Artvin / 2.gün (Doğu Karadeniz 6)

Daha kaç günüm var?

Zaman ilerlerken -çoğu gezginde var olduğunu düşündüğüm- “daha kaç günüm var?” telaşı oluyor bende. Eğer ayrılmış zamanın ortalarında bu his oluştuysa oh daha en azından şu ana kadar olan kadar günüm var diyerek tatlı bir sevincin içime yürüdüğünü fark ediyorum. Ama eğer geride bir kaç gün kaldıysa daha erken yola düşmek, görülecekler listesinde üzeri çizilmemiş ne varsa hızlı hızlı onların üzerine gitmek isteği oluşuyor. İşte bugün de öyle günlerden biri, Artvin’de son günümüz. Hatta bu gece uykuya ayıracağımız zaman, evimize giden uzun yolu en azından ikiye bölecek bir noktaya denk gelmesi lazım ki yarın tüm günü yolda geçirsek de uygun vakitte Doğu Karadeniz’den Ege’ye geçmiş olalım.

Cennetin ön bahçesi, canım Karagöl, yeşilin elli tonu bağrında aşk yaşarken ismindeki rengi nerene uygun göreyim ki senin?

Karagöl – Borçka, Artvin

Bu düşüncelerle erkenden uyanıp kahvaltı öncesi Artvin denince tüm gezi rotlarında ilk sıradan listeye giren Borçka, Karagöl’ü görüp geleceğiz. Bu sabah Emrah, oldukça erken vakitte bizi yukarıya, anayola çıkarmak için geldi. Onun öncesinde ben daha erken uyanıp hazırlanıp kendimi dere kenarına atmıştım bile. Tarlalar arasında dolaştım, fotoğraf çektim, ses kaydı aldım. Arada minik çileklerle hasbihâli da ihmal etmedim tabii. Oralarda dolaşırken ortanca kardeş gece vardiyasından çıkmış, iki işçiyi tarlaya getirmiş, onlar çalışırken kahvaltılarını hazırlamaya başlamıştı dere kenarında henüz tamamlanmamış olan verandada. Bu arada kendisine “ne kadar erkencisin, bir de gece çalıştığın elektrik santralinden gelmişsin, maşallah” dedim. O doğrudan Karadeniz şivesiyle “o da bir şey mi ya, bak şu çalışan iki adam var ya onları Borçka’dan kahveden aldım, buraya getirdim” bile dedi. Hüseyin’in dediğine göre tarlada çalışan işçiler 150 TL gündeliğe Batum’dan Borçka’ya geliyor, toplandıkları kahveden seçilenler o gün işe gidiyor, yevmiyelerini alıp yeniden Batum’a dönüyorlardı. İki ülke arasındaki anlaşmalar gereği vatandaşlar kimlik göstermek suretiyle diğer ülkeye geçebildiklerinden Gürcülerin bir kısmı bu imkanı böyle değerlendiriyorlardı. Ellerinden gelen işi düzgün yaptıkları için tercih ediliyorlardı.

Emrah bizi anayola çıkarınca valizlerimizi araçlarımıza yerleştirip hemen Karagöl yoluna düştük. 8-9 km’lik bir mesafe olduğu ve hafta sonu olmasına rağmen erken vakitte yola koyulduğumuz için hızlıca park alanına vardık. Oldukça zengin bir floraya sahip olan milli parkta ladin, sarıçam, köknar, kayın ağaçları ciddi bir üst örtü oluşturuyor. Orman altında ise Kafkas orman sarmaşığı, eğrelti otu ve orman gülleri oldukça yaygın olarak görülüyor. Gölün deniz seviyesinden yüksekliği 1400 m civarında. Orman içi patika yoldan kısa bir yürüyüşle göl kıyısına erişiliyor. Özellikle kimselerin olmadığı sabahın bu erken saatinde hem sessizliğin içine usul usul yayılan doğanın kendi sesi ve hem de o seslere eşlik eden kokusu büyüleyiciydi adeta. Gölün yanına vardığımızda ise gözlerimize erişen renkler doğaüstü bir yerlere iyilik olsun diye bırakılmış olduğumuz hissini çağrıştırıyordu. Bol bol fotoğraf çekerek, video kaydı alarak ve ağır adımlarla göl çevresinde gezinti yaparak o anların kıymetini bilme gayretindeydik. Gölün hemen kıyısından yükselmeye başlayan yamaçlardaki ağaç örtüsü nazikçe birbirlerinin üzerine binmiş dalları, yapraklarıyla bir seremonide gibiydiler. Çevredeki yüksek tepelerin arasında oluşan boşluk ve çukurluk sayesinde oluşan göl, masmavi göğü lekeleyen beyaz bulutlar, hemen onun altındaki yeşil örtünün yansıyan ışıkları burayı adeta masal ülkesinde bir köşeye çevirmişti. İnsan böyle bir iklimden neden, nasıl ayrılsın ki? Güçlükle, ilerleyen zamanın diğer göreceklerimize izin vermemecesine koştuğuna işaretle kendimizi otoparka ilerleyen, ama hep gözü arkada bulduk. Biz orman içi yolunu geri dönerken piknik amaçlı olmak üzere göl çevresine akım da başlamıştı.

Bir zamanlar ders kitaplarında yeri vardı Murgul’un, bakır deyince ilk akla gelen yerdi. Şimdi ise Deliklikaya Şelalesi meraklılarını bekliyor

Yine Zezemere’nin olağan dışı sabah kahvaltısı bu kez sahanda bol tereyağlı yumurta eşliğinde başladı. Erkenciydik ve bu çok huzur vericiydi. Ev halkı ile ilerleyen sohbetimize binaen gidişimize dair bir durgunluk da odaya yayılmıştı. Nefis tatların finaliyle kahvaltımızı bitirdik ve yola koyulduk. Hedefimiz, ismini ilk kez lise coğrafya kitabımızda duyduğumuz ve bakırın yatağı Murgul. Çok uzun olmayan bir yolculuktan sonra yıpranmış görüntüsüyle bizi karşılayan Murgul’a vardık. Artvin demek dağ demek, hem de öyle böyle değil bayağı dağ ve dik yamaç demek. Murgul da il merkezi gibi yüksek eğimli bir dağı yüzüne kurulmuş. Buraya gelmekteki amacımızsa Deliklikaya Şelalesini ziyaret etmek. Yön bulucumuz önce asfalt, sonra beton, en sonunda da toprak, taşlıklı bir yoldan bizi şelalenin yanına götürüyor. İnsan bu modelleri gördükçe “aman hepsi şelale işte” diyemiyor zira bu şelale de daha önce gördüklerimizden çok farklı, ayrıcalıklı. Görülmezse yazık olur cinsten. Fotoğrafından da dikkati çekeceği gibi oldukça büyük bir kayanın ortasındaki kocaman bir delikten şelale şeklinde su akmakta, etkileyici bir görüntü oluşturmakta. Yoğun nemin etkisiyle şelalenin çevresi yosun, eğrelti ve otsu bitki türleriyle kaplı. Oldukça izole bir ortam olduğu için sessiz ve serin. Ağaç tabakasının sıklığından dolayı gökyüzü net olarak görülemiyor hatta. Yanımızda termosla getirdiğimiz Zezemere’de demini almış çayımızı burada güzelce iyi ettikten sonra artık buralardan uzaklaşıp Karadeniz sahiline inmeye başladık.

Murgul – Artvin
Deliklikaya Şelalesi – Murgul, Artvin

Dönüş yolu kısa olur derler ya hızlı şekilde önce Murgul’a, ardından Borçka’ya ve oradan da yeni yapılan tünel bağlantılarıyla Hopa’ya iniverdik. Zihnimizde gördüklerimize dair fotoğraflar canlı canlı dururken Arhavi’den yine dağların arasından bir vadiye daldık. Mençuna Şelalesine gidiyoruz. Bu diğer gördüklerimize göre nasıldır bilmiyoruz ama meşhurluk konusunda listenin epeyce başında, merak içindeyiz.

Şelalelerin hası Mençuna’ya doğru

Yol üzerinde bulunan ve 18.yüzyıldan kaldığı belirtilen Çiftekemer Köprüsünü de görüp artık hızla koşan zamanı yakalamak adına daracık bir yoldan Mençuna’ya doğru yol almaya başladık. Sağımızdan akmakta olan dere oldukça coşkunken küçük bir hata ile kendimizi derede bulma olasılığımız da çok yüksek. Beton yol geliş gidişe uygun değil (bizce tabii) ama yöre insanı için fevkalade geniş duruyor olmalı, gayet rahat herkes. Hatta şelaleye yaklaştıkça otoparkların dolu olması sebebiyle kimi araçların yol kenarına park edildiğini de görüyoruz. İnsan hangi koşullarda yaşarsa o şartları da en ileri derecede zorluyor vesselam.

Çiftekemer Köprüsü – Arhavi, Artvin

Artık yolun nihayete erdiği fikrini veren insan ve araç yoğunluğunu görünce yerini boşaltan birilerini bekleyip arabalarımızı park ettik. Sonra “şelale nerede ve ne kadar yürünüyor” sorularını karşıdan gelenlere sormaya başladık. Zira görünürde ne bir şelale vardı ne de ondan türeyen bir ses. Sonra bir asma köprüden geçerek çok da yola benzemeyen patikalardan eğlene eğlene geçerek otuz dakikalık meşakkatli yolu keyifli kılmaya çalıştık. İnişler-çıkışlar, uçurumlu dar toprak yollar ardımızda kalıyor ama meşhur Mençuna henüz bize bir ses vermiyordu. “Daha çok var mı?” deyişlerimize “evet biraz daha var” yanıtını alıp haydi bir gayret daha diyerek devam ediyorduk. Yürürdük elbet ama artık hava kararmaya başlıyordu, bundan biraz endişe ediyorduk. Oysa bizim gibi yürüyenlerde hiç olmayan bir kaygıydı bu. Özellikle yöreden olanlarda korku falan yoktu benim gözlediğim. Bu ilk Gito Yaylası yolunda konuştuklarımdan edindiğim izlenimdi. Sonra şunu düşündüm buralarda yaşayan insanlar tehlikelerin de temizliğin de farkında olarak büyüyüp yaşam sürüyorlar. O yüzden rahatlar. Şehir insanları öyle değil. Yaşam yolculuklarımız hep korku ve endişeler üzerine kurulu. Henüz ilkokul yıllarında, yakın arkadaşım Abdullahların koyunlarını Manyas çayırına yaydıklarını, bazen ben de gece belli saate kadar Abdullah’a arkadaşlık ettiğimi hatırlıyorum. Hiç korkmuyorduk. Sadece çevredeki çeltik tarlalarının marifetiyle gelişen sivrisineklere karşı önlem almak gerekiyordu. O zaman da kurumuş irice bir tezek parçasını ateşe verdin mi onun dumanı bizi şişlenmekten korurdu.

Mençuna yolculuğu hoplaya seke devam ederken nihayet kendileri bize önce sesini, sonra da kendisini gösterme nezaketini gösterdiler. Aman Allah’ım bu ne gizlilik, bu ihtişam, bu ne nazlılık? Burada oluşumuza kadar geçen aşamalarda gördüğümüz tüm zorluluklar unutuldu gitti işte. Bu harika görüntü bizi içine alıverdi. Sallanan asma köprüdeki titreyerek karşıya geçiş, şelalenin düştüğünde şap şap sesiyle inlediği iri kayalar, etrafa yayılan su zerrecikleri… Hepsi olağan üstü. O arada biz yoldayken başımıza toplanan yağmur bulutları bize muhteşem bir Artvin finali yaşatıyor. Öylesine yumuşak ve tatlı dokunuşlarla ve nağmelerle tene vuruyorlar ki insanın kollarını göğe açıp “hepsi bu mu, daha çok daha çok” diyesi geliyor. Zaten terden ıslanan kıyafetlerimiz artık yağmurlarla daha da güzelleşiyor. Dönüş yolunu almaya başlıyoruz ve iyice ıslanan toprakta kâh kaya kâh düşe kâh seke ilerliyoruz.

Başladığımız yere vardığımızda artık yüklü miktarda adrenalinin de bünyede etkisini iyice artırdığını hissediyoruz. Müthiş bir deneyimdi. Görmeden gidemezdik, büyük pişmanlık olurmuş.

Başarı illa büyük hedefler gerektirmez. Bazen küçük gayeler tahminden daha fazla mutluluk verebilir

Hemen ıslanan kıyafetlerimizi yenisiyle değiştirip artık farların aydınlattığı yolumuzu Arhavi’ye doğru kat ediyoruz. Sahil yoluna çıkınca saat de 18.30 olmuştu. Bu gece konaklayacağımız yer Samsun olduğu için Akçaabat’ta vereceğimiz yemek molasına kadar mümkün olduğunca hızlı ve güvenli bir yolculuk yapmak istiyoruz. Öyle de oluyor. Akçaabat’ta, artık her gelişimizde enfes köftesini ve mevsimiyse mezgitini ya da istavriti yediğimiz Yosun Lokantasına kadar yutkuna yutkuna ilerliyoruz.

Gecemizse Samsun’a varana kadar sahil yolunu dikkatlice kullanmakla geçiyor. Çünkü geliş yolculuğumuz sırasında yolu dikkatsizce dikine geçmeye çalışan, rastgele yola girip çıkan sürücü ve yayalar aklımızda. Gece 3 civarında Samsun’daki otelimize vardığımızda geçtiğimiz yollar, gördüğümüz doğal güzellikler bir sinema filmi gibi zihnin arka planında canlanıyor.

“Artvin / 2.gün (Doğu Karadeniz 6)” için 2 yorum

Yorum bırakın