Sahnedeki zamanımız az, yerimiz küçük

Yine uyanır uyanmaz fırladım yataktan, gün ışığı penceredeydi. Duramazdım, durduramazdım. Ama bu sabah bir başka şeyi değiştirdim durduk yere, yatağımı toplamadan çıktım odadan. Buna da hakkım olduğunu anımsadım birden bire. Buharın içinden geçip imbikten süzülüp gelen kahvemi de masadayken bitirmedim mesela. Kitabımla beraber geçtik salonun en kral yerine. Aykırı gitmek isteğindeyim hayata.

Şöyle diyor Pessoa: “ Yaşam öyküsünü yazabilenlere ya da oturup kendini yazabilenlere gıpta ediyorum, aslında gıpta mı ediyorum bilmeksizin. Ben bu dağınık, ilintisiz duygularla olaysız yaşam öykümü, hayatsız hikayemi anlatıyorum. Bunlar benim itiraflarlarım ve bu itiraflarda hiçbir şey söylemiyorsam bu, söyleyecek bir şeyim olmadığındandır.”

Bedenimizin cismen kalıba uzandığı gece boyunca zihnimiz durmaksız koşuda. Ucu birbirine değmeyen sözcükler aktarılıp duruyor o anlarda. Eğer anlatacak bir şeyimiz yoksa neden uykuda bile zihnimiz daim koşuda?

Demekki var, demekki yaşıyoruz. Kendi yaşam öykümüzden kaçmak için başka hayatların cılız öyküleriyle meşgulüz. O halde kağıt ve kalem kavuşmayı bekler. Kendimizden başlayalım yazmaya. Her gün kendimizden bir cümle yazsak bir yılda üç yüz altmış beş cümle. Aynadan kendimize baktığımız kadar sözcüklerimiz üzerinden de baksak nasıl olur?

Yorum bırakın