Madrid – İspanya

    Özet

    Bu yazımda, ilk defa ziyaret etme imkanı bulduğum İspanya ülkesini, özelde de Madrid şehrini anlatmaya çalıştım. Kuşkusuz ki on iki günlük bir deneyim bir ülkeyi, bir şehri, bir yaşam kültürünü anlamaya yetecek bir süre değil. Ancak önceleri epeyce mesafeli durduğum İspanya ve İspanyol kültürü hakkında ne kadar da önyargılı olduğum gerçeği ile yüzleşme olanağı buldum. Yazı içerisinde önyargılarımın kökenlerinden de bahsediyorum. Burada uzun uzun anlatmayacağım.

    Bir şehri tanımak için onun sokaklarında yürümeniz, insanları ile yüz yüze gelmeniz, mümkünse havadan sudan da olsa konuşmanız gerekiyor. İmkanlar ölçüsünde bunu yapmaya çalışmak bile insana çok şey katıyor.

    Bu zaman zarfında, ülkenin neden dev giyim markalarıyla dünya pazarlarında yer aldığını da görme imkanımız oldu. Ülkemizdeki AVM’lerin en gözde konumlarında yer alan ve her yaştan, kadın ve erkeğin içinde dolandığı mağazaların marka sahipliğinin İspanya’ya ait olması hiç şaşırtıcı değil. Bu ülkede başta kadınlar olmak üzere herkes çok güzel ve çok şık giyiniyorlar. Özellikle kadınlar… Sanat ve estetik kaygısı yüksek olan bir toplum gördü gözlerim. Yoğun şekilde kullanılan toplu taşıma araçları tertemiz kokuyordu.

    Binalar -özellikle kent merkezindeki binalar- hem çok büyük hem de müthiş süslü. Göze hoş görünmeleri için sanatın, bilimin her kolundan yararlanılmış. Amerika’daki binalar, cadde ve sokak tasarımlarının benzerlerini gördüm desem yanlış olmaz. Caddeler, istisnasız çok geniş. Trafik sıkışıklığı yok denecek kadar az. Madrid’in nüfusu bugün 7 milyona yakın. Her yerde insan var ama bu insan yoğunluğunu hissetmiyorsunuz. Diğer taraftan İspanya bu yılın ilk altı ayında 42 milyondan fazla turist almış (geçen yılın %13 fazlasıymış). O nedenle tüm kafeler, restoranlar, eğlence yerleri, parklar insanla dolu. Ülkenin genel olarak diğer Avrupa ülkelerine göre daha ucuz olması (benzinin litresi 1,65 Avro), turistik hizmet sektörünün işini iyi yapıyor olması gibi avantajları da var.

    İspanyol insanını neşeli, eğlenceli, konuşkan ve ölçülü buldum. Madrid’te ağlayan çocuk sesi duymadım desem yeridir (Barselona için tam tersi şeyler yazacağım). Kavga-gürültü, itiş-kakış görmedim. Ama özellikle turistlerin yoğun olduğu bölgelerde çantalara, telefonlara dikkat etmekte yarar var. Fakat örneğin Hamburg’dan daha güvende hissettik kendimizi. Mülteci akını Orta Avrupa ülkelerini daha ciddi etkilemişken buraya da Afrika kıtasından bir akış olduğu görülüyor.

    Güvenlik güçleri net olarak halkın içinde görünmese de sorun olabilecek yerlerde yerlerini tutukları, bekledikleri gözden kaçmıyor.

    Trafik ışıklarında sesli uyarı sistemi kullanılıyor. Bu seslendirme kuş sesiyle yapılıyor. Görme engelli bile olsanız durmanız mı yürümeniz mi gerektiğini bu sesten anlayabiliyorsunuz. Aynı seslendirme uygulamasının, farklı seslerle kongre sunumları sırasında da kullanıldığını gördüm. Çok hoş bir tasarım bence.

    Günlük yaşama dair aklıma gelen yeni şeyler olursa yine buraya eklerim. Her zaman olduğu gibi gezi yazılarımın dinamik bir içeriğe sahip olması hoşuma gidiyor. Zaman zaman tekrar gittiğim yerlerle ilgili olarak güncellemeler yapıyorum. Zira sabit olan bir şey yok dünyada. Her şey değişim ve devinim içinde. Bugün gördüğümüz bir doğrunun yarın yanlışını görebiliriz. Sabit fikirli olmak altmışlarda kalmış olmalı.

    Keyifle okunsun, isteyen herkes benim gördüklerimi görsün isterim.

    Madrid’e doğru yolda olmak

    Yazılı kaynaklar, genelde İspanya’nın kültürel zenginlikleri, tarihi, doğal güzellikleri ve yaşam tarzıyla oldukça etkileyici bir ülke olduğundan bahsederek başlıyor. Bu davet, içinde bulunup deneyimlenene kadar bir karmaşayı da içinde barındırır. Zira insanlık tarihinde gerek bu coğrafyanı gerekse ülke insanının kayda değer katkısı ve etkisi bilgimiz dahilindedir. O halde ilk cümleye özne olan kıymetleri yerinde görmek, sonra kişisel fikirimizi geliştirmek en doğrusudur.

    İspanya, -Portekiz’le beraber- İber Yarımadası (İberya)’nın iki sakininden biri. Yarımadanın en güneyindeki Cebeliktarık, üzerinde güneşin batmadığı söylenen imparatorluğun yönetimide. Bir yandan Akdeniz’e diğer yandan Kuzey Atlantik Okyanusu’na erişim kolaylığına sahip bir coğrafya burası. Ceneviz doğumlu olan ve sonraları İspanya ve Portekiz’de yaşayan Kristof Kolomb’un buralara gelmesi de bir tesadüf değil elbette. Bugün Kolomb’un, Barselona’nın ünlü caddesi La Rambla’nın denize kavuştuğu noktadaki sütunun tepesinde yer alan heykeli de… Hoş Kolomb’un heykeldeki işaretiyle Amerika kıtasına atıfta bulunduğu düşünülse de gerçekte parmağın yönü Akdeniz’e doğrudur.

    Dünya keşifler tarihinde önemli bir yere sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Bu aynı zamanda yayılmacılık, başka toplumlarla ilişki sıklığı ve kozmopolitliği de beraberinde getirmiş. İspanyolca -çeşitli alt lehçelere ayrılmış olsa da- dünyada en yaygın konuşulan diller arasına girmeyi başarmıştır. Bilgisayarlarda yaygın şekilde kullanılan işletim sistemlerinin dil seçeneklerine baktığınızda bile bu acıkça görülüyor.

    Toplum yapısının çeşitliliği, tek bir dilde anlaşabilme kolaylığı dışarıdan bakıldığında bir ülkeyi ziyaret eden için önemli bir bariyer gibi durmaktadır. Dünyanın diğer pek çok ülkesinde, yerel dili bilmeden, İngilizce ile anlaşmak gibi bir iletişim avantajı varken…

    Yıllarca şu ya da bu sebepten hep İspanya’dan hep uzak durduğumu -hiç bir yere turla gitmem ama bu ülke tursuz zor dediğimi- fark ettim. Ve iş (XX Internatioal Botanical Congress) vesilesiyle de olsa İspanya için yola koyulduk.

    Yolculuk

    İspanya seyahatimiz sıcak bir Ege temmuzunda, zaman akşam üzerine akmakta iken başladı. Şanslıyız ki İzmir’den Madrid’e haftada iki olmak üzere doğrudan uçuş var. Yoksa İstanbul’dan aktarma ile bir yere gitmek artık oldukça yorucu ve zorlayıcı hale geldi. Tıpkı karayolundaki trafik gibi havalimanı apronunda, hizmet binalarında itişip kakışmadan bir yere varmak mümkün olmuyor.

    Uçağımız İzmir’den havalandığı andan itibaren şanslıydık ki gökyüzü ile yeryüzü arasına sıkışmış, asılı duran hiçbir şey girmedi. Masmavi bir koridorda önce Ege suları üzerinden süzülürken bir müddet Doğu Ege adalarını seyreyledik. Avrupa anakarasına girişimiz Halkidiki üzerinden oldu. Devamında K. Makedonya, Arnavutluk ve İtalya ülkeleri göründü. Napoli’den itibaren -hava o kadar temizdi ki- denizde neşeyle yer değiştiren teknelerin, gemilerin beyaz köpük izlerini bile takip edebildik.

    Napoli üzerinden geçerken

    Palma Adası sol arkamızda kalırken bu defa yönümüz kuzeybatıya döndü. İspanya anakarasına giriş yaptığımızda solumuzda Valensiya sağımızda Barselona vardı.

    La Palma, volkanik bir Kuzeybatı Afrika açıklarında bir ada

    Ülkeye güneyinden giriş yaptığımızda sıcak plajların, uzun sahillerin, turistik açıdan seçkin adaların yer aldığı çok açık görünüyordu. Seyahatimiz Madrid’e doğru sürerken, içlere sokuldukça Anadolu coğrafyasının merkezindekine benzer geniş bozkır alanları altımıza serilmeye başladı.

    Solumuzda Valensiya, sağımızda Barselona, İspanya anakarasına giriş

    Alçak tepeler arasına serpili tarım alanları, aralarında dolanan sınırlı akarsu yatakları, sadece onların çevresinde yoğunlaşan ağaç örtüsü… Ne kadar da tanıdık geldi değil mi size de? Henüz hasat edilmiş ya da edilmek üzere en sarı haliyle bekleyişte ekin tarlaları; tek tük yeni ekimi yapılmış kışlık çeşitler. Avrupa’nın diğer ülkelerinden farklı olarak -bizimkine benzeyen- dalgalı tarla sınırları; tepelerin zirvesine sıkışmış Akdenizin yerlisi kimi çamlara ait topluluklar…

    Madrid çevresinden tarlalar, arazi yapısı

    Doğanın eli, ekolojik koşullara paralel olarak benzer bitki örtülerini armağan ediyor insanoğluna. Kırmızı renkli Akdeniz toprağı yer yer kendini iyice açık ediyor. Böylece hiç de yabancısı olmadığımız bir coğrafyanın keşfinde olduğumuza kani oluyoruz. Henüz üzerinde seyrimiz ve fikirimiz olmayan kuzey kesimlerin (tıpkı bizim ülkemiz gibi) yeşil dağlarla bezeli olduğu bilgisini de okuduklarımızdan öğreniyoruz.

    Havalimanına iniş

    Uçağımız, Madrid havalimanı için alçaldıkça penceremde akan görüntüler beni bir anda Mardin’e götürüyor. Bu isim benzerliğinin ötesinde bir yakınlaşma. Mardin’e (Mezopotamya Ovasına) havadan baktığınızda da benzer bir görüntü görürsünüz aslında. Mardin yazıma buradan ulaşıp siz de bunu test edebilirsiniz.

    Ve Madrid havalimanına iniş. Dört saate yakın bir yolculuk yapmamıza rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Her bakımdan huzurulu bir uçuştu. Oldukça geniş bir düzlükte geçen havadaki seyrimize paralel olarak hayli geniş bir alana yayılmış bir yerdeyiz. Avrupa’nın önemli aktarma merkezlerinden biri olan bu havalimanı Amerika kıtasına geçişte önemli zaman avantajı sağlıyor. Buna koşut olarak da oldukça büyük bir liman. Tekerlerin piste deyişiyle uçağımızın park pozisyonuna geçişi arasında 25 dakikalık bir taksi süreci var.

    Madrid havalimanı

    Havalimanı (MAD-Adolfo Suárez Madrid–Barajas Airport)

    Turist olarak gidilen ülkelerle ilgili ilk yargımız havalimanındaki karşılama sırasında oluşuyor. Sonra bu kanaatler değişse de ilk izlenimler -o ülke hakkında- elbette önemli ipuçları veriyor. Sizi pasaport kontrolü öncesinde nerede bekletiyorlar? Görevliler sizi yönlendirirken tebessümle mi beş karış suratla mı hareket ediyorlar? Pasaport polisi sizin bir misafir olduğunuzun farkında mı yoksa size bir mülteci adayı gibi mi davranıyor? Girdiğiniz ilk tuvalet pis mi temiz mi kokuyor, temizlik malzemeleri eksiksiz mi, su akıyor mu vs… Bunları çoğaltmak mümkün. Dahası bu ülkenin insanı mutlu mu mutsuz mu, ferahlıkla mı geçiyor ömrü, darda mı, endişeli mi yarınları için, çocukları için…

    Pasaport polisi, sadece göz temasıyla ve tebessümle giriş mührünü vurduktan sonra hemen arkasındaki dar koridordan bagaj alım bölgesine geçiyoruz. Oradan da gümrük polisinin gözetiminde ülkeye giriş yapmış oluyoruz.

    Her yer tertemiz, ışıl ışıl. Terminal aydınlatması dengeli ve yeterli, aşırı lamba kullanımı yok. Donuk beyaz ışık yerine daha sıcak gün ışığı aydınlatma araçları tercih edilmiş.

    Şehir merkezine ulaşım (Taksi, bilet, toplu ulaşım vs)

    Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için pek çok seçenek var. Limanın web sitesinden bunlara ulaşılabilir. Ben burada toplu taşıma seçeneğini paylaşacağım.

    Tavana asılı uyarı tabelalarını (Terminal 1’deyiz) takiben Metro istasyonuna doğru yol alıyoruz. T4 için (ülke içi uçuşlar için kullanılıyor) ayrı bir metro istasyonu varken T1, T2 ve T3 aynı metro istasyonunu kullanıyor. Yürüyüşümüz bazen yürüyen bant üzerinden sürüyor. Yol boyunca mekana incelikle yerleştirilmiş sanat eserlerini, ülkenin kimi sanatçılarının isimlerini aşinalıkla izliyoruz. Bir havalimanında, uzunca bir uçuştan çıkmış gibi değil de bir sanat galerisinde bakınıyormuş hissiyle yürürken metro istasyonuna erişiyoruz.

    Havalimanından metro istasyonuna doğru yürüyüş

    Havalimanından Metroya geçiş

    Bu ülkeye dair gezi planı yapanların okudukları metinlerde sıkça geçen bir durumdan da bahsetmenin zamanı geldi. İspanyollar her ne kadar Akdeniz insanı sıcaklığını fazlasıyla taşısalar da sizinle iletişim kurarken mutlaka kendi dillerini tercih ediyorlar. Bunu uzun süreli deneyimle de sabitlemiş biri olarak ciddi ciddi uyguladıklarını gördüm. Kulağa hoş gelen bu dile aşinalığımız muhtemelen Casa de Papel ile başlamıştır. Gerçekten de birileri sürekli konuşsun, olsun siz bir şey anlamasanız da olur türünden bir tatlı fonetiği var bu dilin. Yetişkin erkeklerin ses tonu ve kelime vurguları çok çok dikkatimi çekti. Kulakta güzel bir ses izi kalıyor bu ülkede gezerken. Ama tabeladan yemek siparişine, ulaşımdan alışverişe her yere hakim olan bu İspanyolca hakimiyeti sizi zorlamaya da aday bir durum. Hazırlıklı olmalısınız. İşte size ilk deneyim, ulaşım bileti alırken karşılaşılan yazılar, makineler. Neyse ki makinelerde İngilizce seçeneği mevcut.

    Metro girişi

    Ulaşım bileti konusunda, şehirde kalınacak süreye bağlı olmak üzere turistik bir seyahat kartı almak en güzeli. Şurada bu konuda detaylı bilgi mevcut. Bu elektronik seyahat kartına sahip olduğunuzda (havalimanı dahil) tüm toplu ulaşım araçlarına binme konusunu halletmiş oluyorsunuz. Diğer Avrupa ülkelerinden de aşina olunan kentin bölümlere (Zon) ayrılması Madrid için de geçerli. Bu nedenle sahip olduğunuz ulaşım biletinin içinde bulunduğunuz zona uygun olması bekleniyor. Bazı istasyonlarda çıkış yapmak için de bu kartı okutmanız gerekiyor. Böylece sistem otomatik olarak sizin doğru biletle doğru zonda olup olmadığınızı kontrol ediyor.

    Metro istasyonlarına giriş ve çıkış turnike ile yapılıyor. Ama her istasyonda bu hareketleri izleyen görevliler buluyor. Siz onları görmeseniz de onlar sürekli olarak izleme halindeler. Tanık olduğum bir olayda dört kişilik bir aile acil çıkışı kullanarak sadece iki kez kart okutmak suretiyle giriş yapıyordu. Görevli neden böyle yaptıklarını sorarak yanlarında bitti. Oysa istasyon şehrin en sakin yerlerinden birindeydi ve çevrede kimseler yoktu.

    Turistik Toplu Taşıma Kartı

    Bu ulaşım kartına (Tourist Travel Pass) sahip olduğunuzda geçerlilik süresi bittiğinde dilediğiniz gibi ve kadar yükleme yapıp seyahat edebiliyorsunuz. Kartı alırken kart ücreti ödemiyorsunuz, ücrete dahil olarak size geliyor. Bu oldukça avantajlı bir durum aslında (kartın tek başına ücreti 2,50).

    Avrupa’nın en ucuz ulaşım hizmeti (diğer her şey için de böyle olduğunu günler ilerledikçe görmüş olduk) Madrid’te diyebilirim. Ulaşım için ödenen en az ücret 1,50. Bu gittiğim tüm ülkelerin oldukça altında bir değer. Karta yükleme yaparken nereden nereye gitmek istediğiniz soruluyor (makine tarafından). Girdiğiniz bilgiye göre belirtilen ücreti nakit ya da kredi kartıyla ödeyebiliyorsunuz. Eğer yerli ve uzun süreli şehirde kalıcı değilseniz ihtiyaç oldukça yükleme yapmak en iyisi. Şehir merkezi yürüyerek gezilebilir. Ama bu büyük şehirde ve sıcaklığı aşırı olduğu bir mevsimde toplu ulaşımı kullanmak en mantıklısı. Metro ve otobüs ağı (hatta hızlı tren ağı) emrinizde.

    Madrid toplu ulaşım hizmetleri hakkında detaylı bilgi, ulaşım ağı haritaları gibi konulara buradan erişilebilir.

    Madrid’e ilk kez giden pek çokları gibi siz de ilk metroya binişinizde bineceğiniz aracın geliş yönünü doğru tahmin edemeyeceksiniz. Çünkü şehirde alışılanın aksine metro araçları ters yönlü olarak istasyona giriyor :)

    Hava durumu

    Bizim Madrid’te bulunduğumuz süre zarfında (2024 temmuzunun ikinci yarısı) sürekli olarak aşırı sıcaklar konusunda uyarılar yapılıyordu (50 santigrad dereceyi gördüm). Kapalı alanlar, ulaşım araçları dış sıcaklığın aşırılığına nispet yaparcasına tam tersine aşırı soğutuluyordu. Eğer dış ortamdan iç mekana çok terlemiş olarak geçiş yapılırsa insanı ciddi etkileyecek bir durumla karşı karşıya kalabiliyorsunuz.

    Madrid’te gezilecek (bazı) yerler
    Madrid Kraliyet Sarayı (Palacio Real de Madrid)

    Madrid Kraliyet Sarayı, 18. yüzyılda Barok tarzda inşa edilmiş. Ülkenin en görkemli yapılarından biri. Kraliyet ailesinin resmi ikametgahı olmasa da devlet törenleri ve resmi etkinlikler burada yapılıyormuş. Sarayın içini gezerken hem yaşanmışlıkların ve hem de halen canlı olduğunun izlerini görebiliyorsunuz.

    Taht Salonu, Gasparini Salonu, Kraliyet Şapeli, Yemek Salonu gibi bölümleri görebiliyorsunuz. Sanata, tarihe ve mimariye ilgi duyanlar için etkiliyeci bir deneyim olarak önerilebilir. Madrid ziyaretinde ilk görülecekler arasında yer alan sarayın her yıl binlerce ziyaretçisi oluyormuş. O nedenle giriş bileti bulmak çok kolay değil. Önceden bilet alarak hızlı geçiş sistemiyle zaman kazanılması en mantıklısı. Saray yaklaşık iki saatte gezilebiliyor.

    Madrid Kraliyet Sarayı

    Almudena Katedrali (Catedral de Santa María la Real de la Almudena)

    Roma Katolik Katedrali. Madrid Kraliyet Sarayının tam karşısında yer alıyor.

    Almudena Katedrali

    Plaza Mayor

    Madrid’in kalbinde yer alan ve en önemli tarihi meydanlarıdan birindeyiz. 17. yüzyılın izlerini taşıyan dikdörtgen bir yapıya sahip bu meydan Sol mahallesinde bulunuyor. Turistik anlam taşıyan her yere yürüme mesafesinde olduğu için, mekanları, eğlenceleriyle insanı kendine çeken haliyle siz de içinden geçeceksiniz mutlaka. Hem yerel halk hem de turistler için popüler bir buluşma yeri olarak kabul ediliyor.

    Plaza Mayor

    Meydan bir pazar yeri olarak kullanılmak üzere yapılmış. Daha sonra kraliyet törenleri, boğa güreşleri, dini törenler gibi etkinliklere ev sahipliği yapmış. Üç katlı, kırmızı tuğlalı binalarla çevrili bu alanda siz de kendinize uygun bir hal bulacaksınız mutlaka. Sokak sanatçıları, müzisyenler, kafeler, tapas yemek mekanları bu tarihi dokuda buluşuyor her gün.

    Puerta del Sol

    Casa de Correos, Sol Meydanı

    Hem yerel halkın hem de turistlerin yoğun ilgi gösterdiği önemli meydanlardan birideyiz. 15. yüzyılda buraya yerleştirilen bir kapı buraya adını vermiş. Bu kapı güneş doğarken şehre açılan doğu yönüne baktığı için “Güneş Kapısı” anlamına gelen bu isimle (Puerta del Sol) anılmış.

    Madrid’in önemli olaylarına tanıklık etmiş bu meydan özellikle ülkenin Napolyon’a karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde halk ayaklanmasının başladığı yermiş. Bugün bu meydanda turist olarak dolaşırken siz hayranlıkla çevreyi, insanları izlediğiniz sırada sizi de izleyenler olabilir. Çok sayıda Afrika kökenli satıcı ekmek parası derdindeyken birileri gelip çantanıza, telefonunuza göz dikebilir. Dikkatli olmak da yarar var.

    Casa de Correos alanın en belirgin yapılarından biri olup bir zamanlar Madrid’in posta hizmetleri merkeziymiş. Günümüzde bu bina Madrid Özerk Topluluğunun hükümet binasıymış. Yeni yıl kutlamaları burada yapılırken binanın saat kulesinden geri sayım yapılırmış. Saat 12’yi vurduğunda her bir gong sesiyle bir üzüm tanesi yenir uğur getireceğine inanılırmış.

    Sol Meydanında bir çok kafe, mağaza, restoran gibi yerler mevcut. O nedenle her zaman yoğun kalabalığı olan bu meydan Madrid Metrosunun önemli giriş çıkış noktalarından biri olarak kabul ediliyor.

    Meydanda yer alan Kilometre Sıfır Taşı (Kilometro Cero) ülkedeki tüm anayolların başlangıç noktasını temsil ediyor.

    Ayı ve Kocayemiş Ağacı Heykeli (Oso y Madroño)

    Eser ve 1967’den beri Sol Meydanını bekliyor. Bir ayının kocayemiş (dağ çileği) (Arbutus unedo) ağacına tırmanışını temsil ediyor. Ayı Madrid’in simgelerinden biri. Şehrin her yerinde bu simgeye atıfla bir ayı figürü görmek mümkün. Heykeldeki kocayemiş ağacı da şehrin kökenlerine vurgu yapmaktaymış. Bu heykel ile ilgili yazıların Türkçeye hatalı çevrilmesinden dolayı “çilek ağacı heykeli” gibi sakil ifadelere rastlanır. İngilizcesi strawberry tree olan bitki Latincesi Arbutus unedo, Türkçesi dağ çileği, kocayemiş gibi isimlerle bilinen bitkidir.

    Ayı ve Kocayemiş Ağacı Heykeli

    Sokak Süpüren Adam Heykeli (Barrendero madrileño 1960)

    Madrid temizlik işçilerini onurlandırmak için yapılmış olan bu heykel Sol meydanı yakınlarında yer alıyor.

    Sokak Süpüren Adam Heykeli

    San Miguel Pazarı (Mercado de San Miguel)

    Bu tarihi pazar yeri Madrid’in en ünlü gastronomik duraklarından biri. 1916’da açılmış. Kapalı bir alanda İspanyol mutfağının en iyi örneklerini bulmak mümkün. Deniz ürünlerinden, şaraplara, tapaslardan, tatlılara… Sanat ve gastronominin bir araya geldiği, müthiş sunumları, lezzetleri ve ortamıyla etkileyici bir yer. (Lakin fiyatlar benzerlerine oranla çok yüksek, aklınızda bulunsun. Hemen yakındaki mekanlarda çok daha uygun fiyatlara aynı ürünleri satın alabilmek mümkün. Para eden ambiyans bir yerde.)

    San Miguel Pazarı

    Düşmüş Melek Heykeli “Air Crash”

    Beş katlı bir binanın çatısında yer alan bu heykel konumu itibariyle oldukça ilginç. 600 kiloluk bu bronz kütleyi yerde ararken gökte bulmak kimsenin aklına gelmez herhalde. Nasılsa San Miguel Pazarına gideceksiniz. Çok yakınındaki bu heykeli de görün derim. Burada konuyla ilgili bazı bilgiler, ilgi duyanlar için bırakıyorum.

    Düşmüş Melek Heykeli

    Calle Gran Via

    İspanyolcada “Calle” sokak anlamına geliyor. Calle Gran Via ise Madrid’in kalbinin atığı en önemli, en geniş, en görkemli yapıların yer aldığı sokaklardan (aslında caddelerden) biri. Giyim modasının en önemli simgeleri arasında yer alan ünlü İspanyol markalarının mağazaları, küçük kafeler, restoranlar, eğlence dükkanları hep bu caddede. Oldukça uzun bir cadde. Rahat yürümeye imkan veren geniş kaldırımları var. Dünyanın her yerinden şehre gelmiş insanla bu caddede rastlaşmanız olası.

    Gran Via’dan bir kesit

    Caddenin bir ucu ünlü Metropolis Binası ile başlıyor. Şehrin en ihtişamlı yapılar arasında yer alan bu bina 1911’de tamamlanmış. Binanın en belirgin özelliği, üstündeki büyük kubbesi. Bu kubbe, siyah ve altın renklerle dekore edilmiş. Kubbenin tepesinde ise bronz bir Metropolis heykeli bulunuyor.

    Metropolis Binası

    Gran Via’nın diğer ucu ise İspanya Meydanında (Plaza de Espana). Bu meydanın merkezinde Plaza de España Anıtı yer alıyor. Bu anıtın tepesinde ünlü İspanyol yazar Miguel de Cervantes’in heykeli yer alıyor. Anıtın zemininde ise Don Kişot ve Sancho Panza’nın heykelleri bulunuyor.

    Debod Tapınağı (Templo de Debod)

    Eğer İspanya Meydanındaki büyük parkın sağ alt köşesinden ilerlerseniz Debod Tapınağı’na erişirsiniz. Yapı, MÖ 2. yüzyılda Mısır’da inşa edilmiş. Mısır hükümeti, Nubia Anıtlarını Kurtarma Uluslararası Kampanyası’na katılımlarından dolayı bir minnettarlık göstergesi olarak tapınağı 1968’de İspanya’ya bağışlamış. Mısır dışına taşınan birkaç eski Mısır mimarisi eserinden biriymiş.

    Maalesef ki her gün aklımda olan, bugün gidelim yarın gidelim dediğim bu yere gidemedik. Çünkü burası Madrid’de günbatımının en güzel yaşandığı yer olduğu bilgisi zamansal olarak bizi sınırladı. Gün içinde sıradan bir zamanda Debod’u ziyaret etmek anlamlı olmayacakmış gibi geldi. Ama bu şehir mutlaka yeniden ziyaret edilecektir. Hatta bu ülke favori listesine eklenmiş olduğundan sonraki seferde Debod Tapınağında günbatımları yaşanacaktır kısmetimizde varsa. Sağlık olsun.

    Debod Tapınağı (By https://www.flickr.com/photos/jiuguangw)

    İspanya Meydanındaki büyük parkın sol alt köşesinden ilerlerseniz bu durumda Madrid Kraliyet Sarayına ulaşılabiliyor.

    Buraya bir yol haritası bırakıyorum. Bu metinde isimleri geçen, görülse iyi olur dediğim bazı yerleri işaretledim. Elbette hepsi bu kadar değil. Bu muhteşem şehir için epeyce haritaya ihtiyacınız olacak.

    Bağımsızlık Meydanı (Plaza de la Independencia)

    Retiro Parkın ana girişlerinden birinin bağlı olduğu meydanda yer alır. Bin yedi yüzlü yılların sonlarında zamanın kralının isteği üzerine yapılmış. Şehrin doğu sınırlardan giriş kapı olarak düşünülmüş.

    Bağımsızlık Meydanı

    El Retiro Park

    Madrid’in merkezinde kentin en büyük ve en ünlü parklarından birindeyiz. Yaklaşık 1,5 kilometrekarelik bir alana yayılıyor. Bir halk parkı. Güneşlenmek, çimlere yayılmak, gölde kürek çekerek tekne gezisi yapmak gibi pek çok etkiliğe imkan veriyor. Zaman zaman çeşitli sanat ve sergi gösterileri için de kullanılan bölümleri bulunuyor.

    Görüntülere sığmaz Retiro’dan bir kaç kare

    La Rosaleda (Gül bahçesi)

    Retiro Park’ın içinde kendinizi tamamen izole edebileceğiniz, içinde kaybolabileceğiniz gül bahçesi. Dünyanın farklı bölgelerinden getirilerek dikilen güllerin yanısıra çeşitli güllerin çaprazlanmasından elde edilmiş hibrit güller de mevcut. Çitle çevrili alan girerken burnunuz direkt ve yoğun olarak o anda açık olan çiçeklerden yayılan gül kokusu ile karşılıyor sizi. Keyfini sürün.

    Nefis kokusuyla gül bahçesi

    Kristal Saray (El Palacio de Cristal de El Retiro)

    Retiro Park içinde yer alan bir başka eser. Madrid, dökme demir mimarisinin en dikkat çekici örneklerinden biridir. 1887’de, o zamanlar İspanyol kolonisi olan Filipinler’deki bir serginin parçası olarak flora ve faunayı sergilemek için bir sera olarak inşa edilmiş. Günümüzde, geçici sergilere ev sahipliği yapmak için tüm yıl boyunca bir mekan olarak kullanılan Reina Sofía Müzesi’ne himayesinde bulunuyormuş.

    Kristal Saray

    Reina Sofia Ulusal Sanat Müzesi (Reina Sofía Museum)

    Reina Sofía Müzesi, Atocha (Madrid’in ihtişamlı tren garının da bulunduğu) semtinde bulunan neoklasik bir binada yer alıyor. Başlangıçta, 16. yüzyılda sarayın tüm hastanelerini tek bir yerde toplamak isteyen II. Philip tarafından bir hastane olarak inşa edilmiş. Hastane, 1965’te nihayet kapatılıncaya kadar yıllar içinde çok sayıda değişikliğe uğramış. Reina Sofía Sanat Merkezi, 1986’da açıldı ve birinci ve ikinci katları geçici sergiler için kullanmaya başlanmış.

    Kalıcı Koleksiyonla 10 Eylül 1992’de açılarak Reina Sofía’yı resmen müze olarak kurulmuş. Bugün modern bir sanat müzesi. Picasso (Guernica gibi), Dali (The Great Masturbator gibi)’nin eserlerini görmek için çok sayıda ziyaretçi bu tarihi binanın koridorlarında dolaşıyor. Orta bölümde yer alan boşluk adeta bir park gibi ağaçları, çalıları ve süs bitkileriyle büyüleyici bir atmosfer sunuyor.

    Haftanın beş günü (salı hariç) 19.00-21.00; pazar günü ise 12.30-14.30 saatleri arasında ücretsiz ziyaret edilebiliyor. Web sitesi burada.

    Reina Sofia’dan bir kaç görüntü

    Prado Müzesi (Museo Nacional del Prado)

    Muhteşem eserleriyle büyüleyici saatler sunmaya aday bir sanat şölenindeyiz. Prado Müzesi 2019 yılında 200. yıl dönümünü kutlamış. Prado’nun duvarları, Velázquez’in Las Meninas’ı ve Goya’nın 3 Mayıs 1808’i de dahil olmak üzere İspanyol, İtalyan ve Flaman sanatçıların eserleriyle dolu. O nedenle ne görmek istediğine karar vererek ziyarete başlamakta yarar var. 8600 resim, 700’den fazla heykel arasında kendini kaybetmek çok olası.

    Haftanın altı günü 18.00-20.00; pazar günü ise 17.00-19.00 saatleri arasında ücretsiz ziyaret edilebiliyor. Web sitesi burada.

    Prado Müzesinden bir kaç görüntü

    Madrid Botanik Bahçesi (Real Jardín Botánico)

    Hemen Prado Müzesinin yanında yer alan Kraliyet Botanik Bahçesinin kuruluşu 18. yüzyılın sonlarına kadar gidiyor. Zamanın hükümdarı Carlos III Madrid’de doğa bilimlerine adanmış bir kompleks yaratma isteği duyuyor. Doğa Tarihi Müzesi’ne ev sahipliği yapmak için inşa edilen ve şu anda Prado Müzesi olan yerin yanına bir botanik bahçesi kurmak istiyor. Bu bilimsel ruh bugünün botanik bahçesinde yaşatılıyor. Burada bir herbaryum, 10 bin bitki çizimi, 5500 canlı bitki, tropik/egzotik kökenli bitki seraları, nuazzam bir bonsai koleksiyonu meraklılarını bekliyor.

    Bahçenin web sitesi burada.

    Madrid Kraliyet Botanik Bahçesi

    El Rastro

    Dünyaca ün sahibi olan bir pazarındayız. Pazar günleri kurulan ve çeşitli ürünler sunan kalabalık bir sokak pazarı. Geniş bir kaç cadde boyunca uzanan, düzenli tezgahları, renkli satıcıları, alıcıları ve meraklılarıyla eğlenceli bir yer. Aman çantalara, ceplere dikkat.

    Sokak müzisyenleri en çılgın hünerlerini bu sokaklarda sergiliyor. Eğlence tavan. Hafta içi zamanlarda da benzer ticari faaliyetler küçük dükkanlarda devam ediyor. Ama güzellik pazar gününde.

    El Rastro, bir pazar günü aktivitesi

    Miguel de Cervantes

    İspanyol edebiyatının en önemli ve ünlü figürü Miguel de Cervantes romancı, oyun yazarı, şair ve Don Kişot’un yaratıcısı. Madrid’de doğal olarak Cervantes’le ilgili pek çok iz var. Çok sayıda ve farklı evde oturduğu için bunları bir kısmı müze olarak bir kısmı eğitim kurumu olarak bugün de yaşatılıyor. Onun adını içinde geçiren bir çok heykel mevcut.

    Plaza de Espana’da Cervantes, Don Kişot ve yaveri Sancho Panza; İspanyol Temsilciler Kongresi (Congreso de los Diputados) yakınında Cervates Heykeli

    El Rastro’ya geliş yolunuzu Cervantes’i anarak ve onun izlerini taşıyan yollardan yürüyerek kurgulayabilirsiniz. Buraya bir yol haritası bırakıyorum. Bir pazar gününüzün bir bölümünü bu güzergahta geçirmenizi öneririm. Fotoğraf merakınız varsa keyifli bir yürüyüş rotası sizi bekliyor olacak.

    Cervantes’in vefatından önce yaşadığı son evi ve sokağı

    Yukarıdaki bağlantıyı izlerseniz sırasıyla Monumento Cervantes, Statue of Miguel de Cervantes, Casa Miguel de Cervantes, El Rastro başlıklarında ilerliyor olacaksınız. Casa Miguel de Cervantes, Cervantes’in yaşamının son bulduğu Calle del León caddesinde, köşede yer alan ev.

    Plaza de Toros Las Ventas

    Las Ventas, İspanya’nın en büyük boğa güreşi arenası. Salamanca bölgesinin Guindalera semtinde 1931’de açılmış. 23.798 kişilik oturma kapasitesiyle Meksika ve Venezuela’daki boğa güreşi arenalarından sonra dünyanın üçüncü büyük boğa güreşi pistiymiş. Tüm yıl boyunca turistik amaçlı ziyaret edilebiliyor.

    Tek amaçlı bir kullanımdan ziyade ünlü sanatçıların ve grupların da sahne aldığı bir merkezmiş aslında burası. Beatles (1965), Diana Ross (1991-92), Depeche Mode (1993), AC/DC (1996), Kylie Minogue (2009), Coldplay (2011) burada konserler vermişler.

    2008 yılında arena toprak tenis kortuna dönüştürülmüş. Rafael Nadal önderliğindeki İspanya Davis Kupası Takımı, yarı finalde ABD’ye karşı oynayarak kendi seyircisi önünde şampiyon olmuş.

    Arenanın web sitesi burada. Burada da sanal tur imkanı var.

    Las Ventas

    Madrid Atocha Train Station

    Burası Madrid’in merkez tren garı. Göz alıcı bir yapı. Şehrin ana dokusuna hakim kırmızı tuğla ve onun sağladığı sıcaklık burada da dikkat çekici. 1851 yılında, ülkenin ikinci demiryolu hattı istasyonu olarak yapılmış. Daha sonra 1865 ve 1892’de genişletilmeye başlanmış. En son 1984 ve 1992’de ekler yapılmış.

    Yapıyı bizlerin fotoğraflaması pek kolay değil, devasa bir tesis. Burada bazı fotoğraflar var. Fikir vermesi açısından bakılabilir. Turistik amaçlı bazı bilgiler için de ben buradan yararlandım.

    Yapıyı bu kadar ihtişama kavuşturan müdahale ise 1892 yılındaki genişletmede yapılmış. Merkez salonun üzerine bir çatı konulmuş (152 metre uzunluğunda, 48 metre genişliğinde ve 27 metre yüksekliğinde). Bu yapıyı, şehrin en tanınmış simge yapılarından biri haline getirmiş.

    1984 ile 1992 yılları arasında gerçekleştirilen çalışmaları ile Atocha kompleksi eski ve yeni olmak üzere iki istasyona ayrılmış. Yeni kısım demiryolu trafiği (yüksek hızlı ağ AVE, uzun mesafe trenleri ve yerel Cercanías hizmetleri için terminal) için kullanılırken, eski kısım ise Renfe’nin (İspanyol ulusal demiryolu şirketi) ofislerine ev sahipliği yapmaya başlamış. 70 palmiye ağacı ve 1.000 diğer bitkiler, 100’den fazla farklı türün bulunduğu tropikal bir bahçeye ev sahipliği yapan bir alışveriş ve eğlence alanı da yapıyı sıradan bir tren garı olmaktan çok öteye taşıyan özelliklere eklenmiş.

    Madrid Atocha Train Station

    Madrid’ten Toledo’ya ve Barselona’ya gitmek için hızlı treni tercih ettik. Bu yolculuklar için Madrid Atocha Tren Garını kullandık. Yapının içindeki ferahlığı, yüzlerce insanın aynı anda hareket ettiği bir yerde çarpışmadan yürümek diye tanımlayabilirim. Temizlik bir diğer dikkat çekici nokta.

    İspanya’da, diğer ülkelerde daha görmediğim birkaç şey fark ettim. Trenlerin hareket peronlarına sadece seyahat edecek yolcular erişebiliyor. Biletinizi internet üzerinden, istasyondaki makinelerden ya da gişeden alabilirsiniz. Her nasıl alırsanız alın kimlik bilgileriniz (turistseniz mutlaka pasaport bilgileri) isteniyor. Ana holden trene binmek için bekleyeceğiniz salona geçmek için tıpkı havalimanlardakine benzer güvenlik kontrolünden geçiyorsunuz. Burası da cam sürgülü kapılarla peronlara açılıyor. Ama treninize hangi perondan bineceğiniz bilgisi için yine ekran takibi yapmanız gerekiyor. Yolcu alımı başlayınca uçağa biner gibi biletiniz elektronik olarak görevli tarafından okutuluyor ve perona geçiyorsunuz. Trenle çok sayıda vagondan oluşuyor. Vagonunuzu, vagon içindeki yerinizi (iki katlı ise katınızı) bulup yerleşiyorsunuz. Ortalarda valiz bulunmuyor. Vagon içinde onlara ayrılmış alana bırakanız bekleniyor. Bir daha bilet kontrolü ile uğraşılmıyor.

    Toledo Madrid’e en yakın yerleşimlerden biri (75 km). Trenle yaklaşık 3o dakikada ulaşılıyor. Barselona 630 km civarında. Trenle 2 buçuk saatte, arabayla yaklaşık 6 saatte ulaşılıyor. Ülkede demiryolu taşımacılığının hakkının verildiğini hissettim ben.

    Madrid Atocha Tren Garı

    Formula 1 Spanish Grand Prix 2026

    Madrid, Formula 1 ile imzalanan anlaşmaya göre 2026-2035 yılları arasında gerçekleştirilecek İspanya Grand Prix’sine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyormuş.

    Madrid’te öncelikli bulunma sebebimiz olan XX. International Botanical Congress’in de içinde yapıldığı IFEMA MADRID (Madrid Fuar Merkezi) aynı zamanda Grand Prix heyecanına da mekan olacak. Bu hazırlıklara dikkat çekmek için görünürlüğü artırıcı çalışmalara başlandığına biz de tanık olduk.

    Yeme-içme konusu

    Diğer Avrupa ülkelerine kıyasla yemek kültürü de olan bir ülkedeyiz. İspanya şaşırtıcı derecede deniz ürünleriyle öne çıkan bir üne sahip. Özellikle kalamar günlük hayatın bir parçası adeta. Hemen her yerde fiyatlar oldukça uygun. Genel olarak Avrupa’nın diğer ülkelerine göre market fiyatları uygun (ucuz).

    La Campana Plaza Mayor bölgesine giden herkesin önünde durmak zorunda kaldığı bir mekan. Sadece kalamar yok elbette. Ama bu da sürekli yenebilecek bir şey bize göre (hele bulmuşken). Ekmek arası tanesi. 4 Avro

    San Gines bu kuros işini iyi yapıyor, belli. 1894’ten beri bu işi yapıyorlar. Görseldekiler 9,90 Avro.

    Bu ülkeye gelince tadına bakılması gerekenlerden biri, Paella. La Paella Real’de deneyimledik. Ekrandaki tava iki kişilik, kişi başı 19 Avro.

    Bir kaç da tapas örneği bırakayım. Küçük tabaklarda, az miktarlarda atıştırmalıklar diye tanımladık. Çok çok lezzetli hepsi. Mekana göre değişen isim ve içerikte değiller. Hemen her yerde aynı isim, kalite ve miktarla servis ediliyor. Enginar, patatesin değişik versiyonları, biftek. Ortalama 4-10 Avro arası her biri.

    Bu gezinin içecek keşfi Sangriadır efendim. Hem görseli, hem içimi ve hem de ülke insanının tüm renkliliğini yansıtan şahane bir karışım. Diğer taraftan İspanya’nın bir Vermut üssü olduğunu da bu seyahat sırasında öğrenmiş oldum.

    Yeşil zeytin meselesi

    Bir de yeşil zeytin meselesi var dostlar. Akdenizliliğin adeta fışkırdığı bir mevzu bu yeşil zeytin konusu. Masada hep olan ama bizim hiç aşina olmadığımız baharatlarla muamele edilmiş şekillerde hep var. Market raflarında hangisini denesem acaba dedirten nitelikte bir mesele bu yeşil zeytin meselesi. Bayıldıkk.

    Yeşil zeytinin bu kadar önemli bir mesele olduğunu bilmezdim Madrid’e gitmeden önce

    Konaklama

    Madrid tam turistik bir şehir. Bu nedenle her türlü bütçeye ve keyfe uygun konaklama tesisi bulmak mümkün ve kolay. Biz Airbnb’den kiraladığımız evde de (Chamartin semtindeydi); Hotel ILUNION Suites Madrid’ten de; ibis Madrid Centro las Ventas’dan da çok memnun kaldık. Tertemizdiler. Muhatap olduğumuz herkes çok kibar, iletişime açık, işlerinin ehli kimselerdi.

    Toplu ulaşım kolaylığı nedeniyle nerede kalırsanız kalın gideceğiniz yere mutlaka 30-35 dakika arasında ulaşıyorsunuz. Şehrin göbeğinde kalayım, toplu ulaşımla işim olmasın derseniz 2 kişi geceliği 60-100 Avro (ağustos 2024) arasında değişen fiyatlarda yer bulabilirsiniz.

    Rodos – Yunanistan

    Ulaşım

    Rodos Adasına Türkiye’den ulaşmak istenirse (2023, Yaz) iki limanımızdan biri tercih edilebilir:

    Fethiye – Rodos (Tilos Travel) (Feribotlines)

    Marmaris – Rodos (Yeşil Marmaris Lines)

    Marmaris üzerinden ulaşım ücreti biraz daha pahalı olabiliyor.

    Araç kiralama

    Adayı araç kiralayarak adım adım gezmek isteyenler için çok farklı seçenekle hizmet veren araba kiralama şirketleri mevcut. Ayrıca motorsiklet ya da bisiklet kiralamak da bir alternatif tabi. Adaya varmadan önce kiralama işlemlerini yapmakta yarar var. Çünkü özellkle yaz sezonunda adaya adeta turist yağdığı için (limana vardığınızda en az iki büyük cruise gemisini, gök yüzüne baktığınızda üç-beş dakikada bir uçak inip-kalktığını görünce buna daha çok ikna olunuyor :) araç bulmak güç olabiliyor.

    Link burada (Günlük 40-50 Avro civarı, 2023 Yaz)

    Konaklama

    Adanın hangi bölgesinde kalırsanız kalın iyi hissedeceksiniz ama şu üç bölge ortalama her insana hitap edecektir.

    Rodos Merkez
    Lindos
    Faliraki

    Bu bölgeler öncelikli ve avantajlı olabilir. Ama adanın bir çok yerinde farklı amaçlara hizmet eden uygun fiyatlı konaklama seçenekleri mevcut.

    Gezilecek yerler

    Harita burada

    Rodos Adası diğer Ege adalarına göre nispeten büyük ve içerik olarak da çeşit zenginliği olan bir ada. O nedenle elbette sadece deniz tatili yapmak, güzel yemekler yemek, eğlenmekle sınırlı bir üç-beş gün şahane gelir. Ancak adanın farklı bölgeleri size farklı sunumlarıyla tatlı anılı bir tatil armağan etmeye de hazırdır, biliniz derim.

    • Old Town
    • Kallithea Springs
    • Faliraki
    • Anthony Quinn Bay
    • Seven Springs
    • Holy Monastery of the Virgin Mary Tsambika (Kyra Psili)
    • Tsambika Beach
    • Lindos
    • Prasonisi Beach
    • Monolithos
    • Butterflies Valley
    Rodos Adasında karşılaşılabilecek bitkiler

    Bu amaçla hazırlanmış web sitesine buradan erişebilirsiniz.

    OLD TOWN

    Tekne, henüz işveli-şen-mavi Ege sularının bağrında sevilir sevişirken ta uzaklardan heybetli bir seslenişle tarihin yedinci yüz yılını Gotik bir sesle alır getirir kulaklara Rodos Kalesi. Hani Kamu, Geçtik yabancı gibi yakınından Rodos’un! der ve bitirir ya Akdeniz’den Geçerken şiirini, işte öyle bir tanıdıklıkla yol alır Anadolu’nun tekneleri Rodos Kalesinin yamacına doğru her seferinde.

    Limana adım atar atmaz bu görkemli zaman cetveli bir yandan Akdeniz’in diğer taraftan Ege’nin dalgasına, tuzuna, harmanına nasıl dayandın bunca yıl dedirtir adeta insana, dipdiridir zira.

    Kolayca akar -diğer adalardakinin aksine- burada pasaport ve gümrük işlemleri. Zira burası tam bir turist sever bir mahaldir. Güler yüz, gülmeye aday onlarca yüze davetiye mahiyeti taşır, bilir turizmin ekmeğini hakkınca yiyen ada halkı.

    Surlarının içine doğru ilerledikçe tarihin kalbine doğru yürür misali dokunulmamışlıkla beraber yaşanmışlık izleri gören gözleri sarıp sarmallamaya başlar. Old Town (Eski şehir) bölgesi küçük dükkanları, çalışanlarıyla, sunulanlarıyla, farklı dillerin konuşulduğu sedalarıyla gelişinizi hoş kılmak için özlendik bir sinema filmini sahneye koyarlar. Çok sayıda seçkin mekan-restoran ada mutfağının enfes tatlarını tatmanız için oradadırlar.

    Rodos’un en çok ziyaretçi çeken bölgesinde ilk olarak Büyük Üstat Sarayı’nı ziyaret etmenizi öneririm.  Daha eski çağlara ait kültürel hazinelerin izlerini Arkeoloji Müzesi’nde bulabilir, Şövalyeler Caddesi’nde Orta Çağ atmosferini derinden hissedebilirsiniz.

    1522 yılında, altı aylık bir abluka neticesinde Osmanlı uhdesine geçen adada doğal olarak o dönemden kalma eserler de mevcut. Dört asır az bir zaman değil. Zira az önce bahsi geçen Kemalettin Kamu şiirine bahis olan o duygu da bu asırların tortusundan. Süleyman Paşa ve Recep Paşa Camileri Eskişehir bölgesi siluetinde o yılların anısını tüttürüyor.

    Old Town bölgesinde gece

    1. Mandraki Limanı ve Yel Değirmenleri

    Mandraki Limanı ve Yel Değirmenleri

    Mandraki Limanı, güncel limanın hemen yanında. Günümüzde marina olarak halen görevde. Ortaçağda inşa edilmiş değirmenler tahıl etmekteki görevlerini tamamlamış olsa da eski zamanların anısını limandan şehre giren her konuğa haykırıyor adeta.

    Limanın girişinde dev boyutlu bir heykel bulunuyor. Bu heykelin limanı koruduğuna inanılırmış bir zamanlar. Aslında koruma işi, bugün deniz feneri olarak işlevsel olan ve şehir surlarının bir uzantısı konumundaki Aziz Nicholas Kalesi yapmaktaymış.

    Aziz Nicholas Kalesi, bugün deniz feneri olarak görev yapıyor

    2. Palace of the Grand Master (Büyük Üstat Sarayı)

    Büyük Üstatlar Sarayı – rodosadasi.net adresinden alınmıştır

    3. Street of Knights (Şövalyeler Caddesi)

    http://www.rhodos.gr adresinden alıntıdır

    4. Acropolis of Lindos (Güzel Kale)

    5. Rodos Akvaryumu

    6. Hipokrat Meydanı (Hippocrates Square)

    7. Süleymaniye Camii

    8. Elli Beach

    9. Arkeoloji Müzesi

    10. Kallithea Springs

    11. Anthony Quinn Bay

    12. Seven Springs (Epta Piges – Yedi Pınar)

    19. Tsambika Monastery

    13. Tsambika Beach

    14. Faliraki Beach

    15. Lindos

    16. Monolithos Kalesi

    17. Kelebekler Vadisi (The Valley of the Butterflies)

    18. St. Paul Beach

    Samos – Yunanistan

    Bu yazımda, ülkemize en yakın Ege adalarından biri olan Samos (Sisam) adasını tanıtmaya çalışacağım. Bu ada en sevdiğim, en yeşil, en sevimli, en lezzetli ve en sakin (bana göre tabi hepsi) Yunan adalarından biri. Hal böyle olunca ben de fırsat buldukça bu güzelliğin nimetlerinden yararlanma hevesinde oldum hep. 2018 yılında başlayan bu macera sonraki yıllarda da (2023 ve 2024 çok defa) devam etti. Bu ziyaretlerimde edindiğim izlenimleri birleştirerek derli toplu bir ada yazısı sunmak niyetindeyim. En son eklemeyi 2024 yılının haziranında yapmış bulunuyorum.

    Samos’a -zaman zaman sadece Kuşadası üzerinden olsa da- Seferihisar (İzmir) ve Kuşadası (Aydın) Limanlarından hareketle geçilebiliyor. Kuşadası Liman Türkiye Denizcilik İşletmelerine ait. Ancak özellikle deniz yoluyla ülkemize gelen turistlerin yoğun olarak giriş yaptığı bir liman. Yazın oldukça fazla insan tarafından kullanıldığı için pasaport sıraları giriş ve çıkışta uzun beklemeler gerektirebiliyor. Seferihisar Sığacık Limanı ise bir yat limanı olduğundan kapasitesinin önemli bir kısmını bu alana ayırdığından giriş ve çıkışlar sırasında -özellikle uzun tatiller öncesi ve sonrasında- uzun süreli beklemeler olabiliyor. Bu bilgileri paylaşmamın sebebi liman tercihini yaparken dikkat edilmesini önermek isteğimdendir. Ayrıca Kuşadası limanından Samos’a geçmek her zaman daha maliyetli (2024 haziran, 52 Avro) olmasına rağmen daha hızlı bir şekilde ulaşım imkanı sağlamaktadır.

    2024 mayısından itibaren İDO da Seferihisar ve Kuşadası Limanlarından Samos seferlerine başladı.

    Ben feribot biletlerimizi bu şirketin web sitesinden aldım. Ama Samos feribot bileti satın alınabilecek pek çok firma mevcut (bir diğeri de burada). Hangi taşıyıcı firmanın biletini aldıysanız limana ulaştığınızda o firma masasına ulaşıp check in işlemi mutlaka yaptırmanız gerekiyor. Check in, işlemi gemi hareketinden yaklaşık bir saat önce yapılmaya başlanıyor.

    Ortalama seyahat süresi 45-60 dakika.

    Adaya çıkmak için bir kaç seçenek var. Bunlardan biri Vathy Limanı (adanın başşehri). Benim önerim buraya ya da Karlovasi’ye giden bir bilet almış olmak. Ama üçüncü bir seçenek olarak Pythagorion Limanına da gidilebilir. Ancak üçüncü olarak ismini andığım bu liman daha çok adanın diğer Yunan adaları ile (Patmos, Ikaria, Fourni vb.) bağlantısını sağlıyor olsa da Türkiye bağlantılı seferlerde iptaller olabiliyor. Bunları baştan bilmekte yarar var.

    Vathy

    Ada içinde ulaşım

    Benim önerim her zaman alt sınıf da olsa bir araç kiralamak yönündedir. Çünkü adalarda bir noktadan diğerine gitmek için ya taksi kullanmanız ya da toplu ulaşım araçlarının saatlerini takip etmeniz gerekir. Uygun fiyatlı bir araçla adanın tüm noktalarına hızlıca erişebilir, orada olmak keyfine varabilirsiniz. Adada bir havalimanı da mevcut . Atina, diğer yakın adalar ve Avrupa’nın çeşitli şehirleriyle bağlantı buradan sağlanabilir.

    Samos Adası haritası

    Hangi amaçla adadasınız?

    Samos adasına gitmek için en uygun mevsim kuşkusuz yaz mevsimi. Ama onun dışında ilkbaharda ve sonbaharda da orada olmak isteyebilirsiniz. Çünkü en yeşil adalardan biri burası. Bitki örtüsü sadece makiden değil aynı zamanda çam ormanlardan da nasibini almış. Buna bağlı olarak ciddi bir arıcılık faaliyeti var. Niteliği yüksek bal üretiminin yapılıyor olması dikkati çekiyor. Balın pazarlanması amacıyla kurulmuş kooperatifin satış kulübeleri ile zaman zaman karşılaşırsınız.

    Dallı servi (Cupressus sempervirens var. horizontalis) Samos Adasında doğal yayılışa sahip oluşuyla ilginç ve tipik bir bitkidir

    Kuduz gibi hız yapıl(a)mayan, sevimli ada yolları sizi bekliyor

    Kampos Plajı, Marathokampos bölgesinde tam kafa dinlemelik bir yaz tatilinin ipuçlarını veriyor

    Vathy (Samos)

    Adanın başşehri. Büyük ihtimalle sizin geminiz de buraya yanaşacak. Büyük sayılmayan (bize göre) ama kullanışlı bir limana sahip. Çeşitli banka şubeleri, araç kiralama şirketleri, oteller, restoranlar, alış veriş dükkanları, çarşısı, aslanlı heykel burada.

    Vathy (Samos)

    Marathokampos

    Bu bölge adanın (Vathy’i dikkate alırsanız) tam çapraz arkasına (güney batı) düşüyor. Yaz tatili, deniz, güneş, kum, sakinlik, temiz hava, serinlik vb. talepleriniz varsa bu bölgede konaklamanızı öneririm. Marathokampos aslında dağı yamacında kurulu bir yerleşim yeri (Altınoluk köyünün eski yerleşim yeri gibi düşünün). Bu yerleşim yerinin etekleri çok sert olmayan bir eğimle denize iniyor. Yeşilin denize kavuştuğu yerde ise geniş bir düzlük var. Bu düzlükte en fazla iki katlı konutlar ve konaklama yerleri mevcut. Aradan geçen dar, sevimli ve yeterli yolun bitiminde ise geniş ve uzun bir kumsal başlıyor. Kumsalda yer alan şezlong ve şemsiyeler (çoğunlukla) ücretsiz olarak kullanılabiliyor. Ancak işletmeden bir içecek veya yiyecek almanız bekleniyor. Buradaki bedel asla bildiğiniz bedellerle alakalı olmuyor. Kahve, bira, sandviç vb. şeylerin birim fiyatı ortalama 4-5 Avro. Sahil kesimi Kampos olarak adlandırılan küçük bir yerleşim yeri aynı zamanda. Burada ya da yakın Ormos köyünde çok güzel tavernalar var. Taverna kavramına yazılarımı okuyanlar aşinadır. Bunlar bir nevi lokanta ama daha çok deniz ürünleri ve geleneksel Yunan yemeklerinin servis edildiği, haftanın belli günü ya da günlerinde canlı Yunan müziği çalınan yerler. Kare masa, dört tahta sandalye ve kare masanın üzerindeki bez örtünün üzerine serilen kağıt örtü ile tipik bu tavernalar size lezzetli, uygun fiyatlı deniz ürünlerini sunmak üzerine ihtisaslılar. Fiyatlar üç aşağıya beş yukarıya hemen hepsinde ayını. Dahası lezzet de öyle.

    Marathokampos kasabasının sahil kesimi, Kampos

    Adaya ilk gidişimizde Karlovasi’de konaklamış hatta bir de ada turu almıştık. 2018 yılında gerçekleşen bu gezinin bir günü bulutlu/güneşli, ikinci ise bulutlu ve yağmurlu geçmişti. Hava serindi. Ama gezmek ve bir rehber eşliğinde tanıyarak gezmek çok iyi bir seçimdi.

    Karlovasi’de konakladığımız otel Merope (Hotel Merope)

    Marathokampos (ya da aslında Kampos) bölgesinde pek çok konaklama tesisi var. Daha önce Stella‘yı deneyimleyip memnun kalmıştık. Daha sonra da bu bölgeyi sevdiğimiz için Stella’ya yakın Albatros‘u seçtik. İkisini de öneririm. Ama bir otel arama uygulamasından yararlanarak sizler de kendi deneyimlerinizi oluşturabilirsiniz. Çünkü standart belli ve altına pek düşülmüyor. Yine aynı bölgede konakladığımız bir başka tesis Chrisoptero aslında bir aile işletmesi olan bir restoran. Konumu itibariyle denize açılan yüzü ile bir pansiyondan fazlası olan odaları da hem ekonomik hem de oldukça keyifli bir konaklama vaadeder.

    Stella Apartments

    Albatros banyosu, mutfağı, balkonu olan geniş ve kullanışlı odalar sunuyor

    Aslında muazzam yemekleriyle dikkati çeken bir restoran olan Chrisopetro konaklama için de mütevazı imkanlar sunuyor

    Bu bölgenin önemli plajlarından biri de Psili Ammos. Burası biraz daha izole bir yer. Adanın güneybatı ucuna daha yakın. Kampos’tan batıya ilerledikçe Kerkis Dağının etekleri de sığlaşmaya, dikleşmeye başlıyor. Bu dik yamaçlardan birinin dibi Psili Ammos. Şezlonglar ve şemsiyeler ücretli. Oldukça sessiz bir yer. Az sayıda seçeneği olan konaklama yeri mevcut.

    Kerkis Dağı, Kampos’tan yeşile doya doya yol alınası bir hedef

    KARLOVASi

    Karlovasi daha şehirleşmiş bir bölge. Burada da çok sayıda konaklama seçeneği var. Ayrıca adanın bu yüzünde daha organize plajlar mevcut. Ünlü Potami plajının yanı sıra Karlovasi ile Vathy arasındaki sahil yolu boyunca Petalides, Avlakia, Tsamadou ve Kokari plajları tercih edilebilir. Hepsi birbirinden güzel. Adanın bu yüzü çok fazla rüzgar aldığı için bu rüzgara maruz kalınacağı hatırlanmalı.

    Ada halkının önemli bir kısmı Karlovasi’de yaşadığı için burada market ihtiyaçları için sayıda uygun seçenek bulunabilir. Ayrıca Aegean (Ege) Üniversitesi’nin Matematik Bölümü bu şehirde şık bir binada eğitim vermektedir.

    Vourliotes köyü

    Adanın kuzey yüzünde Karlovasi-Vathy arasındaki dağlık yamaçlarda kurulu bu köy sizi de etkileyecektir. Samos (Vathy)’ e yaklaşık 20 km uzaklıktaki bu köy İzmir’in Urla ilçesi ile aynı ismi taşımaktadır. Kuruluşu 16. yüzyıla kadar giden bu köyde zamanın durduğuna tanıklık edebilir tarihi evler arasında dolaşırken serin Ege rüzgarıyla ferahlayabilirsiniz.

    Vourliotes, yeşile doymuş, tarihi dokusuyla davetkar bir köy

    Vourliotes denince ilk akla gelen köy meydanında içilen portakal suyudur

    Vourliotes

    Monalates köyü

    Ana yola 4 km uzaklıktaki bu dağ köyü oldukça kıvrımlı bir orman içi yoluyla sizi kendine çağırıyor. Köyün girişindeki otopark alanına (ki bütün yerleşim yerlerinin hemen girişinde böyle geniş otopark alanları mevcut ve ücretsiz) aracımızı park ediyoruz. Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda ilerledikçe sessizlik bir yandan, ağustos böceklerinin yaz neşesi diğer yandan, zeytin ağaçları, şaraplık üzüm bağları diğer yandan sizi başka bir aleme alıp taşıyor. Yemyeşil arasında şahane kırmızı çatılı, beyaz sıvalı küçük küçük evler, kimilerinin içinden gelen yaşlı yaşlı cümleler… Gittiğinize, gördüğünüze değer bir köy… Köy meydanı denebilecek yerde bir kaç kafe size soluklanmak ve yemek yemek için davetkar kokular sunuyor olabilir.

    Pythagorion

    Ünlü matematikçi Pisagor’un memleketindeyiz. Burası adanın en önemli turizm merkezi. Antik Samos kalıntıları da burada. Yat limanı, demirli lüks teknelerle süslü. Bir çoğunda Türk bayrağı dalgalanıyor Yunanistan bayramının yanında. Ülkemizin insanı burayı seviyor, çok belli. Küçük bir Bodrum denebilir buraya. Ama aşırılıktan çok çok uzak, mütevazı az katlı evleri, taverna ve lokantaları, ana caddesi ve ara sokaklarıyla sevimli bir Egeli işte.

    Pythagorion yat limanı

    Limanda Pisagor ve onun ünlü Pisagor Teoremini anlatan heykeli buralara gelen herkesin fotoğraf arşivindeki yerini almayı bekliyor. Bu heykelin hemen arkası ise plaj. Sığ ve berrak suyu, mütevazı kum plajı ile serinleme noktası.

    Pisagor heykeli yat limanının en görkemli yerinde

    Pythagorion’a akşam üzeri gelmenizi öneririm. Hem günbatımını izlemek hem de günün geceye bağlanışındaki o eşsiz akışa tanık olmak için en muazzam zaman kanaatimce. Yemek yemek ya da bir şeyler içmek için bu seçenek her zaman sizi bekliyor olacak.

    Pythagorion plajı

    Kokkari

    Nasıl anlatılır ki burası, rüzgarın denizde çizdiği martılarından mı söz edeyim, zeytin ve çam ağaçlarının altına gizlenmiş yeşil kokusundan mı bahis açayım, Yunan dilinde küçük soğan anlamına gelen ismiyle müsemma çokça soğan üretilmesine mi dem vurayım… Kokkari içinde yaşanınca hissedilen, sahilinde “denize sıfır” diye tabir edilen tahta masa ve sandalyelerinde yenilen, içilenle, plajında dalgalarla boğuşmalarıyla unutulmayan bir yer. Ara sokaklarında dolaşın, sahile koşan her adımı o dar sokaklarda adımlayın isterim.

    Rüzgar alan plajı da sakin plajı da var, sevimli sokaklarıyla Kokkari sizi mutlaka içine alır

    Kokkari

    Yeme-içme işleri

    Konakladığınız bölgeye veya araçla gidebildiğiniz yerlere göre değişiklik gösterse de farklı seçenekleri değerlendirmekte yarar var diye düşünürüm. Bu noktada fikir aldığım yardımcılarımdan biri Tripadvisor. Belki ülkemizde bizim beklediğimiz anlamda efektif çalışmıyor ama özellikle batıda iyi çalıştığına çok defa tanık oldum. Siz de kendi deneyiminizi oluşturun tavsiyesiyle tercih ettiğimiz mekanlardan bir seçki bırakıyorum buraya.

    Karlovasi-Vathy arasındaki bu pastaneden mutlaka dondurma yemenizi öneririm. Pastalarsa mükemmel görünüyordu. Önünde onlarca araç durup kalkarken siz de hayret içinde kalabilirsiniz

    Souvlaki, gyros, kalamar, ahtapot yemeden olmaz

    Tavuk döner ya da tavuk şiş diyelim biz ama öyle ve o kadar değil

    Nick the Greek

    Kampos (Marathokampos) yakınında deniz ürünleriyle ünlü sahil tavernası. Gündüz plaj işletmeciliği de yapıyor. Tüm deniz ürünleri çok lezzetli. Israrla önerilir.

    Nick the Greek Kampos sahilinde size her zaman leziz deniz ürünleri sunmaya hazır

    Emanuel Restaurant

    Kampos köyünün taverna ve restoranlarının biriktiği yerde. Yan yana çok sayıda mekandan biri. Tripadvisor‘da üst sırlarda. Porsiyonlar inanılmaz dolu. Yarım tavuk iç pilav ile doldurulmuş ve yanında pişmiş küçük patatesle servis yapılıyor (12 Avro). Lezzeti muazzam. Kalamar tabağı bir kişinin akşam yemeği ihtiyacının tümünü karşılayacak kadar dolu (12 Avro). Karışık deniz ürünleri tabağı inanılmaz zengin (18 Avro). Elbette caciki, Yunan salatası gibi bu ülkede başka türlü yapılan meze türlerinden de yararlanmak lazım. Yemeğin sonunda size ev yapımı uzo, şarap ve revani tatlısı (bazen baklava) ikram ediliyor.

    Emanuel ancak lezzetini test etme imkanı bulduğunuzda “hah tamam budur” diyeceğiniz bir restoran. Muhteşem.

    Trata Samos Restaurant

    Kampos’a çok yakın Ormos beldesinde yer alan biraz da salaş bir mekan. Yemekleri inanılmaz lezzetli ve servisi çok hızlı. Masaları her zaman dolu olmasına rağmen kısa sürede yemeğinizi yemeye başlayabiliyorsunuz. Bunu nasıl başardıklarına hayret bile edebilirsiniz. Tabaklar genelde 8-10 Avro aralığında.

    Trata’nın müthiş atmosferi, lezzetli yemekleri, hızlı servisi sizi etkileyecek

    Di Napoli Restaurant- Vathy

    Bir İtalyan restoranı olmasına rağmen Yunan mutfağının eşsiz örneklerine aşırı lezzetleriyle ulaşabileceğiniz bir başka mekan. Makarnaları, pizzaları ve özellikle ızgara sardalyası (her mevsim)… Vathy limanına çok yakın bit konumda olmasıyla Samos’tan ayrılmak üzere olan herkesin en az bir kere uğradığı bir restorandır diye düşünüyorum. Bizim için tam bir adaya vedaya öncesi son bir lezzet hatırası daha alalım cümlesi…

    Di Napoli’nin klasikleri

    Two Spoons -Pythagoreio

    Aşırı sıcak yaz aylarında doğal bir ağaç örtüsü altında (dut ve pitosporum) serin serin oturmak, sohbet etmek ve eşliğinde nefis tatlıları (tiramisu ve profiterol kesinlikle önerilir) ve enfes kahveleri tanımlamak isterseniz Pythagoreio sahilindeki bu mekana uğramalısınız.

    Farm Store Honey

    Daha önce adanın bitki örtüsünden ve buna bağlı olarak bal üreticiliğinde söz etmiştim. Burası Karlovasi ile Phytagorion arasında, tepede bir tesis. Çam ağaçlarının altında dinlenip denizi yukarıdan izlerken tahta kulübe/satış yeri içinde sunulan bal ve şaraplardan tadım yapabilir, satın alabilirsiniz. Samos şarabı biraz daha şeker oranı yüksek, likör kategorisinde yer alan bir içki. Bal ise çiçek balı kokusu ve lezzeti veren bir tatta. Açık renkli.

    PİSAGOR MAĞARASI

    Derin düşünmek, farklı yol almak isteyen her sanatçı, düşünür, bilim insanı bulunduğu ortamdan kendini izole etme ihtiyacı duyuyor. Samos’un ünlüsü Pisagor da Kerkis Dağında -şimdi adını taşıyan mağarada- bu ihtiyacını karşılamış.

    Kampos’un hemen üstündeki Kerkis Dağının yemyeşil dokusu içinde ilerleyerek, yönlendirme tabelalarını takiben mağaraya ulaşan merdivenlerin başına geliniyor. Zeytin ağaçları ve üzüm bağları arasından geçen yol araçla yaklaşık yirmi dakika sürüyor. Bazı yerlerde iyice dikleşen yaklaşık 200 merdiveni çıkarak mağaranın ağzına erişiliyor. Sizi yolda geri döndürmek isteyenler olabilir. Vazgeçmeyin. Zira herkesin merak düzeyi de dayanma gücü de birbirinden farklı.

    Derseniz ki mağaranın içinde matah bir şey var mı? Elbette yok. Ama Pisagor’un orada yaşadığını düşünürseniz elbette o merdivenleri tırmanmak zül gelmiyor. Mağara iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm çok geniş değil ama ikinci bölüm içinde ilerlemek yasak olmasına rağmen mümkün.

    Pisagor mağarasına, dik ve dar merdivenlerle, heyecanlı bir yolculukla ulaşılıyor

    Samos’la ilgili daha pek çok başlık açabilir, içlerini doldurabilirim. Ama buna gerek duymuyorum. Zira eğer sakinliğe ve tatile ihtiyacınız varsa burası tam size göre. Koşullarınız uygun olsun burada en az beş gün geçirin isterim.

    Adadan ayrılırken tekrar görüşmek üzere kalbinizin bir köşesini Ege’nin Mavisine bırakmış olacaksınız

    Not: Tüm fotoğraflar ve yazı içeriği yazara aittir.

    Kopenhag – Danimarka

    Danimarka-İsveç ortak yapımı Bron III Broen isimli diziyi izleyenler şu aşağıdaki görseli görünce bir heyecan duymuş olmalılar. Ben bu diziyi çok geç fark edenlerdenim. Bu çok hoş bir durum değil elbette. Ama olsun geç, hiçten iyidir demişti sevdiğim bir yerli dizide bir ağabeyimiz (bir zamanlar epey dizi izliyormuşum).

    Öresund Köprüsü, Kopenhag’la Malmö’yü birbirine öyle güzel, öyle hızlı bağlıyorki…

    Bron III Broen’le beraber benim Danimarka ve İsveç’e olan ilgimde ciddi bir yükseliş oldu. Bu beraberinde okuma ve araştırmayı getirdi. İzleyenler bilir, dizi Öresund Köprüsü üzerinde, tam Danimarka ve İsveç sınırı olarak işaretlenmiş çizginin üzerinde başlar. Bu çizgi üzerinde, bir yarısı bir ülke öteki yarısı da diğer ülke tarafında olacak şekilde nizami olarak yerleştirilmiş bir kadın c*sedi bulunur. Böylece konu iki ülkenin konusu haline gelir ve Kopenhang ile Malmö emniyeti olaya el koyar. Dizi boyunca sahneye gelen konu ve karakterler birbirine bu kadar yakın iki ülkenin bile aslında devlet işleyişinde nasıl da farklı davranış kalıplarına sahip olabileceğini gösterir.

    Dizi 4 sezon, 32 bölümden oluşuyor. Ana karakter Malmö Emniyetinden Saga Noren, sezginleri güçlü bir suç/suçlu takipçisidir. Ancak bunun çok ötesinde bir karakteri canlandıran Sofia Helin kendine hayran bırakacak bir performansla izleyeni ekran karşısında tutmayı başarır. Saga Noren’in mesleki özellikleri onu bu kulvarda eşsizliğe doğru taşırken çocukluk travmaları ve ailevi özgeçmişi bambaşka boyutlarla her fırsatta önünüze serilir. Sırf bu yüzden, dizinin tüm bölümlerini ikiden fazla izlemiş olduğumu itiraf etmeliyim. Çünkü ayrıntıda gizli olan fark, biz ona -farklı farklı zamanlarda olmak üzere- her baktığımızda apayrı görünümlerle algımıza düşer.

    Ve işte şimdi, iki bin yirmi üç yılının ilk ayının son günlerinde, sabahın erken saatlerinde Kopenhag üzerindeyiz. Yukarıdaki mavi ağırlıklı fotoğrafı içinde bulunduğum uçağın oval penceresinden çekmeye çalışırken ellerimin titrediğini anımsıyorum. Rastgele atama ile bana düşmüş olan ve şu anda üzerinde bulunduğum bu koltuk numarasının kaçta kaç ihtimalden sonra beni kabul ettiğini düşününce şansıma minnettarlığımı gizleyebilir mi?

    İşte o oval pencere

    Sabiha Gökçenden hareketle bizi Kopenhag semalarına taşıyan Pegasus Havayollarının kaptanı da tam bir görsel şölen sunmak gayesinde olacak ki (bunun rota gereği olduğunu biliyorum elbette ama bırakın da kaptanımı biraz öveyim :) buz gibi Kuzey Mavisi üzerinde kabini dolduran meraklı gözleri gezdiriyor gezdiriyor ve gezdiriyor, tatlı tatlı kavisler alıyor, uçağın iri gövdesini bir sağa bir sola yatırıyor ki Levent keyiften delirsin, yüreği ağzında o anlar bitmesin diye duada olsun…

    Velhasıl şu anda gözlerinize konuk olan bu satırları -seyahatten aylar sonra cümlelere yüklerken bile aynı heyecanı duyuyorsam gerçekten çok etkilenmişim demektir. Bir uçağın kabininde olmak zaten bana bir dünya düş ve huzur armağan ederken bir de gökyüzünde böylesi özgürce ve doyasıya bu süzülüş beni nasıl başka aleme taşımasın dostlarım…

    Seviyorum merkez, ruhumun bu halini çok seviyorum. Hissetmiş olmanızı dilerim.

    Kopenhag’a havayoluyla ulaşım

    Efendim, ülkemizden Kopenhag’a her mevsim çok sayıda uygun fiyatlı (yazdım ama neye göre uygun bilemiyorum) uçuş bulunabiliyor. Zira belki Almanya kadar değil ama Danimarka’da da azımsanmayacak kadar “gurbetçimiz” yaşıyor. İstanbul-Kopenhag arası uçakla 3 saat gibi bir süre içinde alınıyor. Kopenhag Havalimanı (Københavns Lufthavn) (CPH) basit, göz yormaktan uzak, işlevsel ve kalite kokan bir yer. Abartılı hiç bir şey (pasaport kontrol kabininden oturma grubuna, tuvalet kapı kolundan klozetine, valiz taşıma bandından tavan ışıklarına…) göremiyorsunuz. Ülkenin ruhuna dair -daha sonra- farkına varacağınız pek çok önemli bilgi henüz havalimanındayken tatlı tatlı size verilmiş oluyor. Bu sunuş içinde şu bir kaç olgu, ülkedeki tüm kalış süreniz boyunca hep sizinle oluyor: gerçek maddi zenginlik, her şeye ama her şeye sinmiş estetik kaygı, tertip-düzen-basitlik ve mütevazılık. Gözünüze dokunan her noktada, insana yönlenmiş her hizmette, -siz fark edin ya da etmeyin- bu dört kavram hayatın içine o kadar güzel serpiştirilmişki alıcısı da o kalitenin bir parçası olup onu korur hale gelmiş. Bir başka ayrıntı ise insanların yüzlerine sinmiş mutluluk ifadesi, güler yüzlülük ve davranışlara yerleşmiş nezaket.

    Kopenhag Havalimanı

    Bu satırların yazarını tanıyanlar çok iyi bilirler ki kendisi üstün Alman disiplini, temizliği, kalitesi ve mühendisliğinin hayranıdır. Ama bu bir haftalık Kopenhag ziyareti onun fikirlerini tamamen yeniledi. Artık Danimarka bir, Almanya ikidir diyor efendim.

    Havalimanından şehir merkezine ulaşım

    Kopenhag derli toplu bir şehir ama onun da ötesinde kent içi ve dışı toplu ulaşım oldukça pratik Avrupa kentlerinden biri. Havalimanı içindeki yönlendirme tabelaları sizi gideceğiniz tarafa taşımak için oldukça işlevsel.

    Pasaport kontrolü ve gümrük işlemlerinden sonra bu yoldan yürüyerek metro istasyonuna erişmek çok kolay

    M1 ve M2 metrosu şehir merkezine ulaşım için çok çok sık aralıklarla hazırda bekliyor. Havalimanının dışına çıkmadan, birine bir şey sormaya ihtiyaç duymadan, tabelaları izleyerek kolayca platforma erişiliyor. Bu yolu alırken önünüze çıkan bilet makinelerinden ulaşım kartınızı sorunsuzca (nakitle veya kredi kartı ile) alıp yolunuza devam ediyorsunuz. Binerken kimse size bilet sormuyor ama sizin biletsiz seyahat etmeyeceğinizi zaten tüm sistem biliyor (diğer Avrupa kentlerindeki gibi).

    Havalimanından şehir merkezine M1 veya M2 metrosu ile kısa sürede ulaşılıyor

    Malmö (İsveç)’ye mi geçmek istiyorsunuz?

    İsveç ile yakın komşu olan Danimarka arasındaki ulaşım da bu çok yakınlığa eş değerde çok hızlı ve çok kolay. O nedenle örneğin Malmö gibi yakın bir İsveç kentine seyahat edecek olan yolcuların çoğu Kopenhag Havalimanını tercih ediyor. Kent merkezine giden metroya ulaşmak için yol alırken sağa yön veren bir tabela Malmö’ye gidecekseniz sizi havalimanının altındaki tren istasyonuna davet ediyor. Buradan hareketle 10-15 dakika içinde Öresund Boğazını geçerek Malmö Merkez Tren Garı (Malmö C)’nda oluveriyorsunuz.

    İsveç’e, Malmö’ye gidecekseniz sağınızdaki kapı sizi aşağıya davet ediyor

    Merkez – Kongens Nytorv -The King’s New Square

    Burası Eski Kentin merkezi olarak anılıyor. Doğal olarak tüm metro hatları burada kesişiyor. Aşağıdaki metro hatları güzergah planına dikkatli bakınca bir şehrin iki yakası nasıl bir araya getirilir sorusuna net bir örnek de görüyorsunuz. Kopenhag gibi düz şehirler toplu ulaşım konusunda avantajlı olabilirler. Ama dağı, tepesi, çukuru olan şehirler de gördük elbette (örneğin Atina, Prag vb.) niyet insanların devlet eliyle sağlıklı, hızlı ve güvenli ulaşımı ise aklın yolu bir, Amerika’yı yeniden keşfe de gerek yok. İyi ve örnek uygulamalar model alınarak daha yaşanabilir kentler kurmamız çok mümkün. Önemli olan niyet.

    Kopenhag metro hat planı (Bağlantı adresi burada)

    Toplu ulaşımla ilgili daha geniş bilgi burada mevcut. Tümünün özeti ise şu: “sen nereye gitmek istiyorsun onu söyle, sen yeter ki bir yere gitmek iste, ben seni her şekilde, en temiz, en hızlı, en güvenli ve en ucuz şekilde oraya taşırım güzel kardeşim.

    Havalimanından binilen M1, M2 ve diğer hatlar (M3, M4) ayrı katlarda yer altında ayrı bir dünya sunuyor. Bu durakta (Kongens Nytorv) araçtan inerken -daha önceki istasyonlarda dikkatinizi çekmediyse burada çekecektir- inilen peronun da kendi kapıları olduğunu görüyorsunuz. Hava o kadar soğukki peronlar soğuk olmasın diye düşünebilirsiniz ama kentte bir kaç gün zaman geçirince göreceksiniz ki bu ülkenin insanı pek üşümüyor. Bize aşırı soğuk gelen onlara ılık ölçeğinden kıymet görüyor. Bu sürgülü kapı sistemi insanların güvenliğini sağlamak amaçlı da olabilir diye düşünebilirsiniz. Yer altında ya da yer üstünde fark etmeksizin tüm metro durakları bu şekilde kendi kapı sistemine sahipler. Duraklara girişte, araçlara binişte bir bilet kontrol noktası bulunmadığını yine anımsatayım. Neresinden bakarsanız bakın bu sistem hem şık hem de koruyucu bir duruşa sahip. Baş ve son duraklar dışında göze çarpan bir güvenlik görevlisi bulunmuyor. Bahsi geçen yerlerdeki görevlilerse vagonlar boşalınca hızlı bir kontrolden geçirmekle görevli. Gündüz 3-4, gece 4-5 dakika aralıklarla istasyona beklediğiniz metro aracı gelmiş oluyor.

    Kongens Nytorv istasyonu

    Metro araçlarında dikkatinizi çekecek diğer durum ise aracın bir sürücü tarafından kullanılmadığı olacaktır. Tamamen merkezi kontrolle yönetilen bu araçlarda vagonun gidiş yönüne göre en önüne geçip oturabilir, yerin altındaki (ya da kimi yerlerde üstündeki) süratli hareketin ve istasyona gelişte yavaşlamanın ve duraktaki kapılara milimetrik yanaşmanın ne kadar hassasiyetle yapıldığını izleyip endişe duyabilirsiniz.

    Yapay zekanın hızla insanın tüm rollerine talip olduğuna tanık olduğumuz şu zamanda elimizdeki pek çok işi onlara kaptırmak üzere olduğumuz çok açık. Bu, nüfusun ve kişi başına düşen ulusal gelirin nispeten sorunsuz olduğu bir ülke insanı için daha az çalışma ve daha fazla kendine vakit ayırma anlamına gelebilir. Aksi durumdaki ülkeler içinse ciddi sorunlara gebe mevzuların kapıya dayandığı anlamına gelir kuşkusuz. Söylenene göre sadece Amerika’da önümüzdeki on yıl içinde 5 milyon kamyon şoförü bu yolla işsiz kalacak. O yüzden bir çok mesleğin, çöl sıcağına maruz kalmış buz misali tüm varlığını yitireceği bir ileri zaman dilimi için çocuklarımıza hangi meslekleri uygun görsek anlamsız olacak.

    Gammel Strand istasyonu

    Bisikletli yaşam

    Yeri gelmişken burada sözü edilmesi gereken bir başka önemli konu ulaşımda bisiklet kullanımı. Avrupa’nın pek çok kenti -şehirlerin düz zeminlere kurulu olmasının da avantajıyla- bisiklet kullanımını yaşamın bir parçası haline getirmiş. Bu, haydi herkes bisiklet kullansın bakalım, işte size mavi yollar demekle olmuyor. Bu bir kültür. Amsterdam, Kopenhag, Berlin gibi şehirler (ekonomideki yeri belli, insan profili net ve uygar vb.) toplu ulaşım ağlarıyla da fark yaratmış kentler. Amaç bir yerden başka bir yere gitmekse her şekilde gidebilme imkanı sağlanmış zaten. Ama hem sağlıklı yaşam (sürekli bisiklet tepesinde olan genç-yaşlı herkesin dipçik gibi olması bunun en net göstergesi) ve hem de daha ekonomik olması açısından bisiklet kullanımı öyle güçlü bir şekilde destekleniyor ki henüz kreş çağındaki çocuklar bile mobilet (scooter) kullanmakla hayata başlıyorlar. Çok şık hanımlar, beyler işlerine, toplantılarına ya da sosyal etkinliklerine bisikletleriyle gidiyorlar. Kimse kimseyi bu konuda yargılamıyor zira herkes zaten öyle yapıyor. Toplu ulaşım araçları bisiklet kabul ettiği gibi eğer bisikletinizi örneğin bir metro istasyonunun bisiklet parkına bırakıp seyahatinize metro, otobüs ya da trenle devam edecekseniz bisikletinizi güvenle bırakabileceğiniz yerler sizin için hazır edilmiş oluyor. Kısacası bu bir yaşam biçimi, bir kültür birikimi. Avrupa Parlamentosu tarafından şubat 2023’te alınan kararla, önümüzdeki yıllarda kıtada bisiklet kullanımının ikiye katlanması, daha kolay ve iyi hale getirilmesi kararı alınmış (makalesi burada). Böylece hem şehirlerde yaşayanların hem bu kentleri ziyaret edenlerin eğlenceli, güvenli ve daha uygun bir giderle şehrin olanaklarından yararlanmaları hem de daha temiz ve yaşanabilir şehirler sunmayı amaçlıyorlar. Zira yakın zamanda Berlin’de pek çok tarihi eserin üzerine rasgele atılmış renkli boyaları görünce bunun sebebini araştırırken öğrendikki şehir merkezlerinin araç trafiğinden arındırılmasını talep eden bir etkinlik grubu ciddi eylemler içerisinde.

    Hollanda, Fransa ve Belçika gibi kimi Avrupa ülkeleri ise bisiklet kullanıcılarına mil başına ücret ödeyerek bisiklet kullanımını daha da özendirici mekanizmalar peşindeler (makalesi burada).

    Bu konuda söylenebilecek diğer konu trafikte, bisiklet kullanıcılarının en az otomobil kullanıcıları kadar hakları olduğunun bilinmesi ve bu hakların hayata geçirilmiş olması. Kırmızı ışıkta geçen bir bisikletin sürücüsü, Berlin’de gözümün önünde iki kadın polis tarafından cezalandırılırken sürücünün suçunun farkında olarak tek kelime ile itiraz edememiş olması bu konunun küçük bir örneği olabilir belki. Ya da bisiklet yolundan geçmekte olan yayanın, bisiklet çarpması sonucu yere düştükten sonra bisiklet sürücüsünden özür dileyerek şikayetçi olmamasını talep etmesi (Amsterdam’da)…

    Bir çok ülkede S-Bahn-Train (Schnellbahn) olarak isimlendirilen ve şehrin banliyölerine yolcu taşıyan toplu ulaşım araçları aynı zamanda otomobil kullanımını da önemli oranda azaltan bir seçenek. Bisiklet kabul ediyor olmaları ayrı bir değer

    Nyhavn

    17. ve 18. yüzyıldan kalma renkli evleri ile her Kopenhag fotoğrafında kendine yer bulan bu bölge çok eski zamanların tanığı bir sahil, kanal ve eğlence bölgesi. Doğal olarak şehre gelen hemen herkesin ilk önce görmek istediği yer de burası oluyor. O halde Kongens Nytorv’da metrodan inince, 1900’lerin başından kalma Arnavut kaldırımlarıyla size hoş geldiniz diyen The King’s New Square (Kralın Yeni Meydanı)’e çıkıverin. Meydana ayak basınca, şöyle kendi çevrenizde bir kaç kez dönerek (denge için iki kolunuzu iki yana açmayı unutmayın elbette:) hayranlığınızı gizlemeden o alana bırakıverin. Sonra meydandaki duruş yerinize göre Nyhavn’a doğru akışta olun ki sizin de sosyal medya hesaplarınız şenleniversin. Hemen Nyhavn’ın yanıbaşındasınız zaten.

    Nyhavn, eski liman

    İçinize sindirin, sağa sola bakının, bol bol fotoğraf çekin, hatta Nyhvan 17’yi milyon kere karelerinize konu edin, anın duygusunu unutulmaz kılmak için ne gerekiyorsa onu yapın.

    Kongens Nytorv’u arkanıza alıp (Nyhavn 17 solunuzda kalmış olarak) ilerlerseniz sağınızdaki kolda Danimarkalı ünlü masal yazarı Hans Christian Andersen’in evini göreceksiniz. Biraz ileride ise modern zaman köprüsü (yayalar ve bisikletliler için) Inderhansbroen sizi karşılayacak. Tasarımı, uygulaması, insana ve bisiklet sürücüsüne olan saygısı hayranlık uyandırıcı bu köprünün üzerinden öyle hızla geçip gidemeyeceksiniz. Hele vakit akşam üzeri ve gün batımına yakın bir zamansa doyumsuz gökyüzü renkleri sizi orada bir süre daha oyalayacaktır.

    Inderhansbroen ve üzerinden kanala, ufka bakış

    Karşıya geçtiğinizde bir yerleşim bölgesi, şık restaurantlar ve sosyal etkinlik ve paylaşım alanları tarafından karşılanıyorsunuz (Broens Gadekøkken). Hemen köprünün bittiği noktadaki sosyal etkileşim alanında (kışın buz pateni pisti) konteyner ya da küçük kabin dükkanlardan oluşan kaliteli yiyecek ve içeceklerin sunulduğu yere varıyorsunuz. Sohbet etmek için, aldıklarınızı tüketmek için oturma alanları mevcut. Burayı değerlendirmenizi öneririm. Hatta buradaki işletmelerden biri olan Gasoline Grill’i ısrarla tavsiye ederim (eğer buradaki Gasoline Grill’den test yapamadıysanız şehirdeki diğer şubelerinden birinde mutlaka burger tarzı ürünlerden tadın isterim).

    Broens Gadekøkken, yerleşim yerleri, sosyal etkileşim alanları

    Gasoline Grill

    Torvehallerne

    Burası şehrin merkezinde hal, pazar vb özellikleri olan nitelikli bir mekan. Ayrıca sağında ve solunda yer alan cam serayı andıran geniş iki kapalı yeri var. Burada lokal yiyeceklerden içeceklere, uluslararası ün ve tercih sahibi olmuş diğer gıda ürünlerine ulaşmak mümkün. Gıda ürünlerinin epeyce pahalı olduğu Kopenhag kenti için uygun fiyatlı ve kaliteli seçeneklere ulaşmaya imkan veren bir yer. Yemek pazarı.

    Stroget

    Kongens Nytorv’dan içine dalıp saatlerce bakınabileceğiniz, ara sokaklarına girip eşsiz fotoğraflar çekebileceğiniz, alışverişe konu ne ise her şey bulabileceğiniz bir cadde… Belki daha fazlası… Hani klasik bir ifade var ya işte buranın İstiklal Caddesi vs. (Sevmiyorum bu tanımı ama yine de yazdım işte :)

    Zemin döşemesi çok sevimli, sıcak, görselliği yüksek bir cadde bu Stroget. Avrupa’nın trafiğe kapalı en uzun (1 km’den uzun) caddesi olarak biliniyor.

    Stroget, bir caddeden fazlası

    Danca Koben, tüccar; havn da liman anlamına geldiğine göre bu şehir zaten ticaret üzerine kurulmuş bir anlamda. Doğal olarak bu caddenin bir ucu da Nyhavn’a bağlanıyor.

    Ny Carlsberg Glyptotek

    Glyptotek’in ihtişamlı giriş kapısı

    Belki de Kopenhag’taki en birinci ve mutlaka görülmesi gereken müze burasıdır (kağıt üzerinde öyle değilse bile ben öyle olsun isterim). Muhteşem resimlerle bezeli duvarları, heykellerle süslü salonları olan bu çok odalı, çok katlı müze sizi içinde bulunduğunuz zamanın epey öncesine (belki de ilerisine) taşımaya en ciddi aday. Muhteşem bir sanat müzesi. Eserler Carlsberg Bira Fabrikaları’nın kurucusunun oğlu olan Carl Jacobsen’in kişisel koleksiyonuna ait. Çok etkileneceğinizi tahmin ettiğim bir müze ziyaretine hazır olunuz efendim.

    Glyptotek‘in sitesi burada. Ön bilgileri alarak Dantes Plads 7’deki bu şaheser yapının içinde kaybolun isterim. Eserleri sindirmek için ziyaretiniz esnasında yarım günden daha fazla zamana ihtiyacınız olacağını düşünüyorum.

    Glyptotek’in eşsiz koleksiyonundan bir kaç görüntü

    Copenhagen Card

    Yeri gelmişken belirtmem gereken bir şey var. Copenhagen Card şimdiye kadar gördüğüm, deneyimlediğim şehir/gezi kartlarının en iyisi, en işlevseli. Daha önce ifade etmiştim yine diyeyim bu ülke zengin bir ülke, asla aç gözlü değiller, tam tersine, ülkeyi ziyaretinizden dolayı (ki buna hiç ihtiyaçları yok, deli gibi turist kaynıyor her yer) adeta size teşekkür etmek için fırsat kolluyorlar. Bu kart bana bu teşekkürün bir şekli gibi geldi. A-B-C bölgeleri olmak üzere tüm toplu ulaşım araçlarında (çapı inanılmaz geniş), neredeyse müze benzeri tüm ziyaret edilmesi önerilen yerlerin hemen hepsinde geçerli bir kart. Verdiğiniz ücrete fazlasıyla karşılık aldığınız bir şehir kartı.

    Copenhagen Card’a ait web sitesinin arayüzü, bağlantı adresi burada

    Kart ile ilgili daha geniş bilgi ve kolayca karta erişim burada. Kartı satın alınca cep telefonunuza indirdiğiniz uygulama sayesinde bir QR kod tanımlanıyor (kolayca). Sonra sadece bu QR kodu okutarak girişlerinizi yapıyorsunuz.

    Karta sahip olunca cep telefonunuzdaki uygulamaya tanımlanan arayüz

    Christiansborg Palace

    Christiansborg Sarayı 800 yılı aşkın bir geçmişe sahip ve 1400’lerin başından beri devletin güç merkezi olmuş bir yapı. Bugün Danimarka Parlamentosu (Folketing) saraydaki odaların çoğuna sahipmiş. Başbakanlık, Yüksek Mahkeme ve Kraliyet Kabul Odaları da burada yer alıyomuş. O nedenle bazı bölümleri (parlamento vb.) ziyaret etmek için randevu alınması gerekiyor.

    Kraliyet ailesi tarafından kullanılan kısımlar, binanın alt kısmında yer alan ziyaretçi kabul girişinden giriş yapılarak görülebiliyor. Şahane ayrıntıları olan bu bölümler, kraliyet ailesi tarafından da halen kullanıldığı için monarşi ile halk arasındaki mesafeyi yakınlaştıran psikolojik bir etkiye sahip (bence).

    Sarayın sitesi burada.

    Christiansborg Sarayından bir kaç görüntü. Kraliyet ailesine ziyarete gelmişsiniz hissi vermiyor mu size de?

    Rundetaarn (The Round Tower)

    Yuvarlak Kule, şehre biraz yüksekten (yaklaşım 35 m.) bakmak için şahane bir imkan. 17. yüzyılda Kral IV. Christian bu kuleyi astronomik bir gözlemevi olarak inşa etirmiş. Zira o dönemde Avrupa astronominin önemini kavramaya başlamış. Yine aynı dönemde özellikle (denizciliğe hakimiyetleri nedeniyle) kolonileşme yolunda avantajlı durumda olan Hollanda gibi bazı ülkeler de bir çok böyle gözlemevi kurmuşlar. Bu konuda rekabet (kolonileşme ve okyanuslarda doğru yolu hızlı bir şekilde bulma ihtiyacı) Avrupa’ya böyle yüksek yapılar kazandırmış. Rundetaarn’ın çatısını ziyaret ettiğinizde gözlem araçlarını görebiliyorsunuz.

    Kulenin zirvesine döne döne yükselerek ilerleyen genişçe bir koridorla çıkmaya başlıyorsunuz. Zeminden itibaren yükselen bu rampa sistemi yapı içinde bulunan kütüphaneye kitapların ve çatı bulunan gözlemevine ilgili ekipmanının kolaylıkla taşınması amacıyla tasarlanmış. Zemin de bu amaca uygun olarak düz değil tutucu malzeme ile döşenmiş. Eğlenceli ilerleyiş ve dönüşler arada bir küçük molalara ihtiyaç duyurtabiliyor. Daha sonra şehri ayaklarınızın altına taşıyacak geniş teras katına çıkmak için bu defa merdivenli, dar bir koridor sizi bekliyor. Burada yaşanabilecek sıkışma ve kargaşa, geçiş bir sinyalizasyon sistemi ile kontrol edilerek önleniyor. Çıkış ve iniş yönüne belli sürelerle yeşil ve kırmızı ışık yakılıyor.

    Rundetaarn’a dıştan ve içten bakış, kuleye tırmanırken spiral biçimli yol ve tırtıklı zemini; gözlem kulesindeki araçlar ve şehre yüksekten bakış

    Amalienborg Palace

    Metin içinde bir kaç kez bu konu geçti biliyorum ama yine yeri geldi bakın, Danimarka dünyanın en eski ve en sevilen monarşilerinden birine sahip. Amalienborg Sarayı da ailenin yaşam yerlerinden biri. Gerçek bir kraliyet sarayının perde arkasını görmek için Kopenhag’daki bir çok saraydan biri de burası. Amalienborg Sarayı da ailenin resmi konutlarından biri. Kraliçe II. Margrethe, kış ve sonbahar aylarında bu sarayda ikamet ediyormuş. Aile yaşam alanlarını, gezindikleri bahçeleri, yemek yedikleri sofraları ve takımlarını, okudukları kitapları ve bunların yer aldığı kütüphaneleri ve daha bir çok şeyi halka açmış (bu benim dışarıdan gördüğüm). Gittiğimiz mekanlarda kendileri de olsa adeta selamlaşıp muhabbete girecekmişiz gibi (efendim bazı torunlarınızdan unvanlarını almanız hepimizi ziyadesiyle üzdü, yazık değil mi çocuklara, geleceği oynamışsınız bir yerde evlatların diyerek muhabbete girebilirdim :) hissettim.

    Sarayın müze olarak ziyaret edilebilen kısımlarında ailenin kimi özel eşyaları görülebiliyor

    Sarayın web sitesi burada.

    Amalienborg Sarayının önünde belli aralıklarla gerçekleşen nöbetçi askerlerin değişim töreni de ilgi çekici olabilir.

    Amalienborg Sarayının içinden bazı bölümler ve sarayın önünde nöbetçi değişim seromonisi

    Rosenborg Castle – The King’s Garden

    1606 yılında bir kır evi olarak inşa edilmiş bir rönesans kalesi. IV. Christian’ın birçok mimari projesinin bir örneği. Artık kullanılmadığı söylenen bu kaleyi ziyaret etmek için en önemli sebep kraliyet mücevherlerinin sergilendiği bölüm. Eğer kalenin içindeki mistik havaya kendinizi kaptırırsanız ve vakit kapanış saatine yakınsa bu kıymetli mücevher bölümünü görmeden oradan ayrılmak zorunda kalabilirsiniz. Bu sergi bölümü sarayın zemininin altında ve giriş ve çıkış kapıları ayrı. Dikkatli olmanızı öneririm.

    Web sitesi burada.

    Rosenborg Castle, özellikle hazine dairesi için görülmeye değer bir krallık sarayı. Ama güzel peyzajlı bahçesinde vakit geçirmek de iyi gelecektir.

    Frederik’s Kirke (Church) – Mermer Kilise

    Amelienborg Sarayının hemen yakınındaki bu kilise gerçekten ismiyle müsemma bir yapı: mermere gark olmuş bir kilise. Şehrin sevimli siluetine katkısı yüksek görkemli yapılarından biri. Yapımı sırasında (150 yıla yakın sürmüş) yaşanan çeşitli aksaklıklara rağmen 1800’lerin sonundan beri yerinde ihtişamlı duruşunu sürdürüyor. Belki ziyaretiniz sırasında evlenmek için burada bekleyen umutlu çiftlere de rastlayabilirsiniz.

    Web sitesi burada.

    Frederik’s Kirke Marmorkirken

    Magstrade

    Kopenhag’da gezerken önünde durup fotoğraf çekilmek isteyeceğiniz pek çok bina ile karşılaşıyorsunuz. Bunlardan bazıları öyle güzel bir araya gelmiş ve korunmuş ki sokağı tümden yanınıza alıp şehrinize taşımak istiyorsunuz.

    Bunlardan biri -Stroget’e epey yakın bir sokak- Magstrade.

    Sofiegrade

    Svanegade

    Nyboder Sarısı kışla binaları

    Eski Donanma kışlalarının yer aldığı tarihi sıra evler bölgesi. IV. Christian tarafından, o dönemde hızla büyüyen Danimarka Kraliyet Donanması personeli ve ailelerinin barınma ihtiyacını karşılamak için inşa edilmiş. Fotoğraflardaki 1757’de yapılmış. Halen Danimarka Donanması, Ordusu ve Hava Kuvvetleri personelini barındırmaktaymış.

    Bu evler tipik bir renge (Nyboder sarısı) sahipler. Halen günlük yaşamda bu rengi ifade etmek için Nyboder sarısı deyimi kullanılmaktaymış.

    Bu evleri görmek için özel olarak bu bölgeye gitmek çok anlamlı gelmeyebilir. Ancak Kastellet ve Rosenborg Sarayı arasında kalan bu bölgeyi, ikisi arasındaki kısa mesafeyi yürürken görmeniz oldukça mümkün.

    Superkilen Park

    Kopenhag’ın Nørrebro semtinde halka açık bir parktır. Park, göçmenleri ve yerel halkı bir araya getirmek, Danimarka’nın etnik açıdan en çeşitli ve sosyal açıdan en zorlu topluluklarından birinde hoşgörü ve birliği teşvik etmek için tasarlanmış. Nørrebro bölgesinde metrodan inip yüzeye çıktığınız zaman etnik farklılıkları olan insan toplulukları hemen dikkatinizi çekiyor. Yazılı kaynaklara göre bu bölgede 60 farklı milletten insan bir arada yaşıyor. Bu farklılıkları hem kendi aralarında hem de yerel halkla bir araya getirmek amacıyla yaklaşık 1 kilometrelik alana (750 m) etkileşim alanı kurulmuş. Burası sadece açık alanlardan değil aynı zamanda kapalı mekanlara da sahip.

    Dev bir şehir sergisi olarak tasarlanan park içerisinde; Los Angeles, Muscle Beach’teki egzersiz aletlerinden, İsrail’deki kanalizasyon drenajına, Çin’deki palmiye ağaçlarından Katar ve Rusya’daki neon işaretlerine kadar birçok farklı kültürden kült objeleri içeriyor.” Bu yazıyı Arkitekt isimli internet dergisinden aldım. Metnin devamını okumak için burada ilerleyebilirsiniz. Size de iyi gelebilir.

    Superkilen Park’tan bir bölüm

    Assisstens Cemetery

    Hani bazen şöyle cümleler kurar ya da duyarız: “dirisine saygısı yokki ölüsüne olsun”. Tam bu cümlenin karşılığı (ama ters yönden) bir mekandayız. Burası ünlülerin mezarları, yemyeşil doğal güzelliği ve huzurlu atmosferiyle insanı kendine çeken bir ruha sahip. 1700’lerin sonunda, duvarlarla çevrili şehir mezarlığını rahatlatmak için açılmış. Danimarkalı ünlü hikaye yazarı Andersen, filozof Søren Kierkegaard gibi konukları olan bir yer haline gelmiş. Heykeller, ağaçlar, bahçeler burayı halkın dinlenme amaçlı kullanmasına da imkan tanımış. Mezar alanları abartılı olmayıp anma amaçlı olduğundan tarihi ne olursa olsun yakınları tarafından korunan, bakımı yapılan, çiçeği eksik edilmeyen halleriyle örnek bir yapıya dönüşmüş.

    Christiana

    Şehrin ortasında özerk bir bölge, kulağa çok garip geliyor değil mi? Hikayesi uzun ve şaşırtıcı bir yer burası. Uyuşturucu madde satışı ve kullanımıyla gündemde olmak istemeselerde bugün bin kadar kişinin bu duvarlarla çevrili alanda yaşadığı (en azından kontrol altında deniyor), çeşitli el işi ve toplama ürünleri satarak yaşamı sürdürdükleri söyleniyor. İçeride sadece bazı bölümlerde fotoğraf çekilebiliyor. Bu konuda dikkatli olmakta ve uyarı yazılarını dikkate almakta yarar var. Görmeden edemedim ama bana pek sıcak bir yer gelmedi :).

    Church of our savoir

    Adı “Kurtarıcımızın Kilisesi” anlamına geliyor. Dışındaki sarmal merdiveniyle en tepesine kadar çıkılabilen, Kopenhag’a tepeden bakmak için şahane bir manzara sunan bu kilise Kuzey Avrupa’nın en yüksek barok mimarili kilisesi olarak kabul görüyor. Her saat melodi çalan çanıyla da dikkat çekiyor. Tadilat nedeniyle kapalı olduğu için ziyaret edememiş olmak üzücü olsa da dıştan ve yakından mimarisini görmekle yetindik.

    Botanical garden – Natural History Museum

    Bir başka ülkeye, kente gidince orada görmeye değer bir botanik bahçesi var mı. bilmekte yarar var. Zira varsa hem dinlenmek ve hem de ziyaret edilen ülkeye özgü bitkileri görmek böylece mümkün olabiliyor. Avrupa’daki şehirler genelde botanik bahçeleri ile birlikte kayda değer doğa tarihi ve zooloji müzeleriyle de size bir ziyaret noktası sunuyorlar.

    Kopenhag Botanik Bahçesi ve Doğa Tarihi Müzesi, Kopenhag Üniversitesi’nin bir parçası. Bahçe, Danimarka’daki en büyük canlı bitki koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda herbaryum ise, Danimarka’daki en büyük korunmuş bitki koleksiyonuna sahip. Rosenborg Sarayının hemen yakınındaki botanik bahçesinden ücretsiz olarak yararlanmak mümkün. Palmiye ve Kelebek Evleri ise ücretle gezilebiliyor. Sitesi burada.

    Bahçenin bir bölümünde yer alan Doğa Tarihi Müzesi diğer benzerleri gibi özel koleksiyonlara sahip. Ufkunuza yeni bilgiler ve görseller sunacak farklı sergilerse belli periyotlarla izleyicisini bekliyor. Biz şehri ziyaret ettiğimizde Neandertellerle ilgili oldukça sıra dışı bir sergi vardır. Sitesi burada. Güncel sergi takvimine siteden ulaşılabilir.

    Lousinana Museum of Modern Art

    Burası Kopenhag’ın biraz dışında (Copenhagen Card sizi buraya kadar getirmekten de geri durmaz elbette, kartınızın ulaşım çapı buralara kadar genişliğe sahip), bir sanat müzesi ve heykel parkı. 1945’ten beri açık. Ama sadece resim, heykel vb sergilerden oluşmuyor. Doğanın içinde, denizin kıyısında şahane bir plajı, kafe ve restaurantları da olan bir yer. Kesinlikle geldiğinize deymekte. Web sitesinden kontrol ederek hangi alanda hangi sanatçıların eser sunumları var bakabilirsiniz. Adının geldiği nokta da çok ilginç. Buraya yazmayayım ama siz de merak ederseniz müzenin kurucusu Knud W. Jensen’in villasını ve bahçesini neden böyle bir işe vakfettiği sitede tarihçe bölümünden hızlıca okuyun derim :)

    Ben buranın huzurulu iklimine bayıldım. Sahildeki tepeden hemen karşıdaki Helsingborg (İsveç)’a gitmek üzere beri taraftan (Helsingör-Danimarka) hareket etmiş olan feribotları izlemek, sahilde yabancı ülke taşlarını sektirmek, kafede ya da şık restaurantlarda neşe ile sohbete girişmiş beyaz tenli güler yüzlü insanlara tanıklık etmek çok iyileştiriciydi.

    Web sitesi burada.

    Little Mermaid

    Gefion Çeşmesi

    Kastellet

    Estetik-Temizlik-Düzen

    Öresund Köprüsü, Bilet, Trenler, Malmö’ye geçiş

    Evet, en başta bahsi geçen Bron III Broen isimli dizide en çok sahneye gelen mekanlardan birine geldik; Öresund Köprüsü. Bir şeye uzaktan bakmakla içinde olmak apayrı şeyler malum. Bugün uzaktan baktığımızın içinde olma zamanı.

    Kopenhag Merkez Tren garı (sitesi burada) sizi pek çok farklı yere taşıyabilecek trenlerin buluştuğu, ayrıldığı bir yer. Giriş katındaki satış ofislerinden ya da kiosklardan veya internet üzerinden biletinizi aldıktan sonra panolardan bineceğiniz trenin hangi perona geleceğini takip etmeniz gerekiyor (tüm Avrupa tren istasyonları için geçerli). Doğru perondan aldığınız bilete uygun ternin vagonuna bindiğinizde camlardaki “sessiz olunuz” ibaresi dikkatinizi çekecektir. Bu insanlar trenlerde yolculuk yaparken çoğunlukla bir şey okumakla meşgul olduğundan sessiz olmanız, müzik dinliyorsanız kendi duyacağınız kadar sesi açmanız konusunda uyarılıyorsunuz.

    Biz Malmö’ye gideceğimiz için otomattan aldığımız biletle ve peron takibiyle trenimizi ve vagonumuzu buluyor boş olan bir koltuğa oturuyoruz. Bazı koltukların baş üstünde dijital bir ifade ile bu koltuğun bir yerden bir yere rezerve edilip edilmediğini belirten uyarılar bulunuyor. Buna dikkat ederek oturduktan sonra numaralı bilet (özellikle kısa mesafeler için) almak gerekmiyor.

    Tren havalimanından da yolcu aldıktan sonra hızla Öresund Boğazına doğru ilerliyor. Kimi yerlerde yer altından köprüye gelince ise köprünün ara katından (üstten arabalar gidiyor) hızla Malmö’ye doğru ilerliyoruz (şurada bir kaç güzel fotoğraf ve bilgi var). Dizide geçen kimi sahneler gözümün önüne geliyor. Heyecan verici. Kısa bir süre sonra ise Malmö C (Malmö Merkez Tren İstasyonu)’ye varmış oluyoruz.

    Tivoli Bahçeleri

    Şehri merkezindeki bu büyük eğlence parkı kış aylarında kapalı oluyor. Eğer Kopenhag ziyaretiniz kış mevsimi dışına denk gelirse ücretli olarak girilen bu parkı görmek isteyebilirsiniz. Sitesi burada.

    Copenhagen City Hall

    Kopenhag Belediye Binası, vaktiniz yeterse görmeye değer bir ziyaret noktası. Şurada bilgi alınabilir (evlilik törenleri için randevu almak da mümkün).

    Danimarka Milli Müzesi

    Sitesi burada.

    Frederiksberg

    Ayrıntılar burada. Kopenhag’da uzunca bir zaman geçirecekseniz yemyeşil doğası ve huzurlu ortamıyla bir gününüzü buraya ayırmanız öneriliyor.

    Design Museum Denmark

    Sitesi burada. Ulusal ve uluslararası ölçekte el sanatları ve tasarım konusunda eserlerin, sergilerin yer aldığı müze.