp tüketebiliyorsunuz. Üstelik bunu bir hizmet olarak bir işletme (tavernadan) elinden alıyorsanız her yerde hemen hemen aynı fiyata ve aynı lezzete sunmak gibi bir ayrıcalıkları olduğunu görüyorsunuz.
Eğer ülke içinde seyahat ederken otoyolların dışına çıkıp sahil kenarlarında araç sürerseniz hemen her kıyıda, koyda denize girmek için can atarsınız. Üstelik bunun için sizden ne bir ücret talep eden olur ne de oraya kondurulmuş bir turistik tesisin zorbalığı ile karşılaşırsınız. Bu bence ülke turizmi açısından çok keskin bir ayıraç.
Diğer taraftan sunulan hizmetlerde öyle ciddi bir standart yakalanmışki masaların üzerine serilen kağıt örtü (şık, estetik ve ortasında o bölgenin haritası bulunuyor) oturduğunuz sandalyenin tasarımına, oturma zemininin hasırına kadar… Masaya getirilen su şişesinden tüketeceğiniz içeceğe kadar her şey adalarda, ana karada, kuzeyde, güneyde hep aynı nitelikte. Su, ücreti alınmaya bir hoş geldin ikramı (çoğunlukla, büyük kentlerde ya da tamamen turiste hizmet eden yörelerde hariç olabilir). Porsiyonlar çok dolu. Öncelikle gözünüz doyuyor ki ödediğinizi hakettiği için işletmeye daha başlangıçta saygı duyuyorsunuz. Dahası bunun bir ülke standardı (belki de stratejisi) olduğunu gördükçe aynı saygının çapını genişletiyorsunuz. Kazıklanır mıyım acaba endişesi bir yana fazla aldım az mı ödedim diye bile düşünmeye başlıyorsunuz.
Bu yıl dikkatimi çeken bir başka konu sahillerde mevcut (ücretli ya da ücretsiz) şezlongların da aynı model olduğu. Bu beni çok şaşırttı. Yapım malzemesi ve tasarı tamamen aynı olan çerçevenin giydirilmesinde farklı renkler kullanıldığını görsem de kaliteli olduğu belli olan döşeme malzemesi için genelde mavi renk tercih edilmiş. Plastik plaj malzemesine hiç rastlamadım. Gördüğüm plastik sandalye sayısı dahi bir elin parmaklarını geçmez.
Bir başka konu yüzlerce ada üzerine kurulu bu ülke, adalardaki yaşamı kendi akışına bırakmamış. Birbiri arasındaki ulaşım ağı çok sıkı. Farklı isimlerle ve deniz taşıtlarıyla çok etkin bir deniz ulaşımı imkanı veriyorlar. En uzak adadan en yakındakine bir şekilde ulaşımınız sağlanıyor. Talep edilen ücretler (o ülke vatandaşı için) makul düzeyde. Bu araçlarda görev yapanlar hiç bir işi şansa ya da akışına bırakmıyor. Eğer gemiye otomobil kabul ediliyorsa bunların park alanına yerleşimini bizzat sürücü yaparken görevliler sizi (Ingilizce) yönlendirerek aracınızı en güvenli şekilde park etmenizi sağlıyorlar. Gemiler konforlu. Bir buçuk saatlik bir yolculuğu gerektiren Killini-Poros (Kefalonia) seyahatinde kendinizi uçak konforunda hissetmeniz sağlanıyor. Kimsenin araç parkında kalmasına izin verilmiyor (daha önceki deneyimlerimden de hareketle). Ayrıca gemi adamları da dahil olmak üzere hizmet alanı fark etmeksizin herkes çok eğleniyor. Suratsız birini görmek zor. Gemicilerin (kaptan ve diğerleri) şakalaşmalarına tanık olunca bu konuda da gözlem yapmaya karar verince genelde bir eğlenceli iş yapma kültürü olduğunu düşündüm. Yanya’da kaldığımız oteldeki görevlinin ben aracımı mahalledeki otoparka güvenli şekilde park edene kadar yakınımda olduğunu görünce hoşuma gitmiş normal karşılamıştım. Ama ertesi sabah kahvaltı sonrası kişinin otelin işletmecisi-sahibi (ikinci kuşak, otel 1934’ten beri ayakta) olduğunu öğrendim. Aynı otelin (Metropolis Hotel) görevlisi Vasili’nin mutlulukla bir ilgisi olduğuna inandığımız kahvaltı öğünü öncesi seçenekleri sunarkenki sempatikliğini nasıl anlatabilirimki. Gidip yaşamanız gerekir. Çok uygun fiyatla beş yıldızlı, hem de şehirin göbeğinde bir tesiste konaklatarak bunu sağlayan işletme ancak taktirle anılır diye düşünüyorum.
Daha sayılabilecek onlarca sebepten dolayı ülke coğrafyasının her yerinde özellikle Almanları, İngiliz ve Italyanları, Fransızları ve sonra da Balkanların değişik ülkelerinden bu ülkeye akmış fazlaca insanı görüyorsunuz. Bu tesadüf olamaz diyorsunuz. Gerçekleri görmek lazım bu noktada.





















.









Viyana’nın simgelerinden Stephansdom’un önünde
Viyana, tarihten getirdiği misyon ve değerlerle hep önemli bir Orta Avrupa kenti olmaya devam etmiş. İki milyona yakın nüfusuyla Avusturya nüfusunun yaklaşık dörtte birine ev sahipliği yapıyor. Bu yönüyle Avrupa Birliği’nin onuncu büyük kenti.
Avrupa kıtasının etkin hanedanlarından biri olan Habsburglar yüzyıllar boyu yerleşim yeri olarak Viyana’yı tercih etmişler. Bu da onu kültür, sanat ve politika bakımından önemli bir konuma getirmiş. Hanedanının izleri günümüzde de kentte varlığını koruyor. Bu izlerden biri olan Schönbrunn Sarayı dünya kültür mirası listesinde yer alıyor. Aziz Stefan Katedrali sembol yapılardan biri. Savaş koşullarında üstlendiği misyon ona bu önemli tacı kazandırmış. Kentin ortasında. Şehrin her yerinden görünüyor.
Viyana, uzunca bir süre dünya klasik müziğinin başkenti unvanıyla da anılmış. Dönemin ünlü bestecileri (Brahms, Bruckner, Mahler, Richard Strauss gibi) bu şehrin ilhamından esinle eserler vücuda getirmiş. Salzburg doğumlu Mozart, arayış ve gezileri sırasında Viyana’ya gelmiş olsa da 1781’de aristokrasinin kendisine gösterdiği ilgiye cevaben Viyana’ya yerleşmiş. 1782’de ünlü operası Saraydan Kız Kaçırma ile önemli bir başarı elde etmiş. Daha sonra 1786’da Figaro’nun Düğününü bestlediğinde Aziz Stephen Katedralinin arkasında bir apartmanda yaşıyormuş.
Bu bir kaç örnek Viyana’nın klasik müziğin gelişiminde üstlendiği öncü role işaret ediyor. Günümüz Viyana’sında, 10.000 müzik tutkunun her akşam canlı klasik müzik konserine dahil olduğu söyleniyor (Kaynak). Yüz yılları aşan bir kültür ve deneyim birikiminin sonucu olsa gerek.
İster eğlence ister iş amaçlı olsun Viyana ziyaretinden sonra tadının damakta kaldığı hissedilen bir başka olgu ise yeşil dokunun verdiği huzur olmalı. Kentin sahip olduğu coğrafi alanın %30’a yakını yeşil bir örtü ile kaplıymış. Hal böyle olunca gerek kent merkezinde gerekse çevresinde yer alan geniş parklar, koyu gölgeli ağaç tabakası çok sıcak geçen yaz aylarında bile insana iyi geliyor. Huzurlu bir üst kültür bu açıdan da konuğu sarıyor.
Tavuk eti severler için şinitselin yeri ayrıdır. Ama Viyana şinitseli bambaşka bir mecraya taşır konuyu. Bu şehrin insanı bu mevzuyu çok iyi çalışmış. Her öğün tüketilse yeridir. Diğer taraftan konaklanan tesislerde kahvaltıya özel bir önem verildiğini söyleyebilirim. Deneyimlediğim hiç bir tesiste kötü kahve, ekmek, peynir vb ile karşılaşmadım. Dondurmalarına, elmalı turtasına (apple strudel) bayılmamak imkansız.
Kentin sokaklarında dolaşırken yüzlerce yılın birikimiyle ve gücüyle dimdik ayakta duran binaların arasından ilerliyorsunuz. İnsan geçmiş yaşantıların izleriyle her daim bir arada olduğu hissini yaşıyor. Diğer taraftan zamanın gerektirdiği çağdaş yapı ve araçlar da aynı doku içine öyle sıcak serpiştirilmiş ki yadırganmıyor ya da eksiklik/fazlalık hissedilmiyor. Tarihe gösterilen özen sokak zemininden yapıların çatılarına, aydınlatma tercihlerinden çöp yönetimine kadar parmak ısırtıyor. Binaların içi ve dışı için tercih edilen renkler, yapıların birbirine olan saygısı o kadar net ve temiz ki insan imreniyor.
Toplum yapısı olarak, Almanlarla tarihi bağları düşününce onlar gibi katı bir disiplin beklerseniz yanılıyorsunuz. Sanatın ve kültürün insan ruhuna verdiği incelik ve vakar sanki bu iki toplumu bu yönden ayırıyor. Çalışma disiplinleri benzer olsa da Viyanalıların hayata bakışları daha romantik gibi gelir bana. Ayrı ayrı yıllarda geçirdiğim uzun zamanlarda rahatsız edici bir insan davranışına tanık olduğumu anımsamıyorum. Yabancı nüfusun azımsanmayacağı bir kent. Absürt davranışların odağında başka milletlerden olduğu açıkça belli olan kimselerin olduğuna şahitliğim de az değil.
Viyana seyahati için süre önerim olamıyor maalesef. Çünkü bu kentte kaç gün kalırsanız kalın yapacak bir şey buluyorsunuz. Sıkılmadan ve günlerin nasıl geçtiğini anlamadan yaşayıp gidiyorsunuz. O nedenle buraya şu kadar gün ayırın diyemiyorum. İçinizden geldiği kadar, imkanınız yettiği kadar diyerek bu konuyu toplamış olayım.
Viyana, sosyal yapısı ve sunduğu imkanlarla üst segmentte bir şehir olarak görülür. Ancak her bütçeden insanı en uygun giderlerle ağırlayabilecek olanaklara da sahiptir. Bunu mutlaka dikkate alıp bu güzel kenti görmenizi, yaşamanızı salık veririm.
Viyana Avrupa’nın ortasında bir kent. O nedenle her türlü ulaşım aracıyla buraya gelmek mümkün ve işlevsel. Bu yazıda otobüs ve uçakla gelişten bahsetmek isterim. Tren kullanarak buradan Prag’a gitmiştim. Onu da Prag’la ilgili bölümde anlatayım.
Bu yazı, bir çok seyahatin bir harmanı olarak ortaya çıktı. Çünkü Viyana bir kez gelip, gezip, görüp “tamamdır” denebilecek bir şehir değil. Hep gelmek, hep içinde olmak isteğini uyandıracak bin bir yüzü var.
Viyana seyahatlerimizden biri, Münih, Salzburg, Ljubljana, Viyana düzeninde planladığımız (gezi planı burada) uzun soluklu turun son etabı olarak gerçekleşti. Bir önceki durağımız olan Ljubljana ile ilgili yazıma buradan erişilebilir.
Ljubljana’dan Viyana’ya otobüsle ulaşımımızı Avrupa’nın yaygın otobüs ağı firması Flixbus ile gerçekleştirdik. Bir Alman markası olarak firma disiplinli, düzenli, konforlu ve temiz hizmetin temsilcisi. Flixbus, 2019’da ülkemizin en eski otobüs taşımacılığı şirketi olan Kamil Koç’u da bünyesine almıştı.
Ljubljana’da şehirler-ülkeler arası çalışan otobüsler merkez tren istasyonunun önünden hareket ediyor. Biz sabah yedide hareket eden otobüs için biletlerimizi mobil uygulama üzerinden aldık. Yaklaşık beş-beş buçuk saatlik bir yolculukla Viyana Uluslararası Otobüs Terminali (VIB)’ne vardık.
Otobanda seyir halindeyken, Slovenya’nın Pesnica şehri yakınındaki sınır kapısından Avusturya’ya geçiliyor. Münih’ten Salzburg’a oradan Ljubljana’ya geçerken olduğu gibi Pesnica’da da bir pasaport/kimlik kontrolüne muhatap olmadan geçiş sağlanıyor. Graz’da yolcu almak ve indirmek için duruldu, sonrası zaten Viyana.
Seyahatimiz huzurlu geçti. Sıra dışı hiç bir şey olmadı. Otobüs planlı olmak üzere iki kez mola verdi. Mola verilen yerler, otoban üzerinde, her türlü ihtiyaca yanıt verecek tesislere sahipti. Araçlar (binek otomobiller, otobüsler, kamyonlar) kendilerine ayrılmış alanlara park ediliydi. Belirtilen hareket saatlerinde tüm yolcular yerlerindeydi. Dakika sapması olmadı.
VIB’e ulaştığımızda, görevli inen herkesin valizine tek tek kendisi teslim etti. Otobüs Bratislava’ya doğru yol alırken biz otelimize geçiyorduk.






Ljubljana-Viyana otobüs yolculuğundan bir kaç görüntü. Slovenya’dan Avusturya’ya geçiş Pesnica yakınındaki sınır geçiş noktasından oldu. Mola yerlerinde araçların kendilerine ayrılan alanlara park etmiş olması görüntüleri ne kadar da sade kıldı.
Ülkemizin farklı kentlerinden Viyana’ya uçakla gelmek mümkün. Sezona göre değişmekle birlikte sefer frekansı yüksek bir hat bu hat. Ben iki kez İstanbul üzerinden (IST ve SAW) geldiğim için o konuda fikrim var. İstanbul-Viyana uçuşu yaklaşık iki saat kadar sürüyor. Viyana Uluslararası Havalimanı (VIE), şehrin yaklaşık 20 km dışında. Schwechat kasabası yakınında. Şık bir havalimanı.




Viyana havalimanı şık, tertemiz ve bakımlı. Yönlendirme tabelalarını takiben binanın alt katında yer alan tren istasyonuna inip buradan şehire ya da başka şehirlere gitmek için seçenekleri değerlendirmek mümkün. Taksi, otobüs vb ulaşım araçları terminal binasının ön yüzünde.
CAT (City Airport Train) Viyana havalimanı ile şehir merkezi arasındaki en hızlı ulaşım aracıdır. Havalimanın altındaki yeraltı istasyonundan hareket ettikten sonra sadece Wien Mitte durağında durur. Detaylı bilgi burada.
Schnellbahn S7 Yaklaşık 30 dakikalık bir sürede Wien Mitte (kent merkezi) durağına ulaşım sağlar.
Taksi, otobüs vb araçlarla da havalimanı-şehir ulaşımı sağlanabilir. Ödenen ücrete göre seyahat süresi ve konforu değişim gösteren, seçeneği bol bir ulaşım sistemi mevcut. Ancak hiç biri diğerinden kötü değildir.
Viyana toplu ulaşım ağı en geniş, en rahat ve en uygun Avrupa kentlerinden biri. U (U-bahn- Untergrundbahn) harfi ile gösterilen ve yeraltında giden (metro) tren sistemi en hızlı ve en geniş ağı oluşturuyor. Gitmek istediğiniz yeri haritada (ya da mobil uygulamada) bulup hangi U treniyle gideceğinizi, nerede hangi trene aktarma yapacağınızı kolaylıkla izleyebilirsiniz.
Viyana, toplu ulaşımında bilet kullanımını (diğer pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi) hizmeti alana bırakmış çağdaş bir kent. Yolcu, seyahat süresince geçerli bir bileti yanında bulundurmaktan sorumlu. Rastlantısal olarak vagona/otobüse binen bilet kontrolörüne (Schwarzkappler) uygun bileti ibraz etmek zorunluluğu var. Ben şunun akrabasıyım, sen benim kim olduğumu biliyor musun, ah ya evde kalmış biletim, hemen inip alayım vs gibi mazeretler işlemiyor. Günde ortalama 100 kontrol görevlisi metro, otobüs ve tarmvaylarda adaleti sağlamak için görev yapıyor. Uygun bir bilet ibraz edemeyen yolcu 105 Avro ödemek zorunda kalıyor (yanınızda nakit yoksa 14 gün içinde 115 Avro, 14 günü aşarsa 145 Avro ödemek gerekiyor). Bunu bilen, biletsiz olarak seyahat etmeyi göze alamıyor (2021 yılında biletsiz seyahat oranı %2,7, kesilen ceza tutarı ise 8,5 milyon Avro imiş). O nedenle biniş ve inişlerde bir bilet kontrolü yapılmıyor.

Viyana toplu ulaşım ağı
Viyana’da, metro dışında, yüzeyde ilerleyen tramvaylar (tram) ve otobüsler de toplu ulaşım için yaygın olarak kullanılır.






En hızlı toplu ulaşım için metro ağından yararlanmak en iyisi. U harfinin yanına gelen rakamlar ve renkler hatları kolayca ayırt etmeye yardımcı. Bir üst görseldeki haritayı takiple hangi yöne, hangi hatla gideceğinize karar verip perona inmeniz yeterli. U-Bahn 24 saat çalışıyor.
Belli bir zaman için kente gelenler toplu ulaşım araçlarında belli gün süreyle kullanılan seyahat kartlarını tercih ederler. Böylece gün içerisinde sınırsız sayıda toplu ulaşım aracı güvenli ve endişesiz bir şekilde kullanılabilir. Burada paylaştığım kart bunlardan biridir. Toplu ulaşıma ek olarak daha bir çok aksiyonda yarar sağlar. Bilgilerinizi girip ve ödemesini yaparak seçtiğiniz gün kadar geçerli kartınızı çevrimiçi olarak oluşturabilirsiniz. 2022/07 fiyatı: 3 gün/29 Avro



Viyana sokaklarından ulaşıma dair görüntüler. Hop-on-hop-off (indi-bindi) otobüsleriyle şehiri gezmek her zaman hem dinlendirici hem de bilgilendirici oluyor. Viyana’da da farklı renkler belirlenmiş hat güzergah ve uzunluklarına sahip indi-bindi otobüsleri mevcut. Bunların çalışma prensibi kentin önemli noktalarından geçerek belli duraklarda turistin inip gezebilmesi ve sonra arkadan gelen otobüslerden birine binerek geziyi ve turu tamamlaması şeklindedir. Viyana için işlevsel olduğunu düşündüğüm sarı hattı deneyimleme imkanım oldu.
Benim ilkem, konaklayacağım yerin ya şehir merkezine (gerekirse yürüyerek bir yerlere ulaşabilmek) ya bir metro istasyonuna ya da bir tren garına yakın olmasıdır. Viyana’da Hotel Prinz Eugen ve Best Western Plus Amedia Wien otellerini deneyimle imkanım oldu. Son derece memnun kaldığım tesislerdi. Viyana için konaklama yerinin nerede olduğu çok önemli değil aslında. Kent hem güvenli hem de ulaşım ağı çok işlevsel. U-Bahn 24 saat çalışıyor.
Viyana bir nevi Avrupa’nın giriş kapısı hüviyetinde. O nedenle doğudan gelecek akınlara (özellikle Osmanlı’ya) karşı bir güvenlik duvarı olarak değer görmüş. Osmanlının, son kuşatmasının da başarısızlıkla sonuçlanmasını takiben -korku yerini hep korusa da- Avrupa artık doğudan gelebileceklerin önünü aldığına kanaat etmiş. Belki ondan sonra Viyana’nın kent olarak kaderi de değişmiş. Bugün hayranlıkla andığımız, izlediğimiz kültür, sanat, bilim vb konularda eşsiz sunumların mekanı haline gelmiş.
Bu arada bir dönem dünyanın korkulu rüyası olan A. Hitler Avusturya-Almanya sınırında bir kasabada doğmuş. Güç koşullarda geçen çocukluk ve gençlik dönemleri babasının da baskısıyla memuriyet dışında bir işten para kazanma çabasıyla geçmiş. Resme ilgisi olduğundan bu alana yönelmiş. Bunun için Viyana’ya gelerek Güzel Sanatlar Akademisine kabul edilmek için epeyce uğraşmış. Bugün de değer gören tabloları var. Ancak akademi, daha çok mimarlığa yatkın olduğu gerekçesiyle bir kaç kez başvurusunu red etmiş. Belki dünyanın ikinci bir savaşa doğru sürüklenmesinin yolu da o günlerde açılmış.
Viyana yüzyıllar boyu imparatorluklara başşehirlik yapmış. O dönemlerde kullanılan konutlar ve diğer yapılar neredeyse o halleriyle korunduğu için bugün turistik anlamda çok ilgi görüyor. Bu yazı içinde hepsini anmak mümkün değil. Ama en azından olmazsa olmazlardan söz edip bir fikir vermeye çalışmak isterim.
Seyahatte olan kişi kendi ilgi alanına göre ciddi bir araştırma ile kendi yol haritasını oluşturması en makulu. Bir de Viyana gibi kentlere gitmeden önce mutlaka çok iyi çalışmak gerekiyor. Bu olmazsa zaman, emek ve maddi kayıp ziyanlığı kaçınılmaz görünüyor.
Belvedere, güzel manzara anlamına geliyormuş. Buradan hareketle, Savoy Prensi Eugen, sarayı kendisi için yazlık saray olarak kullanmak üzere 1668-1745 yıllarında tarafından yaptırmış. Yukarı ve Aşağı Belvedere Sarayı olmak üzere iki parçadan oluşuyor. Bu iki barok yapı çok geniş ve göz alıcı bir bahçe ile birbirine bağlanıyor. 15 Mayıs 1955’te Avusturya’nın özgürlüğüne kavuştuğu anlaşma Yukarı Belvedere Sarayında imzalanmış (sarayın web sitesi burada).
Klimt, Schiele, Rodin ve van Gogh’un başyapıtları Yukarı Belvedere’de sergileniyor (ayrıntılar burada).
Bilet fiyatları burada.














Belvedere Sarayından bir kaç görüntü
Habsburg hanedanlığı başta olmak üzere Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun birçok mensubuna ve hanedanına ev sahipliği yapmış bir saray. Schönbrunn yazlık saray olarak kullanılırken Hofburg daha çok kışlık olarak kullanılırmış. Saray 1654 yılında yapılmış. Ekmek yoksa pasta yesinler sözüyle hatırlanan Fransız kraliçelerinden Marie Antoinnette bu sarayda doğmuş (ayrıntılar burada).
Hofburg, 600 yıldan fazla bir süre Habsburgların ikametgahı ve dolayısıyla Kutsal Roma İmparatorluğu’nun merkezi olmuş bir saray. Bugün üç ana bölüm müze olarak ziyaret edilebiliyor: Sisi Müzesi, İmparatorluk Daireleri, Gümüş Koleksiyonu. Gezerken İmparator Franz Joseph ve karısı İmparatoriçe Elizabeth’in (Kraliçe Sisi) kullandıkları odalar ve eşyalar görülebiliyor. Aklınızda ışıltılı hayat nedir diye bir soru varsa bu sarayı kombine olarak gezip gördükten sonra aydınlanma yaşıyorsunuz.

Bilet fiyatları burada.












Hofburg Sarayına dıştan bakış. İçi muazzam, fotoğraflar kifayetsiz kalırdı.
Schönbrunn, güzel çeşme anlamına gelen bu sözcükle saray adını hak ediyor gerçekten. 1569’da, Kutsal Roma İmparatoru II. Maximilian, bu bölgeyi satın alır ve burada kaynayan bir su görüp o sudan içer. Suyun lezzetini beğenince buraya bir çeşme yapılmasını emreder. Çeşmeye Schönbrunn adını verir. Ayrıca İmparator buranın avcılık için değerli bir alan haline getirilmesi için de talimat verir. O zamanan bu zamana Schönburnn bahçeleri, çeşmeleri ve hayvanat bahçesiyle bugün de o ihtişamla varlığını sürdürüyor. (Daha fazlası için).
Habsburgların yazlık mekanı olarak kullanılmış saray 1642’de yapılmış. 1848’de tahta geçen Franz Joseph bu sarayda doğmuş. Ölene kadar burada yaşamış.
Gezmekle bitmeyecek saray, bahçeleri ve çevresi için epeyce uzun bir zaman ayırmanızı öneririm. İmparatoriçe Maria Theresa’nın 1780’deki ölümüne kadar bahçelerin düzenlemesi ve zenginleştirilmesi hiç bitmemiş. İmparatoriçe son döneminde Zafer Takı (Gloriette), Neptün Çeşmesi (Neptune Fountain), Roma Kalıntısı (Yazılı Kaya) (Roman Ruin) and the Dikilitaş Çeşmesi (Obelisk Fountain) gibi yapıları ortaya çıkması için çalışmış.
Bilet fiyatları burada.








Muazzam Schöbrunn içten, dıştan, bahçeden, parktan her yerden muazzam
Bazı şeyler maalesef yazarak anlatılamıyor. Schöbrunn’nün 160 hektarlık büyüklüğü de böyle bir konu. Görmek lazım. Ama aşağıdaki bazı görseller ve dizel motorlu Schönbrunn Panorama Treni (ayrıntılar ve güzergah burada) belki biraz çağrışım yaptırabilir. Panorama Treni ziyaretçilerin bir noktadan başka bir noktaya gitmesini kolaylaştırmak için çalışıyor. Zafer Takının önündeki çimlerde oturup yorgunluk atmak, gölgelenmek ve bir şeyler yiyip içmek iyi bir tercih olabilir (bahçelerle ilgili ayrıntılar burada).







Schönbrunn bahçeleri
1752 yılında Habsburglar tarafından kurulmuş Schönbrunn Sarayının bahçesinde kurulmuş. Dünyanın en eski, Avrupa’nın en iyi hayvanat bahçesi olarak kabul ediliyor. 17 hektarlık bir alanda 700 türden yaklaşık 8.000 hayvanı sunuyor.
Franz Josef Land – kutup ayılarının dünyası, polaryum, yağmur ormanları, insektaryum, akvaryum ve teraryum, zürafa parkı, çöl gibi isimlerle anılan onlarca bölümü vardır. Kocaman bir günü içinde geçirmek isteyebileceğiniz detayda ve güzellikte bir hayvanat bahçesidir (dahası burada).
Tür koruma ve araştırma bölümü dünyanın farklı bölgelerinden getirilmiş olan türler üzerinde hem araştırma hem de koruma çalışmaları yürütmektedir. Üzerinde çalışılan türlerin listesi burada.
Bilet fiyatları burada.




Schönbrunn hayvanat bahçesinden bir kaç görüntü
Viyana’nın, küçükten büyüğe 100 kadar müze ve koleksiyona sahip olduğu söylenir. Bunların her birini gezmek, görmek ve hakkını vermek bir ömre ancak sığar sanırım (abarttım galiba ama olsun). Herkes ilgi alanına göre seçimler yaparak konunun bir ucundan tutmak ister. Ama bazıları var ki onları görmeden olmaz. Yazımın bu kısmında en azından bunlardan söz etmek isterim.
Müze ve sergi ziyareti de bir kültür biriminin ürünü. Avrupa’da okulların tatilde olduğu bir dönemde tesadüfen Doğa Tarihi Müzesindeydim. Sabah müzenin açılış saatine yakın kapıya gittiğimde onlarca ilkokul, ortaokul çağındaki çocuğun kapının açılmasını beklediğini gördüm. Hava soğuk olduğu için giriş kapısının sahanlığında bekleniyordu. Sonra katlara dağılınca çocukların Slav dil ailesinden bir dille konuştuklarına kanaat ettim. Yakın bir ülkeden gelmiş olmalılar (Slovenya mesela). Başlarında büyük olarak kimse yoktu. Okul faaliyeti olduğu belliydi ama öğretmen görmedim. Çocukların her birinin elinde not defterleri vardı. Kendilerine ayrıca verilmiş bir A4 kağıdında yazılı bitkiyi, hayvanı ya da mikroorganizmayı görmek için koca müzede onları bulup gördükleriyle ilgili not alıyorlardı. Müzede kaldığım üç saat boyunca o çocuklarla hep karşılaştık. Ama hepsine ayrı ayrı görevler verilmiş olmalı ki hiç toplu hareket etmiyorlardı. Aval aval bakınmıyorlar sürekli ya bir şey arıyor ya da not alıyorlardı. Hoşuma gitmişti. Çocuklar ve müze konusunda güzel bilgiler var. Buraya bıraktım.
MuseumQuartier (MQ)’i size tanıtmak için kendim bir şeyler yazabilirdim. Ama doğrudan, resmi bir Viyana tanıtım sitesinden çevirerek buraya koymak istedim. Çünkü ben böylesini yazamazdım. Şöyle diyor:
Viyana’daki MuseumsQuartier (MQ), dünyanın en büyük kültürel alanlarından biridir. Büyük müzeler, küçük kültürel girişimler ve popüler bar ve restoranların karışımı bir başarı öyküsüdür. Bir müzeyi gezdikten sonra, keyifli yemek bahçelerinde veya MuseumsQuartier’in avlusundaki şık MQ mobilyalarında kendinize rahat bir yer bulabilir, bir tur top oynayabilir veya Veganista’dan bir dondurmanın tadını çıkarabilirsiniz.
Elbette MuseumsQuartier her turist rehberinde bulunur. Ancak Viyanalılar, yazın sohbet etmek, takılmak, bira içmek ve boule oynamak için bir araya geldikleri eski imparatorluk sarayı ahırlarını da sever. MuseumsQuartier, şehrin açık hava oturma odasına dönüştü. Her yıl farklı bir renge sahip olan ünlü MQ mobilyalarına uzanmak ve sadece gökyüzüne bakmak. Buna Viyana usulü rahatlama denir.
Çok davetkar bir sunum değil mi? MQ’in web sitesi burada. Şimdi bu muhteşem alanda organize edilmiş şahane müzelerden bir kaçına girip çıkalım, ne dersiniz?



MuseumQuartier’den bir kaç görüntü
Sadece bir doğa bilimci için değil doğaya ilgi duyan herkes için muazzam bir koleksiyon. Sözcükle ifadesi zor. Doğada taştan böceğe, kuştan bitkiye ne varsa dünyanın her yerinden getirilmiş örneklerle bezeli inanılmaz bir bilgi ve görsel şölen deryası. Bu arada yukarıda bahsi geçen çocukların bazı görsellere de yansımışlar.
Müzenin web sitesi burada.
Bilet fiyatları burada. Bu sayfayı incelerken dikkatinizi çekecektir, yeni anlayışta müze sadece müze değildir.






















Doğa Tarihi Müzesinden görüntüler
1891 yılında aynı ismiyle Avusturya-Macaristan İmparatoru I. Franz Joseph tarafından açılmış dekoratif ve güzel sanatlar alanında eserlerin sergilendiği müzedir. Doğa Tarihi Müzesiyle karşılıklı olarak MQ’ın önemli iki bileşenidir.
Alanında isim sahibi olan sanatçıların eser ve tabloları sergilenir. Mısır ve Yakındoğu Koleksiyonu, Yunan ve Roman Antik Koleksiyonu, Madeni Paralar koleksiyonu, Dekoratif sanatlar koleksiyonu gibi bölümleri bulunur.
Müzenin sitesi burada.
Bilet fiyatları burada.









Sanat Tarihi Müzesinden görüntüler
Viyana kent merkezi
Viyana’nın kent merkezi (Innere Stadt-Şehir içi) çevresinden Ringstrasse Bulvarı geçen merkezi 1. Bölge (Innere Stadt)’dir. Gotik tarzdaki St. Stephen Katedrali’nin kulesinden Stephansplatz Meydanı manzarası görülebilir. Araç trafiğine kapalı olan Kärntner Strasse ve Graben’de lüks dükkanlar ve kafeler yer alırken etraftaki sokaklar sanat galerileri ve restoranlarla dolu.
Viyana’nın en önemli simge yapısıdır. 1147 yılında inşa edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Viyana’yı kuşatmaları sırasında halkın sığınak olarak kullandığı yerdir. Kent için bu bakımdan önem taşır. Hatta Katedralin çan kulesinde 1534’te görevli memur Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çanı çalarak halka haber vermiştir. Böyle bir görev ve görevliye artık ihtiyaç kalmadığı 1956’da Viyana Belediye meclisince görüşülüp karara bağlanıyor.
Kilise şehrin merkezinde (Stephansplatz) yer alır. Ücretsiz olarak gezilebilir. Kentin mükemmel manzarasını izlemek için Avrupa’nın en güzel gotik kalesi olarak kabul gören Güney Kulesine çıkmak gerek. 137 metre yüksekliğindeki bu kule 1356’da yapılmaya başlanmış. Kulenin terasına ulaşmak için 340 kadar merdiven basamağını çıkmak gerekiyor. Bunun da bir ücreti (14 Avro) var.




Aziz Stephan Katedrali
Yeni yıl öncesi, tüm Avrupa kentlerinde olduğu gibi Viyana’nın ünlü caddeleri ve sokakları da ışıl ışıl oluyor. Hava müthiş soğuk olsa da günün sundukları içinizi ısıtmak için sokaklarda sizi bekliyor.


Noel zamanı Viyana sokakları ışıl ışıl
Sağlı sollu alışveriş dükkanları, kafe ve restoranlarıyla seçkin bir uzun bir cadde. Ara sokakları da görmeye-deneyimlemeye değer. Küçük mekanların kendine özel içecek ve yiyecekleri var. Caddeyi buradan sanal olarak da gezmek mümkün.


Viyanalı bir sandviç markası olan Duran’ın Mariahilferstraße’deki dükkanının önünden geçerken tadım yapmanız önerilir (daha fazlası için)
Bir kısmı yaya olarak gerçekleşecek bir turla şu güzergahı yapmak epey şey görmeye, deneyimlemeye yarayabilir. Bulunduğunuz yer neresi olursa olsun metro ile West Bahnhof’a gelin. Burada yüzeye çıktığınızda Mariahilfer Strase’nin bir ucunda olacaksınız. Buradan, West Bahnhoff’u arkanıza alarak aşağı yönde ilerleseniz Mariahilfer’in içine doğru yürümüş olursunuz. Mağaza vitrinleri doğru yerde olduğunuza işarettir. Bu caddeyi keyfinizce gezerek aynı yönde kat ederseniz MuseumQuartier (MQ) gelirsiniz. Yukarı anıldığı gibi burası en önemli müzelerin merkezi. Ziyaretleri tamamladıktan sonra yine aynı yönde ilerleseniz Burggarten’e (park) gelirsiniz. Buradan sola giderseniz Hofburg Sarayına, sola giderseniz Opernring caddesi üzerinden Karlsplatz’a buradan da sola dönerek Opera Binasının önüne gelirsiniz. Opera ve Hotel Sacher solunuzda kalmak üzere doğru ilerlediğinizde Kartnerstrase’ye yürümüş olursunuz. Buranın devamı da sizi Stephansplatz’a (katedralin önüne) götürür. West Bahnhof’tan itibaren bu yolu durmadan yürürseniz 50 dakikanızı alır (3’7 km). Gezerek, görerek -belki dinlenerek- yol alacağınız için size bir güne mal olabilir ama değer mekanlarla, yiyeceklerle beslenmiş olursunuz.
Beethowen’a göre müzik, her bilgelik ve felsefeden daha yüksek esin verir. Viyana özellikle klasik müziğin başkenti olma unvanını hak eder şekilde alıcısına bir çok imkan sunar. Gerek nitelikli müzik eğitimi anlamında gerekse dinleyiciye onu sunma anlamında çokça seçenek hep yakınınızdadır.
Biz de Viyana Kraliyet Orkestrası‘nın Viyana Üniversitesi Konser Salonunda verdiği konserlerden birinde dinleyici-izleyici olarak bu şehirde klasik müzik dinlemenin hazzına vardık. Üniversitenin muazzam koridorlarında hayranlıkla gezinirken büyük çağdaş tarih profesörü Erika Weinzierl fotoğrafını görüp görüntülemiştim. Binanın iç kısmındaki orta bahçe ise yaz akşamı serinliği için pek bir davetkardı. Şahane bir deneyimdi her bakımdan.









Viyana Üniversitesinin tarih kokulu koridorları, bahçesi ve o ambiyans içinde klasik müzik konseri
Viyana sözcüğü pek çok gezgine doğrudan Şinitzeli çağrıştırır. Onun Viyana’daki lezzettini almış birisi başka bir yerde yediklerinde aynı tadı bulamaz. Çünkü “Viyana Şinitzeli” Avusturya’nın milli yemeği değerindedir. Şinitzelin hazırlığı, tavuk, dana ya da domuz etlerinin tahta ya da plastik bir çekiç yardımıyla iyice dövülmesiyle başlar. Daha yumurta, galeta unu gibi malzemeler işe karışır. Sonra elde edilen et kızartılır. Yanında mutlaka özel hazırlanmış mayonez lezzeti baskın patates salatası ile servis edilir.
Bu konuda akla gelen en önemli isim Figlmüller’dir. Elbette bir kente, ülkeye mal olmuş bir gıda ürünü başkaları tarafından da aynı lezzetle sunulmaktadır. Plachutta, Lugeck Figlmuller, Amerlingbeisl, Schnitzelwirt gibi mekanlar da ünü olan şinitzel restaoranlarıdır.
Dünyaca nam sahibi şinitsel mekanıdır. 1905 yılında Johann Figlmüller, Viyana Wollzeile’de ilk şarap restoranını açar. Sunduğu şinitsel o zamandan bu yana Viyana’ya giden herkesin dilindedir. Daha sonra Aziz Stephen Katedrali’nin hemen köşesindeki yeri onun çok daha fazla insan tarafından deneyimlenmesine ve tanınmasına vesile olmuş. Rezervasyonsuz gitmek akıl işi deği. Restoranın dar sokağında uzun süre sıra beklemek durumunda kalabilirsiniz. Web adresi burada.



Figlmüller, en azından bir kere gitmeli
Herhangi bir geleneksel Viyana kafesinde en popüler tatlınız nedir diye sorsanız Apple Strudel işaret edilir yüksek ihtimal. Şinitsel gibi o da Avusturya’nın ulusal yiyeceği olarak kabul edilir. Bugün bilinen en eski meyveli turta tarifi 1697’ye kadar uzanıyor. El yazısıyla yazılmış tarif Viyana Belediyesi Kütüphanesi’nde duruyor.
18. yüzyılda Habsburgların hakimiyetindeki toprakların mutfakları ile Avusturya mutfağı arasında alış verişler olmuş. Özellikle Macar mutfağı, dolayısıyla da Macarlarla yakınlığı da dikkate alınırsa Osmanlı mutfağı da Avusturya mutfağını etkilemiş. Türklerin baklava türü hamur işleri apple strudel’le ilişkili olarak anılıyor.
Bir gastronomik ürün eğer ulusal nitelik sahibiyse onun gerçek tarifinin öğretilmesi, doğru şekilde hazırlanıp sunulması onun üzerindeki hak sahipliğinizin imzasıdır bana göre. Avusturya bunu Apple Strudel ile müthiş bir ustalık sergileyerek uyguluyor. Apple Strudel hazırlamak bir gösteriyle ziyaretçilere anlatılıyor. Bu konuda, Schöbrunn Sarayının Rezidens bölümünde sunulan bir gösteriye katıldık. A’dan Z’ye şahane bir apple strudel nasıl yapılır uygulamalı olarak konu uzmanı bir şef tarafından anlatıldı ve uygulandı. Daha fazla bilgi burada mevcut olacak.






Bir turta nasıl hazırlanırı anlatmak için muazzam hazırlık ve gösteri
Adı üstünde atıştırmalık pazarı, hemen alıp yiyin için diye kuruluyor. Ama siz isterseniz paket yapıp evinize götürün. Burası manavların, lokantaların ve tatlıcıların toplu halde bulunduğu tarihi bir pazar yeri.
Genelde sebze, meyve, tatlı, balık, et ve et ürünlerinin satıldığı pazarda zamanla egzotik meyveler ve belli damak zevkine hitap eden mutfaklar da yerini almış. Türk, Yunan, Asya ülkeleri ürünleri ve mutfakları bulunuyor. Cumartesi günleri köylüler de tezgah açıyor.
Buraya ulaşmak için U4 metrosuyla Kettenbrücke durağında inmek en iyi yol.
Daha fazla bilgi gerekirse burada var.








Tarihi atıştırmalık pazarı
Her ülke insanın tatil günü etkinliği kendine özel oluyor. Bizim ülkemizde bölgelere göre değişmekle birlikte kırda-kırsalda olmak ilk tercihler arasındadır sanırım. Faaliyet içeriğine bakılırsa piknik yapmak (ateşli-ateşsiz), temiz havanın keyfine varmak gibi konular sayılabilir. Aslında ana çatıya bakarsak başka ülke insanları da benzer şeyleri tercih ediyor. Bahsettiğimiz içerik değişmekle birlikte…
Viyanalılar pazar günü neler yapıyorlar diye araştırırken Kahlenberg Tepesi, Donau (Tuna) Park gibi yeşili bol yerlerin tercih edildiğini öğreniyorum. Viyana’da geçirdiğimiz bir pazar gününü biz de buralara ayırıyoruz.
Kahlenberg’in özelliği, hikayesi nedir, nasıl gidilir gibi detay araştırırken, bizim tarih kitaplarımızda kaybettiklerimiz arasında sıcak yerini koruyan Viyana kapılarından dönüşümüz karşıma çıkıyor. Kahlenberg, bize göre tepe ama aslında dağ (480 m) olarak geçiyor literatürde. 1683 yılında Osmanlının, Merzifonlu Kara Mustafapaşa’nın otağının kurulu olduğu yer de burası. Viyana’ ya yardıma gelen Polonyalılar Osmanlı’ yı bu tepe civarında yenilgiye uğratıyor.
Bu tepenin neden bir pazar aktivete alanı olarak tercih edildiğini oraya gidince çok daha iyi anlıyorsunuz. Burası hem Viyana’ yı ve hem de Tuna Nehrini tepeden görme izleme imkanı veren harika bir konuma sahip. Yeşil doku tepeden Tuna’ya ve Viyana’nın merkezine doğru dalga dalga akıyor. Kafe ve restoranlar çeşit ve fiyat bakımından elverişli.
Tepeden aşağıya doğru yürüyerek inmek için orman içi patika yolları tercih ediyoruz. Böylece geniş bir alana kurulu Kahlenberg Macera Dünyası (Waldseilpark)’nın içinden geçerken yüksek çamlar arasına kurulu oyun alanlarını, çocuk parklarını, piknik ve cadır alanlarını görüyoruz.
Viyana merkezden U4 metrosu ile son istasyon olan Heiligenstadt durağına gelip buradan hemen metro çıkışından 38A numaralı otobüsle Kahlenberg Tepesine ulaştık. Dönüş yolumuzun bir kısmını orman içi yürüyüş yollarından bir kısmını da yine 38A otobüsüyle yaptık. Heiligenstaft durağından U4 metrosu ile Tuna Parkına gitmek üzere buradan ayrıldık.






Kahlenberg Tepesi, Tuna ve Viyana manzarasıyla görülmeye değer. Tarih süzgecinden geçmiş kimi anma plakaları karşılaştığınızda kendinizi tatsız hissetmenize vesile olabiliyor (Tercümeleri: Viyana Önünde Türklere Karşı Savunmanın 300. Yıldönümü. Viyana’yı özgürleştirmeye yardım eden Ukraynalı Kazaklara ithaf edilmiştir.) Macera Parkı (Kahlenberg World of Adventure) Waldseilpark) her yaştan insana şahane bir pazar aktivitesi imkanı sunuyor.
Kahlenberg dönüşü uygun metro hatlarını kullanarak Tuna Parkına geliyoruz. Şahane rekreasyonel bir alan. Devasa. Çok geniş düz ve yeşil bir alan. Oyun parkları, kafe ve restoranlar, oturma alanları vb. mevcut. Sonra Reichsbrücke üzerinden Tuna’yı izleye izleye karşıya geçtik. Buradan Rotenturmstrase üzerinden Stephansplatz’a geldik.














Tuna Parkında şahane bir gün
1872’den 1883’e kadar Friedrich von Schmidt tarafından tasarlanan planlara göre Neo-Gotik tarzda inşa edilmiş. 1892-1894 arasında kısa bir süre için, Viyana Belediye Binası dünyanın en yüksek binasıymış.
Yaz aylarında önünde kurulan sahnede film gösterileri, konserler; kışın Noel pazarları vb etkinliklerle her zaman canlı bir meydan. Gündüz ayrı, gece ışıl ışıl bambaşka bir ambiyans.

Viyana Belediye Binası (Wikipedia)
Tuna Parkının bir ucunda Tuna Kulesi buluyor. Yukarıya çıktığınızda her şey çok daha güzel görünüyor.







Tuna Kulesinden bir kaç kare
1897 yılında yapılmış ikonik bir dönme dolap en göze çarpan olmak üzere bir çok eğlence ve oyun aracı olan bir yerden söz ediyorum. Prater, çocuklar, gençler ve yetişkinler için 250’den fazla cazibe merkezini içinde barındırıyor.
Her yaştan insana eğlence sunan bu park mutlaka görülmeli. Çevresindeki ağaçlı, çimli alanda yerlere serilip dönme dolabın seyrine dalmalı. Hatta o kırmızı kutulardan birinin içinde olup şehre bir de yüz yıllar öncesinin camından bakmalı. Noel zamanı burada Noel pazarı kuruluyor, unutmamalı.
Gelmek kolay, şehrin göbeği sayılır. U1, U2 Prater’den geçiyor.
Sitesi burada.












Her yaştan insana çok çok eğlence, Prater’de
Viyana’da görmek istediğiniz yerleri belirlediyseniz, kaç günlük bir zaman diliminde bu seyahati tamamlayacağınız da netleştiyse bu kartın avantajlarını incelemenizi öneririm. Bu kartın da içerik ve fiyatları farklı iki tipi var sarı (Vienna Pass) ve yeşil (Flexi Pass).
Bu kartlarla bir çok etkinlik alanında giderlerinizi azaltma imkanınız var.
Ayrıntıları buradan okumanız yararınıza olacaktır. Çünkü aslında gezmek pahalı bir iştir şüphesiz. Gezen kişi av malzemesi bir turist gibi dolanırsa cüzdanının kolayca hafifletildiğini hissedebilir. O halde böyle avantaj kartlarından haberdar olmak imkan varsa tüm indirimleri alarak gezmek gezginliğin şanındandır. Yolunu aydın ola.

Viyana Şehir Kartı üç ana avantaj sunar: ücretsiz seyahat, 7 gün indirim ve gezi otobüsleri ve havaalanı transferini içerebilen isteğe bağlı eklentiler.
Sitesi burada. Avantajlarını inceleyip size uygunluğunu denetleyebilirsiniz.

.
Viyana gez gez anlat anlat bitmeyecek bir şehir. Sizi kendine bağlar. Bir daha bir daha gelesiniz ister. Ben elimden geldiğince, dilim döndüğünce, bilgim ve görgüm yettiğince anlatmaya gayret ettim. Umarım birileri buradan hareketle benim kentle ilgili hislerime ulaşır. Yazıklarımdan yararlandıysanız ve başkaları da haberdar olsun diye düşünüp paylaşmak isterseniz sol taraftaki sosyal paylaşım butonlarını kullanabilirsiniz. Mutluluk duyarım. Alt taraftaki yorum bölümüne gelişimime katkınız olacak bir kaç cümle bırakırsanız daha ne isterimki.
Okuyan, izleyen herkese sağlık ve huzurla nice yollar, kentler diliyorum.
Bu arada fotoğrafların neredeyse tamamı (birkaçı hariç) bana aittir. Kullanmak iserseniz elbette kullanın ama lütfen bu yazıya atıfta bulunmayı ihmal etmeyin. Hassasiyetiniz için şimdiden teşekkürler.
candaki.com / 07.07.2022 / Levent Şık