Artvin / 1.gün (Doğu Karadeniz 6)

Zezemere; sessizliğin huzuru heba olmasın diye geceleri yatamadığım, börtü böcek er vakitte işe koyulunca sabah uykusunu kendime hak göremediğim yer.

Gün ışığı etrafı aydınlatmaya başladığında saat beşe geliyordu. Henüz güneş parlak oklarını yeşile doğrultmamıştı ama artık alacakaranlık da değildi. Gece, Emrah’ın ustalıkla kullandığı arazi aracının kabininde dimdik bir yokuştan aşağıya inerken derenin çağıltısı da gittikçe bize yaklaşıyordu. Kurbağalar mesaide, gece kuşları son uçuşlarını savuruyordu karanlık tavanda. Emrah’ın annesinin gözü gibi baktığı tavuklar yarın sabahki hazine için mevzilerindeki çıtaların üzerine tünemiş, ortalıkta öylece başıboş dolaşıyormuş izlenimi veren evin köpekleri aslında geleni geçeni kimlik kontrolünden geçirmekteydi. Ve çok kısa bir iniş yolculuğundan sonra konaklayacağımız ahşap küme evlerin bulunduğu yerde araçtan indik. Yağmur yeni yağmıştı demek bu yöre için anlamlı bir cümle olmuyor bizce. Zira bunca yeşilin içinde yağmur bulutlarının özellikle uzun boylu ağaçlarla işbirliği içinde olmaması tuhaf olurdu. Yağmurun vesilesi her daim oralarda dolanıyordu çünkü.

Zezemere’de sabah

Farın ışığı her ne kadar belli bir alanı aydınlatsa da Emrah araçtan inince elindeki fenerin yardımıyla hızla uzaklaşıverdi. O çevre aydınlatmasının fişini prize takıp yanımıza dönünce bir şeye takılıp düşmeyecek kadar önümüzü ardımızı görmeye başladık. Aramızda konuşmadık ama eminim hepimiz önce derin bir nefes alarak o anımıza şükür etmişizdir. Zira bitkilerin yaydıkları bir yandan, onlara karışan ve derenin akışıyla sürükleyip getirdiği tatlı suyun taşıdıklarının kokusu diğer yandan adeta ciğerler için bir bayram arefesi türünden olmalıydı. Emrah, henüz yirmili yaşların başındakilere özgü çevikliği, kırda iş görüyor olmanın hediyesi beden diriliği ile aracın bagajına az önce özenle yerleştirdiği valizlerimizi birer birer indirmeye, kalacağımız evlerin verandasına bırakmaya başladı. Biz de yumuşacık toprağa basmaktan korkan, kayıp düşmekten endişe eden hallerle ona yardımcı olduk. Sonra her bir evin içini gezdirerek kullanıma dair bilgiler paylaştı bizimle. Tek ricası vardı evlerin içine ayakkabıyla girilmemesi. Bu zaten en doğalıydı bizler için. Evin tümü ahşaptan, tamamen Emrah ve ağabeylerinin el emeği ile yapılmıştı. Her ev iki odadan oluşuyordu. Banyoda olması beklenen tüm konfor sağlanmış, diğer gözde ise iki çift kişilik sedir kıvamında ağaç yatak ve bir de çek yat bulunuyordu. Yatak örtüleri, çarşaflar, yastık kılıkları mis gibi temizlik kokuyor, havlular gecenin bu saatinde bile beyazlıklarıyla göz alıyordu. Yerde yolluk ebatında bir kilim vardı. Pencere perdeleri tül ve güneşlikten oluşuyor, iki zarif pencere “gel şöyle yamacıma oturda iki beşlik bozalım” der gibi davetkar bakıyordu. Giriş kapısının üzerine sabitlenmiş elektrikli ısıtıcı “yaz ya da kış fark etmez bana ihtiyacınız olabilir” diyerek adeta evin yeni misafirlerini selamlıyordu. Banyonun zemini muşambayla kaplanmıştı. Duş kabininin içi dışı pırıl pırıl parlarken elektrikli su ısıtıcısının daha önceden hazır hale getirildiği üzerindeki göstergelerden anlaşılıyordu.

Zezemere

Adetimiz olduğu üzere içine girdiğimiz odaların hepsinden hatıra niyetine bir kaç kare görüntü kaydı aldıktan sonra temel gereksinimler için valizlerimizi açtık. Saat ilerliyordu ama bizde zamana kıyıp da vakti uykuda geçirecek göz yoktu. Ekip arkadaşlarımızla evlerden birinde bir araya gelerek günü, geceyi değerlendirdik. Yarınki planımızı gözden geçirdik ve Batum’da güne başlayan bedenleri artık geceye teslim ettik.

Sabah diyordum, işte öyle erken vakitte gün ışımaya başlayınca pencerenin perdesini aralayarak aslında nasıl bir cennetin içine düştüğümüzü görmek istedim. Muhteşem bir doğanın ortasında çatıları kırmızı, gövdeleri kahverengi tonlarında bir kaç evden birinin içindeydik ve yeni gün usul usul başımızın epeyce üstündeki tepenin üzerindeki ağaçların yapraklarını, dallarını okşamaya başlamıştı bile. Telaşla hemen kişisel bakım ihtiyaçlarımızı giderip dışarıya bıraktık kendimizi. Akşam sesiyle bizi selamlayan dere meğer ne de coşkuyla akmaktaymış öyle. Hemen onun yamacına kurulmaya başlanan ve bittiğinde yeme-içme-oturma işleri için kullanılacak ahşap verandadan biz de dereye selamımızı verdik. Sağımız solumuz tarla, kısa boylu otlar arasında biti bitivermiş olan çilekler kırmızı ve minik meyvelerini sabah ziyaretçileri için hazır etmiş bekliyorlardı. Bu bölgede doğal olarak yetişen bu çileklerin lezzeti, kültürü yapılanlardan aşağı kalmazken damakta kalıcı bir tat sağlamak için, tane büyüklüklerinin zerafetinden dolayı çok sayıda meyveyi toplayıp yemeyi gerektiriyordu. Değerdi elbette. Sabah çiği özellikle otsu bitkilerin yaprakları -varsa- meyveleri üzerinde ihtişamlı mercekler yapıyor bunlar da kendilerini fotoğraf karesine aldırmak için adeta el sallıyorlardı. 

Biz tarlalar arasında sekerken, akşamdan konuştuğumuz üzere Emrah bizi kahvaltı için almak üzere evlerin önünde göründü. Emrah, kibar, neşeli, saygılı, kendinin farkında, aklı yerinde bir delikanlı. Halimizi vaktimizi sorup bir eksikleri olup olmadığını öğrendikten sonra akşam indiğimiz dik yokuştan bu kez gündüz gözüyle geriye, anayol hizasına bizi çıkardı. Yolda bir aralık durarak tavuk kümesindeki taze yumurtaları bir kaba koyup az sonra bunların bizim organlarla buluşacağının müjdesini verdi.

Anayol dediğim yer Borçka-Karagöl (ve hatta Macahel, Camili) yolu. Burası, bölgedeki ender düzlüklerden biri olduğu için buraya Gürcüce Zezemere adı veriliyormuş. Emrahların ailece (babaları rahmetli olmuş, anne ve üç kardeş, Emrah en küçükleri) işlettikleri lokantaya Zezemere adını koymuşlar. Daha sonra pansiyonculuğu da bu yemek işine eklemişler. Ortanca kardeş metal işleri üzerine meslek lisesinde okumuş ama kendini ahşaba daha yakın hissettiği için “bu ahşap evleri yaparız” diyerek yola çıkmışlar yakın zamanda. Büyük ağabey ve ortanca kardeş aynı zamanda elektrik santrallerinde de çalışıyorlar. Normalde işleri-güçleri var. Ama bu meslek de atalarından gelen bir meslek olduğu için onsuz da olamamışlar. Emrah çocukluk döneminde çok ciddi bir sağlık sorunu yaşayınca on yıl kadar Istanbul’da tedavi görmüş. Tabii o arada elde avuçta ne varsa evladın hayatta kalması için feda edilmiş. Çok şükür ki yaradan onu ailesine bağışlamış ve hepsi bugün bizim de tanıdığımız içten, candan insanların arasına girdiler.

Mutfakta ortanca kardeş her türlü işi yapıyor. Büyük ağabey de aynı şekilde ama o daha çok sosyal ilişkileri düzenliyor. Masalara yiyecek yetiştirmek, mavi emaye çaydanlıktan çayı bitenin çayını tazelemek, güler yüzle espriler yapmak onun işi. Masalarda yiyecek kalmaması için tatlı tatlı söylenmek, oğullarına “oğlum buraya şunu getir, bu bitti bak” demek ve hatta mutfağa girmeye yeltenenlere “gızım mutfağa girmek yasak, temizlik bozuluyor yoksa” diye ince ince çıkışmak ve hatta neşeli neşeli gülüvermek annelerinin işi. Arada ortadan kaybolmak, “nerede bu çocuk yine ya” serzenişleriyle kendini aratmak Emrah’a nasip. Böyle sıcak, sevimli bir ortamda insan ne yese, ne içse yaramaz mı sevgili okur, bize sadece gördüğümüzü dilimiz döndüğünce anlatmak düştü, bir de orada olsanız kim bilir siz neler göreceksiniz.

“Bu tava bitecek ha, geri gelmesin bak”

Mis gibi kokusu kendinden önce burnumuza erişen, mısır ununun en doğal hali, bol tereyağlı mıhlama tavası masaya inerken Hüseyin’in de sesini duymuş oluyoruz, yarı Karadeniz şivesi ve vurgusuyla: “bu tava bitecek ha, geri gelmesin bak”. O arada anne “hele bi bitirmesinler” der gibi bizim masayı süzmekte. Aslında hiç bir uyarıya gerek yok zira bu tava ne kadar büyük olursa olsun insan bunu geri göndermeye kıyamaz ki. Ver mısır ekmeğini, ver mısır ekmeğini, yandan çak yumurtaları, oh. Hani yemek konusuna girmeyecektiniz sayın anlatıcı, yazar beyefendi, ne oldu. Artvin’e gelince kural mural kalmadı, dağılıp gittiniz. Sen bunca zamandır tek yemek bahsi kurma gel Zezemere”deki Hüseyin”in mıhlamasını abara abara anlat. Neyse ben yazar adına af diliyorum sevgili okur, o da arada kendini kaptırabiliyor böyle, yemek düşkünlüğü malum zağar.

Harika bir kahvaltı alıyoruz evet ama bunda ortamın çevrenin hiç mi katkısı yok canım? Olmaz mı? var elbette. Masamızın bitim yerinden başlayan görüntü alanında az önce yukarı çıkarken kullandığımız toprak yol, yumurtaları kümesinden aldığımız ev, bir alt parselde konakladığımız evler, onların nihayetinde beyaz köpükleriyle uzaktan bile fark edilen dere, ekili ve içinde çalışanları gördüğümüz tarlalar, derenin bitiminden tekrar yükselen dik yamaç ve dört bir yanımızı kuşatan, adeta toprağın rengini gizleyen envai yeşil tonunda ağaçlar, çalılar, aralarına sığınmış otsu bitkiler. Muazzam, muazzam.

Kahvaltının tadına varmaya çalışırken bir yandan da günün gezi programı için kardeşlerden brifing de alıyoruz. Konuşmaların özü şu, öncelikle bir günde yapılacak iş için öyle abartılı hayaller kurmayın, çünkü yollar uzun, araçla belli bir yere vardıktan sonra odak noktasına ulaşmak için yürünecek yollar da bir öncekini aratmaz. Madem buralara kadar geldiniz şunları, bunları görmeden gitmeyin. Yol haritası ve nasihatları aldıktan sonra Macahel bölgesi, Camili Köyü ve Maral Şelalesi için yola koyuluyoruz. 

Rhododendron luteum (sarı çiçekli) – Rhododendron ponticum (pembe çiçekli) – Orman gülü, komar
Ülkemizin Kuzey Doğu sınırıdaki son yerleşim, Camili

Yol boyunca sürekli yükselirken bulutlar kimi zaman o kadar yakınımıza geliyor ki yolu kaybetme endişesi yaşıyoruz. Yüksek dağ zirvelerinden, orman gülü ağırlıklı doğa harikalarını izleyerek yol alıyoruz. Konakladığımız yerden Camili köyüne ve oradan da Maral Şelalesi’ne yaklaşık 40 km ve bir saati biraz aşan bir zaman diliminden varılacak gibi görünüyor. Ancak yol zemin ve genişlik olarak sorunsuz olmasına rağmen virajlı ve  inişli-çıkışlı olduğu için planlanandan biraz daha fazla zaman alıyor. Yükseltiler de çukurluklar da oldukça keskin, bir Egeli için hissedilir derecede farklı. Ama yol da çevre de çok keyifli. Zaman zaman fotograf çekmek için durup oyalanmamak neredeyse imkansız. Yüksek dağ zirvelerinden aşağı iniş başladığında derin ve geniş bir vadiye kurulmuş seyrek ahşap, betonarme evler, kıyılarındaki tarım alanları ile farklı coğrafyaya, iklim bölgesine girdiğimizi sesleniyordu adeta. Nitekim aşağıya indikçe yukarılarda hissettiğimiz soğuk etkisi yerini tatlı bir Ege, Akdeniz sıcaklığına bırakıyor. Yol Camili Köyünde bitiyor. Gerçekten “yol bitiyor” burada. Yıllardır belgesellerde, gezi programlarında görüp kışını-yazını merak ettiğimiz Camili’deyiz. Burası Machael bölgesinin bizim topraklarımızda kalan son kısmı, Köy camiinin hemen yanındaki aralıkta yer alan tel örgü ve karakolun ardı Gürcistan. Özel bir köy burası, pek çok sınır boyu yerleşimi gibi az ötedeki ülkenin belki de önemli bir kentine, bağlı olduğu ülkeninkinden çok daha yakın bir yerleşim. Burayı görmeye gelmenin cazibesi de bahsettiğim konuların çekiciliğinin yanında yörenin örneğin balından, insanından, coğrafyasından ileri geliyor.

Sınır boylarındaki yerleşimlerde bayrak kullanımının yaygınlığı dikkat çekici. Sınır gözcülüğü oralarda yaşayaların namusu bir yerde.

Ülkelerin sınırlarındaki karışık yaşam her zaman ilgimi çekmiştir. Buralarda yaşayan insanlar kültürel anlamda daha bir zengin gelir bana. Çünkü iç bölgelerde yaşayanlardan çok daha kolay bir şekilde başka milletlerden insanlarla komşuluk yapabilirler. Farklı insan tiplerini, yaşam şekillerini daha kolay ve yakından deneyimleyebilirler. Bu da bir ayrıcalık bence. Bakın Edirne’ye, Sarp’a, Doğubeyazıt’a ya da Klagenfurt’a, Basel’e.

Ekibimiz araçlardan iner inmez kimimiz bir an önce en güzel fotoğrafları çekmekle meşgulken ben kendimi tel örgünün olduğu dar sokakta buldum. Nöbetteki askerle biraz konuşunca burada kışın, yazın nasıl geçtiğini, acil durumdaki hastaların ikili anlaşmalar uyarınca buradan Batum’a oradan da Sarp’a götürüldüğünü, hele kışın ilk karı yağdıktan ve yollar kapandıktan sonra buradan Borçka’ya ulaşımın tamamen kesildiğini ve hatta hatta hemen arkamdaki yatılı bölge okulunun ögrencilerinin sonbaharla beraber okulun pansiyonuna yerleştiğini ve büyük ihtimalle ara tatile kadar köylerine gidemediklerini, bu yalıtılmış ortam sayesinde de öğrencilerin hep ve çok ders çalıştıklarını, bu yöreden çok okumuş, iyi konumlara gelmiş insanların olmasının da bu ulaşım sorununun bir sonucu olduğunu öğreniyorum. Doğal olarak askeri alanda fotoğraf çekmek, çekilmek yasak olduğu için tertemiz yüzlü, miğferi göz hizasına düşmüş, çapraz duruşta nöbet tutan delikanlıyla bir fotoğrafımız olmuyor.

Camili Köyü Camii – Macahel, Borçka, Artvin

Sonra köyle ilgili bütün görsellerde yer alan ahşap caminin avlusuna gidip içine giriyoruz. Temeli çok eski olmasına rağmen ciddi onarımlar geçirmiş, çok güzel bir köy camii. Sanırım sınırlarımıza en yakın konumdaki cami burasıdır. Çünkü camlarından sağa bakınca Gürcistan toprakları görünüyor. Caminin bahçesindeki bankta oturan bir amcayla tanışıyoruz. Kendisi köyde 20 yıl muhtarlık yapmış. Şimdiyse Istanbul’da bir işyeri var, orada yaşıyormuş. Zaman zaman köye gelip evini barkını kontrol edip, biraz vakit geçirip dönüyormuş. Eski hikayelerinden paylaştı kısa sohbetimiz sırasında ve vedalaşarak ayrıldık.

Maral, ceylanın çevikliğinde, gözlerinin büyüleyicilğinde; yükseklerden salınır, akar da akar dağ zirvelerinden. Bir ses işitmek isterse gönül o ahu gözlü ceylandan yana o vakit düşecek meşakkatli bir yolculuk için keskin dağ yamaçlarına.

Şimdi de yönümüzü -Emrah’ın da, ağabeylerinin de bunu görmeden gidemezsiniz geriye dediği- Maral Şelalesine çevirdik. Bir süre asfalt ve uzunca bir sürede toprak dar yoldan ilerledik. Dağınık yerleşim yerleri arasından, iki arabanın yan yana geçemeyip ilerlemek için birbirini beklediği yol bitmek bilmiyordu. Dönenlere sorduğumuzda az kalmıştı oysa ki, ama bir türlü o “az” yol nihayete ermiyordu. Sonra bir kaç aracın park halinde olduğu bir açıklığa geldik. Biz de diğerleri gibi bundan sonrasını yürüyecektik. Tozun toprağın içinde keyifle, neredeyse doğallaşmış merdiven sekilerden heyecanla seke seke, dar yürüyüş yollarında karşıdan gelenlere kah yol vere kah yol ala ala, tırabzanları sıkı sıkı tuta tutan aşağılara indik. Geri dönüşte bu inişleri bu defa çıkacağımızı hesaba kata kata. Sonunda bir düzlükte oluşturulmuş bekleme, oturma alanının soluna düşen aralıktan baktığımızda tüm ihtişamıyla çok yüksekten aşağıya beyaz köpüklü suyunu bırakan Maral Şelalesiyle göz göze geldik. Aman Allahım bu neydi, bu nasıl bir şeydi böyle. Onca yolu gelmeye, onca merdiveni inmeye ne kadar da değmişti yahu. Bir süre sakince, öylece kaldık, gözlerimiz bu su akış şöleninden nasibini alsındı, alsındı. Yeşil bilmem kaç tonuyla artık iyice yoldan çıkmış, şımarıklık mertebesine erişmiş göz sinir hücrelerimiz neye uğradığı şaşırmış olmalıydı. Sonra. Sonra yeni parkur, o şelalenin en tepesinden büyük bir cesaret ve ihtişamla kendini aşağı bıraktığı yerle kayaya vurduğu zemin arasındaki mesafenin alttan da görülmeyi hakkettiğine kanaat edip yeniden dar ve bu kez daha dik merdivenvari doğal basamakları inmeye başladık. Inenlerin çıkanlara yol verdiği, hemen sağımızın hemen solumuzun kokulu çilek meyveleriyle bezeli olduğu, tehlikeli bir iniş yoluydu bu. Dikkatle inildi, şelale sularının büyük bir şiddetle kayaya çarpıp zerreciklere bölündüğü yerde o minik damlacıkların serinletici etkisinden faydalanıldı. Zira sıcaklık etkisini iyiden iyiye kendini üzerimize salmıştı. Sayısız adet fotoğrafla anı hatıra defterine kaydetme çabamız da nafileydi ayrıca, biliyorduk. Çünkü hiç bir görüntü o zerreciklerin ortama lime lime dağılışının ürettiği serinliği, kayalara vuran damlalardan peydahlanan çarpma sesini veremeyecekti. Ama olsundu.

Sonra geri dönüş yolculuğumuz başladı. Maral’a veda vaktiydi, yol uzun, gidilecek epeyce yer vardı. Sonra kardeşlerin sabahki sözü geldi aklıma “bir günde yapacaklarınız çok sınırlı aslında”. Aracımızı park edip şelaleye erişmemiz, tekrar geri dönüş yolunu alıp aracımızı hareket ettirmemiz yaklaşık bir saat kırk dakika gibi bir zaman almıştı. Sonra dar toprak yolu Camili’ye kadar geri döndük ve yeniden dağ zirvelerine çıkarak bu şahane coğrafyaya içimizde özel bir yer ayırarak Borçka’ya geldik. Bugün Borçka’nın pazarının olması ne iyiydi. Şahane meyvelerle, süt mısırlarla akşam üzeri bünyedeki görsel şölene gıda takviyesi yapmış olduk.

Artvin: yeşilin öz oğlu, okumuş, güzel bakışlı insanlarıyla, dar sokaklarıyla, düzlüğe hasretliğiyle can şehir

Ve sonra yağmur bulutları yine bizimleydi. Şehir merkezinde görülmesi gereken yerleri hedefe alarak “Apartman Şehir” Artvin’e doğru yola koyulduk. Erken doğan gün elbette vedayı da erkene alacaktı, biliyorduk. Borçka’da dev elektrik santrali ile önü kesilen yeşil rengiyle, akışıyla, çapıyla, duruşuyla muhteşem Çoruh Nehri’nin üzerinden bir o yana bir buyana geçerek Artvin’e geldik. Düz alandan en az nasiplenmiş ilimiz olan Artvin’e varyantları dolanarak, dönerek eriştik. Dünyanın en büyük heykeli olarak tanıtılan Atatürk Anıtının olduğu dağa çıkarak Kafkasör Yaylasına ve Artvin’e uzaktan ve yukarıdan baktık. Güzeldi. Ve bu harika günün akşamında Artvin yaylalarından beslenerek sofralara gelen lezzetli yiyeceklerle finali yaptık.

Atatürk Anıtı – Artvin
Artvin

Borçka pazarından satın aldığımız meyvelerin ikinci bölümünü Zezemere’deki ailemizle tüketirken sohbet de sohbeti açıyor yarın ayrılacağımız bu yere veda ederken ne kadar da hüzünleneceğimizi düşünüyorduk. Yeniden ahşap evimize döndük ve derenin çağıltısına gün boyu biriken umutları, tatları, yeşilleri, mavileri çoğalsın, çağlasın diye bıraktık. Çok şükürle, bin şükürle.

“Artvin / 1.gün (Doğu Karadeniz 6)” için 2 yorum

Yorum bırakın