Umutla hüzün arasında

Hoş bir öğleden sonraydı. Gitmesini istemiyordum. Emindim. Belki o da gitmeyi düşünmüyordu. Bilmiyordum. Yudumlardan sızan kahve izleri fincanların gövdesini yarılamış kalmıştı.

Sessizlik, fincanların dibinde çöken tortu gibi ağırlaşmıştı. Bakışlarımı masadan kaldırsam, o da bana bakıyor olacaktı; biliyordum. Ama o ilk göz temasının her şeyi sonlandıracak olan o vedayı başlatmasından korkuyordum.

Bakışlarım, fincanın kenarında asılı kalan o koyu izden onun parmak boğumlarına kaydı. Masanın altındaki mesafeyi ölçmek imkansızdı; aramızdaki hava o kadar yoğunlaşmıştı ki, uzansam bir kumaş gibi yırtılabilirdi.

“Gitme,” demek, bir uçurumun kenarında dengede duran son taşı itmek gibiydi. Söylesem her şey çözülecekti ama ben o düğümün gerginliğini seviyordum. Gözlerindeki o puslu ifadeyi izledim. Sadece bir veda provası mıydı bu, yoksa bir davet mi?

Elimi masanın üzerinde yavaşça hareket ettirdim. Tenim tenine değmedi ama parmak uçlarımdaki ısının onun bileğine ulaştığından emindim. Nefesi değişti. Odadaki saatin tıkırtısı sustu, dışarıdaki dünyanın gürültüsü silindi. Sadece onun dudaklarının kenarındaki o hafif, neredeyse fark edilmeyen titreme kaldı.

Aklında iki cümle vardı, biliyordum. Biri kapıya, diğeri başka bir odaya çıkıyordu.

“Hava kararıyor,” dedi sesi pürüzlü bir fısıltıyla. Bu bir gözlem değildi. Bu bir kararın eşiğiydi.

Sessizliği uzatmak için her şeyi deneyebilirdim. Masadan kalkıldığı anda, bir şey, anının büyüsünü delen keskin uçlu bir bıçak gibi saplanacaktı ruhuma, biliyordum. Eline uzandım.

Yorum bırakın