İnsan kendini özler mi?

Mira: İnsan kendini özler mi?

Albert: Özler bence. Ben özlüyorum. On gün önceki halimi bile… Nedenini düşündüğümde cevabım hazır: O zamanlar kaygılarımı küçültüp yönetebilen, umutlarını tazeleyebilen, düşüncelerini kalbine taşıyıp bir sanat objesinde ifade edebilen biriydim.

Mira: Sorarken fark ettim, soru sormayı bile özlüyorum artık. Bir zamanlar büyük cümleler kuran, kendinden emin, her sorunun cevabını bilen biriydim. Şimdi hiçbir şey bilmiyorum. Son zamanlarda en çok hissettiğim şey bu: Emin değilim, fikrim yok. Oysa eminlik ne güzel duyguydu.

Albert: Yaş dönemleri bizi evirip çeviriyor. Gün içinde işittiğimiz ya da sadece şahit olduğumuz şeyler bile içimize işliyor. Sonra duygular karmakarışık hale geliyor, bir anda hepsinden uzaklaşıyoruz. Üzücü mü? Evet. Ama çok da doğal

Mira: Bende de bir boyun eğmişlik var. Birine bir şey anlatmak istemiyorum. Daha kötüsü, kimsenin anlamayacağına ikna olmaya başlıyorum.

Albert: Doğal işte. İnsan kırklı yaşlarını geçtikçe kimseye bir şey anlatamadığını, aslında anlatmak istemediğini fark ediyor. Çünkü özne hep biziz. Birine kızdığını farz et. O kişiyi çerçeveden çıkarınca kızgınlık sürüyorsa, kızdığın aslında sensin.

Mira: Peki bu değişim tutarsızlık mı? Sürekli fikirlerim değişiyor, beş yıl önceki halime bile muhalifim. Bu durumda başkalarının beni anlamasını nasıl beklerim?

Albert: Ben buna ilerlemek derim. Olacağın ben’e doğru hızla gitmek. İnsan değişir. O yüzden de başkalarını olduğu gibi kabul etmek daha kolay geliyor bana. Ama çoğu kişi kendini anlamaya bile çabalamıyor. İşte asıl uzaklaşma sebebim bu.

Mira: İnsanların değişebileceğini biliyorum. Bu yüzden de onları olduğu gibi kabul edip sorun çıkarmayan birisi olmayı daha çok seviyorum. Ama çoğu kişinin öyle olmadığını bu konuştuğumuz şeyleri hiç düşünmediğini görüyorum. Asıl insanlardan uzaklaşma sebebim benim bu. Fikir geliştirip duygularını anlamak için kimse ama kimse çaba sarf etmiyor.

Aslında bugünkü halimin sebebini biliyorum. Önceki hayatımda — evli olduğum yıllarda — hiçbir şey düşünmek zorunda kalmıyordum. Kendimin donmuş bir sürümü çok sevilmişti. “Tutulan” o ben değişmesin diye uğraşıyordum. O hayat bitince, yeniden başlamak istedim. Yirmi beş yıllık deneyimi sildim, yirmi altı yaşıma döndüm. Son beş yılımda ise eksik kaldığını düşündüğüm o yılların deneyimini sıkıştırdım.

Albert: Hikayeni hayretle ve biraz da gıptayla dinliyorum. Müthiş. Ben şöyle okudum sonunu: yirmi altı yaşın rehavetiyle kendini yeni zamana teslim ettin. Ama sonra peki ben ne olacağım dedin. İşte o soruyla evrimleşme sürecin başladı. Şimdi sancısını çektiğin bu yakıcı sorunun, zamanla dönüşümüne karışması çok doğal.

Mira: Kendimi kapatmışım.

Albert: Endişeye mahal yok. Zira her uyku sonrası yeniden doğarız. Kimileri sabah kimileri gece. Gerçek olan şu ki kendi enerjisini üretebilen herkes (tüm sistemler) bir vakit sonra yeniden doğmuş olmanın ödülünü alır.

Mira: Yaptım. Yapıyorum. Kendimi yeniden yaratıyorum. Ama özümü koruyarak yapmanın daha değerli olduğuna inanıyorum. Özgün kalarak, özümdeki ben’le yeni geleni karşılamaya çalışıyorum. Karamsarlığı sevmiyorum. Umutlu ve aydınlık olmayı yeğliyorum.

Ama bazen keskin gerçeklerle karşılaşınca bocalıyorum. Çünkü evlendiğimdeki dünyayla boşandığım zamandaki dünya bambaşka. Evlilik kadın ya da erkeğe farklı konfor alanları sağlıyor. Ceremenin tümünü biraz da gönüllü olarak ondan çekiyoruz. Hiç evlenmemişler bahsi geçen bu şeyi hiç bilemez. Ama evlenmiş olanlar da onların özellikle kırk yaşından sonraki hissiyatını bilemez. O şerbet içilmiştir bir kere.

Albert: Az önce özgün olmaktan bahsederken aklıma geldi. Varoluşta ham hal, orijinallik olağanüstü kıymetli. İnsanları sıradan, heyecansız, merak edilmez yapan şey de birbirinin tekrarı olmalarıdır kuşkusuz.

Konuyu değiştirmiş olacağım ama seninle yakın zamanda yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum. Parkta yürüyüşteyim. Bir yaz akşamı için erken bir vakit, saat yirmi bir civarı. Gündüzün aşırı sıcağı bir nebze kırılsa da sıcak yine yerinde. Çimlere serilmiş bir sürü insan kendi halinde sohbette. Genelde ikili, üçlü gruplar halindeler. Ama bir bölüm tamamen daha kalabalık aile gruplarıyla kaplı. Bir yandan müzik dinliyor bir yandan da sıkı adımlarla yürüyorum.

Daha az insanın olduğu tarafta, yola yakın bir ağacın dibine oturmuş genç bir kadın dikkatimi çekti. Düzden kuru toprağa oturmuş, dizlerini de hafif kendine doğru çekmiş, sırtını ağaca dayamıştı. Bunlar değil belki ama her yakınından geçişimde sigarayı körüklerken beliren kızıl renk loş ortama öyle güçlü bir sesle haykırıyordu ki önce bu dikkatimi çekti. Sonraki geçişlerimde o sese, gri dumana eşlik eden sarsılarak ağlama görüntüsü eklendi. Parkur dairesel olduğu için ortalama on dakikada bir aynı sahneyi izlemeye başladım. Birkaç turdan sonra dayanamayıp -biraz da çekinerek- yanına yaklaştım hanımefendi iyi misiniz, size yardım edebileceğim bir şey var mı? dedim. Çok teşekkür ederim, kendim halledebilirim diyerek yanıtladı. Sözler ağzından dökülürken göz göze geldik, ciddi bir göz yaşı akıttığını daha net gördüm o gri aydınlıkta. Yakınımızdan geçmekte olan otomobillerin farları sahneyi biraz daha aydınlatmıştı zira. Sizi ağlarken görünce içim üzüldü, o yüzden sormak istedim, kusura bakmayın rahatsız ettiysem dedim. Çok teşekkür ederim inceliğiniz için, ben iyiyim, merak etmeyin dedi. Peki, ben burada yürüyüşteyim, eğer ihtiyacınız olursa tekrar geçişimde seslenebilirsiniz dedim. Uzaklaştım. Kaygılı değildi. Ama fazlaca üzgün olduğu açıktı.

Bir sonraki turda hanımefendi orada değildi. Umarım üzüntüsü geçmiştir dedim içimden. Ya da bunca kedere sebep olan bir kişi varsa o gelip onu oradan almış el ele tutuşup gitmişlerdir diye ümit ettim.

Bu tür durumlarda insan psikolojisi doğrudan kendine, kendi yaşadığı benzer zamanların hafızada kayıtlı sahnelerine gidiveriyor. Muazzam bir hatırlatıcı ses gibi, koku gibi hemen derinlerde yatan bir an karesinin ipi çekiliyor. Ardından, o anın üzerinden geçen zamanda yaşananlar anımsanıyor. Sonra hiçbir şey kalıcı değil, bak o göz yaşlarının benim yüzümden aktığı vaktin üzerinden neler geçmiş neler deyip an’a, yarına umutla sarılıyor. Bu başkasının üzüntüsünden kendine fayda çıkarmak gibi görünüyor ilk bakışta. Ama aslında gerçek hiç de öyle değil. Zira aklı başında, kalbi yerinde olan her insan böylelikle hiçbir duygunun kalıcı olmadığını anımsayarak yoluna devam ediyor.

Mira: Yani diyorsun ki, insan bir vakit geliyor kendini özlüyor.

Albert: Evet. Kendini özlüyor. Ama aynı zamanda yeniden yaratıyor. Belki de insanın en büyük yolculuğu bu.

Mira: Harika; Albert: Asil ve parlak

Bazı insanlar diğer bazılarıyla asla aynı dairenin içinde buluşamayacak

Bazı insanlar diğer bazılarıyla asla aynı dairenin içinde buluşamayacak. Evet. Bu çok üzücü. Ama kabul edilmesi zor bir şey değil.

Zaafımızdır ki insana fazlaca anlam yüklüyoruz. Çünkü sözle ya da hiç ses etmeden sadece gözle anlaşabilme olasılığımız olduğunu düşünüyoruz. Böylesi bir ön kabulle başlıyoruz.

Diğer yandan kendimize yüklediğimiz anlamlar da var. Bundan da abartılı olanla olmayanın ayırdındaki terazi maalesef yine sessizi alta alan yönde sakildir.

Bir psikolog, psikiyatr ya da sosyolog değilim. Ama bunlardan en azından birinde uzmanlığımın olmasını çok isterdim. Kendimi o alanlarda hep ilgili ve hevesli bulsam da o yönde çaba harcayacak güçte, inançta ve cesarette bulamadım. Aslına bakılırsa geçirdiğim çocukluk ve gençlik dönemlerine bakınca ben hiçbir şeyi çokça isteyecek bir hevesle ve birikimle donanmadım. İsteyebileceklerim sınırsızdı ama tam aksine kısıtlıydı. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Ara ara hikayelerimde yerini buluyor bu konular. Derdim kendimi anlatmak değilmiş gibi görünüyor ama durup durup kendime geliyorum. Neden? Çünkü anlatacaklarım var. Kendimden yola çıkarak başka Leventlere dokunması olası sözlerim var. Yazıyorum, konuşuyorum.

Lakin şimdi şunu anladım. Kendinden söz etmenin bile kabul görme olasılığı yüksek bir çok yolu var. Şahsen bundan bile habersiz olduğuma ikna oluyorum. Neden? Çünkü o da bir eğitim ve birikim meselesiymiş. Orada da yokum. Tatsız.

Şimdi bir yere doğru eviriliyor yazılarım, fotoğraf altı serzenişlerim, övgülerim, şikayetlerim. Bir şeyin ilgilisi ile karşılaşması her zaman bir şanstır. Tıpkı bir çocuğun iyi bir öğretmenle karşılaması gibi bir şans. Bu konuda haksızlık etmeyeyim. Yazdıklarım, konuştuklarım kimi gönüllerde bir yer edindi. Kıymet gördü. Ama eleştirildiğim açılardan kendime baktığımda neyi neden yaptığımı açıklamak zorunda kalışlarım da az değil. Oysa o türden bir baskıdan muaf yaşamak, yazmak ve sadece paylaşmaktı asıl niyetim. Alıcı alsın, ilgi duymayan uzaklaşsın. Ama öyle olmuyor. İnsan olarak zaaflarımız var, en fenası da kırılganlıklarımız. Yanına bununla hiç bağdaşmayan sınır tanımazlıklarımız, ölçüsüzlüklerimiz, kendimize benzetme hırsımız ve telaşımız var.

Şimdi yol ayrımındayım. Bir aylık bir süre için orijinden uzaklaşma bana epeyce farkındalık kazandırdı. Yanlış yerden doğru gıda almak gibi bir zaaftaymışım. Bir vesile ile naçizane varlığım ve bilgimle destek olduğum tüm tanıyanlar bilir ki sadece elindekini sorgusuz paylaşan biriyim. Gerisine karışmam, fazlasını istemem. Ama bu bile hata aslında. Vurdulu kırdılı, entrikalı filmlere olan talepten feyz almam beklenirken ben aksini savunmaya devam ettim, edeceğim -maalesef-.

Bugünden bir de iyi haber vermiş olayım. Üç dört ay kadar önce bir telefon aldım. Bir tanıdığım aracılığıyla bana ulaştığını söyleyerek başladı karşıdaki söze. Sonra bir şirket yöneticisi olduğunu, ama onun dışında deneme yazıları yazarak kendini başka bir mecrada var etmek isteğini belirtti. Hazırda olan dosyasına bakmamı, yayınlanmaya değer bulup bulamayacağıma dair fikrimi sordu. Estağfirullah. Böyle bir fikir beyan edecek had nerede bende. Sadece çabanızı kıymetli bulduğumu, destek bağlamında ne gerekiyorsa sunabileceğimi söyledim. Sonra hikaye kendiliğinden aktı. Bulunduğum konuma göre sabah saatlerinde bir mesajla kitabının çevrimiçi baskısının bağlantısını paylaştı hanımefendi benimle. Desteğim için teşekkür olağan elbette ama “sizinle sevincimi paylaşmak istedim” diye bitirmişti mesajını.

Tüm metnin özeti budur, sevincinizi, umudunuzu kimlerle paylaşıyorsanız sizi, siz gibi hissedecek olanlar onlardır. Okuru, ilham alanı bol olsun dedim. Sonlandırdık sohbetimizi yazılanlar dilinden.

İçtenlik ve farklılık

Bir süreliğine zihninizi nadasa alırsanız, kalabalık ve çoklukta düşünülüp çarçura uğramış fikirlerinizin hasadını yapma imkanı doğa(bili)r. Zira kalabalıklar ve onun ürettiği keşmekeş önemseme olasılığımız olan bir çok insani değeri, içli ve içten sözü perdeleyebiliyor. Bazı anların hazzına çok sonraları -biraz da hayıflanarak- varmamız bundandır.

Biz insanlar her bakımdan öyle çeşitliyiz ki birbirimizle ilişkimizi ve birbirimizde ilerleyişimizi belirleyen de bu çeşitliliğe bağlı farklılıklarımız oluyor. Buluşurken de vedalaşırken de hep kayda değer bir gerekçemiz oluyor, buna da saygı duymak gerekiyor. Farklı ve çeşitliyiz ne de olsa.

Mesela ben, kişinin kendi kendisinin eseri mi (orijinal mi) yoksa başkalarının güdümünde mi (sıradan mı) olduğunu önemseyenlerdenim. Kendi kendini doğuramamış, öz değerlerinin farkına varıp bunları yaşamının odağına koyamamış kimseler en kibar deyimle yavanlık mertebesinde bir hayatın öznesi olmakla tanımlanabilir zannımca.

Nefes almayı dilemek

Her insanın güne uyanışı birbirinden farklı olmalı. Siz ilk gözünüzü açtığınızda ne düşünürsünüz, ne yaparsınız bilmiyorum. Eğer isterseniz bu gönderinin altına yazabilirsiniz tabi.

Herkes kendi yaşadığını bilir. “Sadece” kendimizi bilmek bizi yalnız yapmaz. Olsa olsa kendimizi iyi tanımış, bildiğimizin altını çizmiş oluruz. Birileri de bilsin dersek yakın bulduklarımızla bunları paylaşırız. Bu da sohbet olur. Ama neden benim şuyumu bilmiyorlar diye hayıflanmak anlamsız bir talep bence.

Gün aydınlanırken gözlerim hemen açılmak ister benim. O günün başına düşecek hiç bir şeyi kaçırmak istemem. Güneş hangi renklerini sabaha bahşetmiş, gökyüzü bulutlu mu açık mı, kuşlar dalları basmış da muhabbete kurulmuş mu, erkenciler sokaklarda hafif öne eğik yola koyulmuş mu, boş caddelerde yolun ortasından gidenler bunun keyfinde mi… uzar gider bu merak listesi. Gün başlamış, günden nasip dileme vakti gelmiştir. Şöyle derim içimden açıkça:

Bugün bir ihtiyaçlının yaşamına dokunmaya fırsatım olsun. Bunun peşinden koşacak zamanı, dikkati, algıyı oluşturamayabilirim, o benim yoluma çıksın. Almak istediğim bir şey varsa bugün onu kolayca alayım. Kimseye küfür edecek kadar kızmayayım. Yolda önüme atlayana yol verecek geri duruş sakinliğinde kalabileyim…” Bir çırpıda aklımdan geçen bu dileklerin hepsi bir günde olmaz elbette. Ama ben yine de dilerim. Olduğu kadarına talibim ki yarın sabaha yine umutla başlamak için sebebim olsun.

Yine, yeni bir gün başladı. Kuşlar öyle neşeli ki, biz en bedbin en bedbaht iklimi başımıza geçirsek de hayat hep devam eder. O halde umudun mumunu önce kendimiz yakmalı yola çıkmalıyız.

Son söz: Belki hepimiz, çok büyük şeyler yapamayabiliriz ama hepimiz büyük bir sevgiyle küçük şeyler yapabiliriz (Rahibe Teresa).

Güzel geçsin gününüz. Umutlu sabahlar.

Değer mi?

Rüzgar gibi, tenimizi yalayıp geçiyor ömür. Bir kayadan diğerine seker gibi, o sıçramalar sırasında içi hoplatan heyecanlar gibi, nefes aralıklarını sıklaştıra sıklaştıra, başı döndürüp geçiyor yaşam.

Bir gün buradayız, diğer gün şurada, sonraki sabah uzakta; yerden, yurttan medet umup, havasından heves alıp, imrene imrene gıptayla bakıp, baktırıp uçuyor ömür.

Kimi hayatlar demir kazıkla bağlı sanki limana; hiç tükenmeyecekmiş gibi yaşanıyor. Kimileri birazdan sır olacakmış misali bir başka hayata sıkıca tutunuyor.

Bazı canlar malda, maddede, makamda buluyor anlık saadeti; bazıları yarın olduğunda içinde kalacağı kalpte. Faniliğinden habersiz, kimi bedendeki canlar; öyle hoyrat ki eşe dosta, gelene geçene; ama bazıları da var ki o geçmeden çıkmaz neredeyse karıncanın yoluna.

Ne kargaşa, ne telaş, ne sen, bencilik; bu nasıl kıyım ki böyle nereden çıkıyor bu bizden, sizdencilik? En uzun yaşayana “daha seksen”di deniyor, en uzun makam işgali haydi bilemedin on yıl sürüyor. Her elbise altındaki tende evladiyelik sanılıyor. Oysa en eskimez elbise üç ya da beş senede kevgir oluyor.

Değer mi, üç beş senelik sultanlık için, saltanata?