Arka Yüz’ün 158. sayfasında yer alan aynı başlıklı yazıma ilham kaynağı olan fotoğraflardır.



Levent Şık’ın, gezilerinden ilham alarak vücuda getirdiği yazıları.
Arka Yüz’ün 158. sayfasında yer alan aynı başlıklı yazıma ilham kaynağı olan fotoğraflardır.



Eğer Kuzey Makedonya’ya bir seyahatiniz olursa bir Türk evladı olarak ziyaretinizi bekleyen noktalardan biri de Kocacik (Kocacenk) köyünde kurulu Atatürk Anı evidir.

Kocacik, çevredeki pek çok köy gibi bir Yörük Türkmen köyü. Yüksek dağların yamaçlarında gizli bu yerleşimlerin duvarlarında Türk bayrağı dalgalanıyor. İsimleri, duruşları Anadolu Türkünden farksız. Gözleri ve kulakları hep anavatanda. Konuştuğumuz herkes bize Türklüğün coğrafyası olmayacağını hissettirdi adeta.


Kocacik Kalesi, İpek Yolu üzerindeki Ohri’yi fetheden Osmanlı askerleri tarafından 1385’te Çandarlı Hayrettin Paşa idaresinde ele geçirilmiş. Ancak bir kaç gün süren abluka ve çeşitli savaş oyunları neticesinde yüksek bir yerde olan kale ve çevresi büyük şehitliğe dönmüş. Romalılar kaleyi terk etmek zorunda kalmış. Kalenin çevresinde büyük bir savaş olduğundan o yere Kocacenk yeri adı verilmiş ve zaman içinde değişerek bugünkü Kocacik adını almış.


Yakın zamanda köyün öğretmenleri Atatürk’ün baba evinin burada olduğuna dair rivayetler üzerine Makedonya ve Türkiye’de arşiv taramaları yapmışlar. Toprak altında kalan evin yeri tespit edilmiş. Köyün yaşlı ileri gelenlerinin ifadeleri doğrultusunda önce toprak altındaki temeller bulunmuş ve üzerine bina orijinal haliyle yeniden inşa edilmiş. Makedonya ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerinin destekleri ile oluşan anı evi Atatürk’ün yaşamına dair pek çok izi ve anıyı da içinde barındırıyor.


Üç görevlisi olan müzede bize hukuk öğrencisi Necmettin bey yardımcı oldu. Bu dağ başı coğrafyasında, köyün hemen üzerinde yer alan ve ılık ılık esen rüzgarla tenimize işleyen o müstesna insana dair anılar insanın boğazını düğümlüyor elbette. Başta Atatürk’ün baba dedesi Kızıl Hafızın Kuran okurken olmak üzere, babası, annesi, Makbule kardeşi ve kendisine ait balmumu heykelleri Eskişehir’den gelmiş. Canlı gibiler. Bir yerde okumadım ama Büyükerşen imzası taşıdıkları ifade edildi.



Buraya gelmek için iki yol seçeneği var. Ohri’deyseniz 1,5 saatlik bir yolculukla Struga üzerinden geçerek, ihtişamlı meşe ormanları arasında kıvrılan Drim nehri kenarından ilerlemeniz ve bir süre sonra nehri solunuza alıp dağ yolunda ilerlemeniz gerekiyor. Yollar tertemiz ve sıkıntısız. Bu yolculuk sırasında bir çok Türk köyünün içinden geçerken neredeyim sorusunu sıkça sorduğunuzu fark edeceksiniz.

Diğer yol ise Üsküp, Gostivar yönünden gelen ve Debar (Debre)’a devam eden yol. Yine size Drim nehrinin yemyeşil pırıltılı suyu eşlik eder. Mavrova milli parkı içinden geçersiniz. Debar’a gelmeden Anı evinin tabelasını görür sola yine dağ yoluna vurursunuz. Ve tekrardan Anadolu coğrafyasında ama bu kez tertemiz evleri, yolları ve sokaklarıyla Türk köyleri arasında ilerleyip Kocacik’e ulaşırsınız. Bu arada meydanında büyük bir Atatürk heykeli bulunan ve onun da iki yanını Türkiye Cumhuriyeti ve K. Makedonya Cumhuriyeti bayrakları süsleyen Jupa’dan geçersiniz. Büyük bir belediyeliktir.

Levent Şık-(08.19) @ Kodzadzik, Debar, Macedonia
İtalyan Alplerinin en şahanesi, bin beş yüz metrede, turkuaz-yeşil rengiyle göz kamaştırıcı Braies Gölü. Dev kaya kulelerinin batışı ve arada kalan boşlukta efsaneye göre altın avcılarının kıskançlıklarından doğan karstik oluşum.

Yürüyerek çevresini bir buçuk saatte gezebilirsiniz. Kimi yerlerde yükselen, bazen de su seviyesinde eşsiz ışık oyunlarıyla adeta sizi içine davet eden bu perinin etkisinden kurtulup hemen yakındaki aracınıza yol almak hiç de kolay değil. Büyülü bir atmosferi, yer yer deniz kıyılarındakini aratmayan kumsalları ile karşı koyamazsanız bağrında kulaçlarınızın sesini duyabileceğiniz peri.
Küçük ve önemli not: Bu gölü ziyaret etmek için italyan trafik ve park etme kuralları gereği sınırlı alana park etme belgeniz olması gerekir. Eğer bu sınırlı alana giriş yetkiniz yoksa büyük bir trafik cezası alabilirsiniz. O nedenle burayı ziyaret için saat 15.00’ten sonra diğer araçların giriş için kabul edildiğini unutmayın.
Karşılaştığımızda -pek çokları gibi- siz de “ne gezdin be Levent” cümlesiyle merhaba demeyin olmaz mı? Şöyle deyin mesela “ne kadar güzel yerlere gittiniz, Allah içinize sindirsin. Beraber bir plan yapsak da en yakın zamanda biz de oraları görsek” Olmaz mı? Olur elbette, olur. Sosyal medya için gezmeyen, gezdiği yerleri sevdikleri de görsün, yaşasın ister. Okuyup araştırır, gezer; fotoğraflarını alt yazısız bırakamaz ki bildiği kadarı en azından bu yolla izleyenlere ulaşsın.
Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre çoğumuz sosyal medya için geziyormuşuz. Demişler ki: “hiç bir ücret almadan sizi dünyanın en güzel yerlerine götüreceğiz, gezdireceğiz, geri getireceğiz. Bir tek isteğimiz var bu geziye dair hiç bir bilgiyi hiç bir yerde paylaşmayacaksınız”. Deneklerin %80’e yakını bunu kabul etmemiş. Yani “madem paylaşamayacağım neden gezeyim yahu“.
İkinci merhaba konusu, “ne çok paranız varmış arkadaş” Vallahi çok paramız yok. Deli gibi de kazanmıyoruz. Çalıştığımız işlerden kazançlarımız belli. Çok şükür devletimiz emeğimize bir karşılık veriyor. Ama bu meblağlar deste yapacak kadar değil. E bu zamanda yaklaşık yediyle çarpılan (güncelleme 06/2023, ah ah 2019’u nasıl arıyoruz şimdi:) bir para birimiyle bu kadar nasıl geziliyor?
Şöyle oluyor efendim; ömrümüzün, sağlığımızın müsaade edeceğini farz ederek bir sonraki yılın tatilinde nerelere gidebiliriz ve yaklaşık bütçemiz ne olur diye düşünüyoruz. Tabi bir Almanınki kadar evdeki ile çarşıdaki hesabımız uyuşmuyor ama yine de tutturuyoruz hedefleri. Bu durumda gidilecek ülke ya da ülkelerin para birimi ile daha sonbahardan itibaren yaşamaya başlamak gerekiyor. Döviz kuru yüksek diye evde oturacak halimiz yok. Olduğu kadarını, aman belki yarın düşer falan demeden alıyoruz. Almak için ne gerekiyor o parayı ıvır-zıvıra harcamamak gerekiyor. Evde olan bir şeyden bir tane daha almamak, bunun için direnç göstermek gerekiyor. Üç ayda bir cep telefonunu, altı ayda bir ayakkabıyı, sekiz ayda bir montu, tişörtü atmamak gerekiyor. Çevremiz bu tür tuzaklarla dolu. Seni neden sürekli avm kültürüne davet ettiklerini fark etmen gerekiyor. Çünkü orada dolaşırken -mesela bir pazar günü- ihtiyacın olup olmadığına bakmadan iki tencere, bir tava, bir çatal-bıçak-kaşık seti ya da üçüncü bir kaban, yirmi ikinci bir ayakkabı ile eve dönmüş oluyorsun. Kredi kartın ateşler içinde yanarken sen hala soğuk suyu içmekle meşgul olacağın uğraşılarla bunu fark etmiyorsun. Bunları yapmamak gerekir sevgili dost. O zaman para birikiyor. Ama amaçsız para birikmesi de ruhu yoran bir şey, o zaman yanlış işlere de kapılabilirsin. O yüzden amacı başta tespit ediyoruz. Bu biriken barbunlar, zümrütler sizi Dolomitlere götürecek, Meteora’ya, Zakintos’a, Yanya’ya götürecek. Ve oralara ulaştığınızda avm tuzaklarından korunabildiğinizi görünce kendinize inancınız artacak.

Bu yaz tatilimizin önemli bir kısmını yine arabalı ve bol ülkeli, şehirli, doğa temalı yerlere ayırdık. Zahmetsiz rahmet olmuyor. Hazırlıksız, gidilecek yerlerle ilgili okuma yapmaksızın bir yere gidilmiyor. Gidilirse de zaman ve para çarçur oluyor. Bunu bu yıl ben de net olarak yaşadım. İtalya’da çok merak ettiğim için yolumu bile ona göre düzenlediğim Puglia’yı göremedim. Neden çünkü bir Türk kolaycılığı ile “bakarız ya, nasılsa buluruz biz orayı” dedim. Olmadı. Arama motoruna Puglia yazın, bakın. Nerelerden fotoğraf getirememişim, o güzelim sokaklarda adımlarımı atamamışım siz de görün. Çalışmadan olmuyor velhasıl.
Bu yılki uzun gezimizde geçen yılki rakamları aşmak isterdim ki çok şükür bunu gerçekleştirebildik. Geçen seneki Balkan Turunda yaklaşık 5200 km yol yapmışız. Bu sene bu rakamı ve erişilen coğrafi alanı genişlettik, yaklaşık 8000 (7980) km araç sürmüşüz. Buna bağlı olarak yakıt tüketimimiz de 237 litreden 385 litreye çıkmış. Aracımız yüz kilometrede 4.8 litre yakıt tüketerek ona verdiğimiz ilgi ve bakımın karşılığını bize iade etmiş, sağ olsun.
Genelde maliyet hesabı yapılırken günlük yaşam şeklimiz çok belirleyici oluyor. Büyük paraları kısa sürede hiç edecek pek çok insan vardır. Bizim amacımız evde ya da ülkedeki bir tatil beldesinde olsak nasıl yaşarız diye sorup kendi yaşam standartlarımız çevresinde kalabilmektir. Özelden mesaj atarak soranlara günlük net giderlerimizi iletebilirim. Burada yazmayı anlamlı bulmuyorum. Ama kişiye göre değişmeyecek şeylerden bahsedebilirim. Örneğin 8000 kilometrelik yolda toplam yaklaşık 750 TL otoyol ücreti ödedim. Seyahatlerimizin büyük kısmı, ben sevmesem de, zaman kazanmak açısından otoyollar üzerinden gerçekleşti. Otoyol dışına özellikle çıktığım, doğal ortamı göreyim, otoyolun hızından kurtulayım dediğim yerlerin ücretlerini de eklersem bu rakam en fazla 780 TL olur. Çünkü otoyol dışını -nispeten mantıklı rakamlar talep eden- Yunanistan ve K. Makedonya ülkelerinde tercih ettim. İtalya otoyol konusunda en cep yakan ülke. 226 kilometrelik Napoli-Roma arasındaki otoyola 22 Avro (142 TL) ödedim. Bu büyük şoktu tabi. Daha önce 2li, 3lü avrolar alınırken birden 22 ödeyince parayı alan görevliye “ekranda yazan doğru mu” diye sormak zorunda kaldım. O da gülerek “yes, yes” yanıtı verince bir ferahladım. Ama özellikle bizim dolaştığımız Güney Batı İtalya’da otoyol dışında yol almak oldukça güç. Dağlar o kadar keskin ve dik ve hareket alanından yoksun ki en doğru seçenek bulunmuş bir otoyol oluyor. Otoyol konusunda bir diğer şoklamayı da Yunanistan’da yaşadım. Genelde yol ücretleri 2-4 avro arası değişirken Patras’tan Yanya’ya giderken Rio-Antirio Köprüsü bize 12 avroya mal oldu. Bu da sarsıcıydı. Ama sonra haritaya bakınca -ki Korint Boğazı köprüsüdür kendileri- karadan devam etsek saatlerce sürecek bir yolculuktan ya da aşağıya inip gemi beklemekten kurtarmıştı bizi, sağ olsun. Köprü de çok şık bu arada. Paylaşımlarımda videosu vardır. Haberleri izlediğim zamanlarda bu köprünün yapılışı ve açılışından haberdar olmuştum. O yüzden üzerinden geçiyor olmak keyif verdi, bedelini ödedik tabi. Otoyol konusunda şimdilik maceralar bunlardan ibaret. Ha unutmadan Avusturyalı abiler o muhteşem yolları için hiç bir ücret talep etmediler. Yadırgadım doğrusu.
Derseniz ki otoyol kalitesi, güvenliği ve diğer hizmetler o zaman yazacak şeyler var elbette. Yunanistan’da otoyolların bir kısmı devlet, bir kısmı özel sektör tarafından işletiliyor. Ama standartlar aynı. Tertemizlikleri dikkate çekici tuvalet kabinleri, araçların cesametine göre ayarlı özel park alanları ihtiyaçlarınızı gideriyor. İtalya’da otoyollardaki dinlenme yerleri iki grup. Ya sadece WC ihtiyacı için organize yol kenarı tesisleri ya da Autogrill denen her türlü ihtiyaca yanıt verecek tesisler. Autogrillerde wifi, WC ücretsiz. Büyük bir market ve mutlaka kahve bölümleri mevcut. Yiyecekler her ihtiyaca hitap eder gibiydi. Tuvaletler tüm ülkelerde tertemizdi. Aksini hiç görmedim. Sadece tuvalet ihtiyacı için olan dinlenme yerleri dahi kamera kontrolünde ve belli aralıklarla ekipler gelip temizlik kontrolü yapıyorlar. Çalışanları da gördüm. Hiç birisi ben niye bu işi yapıyorum ki bedhahlığında değildi. Gayet neşeli, iş üniformalı, saçı-sakalı düzgün, güler yüzlü gencolardı. Panodaki listeye geliş saatlerini ve yaptıkları işleri yazıp gittiler. Bu tesislerdeki hiç bir şey bozulabilir, sökülebilir ya da kırılabilir malzemeden değildi. Her şey sensörlü ve kırılmaz şekilde ana konstrüksiyona gömülüydü. Tuvalet kağıdı ve sıvı sabun olmayan hiç bir tuvalet görmedim. Aynasında, armatüründe su ve kireç lekesi olan hiç bir otele tanık olmadım.
Biraz da rotamızdan bahsedeyim isterseniz. Bu yirmi dört günlük bir seyahatti. İpsala’dan (Türkiye’den) ayrılırken de Meriç Nehrini enine kat ederek nöbetteki askerlerimize selam verip Yunanistan ülkesine giriş yaparken de bir sorunla karşılaşmadık. Geçen yılki paylaşımlarımdan bilineceği gibi Yeşil Kart Sigortası pasaporttan sonra sorulan ikinci evraktı. Egnatia Odos otoyolunu yaklaşık Kavala’ya kadar takip edip tabelaların yönlendirmesiyle Keramoti’ye ulaştık. Buradan yüksek standartlı feribotlarla Tasos adasına geçmek çok kolay. Ayrıntıları Tasos’la ilgili yazımda bulabilirisiniz.

Bundan sonra konaklanan şehirlerin isimlerini vererek ana hattı aktarmak isterim. Gidilen yerlere dair gözlemleri ayrıca oralarla ilgili yazılarımda ele almaya çalışacağım. Çünkü yazılacak çok şey var. Konaklama yerlerinin yanında parantez içinde buralara benim ayırdığım zamanları görebilirsiniz. Bir fikir vermesi açısından onları da paylaşmak istedim. Tasos (ada, 2 gece), Kalampaka (Meteora) (1 gece), Atina (2 gece), Zakintos (ada, 2 gece), Yanya (1 gece), Igomenitsa (Yunanistan) – Bari (Italya) Feribotu (1 gece), Nerano (1 gece), Roma (2 gece), Pisa (1 gece), Dolomitler (Italya Alpleri, 2 gece), Zagreb (Hırvatistan) (2 gece), Üsküp (Kuzey Makedonya) (2 gece), Ohri (3 gece), İskeçe (Yunanistan) (2 gece).

Bütçenin büyük bir kısmı konaklamalara gitti. Çünkü belli bir standardın altına inemiyorsunuz (yaşım 25 olsaydı ancak yarısını harcardım). Araçla gezdiğiniz için güvenli otopark olan tesisleri kolluyorsunuz. Kahvaltı vazgeçilmez öğününüz olduğu için onu da içeren seçeneklerin peşinde oluyorsunuz. Bunlar tercih meselesi. Örneğin Italya’da kahvaltı denince 1 kruvasan ve 1 espresso anlaşılıyor. Bizim kafayla alakası yok. Ama bir başka ülkede ya da şehirde evinizdeki kahvaltıyı aratmayan bir sunumla karşılaşıyorsunuz, Deneyim hep bunlar tabi. Yine bir tercih olarak akşam yemeklerini geçiştirmemeye çalışırım. Burada, dışarıda bir akşam yemeğine ne ödeniyorsa yaklaşık oralarda da öyle oluyor. Farkı porsiyonların daha doyurucu olması. Neden verdim şimdi bu kadar parayı demiyorsunuz. Kullanılan ana malzeme çoğunlukla doğal olduğundan yemekler de, salatalar da lezzetli oluyor. Market alış verişlerine ayrılan bütçenin çapını market alışkanlığı belirliyor. Her gittiğinizde cips alıyorsanız fazlasını buluyorsunuz. Ama örneğin bizde henüz tadı oturmayan meyveli yoğurtlar, meyvesinden kendinizin elde ettiği meyve suları, fırından alınan taze ürünler her zaman çok cazip geliyor. Muz tüm gezdiğimiz yerlerde 1,20-1,30 avro civarındaydı. Neredeyse tüm ülkelerde şubesi bulunan Alman market zinciri Lidl tam bir can simidi. Çünkü özellikle her yerde aynı lezzeti sunan fırını ve portakal suyuyla hep tercih sebebi. Bir başka Alman devi Spar ve ülkeye özgü marketler her zaman meyve, sebze reyonlarında albenili, uygun fiyatlı ürünleriyle sizi bekliyor. Bütçeyi orada bırakmamak için dikkat etmek lazım.

Bu metni burada notlamak isterim. Aklıma yeni şeyler geldikçe eklerim. Ama ana hatlar bunlar. Bundan sonra vakit buldukça gördüklerimi şehir şehir anlatmaya çalışacağım. Keyifle okunması, okuyanı yola koyması dileği ile. (Levent Şık -14.08.19)












Şehirler, insanlar, hayatlar; kimi yerde öyle farklı ki, uzağında kalıyor gönül her birinin. Oysa bazıları öyle değil, daha ilk nefeste içine alıyor insanı ve ayağına değen her Arnavut kaldırımı taşı adeta yıllar öncesinden bir ses fısıldıyor kulağına, şaşıyorsun.
Yıllar yılı ismini bildiğim bu İskeçe (Xanthi)’nin hiç bu kadar yakın geleceğini sanmazdım yüreğe. Evvel ezelden dikilen çınarların gölgesi öylesine kucaklayıcı ve keskin ki çok çok uzaklara taşıyor seni bu sıcak iklimde. Biliyorsun ki geri doğru attığın her adım seni o çınarın fidanlığına taşıdıkça tanış olduğun kimseler daha da yakın geliyor ruhuna. Daracık sokaklarıyla Ahiriyan mahallesinde dolaşırken kırık dökük Türkçeleriyle evlerine davet eden yaşı başı yerinde teyzeler, kendi hayat hikayelerinden hayatlar süzen sohbetler insanın içine içine taşıyor o kaldırım taşlarındaki sesleri.
Sonra bir kahve içimi bir başka çınar gölgesinde, hiç dilini bilmediğin insanların muhabbetindeki vurgulara bırakıyorsun kendini, başlıyorsun bir kaç satır yazmaya. Kıyamıyorsun geçen zamana, biraz daha satın almak istiyorsun yarından, avans niyetine, biraz daha. Bırakıyorsun mücadeleyi kendinle ve diğer her şeyle; diyor ki için bir daha mı geleceksin dünyaya. Sal, bırak yükünü bu yüzlerce yıllık çınarın gölgesine, bırak her şeyi ve anı yaşa.
Bir gün, bir geceliğine gelip de iki gecede doyulamayan bir yer burası. Öyle sessiz, öyle sakin ki kendini alıp gidemiyor insan. Batı Trakyamızda atalarımızdan miras insanlarıyla Edirne’nin bir ilçesi sanki. Köklü bir tarihe sahip mütevazı bir kent. Eski İskeçe kentin hemen üzerinde, yamaçta; sokak sokak gezilecek, kapı kapı koklanıp, yaslanılacak bir tarihi vesika. Etkisinde kalmamak imkansız.
İskeçe, Drama arasındaki eski yolu takip ederek kendinizi doğanın göbeğinde bulabilirsiniz. Ayrıca türkülerimizde geçen Drama Köprüsü de bu güzergahta. Drama’da kısa bir tur attıktan sonra Amphipolis Aslanı’nı yerinde görebilirsiniz. Bunun için, Strimon Nehri’nin kıyılarındaki düzlüğe MÖ 437 yılında kurulmuş olan Amphipolis Antik Kenti yakınlarındaki Strimon Nehri Köprüsünü hedef alıp sahile doğru gitmeniz gerekir.













