İnsan dediğin varlık, zaafları olan ve o zaaflarından peydah olmuş iç sesini, alakası olmayan kimselere duyurmaya çalışarak ömrünü tüketendir –maalesef–.
Bu durum, bir ahlak sorunu değil; bir yönelim meselesidir. İnsan, zaaflarını tanımaktan çok, onları anlamlı kılacak bir yankı arar. İç ses bu noktada bir rehber değil, bir gerekçeye dönüşür. Kişi, kendini açıklamaya başladığı anda, çoğu zaman kendini inşa ettiğini değil, savunduğunu sanır. Oysa savunulan şey hakikat değil, alışılmış bir yaradır.
Modern insanın temel yanılgısı, her içsel sesi “kendilik” saymasıdır. O sesin nasıl oluştuğu, hangi eksiklikten doğduğu, hangi korkuyla beslendiği nadiren sorgulanır. Çünkü sorgu, susmayı gerektirir; susmak ise zaafla baş başa kalmak demektir. Bu yüzden konuşmak tercih edilir. Konuşma, anlam üretmekten çok, rahatsızlığı dağıtmanın bir yoludur.
Alakasız kimseler burada rastlantı değildir. Bağ, sorumluluk doğurur; sorumluluk ise iç sesin sınanmasını gerektirir. Rastgele muhataplar, sesi taşımaz; yalnızca geçici bir tanıklık sunar. Böylece insan, anlaşılmadığı hâlde rahatlar; çünkü mesele anlaşılmak değil, duyulmuş olmaktır. Bu fark gözden kaçtığında, iletişim çoğalır ama temas oluşmaz.
İnsan hayatının önemli bir kısmı, kendi iç sesini evrensel sanma çabasıyla geçer. O sesin herkes için geçerli olabileceğine inanmak, zaafı kaderle karıştırmaktır. Kader, paylaşılan bir zorunluluktur; zaaf ise kişisel bir düzensizliktir. İkisi birbirine karıştırıldığında, insan kendi iç karmaşasını dünyaya mal etmeye başlar.
Belki de asıl sorun, insanın zaaflı olması değil; zaafını dinlemeyi bilmemesidir. Dinlemek, hemen konuşmak anlamına gelmez. Bazı iç sesler duyurulmak için değil, tüketilmeden önce fark edilmek için vardır. Aksi hâlde insan, hayatını yaşamak yerine, kendini tekrar etmeye başlar.