Çocukluk ve anılar, dünyaya bir kez bakmışlık

Az ya da çok, farkındayız ya da değiliz hemen hepimizde kendimizi açıklama ihtiyacı vardır. Ya da belki şu daha doğrudur “açıklayamama, anlatamama kaygısı” Küçük bir çocuğu bir süre izleyince onun buna gereksinim duymadan gelişine yaşadığını kolaylıkla fark ederiz. Talebini dilindeki kadar sözcükle, konuşmaya başlamadıysa beden diliyle pekala anlattığını görürüz. Dolambaçlı yol haritaları henüz zihnini doldurmadığı için olsa gerek hedefe giden en kısa yolu içgüdüsel olarak seçerek yola koyulur.

Yetişkinlik yolunda ilerlerken, olduğu haliyle ifade edilen en sıradan gereksinimlerimiz, beklentilerimiz, fikirlerimiz bile ardından bir sürü açıklama yapmamıza muhtaç kalır. Hele ki bu açıklamaların karşımızdakini ikna etme kabiliyetini fark ettiysek zaman ilerledikçe açıklama ihtiyacı, kaygısı neredeyse bir zorunluluğa dönüşen hal alır. Nobel edebiyat ödüllü Amerikalı şair Louise Glück bunu Yuvaya Dönüş şiirinde o kadar güzel ifade etti ki hayran olmamak elde değil. Şiir çocukluk defterinde kayıtlı gayet sıradan doğa olaylarının anımsanması ve bunları hepsinin çocuk gözleri ve kalbine hitabını yetişkin diliyle ifade etmesiyle akıp gidiyor. Karara bağlama cümlesi ise en son iki dizeye bırakılmış ki bizi tamamen kucaklıyor: Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır.

Tam da yazıya başlarken ifade edildiği gibi işte… Sonra hiçbir zaman o elma ağacı şiirdeki saflıkla, sadelikle görülmez olur. Nisan sonunda komşunun bahçesine gelen baharla sürüklenen çimenler de çiğdemler de. Sonra her şey nesnelleşir. Düşünceler, duygular, özlemler, kaygılar, beklentiler… Elle tutulur gözle görülür hale gelmiştir sanki tüm bunlar ve daha niceleri. Büyük bir yanılgıyla.

Varlığımız, duruşumuz ve hala ayakta ve hayatta oluşumuz yıkılmaz bir kale olduğumuza dairdir sanki. Ne yüzümüze çöken hüzün ne de gözlerimizin ışığını parlatan küçük ve sebepsiz bir sevinç hakkınca değer bulur dışımızdaki dünyada. En endişeli zamanlarımızda değişen vücut kokumuz hormonlar marifetiyle dışa dahi yansırken kimsenin o kokumuzla alakalı bir görüsü olmadığını fark ederiz. Oysa bizim alt seviye canlılar olarak tanımladığımız bitkiler, hayvanlar o kokularla anlaşıp kucaklaşır gerekirse birbirlerinden uzaklaşırlar. Belki çocukken duyduğumuz bir sesi, kokuyu bize hissettirdikleriyle doğrudan en açık dillilikle açıklayabilmemiz de hep şiirde geçenle aynı düzlemin marifetidir.

Sonra hep açıklamamız gerekir kendimizi. Açıklar dururuz anlaşılalım diye. Yanlış anlaşılmak cabası ama yeter ki anlaşılalım, en az bir kişi görsün, duysun, anlasın bizi. Ve desin ki evet ben seni, senin anlatmak istediğin gibi hiçbir şey açıklamasan da anlıyorum. Haklısın ya da değilsin bunlarla ilgili değilim ama seni, anlatmak istediğin halinle anlıyorum. Gözlerindeki endişeyi görüyorum, kalbinden sızan ağrılı akıntının farkındayım, hissediyorum. Üzüntülerin başını döndürdüğünü, bakışlarının bulanıklığını, belki de kusma ihtiyacı duyduğunu fark ediyorum. Kederlerine topyekün bir çare bulamam elbette ama seni hissediyorum, gözlerinin içine bakarak seni dinliyorum. Ya da istersen seninle susabilirim, yanındayım bunu bil yeter. Hani geçenlerde çok sevinçli bir haber almıştın ve anlık mutluluğun tavan yapmıştı ya o gün de seni anlamış hissetmiştim. Çünkü sen benim için varlığın kadar içinde taşıdığın senle değerlisin. Sen, sen olduğun için anlaşılmayı, hissedilmeyi hak edersin.

Çocukken dünya bir kez bakışımız da gerisinin hatıra olarak onlarca yıl bizi yaşatabilmesi de o masum bakışın içselleştirdiği sadelikle alakalı olmalı. Elma ağacı, kışın çıplak, savunmasız ve gri kahverengi görünebilir. O haliyle penceremizin en büyük alanını kaplayabilir. Biz onun çiçekli ve meyveli halini bir kez olsun görmüşsek o bizim için hep elma ağacıdır. Çocukken bakmışızdır, görmüşüzdür onun her halini. Biliriz ki çiçek de meyve de zamanın ve emeğin ürünüdür.

Hayalimde bir sokak imgesi var. Genişçe bir sokak. Köşe başına doğru ağzı genişleyen ve ana caddeye bağlanmak üzere geniş çaplı olmayan bir göbekle sonlanan. Sokağın ortasında yaprak döken ağaçlardan iki sıra var. Zemin toprak, kışın çamur olmayan yazın tozamayan. Rahatlıkla yürünebilen, itiş kakışa sebep olmayacak rahatlıkta yürünebilen bir toprak yol. Ara ara banklar var sağlı sollu. Birbirlerine yakın değiller. Karşılıklı ama çapraz dizilişli, tam biri diğerinin karşısında değil.

Köpeğini gezdiren kadınlar ve erkekler var yürüyüş yolunda. Yapraklar, yüksek boylu ağaçların diplerinde birikmiş, artık griye doğru değişmiş renkleri. Ömürleri son nefeste. Yeni bahara açılıyor her günün kapısı az çok belli. Ellerim montumun cebinde yürüyorum ben de, ardıma sokağın ağzını almışım. Nefeslene nefeslene yürüyorum. Bunlar şükür nefesleri hep. Hayalimdeki o sokağın başında, hemen sokak ağzındaki küçük göbeğe bakan bir penceresi olan bir evde yaşıyorum. Yukarıda değilim binada, aşağıda da değilim. Pencerenin önündeki koltuğuma oturduğumda mütevazı kavşağı görüyorum . Uzun uzun pırıl pırıl belediye otobüsleri geçiyor sıkça, kırmızı, beyaz boyalılar. Işıklı tabelaları siyah zemin üzerine beyaz ifadelerle döşeli, yüz otuz iki yazıyor bazılarında, kimilerinde ise yüz otuz üç. Çocukken baktığımda da aynı bu şekilde görmüştüm.

Sokaktaki apartmanlar genelde dört ya da beş katlı. Kimisinin çatı katı var. Pencereleri direkt gökyüzüne bakıyor onların. O nedenle beş katlı görünüyorlar. Sokağa inince sağ dönüp kaldırım boyunca uzun bir yürüyüşe çıkıyorum hemen her gün. Çocukluk adımlarım var bu kaldırımlarda. Birkaç sokak ilerleyip evimden uzaklaşınca babamla karşılaşıyorum. Hiç gitmemiş, hep var gibi. Ya da gitmiş de yeniden otuz dokuz yaşına dönmüş gibi. Beni görünce gözleri ışıldıyor yine. Benim de öyle elbette. Gazete almak için çıktığını söylüyor. Bir de klasik alışkanlık cumartesi lotosu. Bize çıkmaz babam diyorum o, ihtimal çok çok düşük. Ama içimdeki ses bir yandan da bunca yıldır istikrarla bunu yapıyor ya helal olsun bu inanca demekten geri durmuyor. Bir iki de broçin alırım kahvaltı için, istersen sen de dönüşte uğra kardeşin de uyanmış olur o zamana kadar. Anne güzel bir kahvaltı hazırlar, yeriz diyor. Dur hatta sen seversin sana bir de sucuklu yumurta yaparım hani o zaman yaptığım gibi deyince nefesim kesiliyor. Çok uzak zamanlara gidiyorum birden. Hiç unutamadığım o sucuklu yumurta tavası gözümün önüne geliyor. Sarımsakla baharatın kokusu burnumda. Babam otuz dokuz yaşında bense yedi. Ne çok zaman önce ama o koku ve hissettirdiği hep aynı yerinde. Tamam bakarız, haberleşiriz diyorum babama, ilerliyorum.

Sol bacağım belden itibaren biraz çekiyor beni yere yere. Lise yıllarının sonunda siyatik sinirinin omurların arasına sıkışmasıyla başlamıştı bu. Sonra bel fıtığına doğru ilerlemişti. Kendimi koruyarak onunla yaşamayı öğrendim sonra sonra. Yavaşlattım mecburen hayatımı. Kaldır kopar işlerini azaltamasam da daha dikkatli kullanmaya çalıştım bedenimin eklem yerlerini. Bu günlerde havanın soğuk olmasının da etkisiyle hafif bir sızı var. Yine de iyi geldim bu zamanlara diyorum kendi kendime. Yaşıtlarımın çoğu yetmişleri göremeden vedalaştılar dünyayla. Kimi hızlı kimi yavaş yavaş ama bir şekilde anılara gark oldu onlar da. Seksenlere yakın beden ama gönül öyle mi? Geç buldum bu sokağı, çocukluk gözlerimi, izlerimi öyle kolayca bırakıp gidemem buralardan. Gitmek istemem. Tüm yürüyüşlerim hep aynı yöne doğru oluyor, olsun istiyorum. Hemen her gün olmasa da ya babamla ya da annemle karşılaşıyorum sokağın diğer ucunda. Annem otuzlarının ortasında babamsa sonlarına yakın. Ayaküstü konuşup selamlaşıp helalleşiyor ilerliyoruz kendi yönümüze. Hep gözlerimizin parladığını duyumsuyor onunla yaşamaya yeniden başlıyoruz. Çünkü dünyaya bir kez çocukken bakarız, geri hep hatıra işte.

24.01.2025

Yorum bırakın