Mardin, taşın ve inancın şiiri
Akşamın alaca karanlığı göğü ele geçirirken birer birer yanar şehrin ışıkları. O vakit geldimi gelin gibi süslenir Mardin adeta. Boynuna dizili inci taneleri olur o evlerin, sokakların lambaları.
Bu yazıda Üstat Refik Durbaş’ın şiirinden esinle “taşın ve inancın şiiri” kadim kent Mardin’den söz açılıyor.

Gördüğüm kimi şehirler, ovaların ortasında bir başınalığın timsaliydi adeta. Bazılarıysa dağ yamaçlarına serili çicekler gibi, yaslıydılar o heybete. Bir de yüksek mevkilere kurulu, uzaktan görününce bir vakar ile karşıdan geleni selamlayan şehirler vardı. Onların sayısı pek pek azdı. İşte bizim Mardinimiz, eşsiz Mezopotamya Ovasına öyle yukardan bakar durur asırlardır. Tarih öncesinden gelen parlak bir nişan gibidir. Toprak kıymeti bilmenin sessiz bir ifadesidir bu kanımca. Tarımla hemhal olabilecek toprağın varsa dağın zirvesine kurarsın evini, barkını. Eker-biçer, yapar-yaşarsın onun verdiğiyle. Güney İtalya ve kimi Ortaçağ şehirlerinde gördüğümü anımsıyorum böylesi yerleşimleri.


Mardin gibi kaç şehir biliyorsunuz böyle uçsuz bucaksız bir ovaya tepeden bakan. Tepeden dedimse bir haddini aşmışlık manasında değil bu elbette. Tam aksine asırlara, çeşit çeşit medeniyetlere gözcülük edip de bunca mütevazı olan kaç kent bilirsiniz? Karada olup da ufku görmeye imkan veren kaç şehir vardır dünya üstünde?
Güneydoğunun bu kadim kenti böyle içten bir alçak gönüllüğün simgesidir nazarımda. İnsanlık tarihine dair hangi konunun kapağını kaldırsanız adı geçer her satırda. Tarihi İpek Yolu üzerindedir Mardin. Hanlar, kervansaraylar zamanların hatırasını taşır gelir bugüne. M.Ö 2000 yılı dolaylarında Asur egemenliğinde olan Mardin ve çevresi daha sonra Hitit ve Urartu egemenliğine geçmiştir. Sonra medeniyetler, medeniyetler üst üstüne.

Yalınlığın şairi (merhum) Refik Durbaş’ın dizelerindeki deyimle “taşın ve inancın şiiri” bu müstesna kent. Mardin’in, gören göze en özel armağanı, Mezopotamya’ya uzun uzun bakıştır.
İnancın tarihteki yolculuğu Deyrulzafaran Manastırı’nın en dibinde gizli Güneş Tapınağına götürür sizi. Farklı dini inanışlara mensup insanların yaşam ahenginin kutsal mekanlar bağlamındaki özene de yansıdığına tanık olursunuz Mardin’de. Camiler, kiliseler, manastır ve diğer dini yapılar bunlara güzel örneklerdir.
Dicle’nin, Fırat’ın asırlardır suladığı Mezopotamya’ya (eski Yunanca’da iki nehir arasında anlamına gelir) nasıl bereket bıraktığını da bu şehri görenler bilirler. Mardin çevresinde toprağı şöyle bir kazayım deseniz 5 binlik bir zaman rayihası yükselir. İnsanın boyunu aşar bu koku, bu tarih bir anda. Bu taş şehrin simgesi olan Ulu Cami Artukluların elindendir. O da gelir taa on ikinci yüzyıldan.

Minaresi damla formundaki süslemeleriyle eşsiz olarak kabul edilir. Ulu Cami enlemesine inşa edilmiş ve böylece saf tutanların imama eşit yakınlıkta olması amaçlanmış. Burada hanefi ve şafi mezheplerine dahil olanlar aynı anda kendilerine ayrılan bölümde ibadet edebilir. Bu dinler ve mezhepler arasındaki hoşgörünün güzel örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.

Mardin’de sabah
Bir Mardin sabahına başladıysanız, terasa çıkıp elinizi alnınıza siper ederek önünüze serilen ovaya bırakın gözlerinizi. Geçmiş yüzyıllara doğru uzunca bir yolculuğun kapısındasınız işte şimdi. Hayal edin, uçsuz bucaksız tarlalar uzaklarda bir ufuk vadecek zihninize. Asırlar sahne sahne akıp geçerken gözünüzün önünden nice insan acılarının sesi de erişecek belki kulaklarınıza. Güneş solunuzdan usul usul ışığını hüzmelendirecek cıvıltılar eşliğinde.

Buraların insanı, tıpkı içinde yaşadıkları kent gibi vakar içindedir. Tebessümle ciddiyet arasındaki terazinin ayarını en hassas halde tutmayı başarmışlardır. Bu topraklar, sadece buğday, aş, yerleşik hayat değil aynı zamanda maneviyatın da kalbi olmuş. Bunların hepsi yöre insanın ruhunda mütevazı bir güç. Türkçe, Süryanice, Kürtçe, Arapça, Ibranice, Ermenice gibi dilleri konuşan pek çok insan yaşıyor Mardin’de. Bu kültür çeşitliliği pek çok insanı buraya davet ediyor. Belki de bu davetin icabı olsa gerek Mardin’de bir Hilton Oteli bulunuyor.

Deyrulzafaran Manastırı
Deyrulzafaran Manastırı, Mardin’in 5 kilometre doğusunda, Mardin Ovasına hakim bir noktada yer alıyor. Üç kattan oluşan Manastır 5’inci yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle bugünkü haline 18’inci yüzyılda kavuşmuş. Manastır bugün de Süryani Kilisesi’nin önemli dini merkezlerinden biri olarak görev yapıyor.




Manastır, tarih boyunca çokça farklı isimlerle anılıp, biliniyor. Şu andaki ismini, çevresinde bolca bulunan ve safrana yakın akraba türlerden biri olan bir çiğdem türünden alıyor. Yapının duvarlarındaki ana rengin safrandan elde edilen boyanın ürünü olduğuna inanılıyor.
Bu bitki ile ilgili araştırmalar yaparken yöreyi ziyaret etme imkanımız oldu. Manastırı, içindeki Güneş Tapınağını rehber eşliğinde gezdik. Manastırın görevlisi Süryani kahvesi ve çöreği ikram etti. Uzun uzun sohbet etme imkanımız oldu. Manastır içindeki Kırklar Kilisesinde sergilenmekte olan matbaa makinesinin 1876 yılında buraya getirildiğini ve 1969 yılına kadar Süryanice, Arapça, Osmanlıca ve Türkçe kitaplar basıldığını öğrendik.
(Detaylı bilgi için: http://www.deyrulzafaran.org/turkce/detay.asp?id=276&kategori=MANASTIR)

Manastırın duvar renginin bu çiğdemden geldiğini inanılıyor

Manastırın sadece ön cephesi açık, Mezopotamya Ovasına bakıyor

Süryani kahvesi

Tarçın ağırlıklı kokusuyla damata lezzeti duran Süryani Çöreği
Yüzün güneşle aydınlandığı zamanlar, Güneş Tapınağı
Deyrulzafaran Manastırının en kuytu köşesinde, Milattan Öncesine ait karanlık bir oda bulunuyor. Bu oda Güneş Tapınağı olarak kullanılmış vaktinde. Ona ulaşmak için devasa yapının içinden, koridorlar geçiyor, merdivenlerle aşağı iniyoruz. Son bölümdeki dar basamaklar da geride kalınca tapınağın içine giriliyor. Duvarlar, tavan, doğu cephede yer alan ve gün ışığını kabul eden açıklıklık insanı alıp götürüyor. Dünya üzerindeki nesnel varlığınız ifadesi nedir, sorguluyorsunuz. Yapının duruşundaki estetiğe mi, mimarisine mi yoksa bir zamanlar insanların açıklığa dönük olarak güneşe gösterdikleri lütfa mı hayran kalacağınızı bilemiyorsunuz.
Yapı birbirine geçme taşlarla örülerek inşa edilmiş. Tuturucu bir malzeme yok. Tavanın ortasındaki kilit taşı alınınca çökeceği aşikar. Ama o asırlar boyu yaşanan tüm yer hareketlerine, doğal afetlere dayanıp bugüne gelmiş. Bu mütevazı yapının üzerine bina edilen manastırı düşününce karmakarışık oluverir zihniniz bir anda.
Bu karanlık odada bulunan tek pencere doğuya bakıyor. Güneş ışınlarının girmesiyle kaybolması arasında geçen sürede ibadet ediliyor. Asırlar boyunca, yüzlerini pencereye, güneşe dönerek burada bulunmuş ve devrini tamamlamış insanları hayal ediyor, ürperiyor insan.







Güneş Tapınağı
Mardin’de görülecek yerler bitmez
Kısıtlı zamanlar için bulunduğum Mardin’de görülmesi gereken tüm yerleri gördüğümü söyleyemem. Ancak bir gezi planı oluşturma niyetiyle bu yazıyı okuyan birisi için önerilerim olacaktır elbette. Bu bölümde ilin yazılı turistik kaynaklarını tarayarak özelliği olan bazı mekanları anmak isterim.
Kasımiye Medresesi 15. yüzyıldan beri tüm heybetiyle yerinde duruyor. Günümüze kadar mükemmel yapısıyla ayakta kalabilen medresenin yapımına Artuklu Dönemi’nde başlanmış ve Akkoyunlu Hükümdarı Cihangiroğlu Kasım Padişah döneminde (1457-1502) tamamlanmış. Mardin’in güneybatısındaki Mardin Şehir Stadyumunu geçtikten sonra İtfaiye garajından sağa sapılarak 250 metre gidildikten sonra ulaşılabiliyor.
(Detaylı bilgi için: https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/mardin/gezilecekyer/kasimiye-medresesi)

Dara Antik Kenti Mardin’in 30 kilometre güneydoğusunda bulunan Oğuz Köyü’nde yer alıyor. Tarihte Yukarı Mezopotamya’nın en önemli yerleşim yerlerinden birisi olan Dara, İmparator Anastasius‘un (491-518) girişimleriyle 505 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırını Sasanilere karşı korumak için askeri amaçlı bir garnizon kenti olarak kurulmuş.
Detaylı bilgi için: https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/mardin/gezilecekyer/dara-antik-kenti

Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi Mardin’de hüküm süren son Artuklu Sultanı Melik Necmettin İsa bin Muzaffer Davud bin El Melik Salih tarafından 1385 yılında yaptırılmış.
Detaylı bilgi için: https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/mardin/gezilecekyer/zinciriye-sa-bey-medresesi

Mor Gabriel Manastırı (Deyrulumur Manastırı) Midyat ilçesinin 23 kilometre güneydoğusunda bulunuyor. Manastır, Süryani Kadim Cemaati’nin ünlü ve büyük yapıtlarından biri. Meşe ağaçları ile kaplı yüksekçe bir tepede yapılmış. Manastırın temelleri Mor Şmuel ile Mor Şemun tarafından 397 yılında atılmış ve yapı kısa sürede tamamlanmış.
Detaylı bilgi için: https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/mardin/gezilecekyer/mor-gabriel-deyrulumur-manastiri

Mardin Müzesi https://muze.gov.tr/muze-detay?SectionId=MRD01&DistId=MRK


Mardin Müzesi
Sabancı Şehir Müzesi http://www.sakipsabancimardinkentmuzesi.org/
Telkâri
Biz, batıda “gümüş işçiliği” der geçeriz. Bunun Mardin’deki adı bir sanat ifadesi gücündedir; Telkari. Gümüş tel işleme sanatı. Teller eritilir, kalıplara dökülür, belli bir incelik kazanması için haddeden geçirilir. Bu teller bir mikrondan yirmi mikrona kadar inceltilip birbirine sarılır. Sonra istenilen takı modelleri için şekil verilir, kaynatılır. Beğeniye sunulur.

Bıttım sabunu
Bu kadar çok doğal sabunu başka nerede bulursunuz bilmem. Çeşit çeşit renk renk bitkisel kökenli sabunlar bıttım (menengiç) ağacından yapılıyor. Zayıf telli saçları beslediği söyleniyor. Bıttım (menengiç), Latince ismi Pistacia terebinthus olan ve Antep fıstığı (Pistacia vera)’nın yakın akrabasıdır. Menegiç ağaçları, Manisa Yunt Dağında olduğu gibi kimi yörelerde aşılanarak Antep fıstığı plantasyonuna alınıyor.





Bittım sabunu ve menegiç ağaçları
Mavi badem, peksimet, cevizli sucuk, leblebi
Mardin çevresinde yetişen bademlerden, Lahor ağacı kökünden elde edilen kök boya ile renklendirilmiş maviye çalan badem şekeri elde ediliyor. Oldukça lezzetli bir çerez. Ekmek hamurundan yapılan peksimet bir kaç ay tadı değişmeden saklanabiliyor. Yörede yetişen nohutlar dağlanarak tuzlu “dağlı leblebi” yapılıyor. Üzüm suyu ile cevizin ip üzerinde dizilerek kurutulmasından elde edilen cevizli sucuğu Mardin’de denemelisiniz. Yörede yetişen üzümlerden elde edilen Süryani Şarabı sektörde seçkin bir tanınırlığa sahip. Mardin kiraz, mahlep ve sumak gibi bitkisel ürünleriyle de dikkat çekiciyor.
İkbebet (içli köfte), ırak, semburek, kitle raha, etli dolma, kibe (işkembe dolması). kuzu çevirme, kaburga dolması, lebeniyye, zerde ve kahiyat bu isimler de burada dursun. Mardin’e gelince nasılsa peşlerine düşmeniz kaçınılmaz olacak.






Mardin Taşı
Kente rengini veren taş, Mardin Taşı olarak tescilli bir isim. Bu taş bal renginde ve ocaktan çıkarıldığında işlenmeye müsait bir yumuşaklıkta oluyor. Bu özellikleri ile de yöre insanına özdeş; sıcak, yumuşak, samimi, dertleşmeye hazır bulunuyor. Yöreden naif ruhlu, hassas karakterli türlü sanatçıların çıkması da belki bundandır.



Mardin Evleri
Kuşkusu yok ki Mardin’i ilginç kılan özelliklerden biri de evleridir. Şehir Mazı Dağları’nın güney yamaçlarında, Mezopotamya Ovasına nazır, doğudan batıya doğru kurulmuş. Doğal konumdan kaynaklanan bir üst üstelik, sıkışıklık dikkati çekiyor. Şehre Kızıltepe yönünden ya da Mardin Kalesi üzerinden bakıldığında evler birbirinin üzerine yığılmış gibi görünüyor. Çok benzediğinden, Kale, Kartal Yuvası olarak da anılıyor. Bir Ortaçağ mimarisi olan bu tarz günümüzde de korunarak sürdürülüyor. Bu haliyle şehir bir kapalı bölge karakteri gösteriyor.
Mimarinin gelişiminde bölgede sarı kalker taşı ocaklarının yoğun oluşu önemli rol oynamış. Böylece kapı, pencere, asma katı gibi zorunluluklar dışında ahşaba ihtiyaç kalmamış. Yukarıda söz edildiği gibi ocaktan çıkartıldıktan sonra rahatça kesilip işlenebilen bu taş daha sonra sertleşiyor. Sıva gerektirmiyor. Sıcakta ve soğukta daha da sertleşme devam ediyor.

Bu mimariye etken bir diğer konu da iklim olmuş. Ayrıca mimaride önemli bir yere sahip eyvan, revak gibi yarı açık mekanlar, özellikle batı güneşine karşı gölgede kalabilecek biçimde yönlendirilmiş. Mezopotamya ovasına açılan kapılar tepenin eğimi üzerinde kuruldukları için en az iki katlı oluyor. Hiçbir evin gölgesi birbirinin üzerine düşmüyor. Güneş ışınlarının aksine düzenlenen daracık sokaklar iklim şartlarına göre yazın kavuruculuğunda gölgede kalıp insanları sıcaktan koruyor. İklim nedeniyle kapı ve pencereler küçük. Odalar avluya bakıyor. Yazın eyvanda oturuluyor, gece de yatılıyor.
Biz Mardin’de, Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı’nın İpekyolu Misafirhanesinde konakladık. Tam olarak yöre evi nasıl olur gördük, içimize sinerek keyfini yaşadık.






Konakladığımız yer tipik bir Mardin evi. Terasın önü Mezopotamya Ovası
Yeni Mardin
Hikayesini anlattığımız Mardin, eski Mardin’dir. Onun bir de “yeni” olanı var! Özellikle son yıllardaki göç hareketleri yeni konuta ihtiyacı doğurmuş. Bunun için toplu konut alanı belirlenmiş. Eski Mardin’e giderken yol sizi bu yeni yerleşim bölgesinden geçiriyor. Bazı devlet kurumları ve banka şubeleri de bu bölgede. Neyse ki yeni ile eski arasında coğrafi ve doğal bir izolasyon var. Yoksa Mardin’e çok yazık olurmuş.



Yeni Mardin
Mardin’e nasıl gidilir?
Mardin Havalimanı (MQM) yalnızca ulusal uçuşlara imkan veriyor. Şehir merkezine yaklaşık 20 km uzaklıkta. Araç kiralama, taksi gibi seçeneklerin yanında, hemen havalimanının önünden geçmekte olan minibüsler de bir seçenek. Yöreye hızlıca uymak, karışmak isterseniz bunu deneyimleyim derim. Havalimanına Istanbul, Ankara ve (bazı dönemlerde) İzmir’den ulaşım imkanı var. Mardin’e en yakın diğer havalimanları olan Diyarbakır 95 km, Şanlıurfa 190 km uzaklıkta.
Mardin’e havayoluyla gelmenin güzel yanı sadece zaman tasarrufu açısından olmuyor. Açık bir havada, tüm İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu coğrafyası bilgilerinizi tazeleyebiliyorsunuz.




Başlangıç noktasına bağlı olmakla beraber karayoluyla Mardin’e gelmek uzunca bir yolculuğu gerektiriyor. Yollar genelde otoyol standardında olduğu için bir konaklama ile rahatlıkla gelinebilir. İç Anadolu’dan Güney Anadolu’ya geçişte yoğun TIR trafiğine dikkat edilmeli. Zira ülkemizi Orta Doğu’ya bağlayan güzergahta araç kullanıyor olacaksınız. Yollar ne kadar geniş ve bölünmüş olsa da iri araçlar yoğun olarak bir araya geldiğinde ürkütücü olabiliyor. Afyon, Aksaray, Pozantı, Adana, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin güzergahında bu anlamda TIR sürücülerinin dinlenmede olduğu saatleri dikkate alarak yolda olmak en iyi çözüm önerimdir.
Benim önerim ya doğrudan havayoluyla Mardin’e gelip 3-4 günü dolu dolu burada geçirmek ya da örneğin (bizim yaptığımız gibi) havayoluyla Adana’ya gelmek buradan kiralanacak uygun bir araçla Adana, Antakya, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin şehirlerimizi on günlük bir sürede gezmek.



One thought on “Mardin; gece gerdanlık, gündüz seyranlık şehir”
Yorumlar kapalı.