Bin dokuz yüz altmış altı, Köln



Benim henüz bir hikayenin konusu dahi olmadığım zamanlar, bin dokuz yüz altmış altı yılının nisanı. Köln, Rudolfplatz’da yedi katlı bir apartmanın yedinci katında, penceresi gökyüzüne bakan bir odanın duvarlarına yansıyan ülke renkleri.


İnsan vücut bulduğu toprağa bir minnetle gurbete çıkarsa ilk nefes aldığı yerin kokusunu gittiği her yere götürür. Biz en azından babamızdan, annemizden bunu öğrendik. Duvardaki resimler, gazete kupürleri hep ülkeye dair önemli figürlerden oluşuyor. Babamız altmış iki yılında işçi alımı seçimlerine katılarak “Alamancı” olmuş. Ülkesine ve Atasına aşık bir insandı. Diğer sevdasıysa Fenerbahçeydi. Bu samimi sevgisi evinin mütevazı duvarında yıllarca durmuş.

Altmış altının nisanından itibaren annemin evin eli babamın yaşamına dokunmaya başlayınca bu maskülen duvar süsleri yerlerini kadın dokunuşuna bırakmaya başlamış. Anneme soruyorum “bu resimleri kaldırırken nasıl bir yol izledin?” Zira erkekler bu tür tercihlerinden kolayca vazgeçmezler. Ama evi ev yapan da kadının elidir, bilir. Annem diyor ki “yok canım birden kaldırır mıyım, birer birer değiştirdim hepsini. Çıkardıklarımı kutulara koydum. Hiç birini yok etmedim. Baban hem üzülür, hem de kızardı.”

Zamanın kıyafetleri de ilgimi, dikkatimi çekiyor. Evlenirken yapılan alışverişte Bandırma’dan alınmış. Kendimiz seçtik diyor. İncelik ve zarafet hayranlık verici.

Böyle başlıyor hikayemiz işte.

Yorum bırakın